Güncel ve Tarafsız Haber

Yurt dışında yaşayan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının sorunlarının araştırılmasıyla ilgili Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergelerin öngörüşmeleri yapıldı

8 Nisan 2003 günü TBMM'de İstanbul Milletvekili Ali Rıza Gülçiçek ve 20 milletvekili ile Ordu Milletvekili Eyüp Fatsa ve 26 milletvekilinin, yurt dışında yaşayan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının sorunlarının araştırılması ve gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Meclis araştırması açılmasına ilişkin verilen önergeler, birleştirilerek öngörüşmeleri yapıldı. İlgili metin şöyle:

BİRİNCİ OTURUM

Açılma Saati:15.00

8 Nisan 2003 Salı

BAŞKAN: Başkanvekili İsmail ALPTEKİN

KÂTİP ÜYELER: Suat KILIÇ (Samsun), Yaşar TÜZÜN (Bilecik)

-----0-----

BAŞKAN – Türkiye Büyük Millet Meclisinin 63 üncü Birleşimini açıyorum.

(...)

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, toplantı yetersayımız yoktur, 5 dakika ara veriyorum.

Kapanma Saati :15.08

(...)

ÜÇÜNCÜ OTURUM

Açılma Saati : 17.38

BAŞKAN : Başkanvekili İsmail ALPTEKİN

KÂTİP ÜYELER : Suat KILIÇ (Samsun), Yaşar TÜZÜN (Bilecik)

_______0_______

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 63 üncü Birleşiminin Üçüncü Oturumunu açıyorum.

Görüşmelere kaldığımız yerden devam edeceğiz.

Şimdi, gündemin “Genel Görüşme ve Meclis Araştırması Yapılmasına Dair Öngörüşmeler” kısmına geçiyoruz.

(...)

Sayın milletvekilleri, 1 inci sırada yer alan, İstanbul Milletvekili Ali Rıza Gülçiçek ve 20 milletvekili ile 35 inci sırada yer alan, Ordu Milletvekili Eyüp Fatsa ve 26 milletvekilinin, yurt dışında yaşayan vatandaşlarımızın sorunlarının araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Anayasanın 98 inci, İçtüzüğün 104 ve 105 inci maddeleri uyarınca bir Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergelerinin birlikte yapılacak öngörüşmelerine başlıyoruz.

1.- İstanbul Milletvekili Ali Rıza Gülçiçek ve 20 Milletvekilinin, yurt dışında yaşayan vatandaşlarımızın sorunlarının araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Anayasanın 98 inci, İçtüzüğün 104 ve 105 inci maddeleri uyarınca bir Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi (10/8)

35.- Ordu Milletvekili Eyüp Fatsa ve 26 milletvekilinin, yurtdışında yaşayan vatandaşlarımızın sorunlarının araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla Anayasanın 98 inci, İçtüzüğün 104 ve 105 inci maddeleri uyarınca bir Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi (10/48)

BAŞKAN - Hükümet?.. Burada.

Sayın milletvekilleri, bildiğiniz gibi, İçtüzüğümüze göre, Meclis araştırması açılıp açılmaması hususunda, sırasıyla, hükümete, siyasî parti gruplarına ve önergedeki birinci imza sahiplerine veya onların göstereceği bir diğer imza sahibine söz verilecektir.

Konuşma süreleri, hükümet ve gruplar için 20’şer dakika, önerge sahibi için 10 dakikadır.

Şimdi, bu konuda Hükümet konuşmak istiyor mu?

DEVLET BAKANI MEHMET AYDIN (İzmir) – Evet Sayın Başkan.

BAŞKAN – Efendim, Hükümet adına, Devlet Bakanımız Sayın Prof. Mehmet Aydın söz istemişlerdir.

Buyurun Sayın Bakan.

DEVLET BAKANI MEHMET AYDIN (İzmir) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Yurtdışında yaşayan vatandaşlarımızın sorunları bütün milletvekillerimizin malumudur. Ben, uzun bir konuşma yapmayacağım; çünkü, zaten araştırma talebinde bulunan arkadaşlarımızın söyleyecekleri gibi -uzun süredir hazırlık içinde olduklarını biliyorum; ancak, şu kadarını ben söyleyeyim- yurtdışında yaşayan arkadaşlarımızın sorunları, aslında, hemen hemen bütün Bakanlıklarımızı ilgilendiren sorunlardır. Mesela, doğrudan doğruya Hazineyi ilgilendiren sorunlar var. Şu sıralarda okuyorsunuz; bu çifte vergilendirme meselesi doğrudan o Bakanlığımızı ilgilendiriyor. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığımızı doğrudan ilgilendiren konular var; çünkü, iş hayatıyla ilgili sorunların önemli bir kısmı oradan kaynaklanıyor. Ayrıca, Dışişleri Bakanlığımız, zaten, bütün yönleriyle bu işin içinde. Dolayısıyla, önemli ölçüde, Dışişleri Bakanlığımız, zaten, konsolosluk hizmetlerinde ve diğer hizmetlerde yurtdışında yaşayan vatandaşlarımızın sorunlarını yakından takip etmek durumundadır. Yine, Millî Eğitim Bakanlığımızın ilgili dairesi vardır. Doğrudan doğruya eğitim konuları, Millî Eğitim Bakanlığımızın ilgi alanına ve görev alanına giren konular olduğu için, zaten onlar takip ediyor. Benim Bakanlığım, bir bakıma, bir koordinatörlük rolünü üstlenmiş durumdadır; yani, biz, önemli olduğunu gördüğümüz birtakım sorunları belirliyoruz ve o sorunların ilgili olan bakanlıklarla müzakeresine başlıyoruz. Mesela, bizim bir acil eğitim programımız vardır. Şu anda, o, üzerinde yıllardır çalıştığımız ve çalışmaya devam ettiğimiz ciddî bir problemdir. O problem üzerinde, Millî Eğitim Bakanlığımızla müştereken çalışmalar yapıyoruz; ama, bu arada, yurt dışında yaşayan vatandaşlarımızın, manevî birtakım sorunları vardır, dini icra etmeleriyle ilgili, öğrenmeleriyle ilgili, din eğitimi, öğretimi ve hizmetleriyle ilgili sorunları vardır. O, zaten, yine, benim Bakanlığımın uhdesinde olan, Diyanet İşleri Başkanlığımızın yurtdışı teşkilatı ile din müşavirlikleri ve ataşelikleriyle yakından takip ettiğimiz bir sorunlar dizisidir. Dolayısıyla, Devlet Bakanlığının uhdesinde olan bu sorunlar, bir bakıma, altı yedi bakanlık ve ilgili kurumlarıyla, müştereken yürütmeye, götürmeye çalıştığımız, hem sorunların belirlenmesinde hem de önlemlerin alınmasında ortak çalışmayı gerektiren konulardır.

Doğrusunu isterseniz, bugüne kadar çözmekte zorluk çektiğimiz, âdeta müzmin hale gelen sorunları vardır ve bunlar da, takdir edersiniz ki, hakikaten, Türkiye’nin içindeki sorunlara, bir bakıma, bağlı sorunlardır; yani, eğer, biz, Türkiye içinde eğitim-öğretim sorunlarını çözmek konusunda belli bir düzeye gelememişsek, sorunlarımızı orada azaltamamışsak, bunun yurt dışında birdenbire çözülmesi mümkün olmuyor, yurt dışında daha karmaşık hale geliyor bu.

Yurt dışında vatandaşlarımızın yaşamalarından dolayı, zaten yaşadığı ülkelerin mevzuatından kaynaklanan sorunlar var. Dolayısıyla, bizim, yine, ilişkilerimizin ait olduğu mevzuattan kaynaklanan sorunlar var. Mesela, hâlâ eğitim-öğretim konusunda eşitliği sağlayamadık. Buna, vatandaşlarımızın yaşadığı ülkelerin mevzuatı da, maalesef, müsait değildir. Mesela, hâlâ, bu oy verme konusu; ki, son derece önemlidir; yani, demokratik hayatımız için son derece önemlidir. Vatandaşlarımızın oy kullanması, sadece orada bulundukları ülkelerin demokratik hayatına, bilincine ve kültürüne katkılar sağlaması açısından değil, ama, aynı zamanda, Türkiye’de iktidarda ve muhalefette olan partilerimize sahiplenmesi, onları takip etmesi, bizi, bir bakıma, denetim altında tutması açısından da son derece önemlidir. Uzun çalışmalara rağmen, maalesef, o konuda arzu edilen bir mesafeye gelinememiştir; ancak, seyahat etmek için ülkeye gelen vatandaşlarımız oy kullanabilme imkânına sahiptirler; ama, geride kalan, batı ülkelerinde yaşayan ve önemli bir kısmı artık oranın vatandaşı olan insanımızın demokrasiye katkı konusunda hâlâ ciddî sorunları vardır.

Eğitim sorunlarımız, işin temelinde olan sorunlardır. Eğer, eğitimde belli bir düzeye getiremezsek, o konuda katkı sağlayamazsak, maalesef, öteki sorunların çözümü kolay olmayacaktır. Üzülerek kaydedeyim ki, bazen vatandaşlarımız çözüm yollarının ne olduğunu da yeteri kadar bilemiyor. Bu konuda aydınlatıcı görevimizi yapma hususunda da eksikliklerimiz var. Bu konuda, en azından, basın ve yayın organlarımıza çok önemli görevler düşüyor.

Vaktinizi almayayım. Şahsen, bu konuda, arkadaşlarımızın her türlü katkılarını dinlemeye hazırım. Onlardan gelecek çözüm yollarını dinlemek, önlemler alınmasını desteklemek bakan olarak zaten benim görevimdir ve bu konuya böyle ilgi duydukları için, zihin yordukları için, emek sarf ettikleri için kendilerine teşekkür ediyorum.

Hepinize saygılarımı sunuyorum. (Alkışlar)

BAŞKAN – Efendim, Sayın Bakanımıza teşekkür ediyoruz.

Gruplar adına konuşma talepleri var.

Şimdi, Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına, İstanbul Milletvekili Sayın Ali Rıza Gülçiçek konuşacaklar.

Buyurun Sayın Gülçiçek. (CHP sıralarından alkışlar)

Süreniz 20 dakika.

CHP GRUBU ADINA ALİ RIZA GÜLÇİÇEK (İstanbul) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; otuzüç yıl ülkesinden ayrı kalmış, uzakta yaşayan insanlarımızı yakından tanıma fırsatı bulmuş birisi olarak, yurt dışında yaşayan Türk vatandaşlarımızın sorunlarını aktarmak ve bu sorunların çözümüne yönelik bir komisyonun kurulması için, Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına, söz almış bulunuyorum; şahsım ve Cumhuriyet Halk Partisi Grubum adına hepinizi saygılarımla selamlıyorum.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; sanayileşme sonrası dönemi yaşayan ve yüksek teknolojinin egemen olduğu sahalarda istihdam edilecek elemanları bulmakta güçlük çeken ülkeler, çözüm olarak, yabancı işgücü alımına yönelmişler ve bu kapsamda, 1961 yılından başlayarak ülkemiz ile çeşitli Avrupa ülkeleri arasında işçi alımı anlaşmaları imzalanmıştır. Bu anlaşmaların ardından 1961 yılında Federal Almanya, 1964’te Hollanda’ya, Belçika’ya ve Avusturya’ya, 1965’te Fransa’ya ve 1967’de İsveç’e Avrupa Kıtasına Türkiye’den işgücü göçü başlamıştır. Aşağıda ayrıntılı olarak aktarmaya çalışacağım bu süreci, Alman bilim adamı Max Frischer’in göç üzerine söylediği gibi: “Biz, işgücü talep ettik; fakat, insanlar geldi” sözü çerçevesinden aktarmak istiyorum:

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; iki yıl önce, Federal Almanya’da, bu yıl Belçika ve Hollanda’da göçün 40 ıncı yılını yaşadık. Kimi anavatanda bir ev, kimi bir traktör alma hayaliyle kırk yıl önce dini, dili ve kültürü farklı olan bir coğrafyaya giden bu vatandaşlarımız, bugün, emeklilik çağındaki birinci kuşağı oluşturmaktadır. Aynı zamanda işsizliğin ilk kurbanları olan bu vatandaşlarımız, izledikleri Türk televizyon kanalları ve gazetelerle olsun her gün, hâlâ, anavatan hasretini yaşamaktadır. Onların çocukları ve torunlarının oluşturduğu ikinci kuşak ise, bulundukları ülkelerde artık, her sosyal statüde temsil edilmektedirler. İşçi, işveren, öğrenci, siyasetçi ve sanatçıların oluşturdukları bu kesim, kalıcı bir topluluk yapısına geçiş yapmışlardır. Bunlar, aynı zamanda, yurtdışında nerede olursa olsun futbol maçlarında her yeri Türk bayraklarıyla donatarak “Türkiye” diye haykıran onbinlerce kalabalığı oluşturmaktadır.

İşin başında, gerek göç alan ülkelerin gerekse Türk tarafının kısa süreli bir çalışma dönemi olarak planladığı bu süreç, zaman içinde kalıcılığa dönüşmüştür. Bu kalıcılığı belirleyen ve etkileyen birçok etken bulunmaktadır. Çocuklarının eğitim hayatına başlamış olmaları, Türkiye’de gelecek kurmak için gereken maddî birikimi sağlayamamış olmaları, geri dönenlerin ülkemize uyum zorlukları, anavatana kültürel ve sosyal yabancılaşma gibi birçok neden, bu vatandaşlarımızın geri dönüşünü engellemiş ve Avrupa’nın birçok ülkesinde, kalıcı bir Türk göçmen kitlesinin temellerini atmıştır. Bu vatandaşlarımızın geri dönüş planları sürekli ileri bir döneme ertelenmiş ve sonunda, büyük çoğunluk tarafından gündemden çıkarılmıştır. Sonuçta, gelişen teknolojik olanaklarla bir yandan Türkiye’yle bağlantılar sürdürülürken, diğer yandan özlem, sıla hasreti ve geri dönme arzusu giderek zayıflamıştır.

1980’li yıllardan sonra ikinci kuşak, hem ekonomik hem de siyasal alanda kendi olanaklarıyla Avrupa’da sesini duyurmaya başlamıştır. Örneğin, Federal Almanya’da yaşayan yaklaşık 2 000 000 yurttaşımızın  1 250 000’i burada doğup oraya göç etmişken, yaklaşık 710 000’i Federal Almanya’da doğmuştur. Yurtdışındaki bu kuşak, eğitim düzeylerinin artması ve meslekî niteliklerin iyileşmesi sayesinde, yaşadıkları ülkelerde kendilerine orta ve üst tabakalarda yer edinmeye başlamışlardır.

Bugün, yurtdışındaki vatandaşlarımızın güçlenerek öne çıktığı bir alan da siyasettir. Vatandaşlarımız, siyasal alanda, başta Federal Almanya olmak üzere, Hollanda, Belçika, Danimarka ve Avusturya’da hem yerel hem de genel seçimlerde belediye meclisi üyeliklerine, belediye başkanlıklarına ve milletvekilliğine seçilmişlerdir. Bu sayı gün geçtikçe daha da artmaktadır. Bu gelişme, yaşadıkları ülkelere uyum açısından, son derece önemli bir işlev görmektedir. Buna ek olarak, bu insanlar iki ülke arasında köprü görevi üstlenmekte ve Türkiye’yle daha sıkı ve iyi ilişkilerin kurulmasına olumlu katkıda bulunmaktadırlar.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri, Türkiye’den yabancı ülkelere yönelik, çalışma amaçlı göç hareketine bağlı olarak, çoğunluğu Batı Avrupa ülkelerinde olmak üzere, bugün yurtdışında yaşayan Türk yurttaşlarımızın sayısı 3,5 milyona ulaşmıştır. Yabancı ülke vatandaşlığına geçenler ve onların çocuklarıyla birlikte yurtdışındaki Türk varlığı 5 000 000 bulmuştur. Yurtdışında yaşayan vatandaşlarımızın 2,5 milyonu, yani, yüzde 71’i Federal Almanya’da yaşamaktadır. Türkiye’den sonra en fazla Türk vatandaşımızın yaşadığı ülke Federal Almanya’dır. Bu açıdan, Türk göçünde Federal Almanya’nın özel bir yeri vardır. AB ülkelerindeki Türk kökenli nüfusun tamamı ise 3 677 000’dir; bunlardan 2 470 000 kişi halen Türk vatandaşı olup, 1 300 000 kişi de yaşadığı ülkenin vatandaşlığına geçmiştir. Bu rakamlar, bir yıl öncesine aittir ve sürekli değişmektedir.

Nitekim, herhangi bir Avrupa ülkesinde yaşayan Türk göçmenler,   1 240 000’lik çalışan nüfuslarıyla, bu ülkelerin gayri safî millî hâsılasına 69 milyar euroluk bir katkıda bulunmaktadırlar. Bu katkının yüzde 69’u ise Federal Almanya’da yaşayan yurttaşlarımıza aittir. Bu ülkede yaşayan Türklerin, Federal Almanya’nın gayri safî millî hâsılasına yaptıkları katkı, 2001 yılında 25 milyar euroya ulaşmıştır.

Toplumsal statüde değişim, daha çok, kendi işyerlerini açan girişimciler yoluyla gerçekleşmektedir ve bunlar, gittikçe büyüyen bir ekonomik gücü oluşturmaktadırlar. Avrupa’da, 73 200 Türk kendi işinin sahibi iken, bu rakam Federal Almanya’da 55 000’i bulmuştur; aynı zamanda, bu ülkedeki 290 000 kişiye de iş olanağı yaratmışlardır.

Tüm dünyayı etkileyen küreselleşme sürecinde, özellikle de Federal Almanya’da, uluslararası ticarette daha önemli bir yer tutmasında etkin bir rol oynamaya başlayan Türk işletmeleri, giderek büyüyen bu ekonomik güçleri yönünden büyük önem kazanmaktadırlar. Yapılan tahminlere göre, 2010 yılında, Avrupa’da, bu özellikteki Türk girişimci sayısının yaklaşık 140 000’e, yıllık cirolarının 120 milyar euroya ve istihdam edilen kişi sayısının da 810 000 çıkması beklenmektedir. Bu rakamlar, bir zamanların misafir işçilerinin, işveren konumuna geçiş başarısını çok etkili bir biçimde gözler önüne sermektedir.

Avrupa’da yaşayan Türk girişimcilerinin başarısı, ülkemiz için de bir gurur kaynağı olup, aynı zamanda, daha yakından izlenmesi gereken bir hazinedir; ancak, bu değişimler, beraberinde karmaşık sorunları da birlikte getirmiştir. Eskiden tek düzeyli veya tek türden olan sorunlar, Bugün, çok boyutlu ve çeşitli sorunlara dönüşmüştür.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; yurtdışında yaşayan vatandaşlarımız, 1970’li yıllardan sonra işçi şirketleri ve çok ortaklı şirketler aracılığıyla yaptıkları yatırımlarda, Anadolu sanayiin temelini oluşturmuşlardır. Vatandaşlarımız, bu yatırımlarla Anadolu’ya sermaye birikimlerini, meslekî deneyimlerini taşımışlar ve teknoloji transferi sağlamışlardır. Bu girişimlerin bir kısmı ilgisizlik, deneyim eksikliği ve Türkiye’de uygulanan yanlış politikalar nedeniyle el değiştirmiş veya kapanmak zorunda kalmıştır.

Yine, bugün de Yozgat, Denizli, Çorum ve Erzincan gibi birçok ilimize baktığımızda, bu yatırımların canlı olarak ayakta olduğunu ve yerel kalkınmaya büyük katkı sağladığını görmekteyiz.

Ancak, bu süreç kapsamında gerçekleşen böylesine olumlu gelişmelerin yanı sıra, birtakım olaylar da cereyan etmiştir. Nitekim, 1970’li yıllarda iyi niyetli bir girişim olarak kurulan işçi şirketlerinin çoğu, ne yazık ki, iflas ettirilmiş ve işçilerimizin devletimize olan güveni sarsılmıştır.

Daha sonraki dönemlerde, işçilerimizin alınteri ve emeğinin karşılığı olan paraları, yine, çeşitli vaatlerle ellerinden alınmış, deyim yerindeyse çarçur edilmiştir.

Bir dönem, yıllarca ülkemizdeki bütçe açığı yurtdışında yaşayan vatandaşlarımızın ülkemize getirdikleri dövizlerin katkısıyla kapatılırken, bu vatandaşlarımıza bugüne kadar verilen birçok söz yerine getirilmemiş ve hayal kırıklığına uğratılmışlardır.

Sonuçta, sarsılan güven ortamının etkisiyle, bu dönemde birçok vatandaşımız anavatandaki gayrimenkullerini satmışlar ve anavatan bankalarına güvenleri sarsılmıştır.

Bu tür olayların yakın geçmişteki örnekleri ise, vatandaşlarımızın din ve vatan duyguları istismar edilerek birçok holding tarafından aldatılışlarıdır.

Sonuçta, bu holdingler, vatandaşlarımızın yıllarca çalışıp didindikleri alınterlerini ziyan etmiştir. Geçmiş yıllarda bunlar gibi daha birçok vaatle vatandaşlarımızı kandırarak paralarını ellerinden almış; ancak, vaatlerini yerine getirmemişlerdir.

Yine, vatandaşlarımızın yaşadığı üzücü olaylardan birisi de Merkez Bankası olayıdır. Merkez Bankası, yurt dışında yaşayan vatandaşlarımızın açtıkları döviz kredi mektuplarından elde ettikleri faiz gelirlerini, Federal Alman vergi dairelerine gelir vergisi olarak gösterilmesi gerekliliğini hiçbir vatandaşımıza bilgi olarak sunmadığı için, hatta, bunu da dolaylı olarak teşvik ederek, vatandaşlarımızın Alman vergi daireleri karşısında suçlu ve cezalı duruma düşmesine neden olmuştur.

Vatandaşlarımızın yatırımlarını yeniden ülkemize kazandırmak için bugüne kadar gerekli güven ortamı sağlanmadığı gibi, geçen kırk yıllık sürede, yaşadıkları ülkelerde, çalışma hayatlarında ve toplumsal yaşamda birçok temel sorunla karşı karşıya bırakılmışlardır. Bu sorunlardan en önemlileri, çocuklarının, bulundukları ülkelerde eğitim ve öğretim, anadilde ve kültürde öğretim, ulusal ve kültürel kimlik sorunlarıdır.

Yurt dışında yaşayan vatandaşlarımızın eğitim alma yaşında olan çocuk ve gençlerinin sayısı gözardı edilmeyecek kadar çok olmakla beraber, bir kuşak manevî olarak yok olup gitme tehlikesiyle karşı karşıyadır; çünkü, eğitim çağındaki bu çocuklarımızın en önemli temel haklarından birisi olan eğitim hakkından yeterince yararlandıklarını söylemek mümkün değildir. Bu çocuklarımızın ulusal kültürümüzle olan bağları çok zayıflamıştır. Onbinlerce Türk çocuğumuz kendi dillerini iyi bilmemeleri nedeniyle bir başka dili de öğrenme zorluğu yaşamaktadırlar.

Nitekim, Federal Almanya’da yaşayan Türk çocuklarının yüzde 20’si anaokulunu bitirme belgesi alamamaktadır; çünkü, onlara, anadilde hazırlanmış standart ve planlı bir eğitim verilmemektedir, özellikle Federal Almanya’da eğitim tek dilde ve tek kültürlü olduğu için.

Bunlar, hep yanlış politikaların sonucudur. Son dönemlerde, Federal Almanya Kuzey Vesfalya Eyaletinde anadilde eğitim veren 450 öğretmenin kadrosu bir çırpıda silinerek, işlerine son verilmiştir. Daha da üzücü olanı, bunlardan 300’ü Türkçe öğretmenidir. Bu durum, 80 000 Türk öğrenciye anadilini öğrenme hakkı verilmemesi anlamına gelmektedir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; öğrenme güçlüğü çeken ve başarılı olamayan 25 533 çocuğumuz özel eğitime muhtaç öğrencilerin gittiği “sonderschule” adı verilen “zekâ özürlüler” okullarına gönderilmekte, ve maalesef, bu çocuklarımızın hayatları kararmaktadır. Oysa, gerçekte bu çocukların hiçbirisinin böyle bir özelliğe sahip olmadığıdır.

Lise eğitimi alan Alman gençlerinin oranı yüzde 25 iken, orada yaşayan Türk çocuklarının sayısı sadece yüzde 5’tir.

Yine, meslek eğitimi ve yüksekokullara giden ve başarılı olan Türk çocuklarının sayısı gereken düzeyde değildir. Federal Almanya’da meslek eğitimi alan Türk gençlerinin sayısı 1992’de 53 678 iken, 2000 yılında 39 980’e düşmüştür.

Federal Almanya’da her dört Almandan biri yüksekokula gitme hakkını kazanırken, bu oran, göçmen çocuklarda onda 1’i ancak bulmaktadır.

145 000 vatandaşımızın yaşadığı Belçika’da ise, sadece 320 gencimiz üniversitede okumaktadır. Sonuçta, bu alandaki yetersizliklerin ve kültürel beslenmenin kesintiye uğramasının, vatandaşlarımızın asimilasyonunu hızlandıracağı kaygısını taşımaktaydım.

Diğer taraftan, yurt dışında sayıları azımsanmayacak bir emekliler kuşağı oluşmuştur, bu kesim daha da çoğalacaktır. Birinci kuşak vatandaşlarımız, şu anda 70-80 yaşına girmiştir. Ailenin diğer bireylerinin, çalıştıkları ülkeye yerleşmeyi tercih etmeleri, artık yaşlı olan bu yurttaşlarımızın Türkiye’ye dönmelerini imkânsız hale getirmiştir. Türkiye’de de kimseleri olmayan bu vatandaşlarımızın, dolayısıyla bakımevlerine yerleşme zorunlulukları artmıştır; ancak, yurt dışındaki kültürel ve dinî gereksinimlerine cevap veremeyen huzurevlerinde kalmaları da zorlaşmıştır.

Bir diğer konu da, vatandaşlarımızın bulundukları ülkelerdeki sosyal güvenlik haklarına ilişkin mevzuatla ülkemiz mevzuatının uyumsuzluğudur. Bu durumda, özellikle yurda dönüşlerinde büyük sorunlarla karşı karşıya kalmalarıdır.

Yine, sanayileşmiş Avrupa ülkelerindeki hızlı bir otomasyona geçiş süreci, herhangi bir meslekî niteliği olmayan düz işçileri işsiz bırakmaktadır. Türk işçilerimiz arasında kalifiye eleman sayısının azlığı, işsizlik oranlarını artırmaktadır. Federal Almanya’da işsizlik oranı, genelde yüzde 11 olarak gerçekleşirken, yabancılar arasında yüzde 27,5 ve Türk yurttaşlarımız arasında yüzde 25 olmuştur. Bu oran, Fransa’da yaşan vatandaşlarımız arasında yüzde 23,3 olarak gerçekleşirken, Belçika’da ülke düzeyinde yüzde 6, Türk nüfusu arasında ise yüzde 25 olmuştur.

İşsizlik, yabancı düşmanlığı gibi bir takım sosyal sorunları da beraberinde getirmektedir. Bu durumun, ne yazık ki, işyerlerinin tahrip edilmesi gibi fizikî saldırılar ve ölümle sonuçlanan örnekleri vardır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; göçün 40 ıncı yılını yaşarken bir insanın en temel hakkı olan seçme ve seçilme hakkını kullanmayan milyonlarca yurttaşımız vardır. Bunlar ne bulundukları ülkede ne de ülkemizde oy kullanmamışlardır. Bugün yerel alanda seçme ve seçilme hakkı Hollanda, Belçika, İsveç ve Danimarka’da gerçekleşirken, Federal Almanya’da ve Fransa’da bu hak halen verilmemiştir.

Genel seçimlerde bütün Avrupa ülkelerinde mektupla oy kullanma yöntemi var iken, ülkemiz vatandaşlarına bu yöntemi kullanabileceği hiçbir kolaylık sağlanmamış ve bugüne kadar bu temel soruna yönelik hiçbir çalışma yapılmamıştır ve bugüne kadar hiçbir hükümet de bu konularda verdiği sözü tutmamıştır.

Bir diğer konu da çifte vatandaşlıktır. Türk vatandaşlığından izinli olarak çıkmak isteyen binlerce yurttaşımızın dosyaları aylarca Nüfus Vatandaşlık İşleri Genel Müdürlüğünde bekletilmektedir. Bu bürokratik işlemlerin hızlandırılması için gerekli düzenlemeler yapılmamıştır.

Geçmiş hükümetler serbest dolaşım hakkının kısıtlanması gibi, çifte vatandaşlık konusunda yurt dışında yaşayan vatandaşlarımızı pazarlık aracı olarak kullanmışlardır.

Türk vatandaşlığının geri alınması süreci askıya alındıktan sonra, bunun yerine pembe kart uygulaması getirilmiştir. Hiçbir geçerliliği olmayan pembe kartın ne için verildiği halen anlaşılmış değildir. Özellikle yabancı ülkelerin vatandaşlığını alan yurttaşlarımızın, ölmeleri durumunda Türkiye’ye getirilmesinde bir yabancı yurttaş muamelesi gibi bir durumla karşı karşıya kalmalarıdır.

Bir önemli konu da, yurt dışında yaşayan vatandaşlarımız özellikle uzun tatil dönemlerinde anavatana geliş güzergâhında yer alan ülke gümrüklerinde, uygun olmayan yaklaşımlara ve uzun süreli bekleyişlere maruz kalmakta, hatta soygun olayları yaşamaktadırlar. 40 yıldır Avrupa’da yaşayan ve çalışan vatandaşlarımıza özellikle Sırbistan, eski Yugoslavya ve Bulgaristan yol güzergâhı ve gümrüklerinde insanlık dışı uygulamalar yapılışıdır. Vatandaşlarımız, halen bu ülkelerden geçerken 20-50 euro arasında değişen ücretler karşılığında vize alarak gidip gelmektedirler. Bunun bir diğer örneği de, İsviçre’de yaşayan yurttaşlarımız başka bir Avrupa ülkesine giderken dahi vize almak zorunda kalmalarıdır. Ülkemize girişlerinde, gümrük personelinin yetersizliği açısından, teknik açıdan, yine anlayış ve yaklaşım yönünden sorunlar yaşamaktadırlar. Bu durumlar en yoğun olarak feribotla ulaşımlarda ortaya çıkmaktadır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; özetle, yurtdışında bulunan vatandaşlarımız, yıllardır döviz gönderen bir makine gibi algılanmış ve onlara geçici işçi gözüyle bakılmıştır. Bulundukları ülkelerde kalıcı olmaları düşünülmediğinden temel gereksinimlerine çözüm üretilmemiştir; onların ülkeleriyle bağlarını güçlendirecek kalıcı önlem ve tedbirler alınmamıştır. Yine, onları sosyoekonomik, kültürel ve eğitsel açılardan tatmin edecek, özgüvenlerini artıracak resmî yasalar çıkarılmamıştır. Seçme, seçilme ve oy kullanma hakları başta olmak üzere, serbest dolaşma ve kesin dönüşsüz emeklilik hakkı, ana dilde ve kültürde eğitim ve öğretim sorunlarına çözüm bulunmamıştır. Yine, din hizmetleri maskesi altında yurt dışındaki dinsel yozlaşma desteklenmiş ve bunların ileri gitmesine göz yumulmuştur. Vatandaşlıktan izinli çıkışlarda yaşanan tıkanıklıklara çözüm üretilmemiş ve üçüncü kuşak gençlerin askerlik sorunu temelden çözülmemiştir. Göçmen emeklilerin ülkeye yaptıkları her türlü yatırımları, planlı ve verimli bir biçimde değerlendirilememiştir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; sizlere konuşmamın kapsamında sunmaya çalıştığım sorunlara bakarsak, bu büyük hazineyi değerlendiremediğimizi görmekteyiz. Bu vatandaşlarımız, birikimleri, becerileri ve yetiştirdikleri yeni nesillerle Türkiye için yurtdışında bir hazinedir.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Sayın Gülçiçek, mikrofonunuzu açıyorum, lütfen tamamlayın.

ALİ RIZA GÜLÇİÇEK (Devamla) – Tamamlıyorum Sayın Başkanım.

Türkiye’nin, bu hazinenin bilincinde olarak yurtdışındaki vatandaşlarımıza sahip çıkması yerinde olacaktır. Bu vatandaşlarımıza, artık, Türkiye’de “Almancı” ve “turist” olarak bakılmamalıdır. Biraz önce Sayın Bakanımızın ifade ettiği gibi, gerçekten kendisinin de bu konuda duyarlılığına inanıyorum; ayrıca, İktidar Partisi Grup Başkanvekili değerli arkadaşım Sayın Eyüp Fatsa’nın bu konudaki duyarlılığına teşekkür ediyorum ve -iktidar partisi olarak, Cumhuriyet Halk Partisi Grubu olarak- yurtdışında yaşayan yurttaşlarımızın sorunlarını çözmek için kurulacak komisyon önemlidir.

Bu duygularla hepinizi saygılarımla selamlıyorum. (Alkışlar)

BAŞKAN- Teşekkür ediyorum Sayın Gülçiçek.

Şimdi, AK Parti Grubu adına, Ordu Milletvekili Sayın Eyüp Fatsa.

Buyurun Sayın Fatsa. (AK Parti sıralarından alkışlar)

Süreniz 20 dakikadır.

AK PARTİ GRUBU ADINA EYÜP FATSA (Ordu)- Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Anayasamızın 98 inci, İçtüzüğümüzün 104 ve 105 inci maddelerine istinaden 26 milletvekili arkadaşımla beraber vermiş olduğumuz, yurtdışında yaşayan vatandaşlarımızın yaşadıkları ülkedeki sorunlarının yerinde tespiti ve yine, vatandaşlarımızın yurda dönüşte karşılaştıkları sorunların tespiti ve çözüm yollarının araştırılması konusunda Meclis araştırma önergesi üzerinde, AK Parti Grubu adına söz almış bulunuyorum; bu vesileyle Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum.

Değerli arkadaşım Ali Rıza Gülçiçek Bey, 33 yılını paylaştığını ifade ettiği, 33 yılını paylaştığı insanlarla yaşadıklarını, nelerle karşılaştıklarını burada ifade etti. Ben, oralarda 33 yıl yaşamadım; ama, bir 10 yılı aşkın, Sayın Gülçiçek’in terennüm ettiği, yaşadığı, şahit olduğu sıkıntıların birçoğunu birebir yaşamış, birçoğuna da şahit olmuş, birçoğuna da, âdeta, Anadolu’da anlatılan efsaneler, hikayeler gibi, dilden dile, özellikle, ilk kuşak giden insanlarımızın yaşamış olduğu, karşılaşmış olduğu sıkıntıları acı acı dinleyerek şahit olmuş, bunlara vâkıf bir arkadaşınız olarak huzurlarınızdayım.

Konu, gerçekten, herhangi bir araştırma önergesi konusu değildir, ciddiye alınacak bir konudur, araştırılması gereken, üzerinde durulması gereken bir konudur. Ana başlıklarıyla Sayın Gülçiçek ifade etti; ben, aynı konuları tekrar etmeden, vâkıf olduğum, şahit olduğum, bir an önce acil tedbirler alınması ve giderilmesi gerektiğine inandığım bazı konuları bilgilerinize arz etmek istiyorum.

Değerli arkadaşlar, İkinci Dünya Savaşından sonra yıkılan, yok edilen, taş üstünde taş kalmayan Batı Avrupa’da, vasıflı veya vasıfsız insan gücüne ihtiyaç vardı; ihtiyaç duydukları insanlar da, bizim gibi az gelişmiş veya gelişmekte olan ülkelerde mevcuttu. 30 Ekim 1961 yılında Federal Almanya ile Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti arasında yapılan iş göçü, işgücü anlaşmasıyla bu hikaye Sirkeci Garından başlamış ve 43 yıldan beri devam eden bir serüvendir. Çoğumuzun, belki, dış görünüşlerine -işte, özellikle yurda dönüşlerinde altlarındaki arabalara veya geçici zaman için kullandıkları maddî imkânlara- aldanarak fevkalâde rahat imkânlarla ve ortamlarda yaşadığına gıpta ettiği; ama, gerçekte dışının, içinde yaşayanları, biz, içinin de, içinde yaşayanları yaktığı bir ortamdır bu.

Bir film seyretmiştik; Kunta- Kinte, Kökler. İşte, bir neslin, bir milletin, bir ırkın nasıl mağdur edildiğini, mazlum edildiğini, köle edildiğini, aşağılandığını izlemiştik. Belki, birçoğumuz, bu filmi izlerken, bu diziyi izlerken duygulanmıştı, ağlamıştı. Belki, Afrika’dan giden Kunta Kinte’nin torunları kadar olmasa bile, gerçekte -samimiyetle söylüyorum- insanımız, Kunta Kintelerin yaşadığının bir benzerini yaşamıştır. Dili, dini, töresi, kültürü, her şeyi yabancı; Anadolu’nun bağrından koparılmış; pazılarına bakılarak, kasları kontrol edilerek, dişlerine, kulaklarına, gözlerine, ellerine, ayaklarına, tırnaklarına kadar kontrol edilerek seçilen en seçkin insanlarımız, en sağlıklı insanlarımız, her şeyi bizden farklı olan Avrupa’nın, başta, Batı Almanya’nın, o yabancı ortamına terk edilmiştir, âdeta, onların insafına terk edilmiştir. Bizimle beraber başka Avrupa ülkeleri de, başka ülkeler de -başta Batı Almanya olmak üzere- Avrupa’nın değişik ülkelerine işçi göndermiştir; ancak, bizimle onlar arasında ayırt edici çok temel özellikler vardır. Biz, insanımızı göndermişiz, uğurlamışız Sirkeci’den; ama, insanımızın orada hangi şartlarda yaşadığını, hangi imkânlarla, hangi zorluklarla karşılaştığını bir türlü aramamışız, bir türlü sormamışız, âdeta, insaflarına terk etmişiz. Ta, 1980’li yıllara kadar. Özellikle, bu 1980’li yılları bilerek söylüyorum, burada bazı konuları açmak istiyorum.

Almanya’da Büyükelçiliğimizi yapan Sayın Öymen buradadır. Birçoğunu bizim gibi yakinen yaşayarak biliyor, konuştuklarımıza hak verecektir Sayın Öymen; benim de Almanya’da bulunduğum dönemde Büyükelçimizdi. Yunanistan da işçi göndermiştir, Portekiz de işçi göndermiştir, İspanya, Yugoslavya ve diğer bazı Avrupa ülkelerinden, özellikle Balkanlara doğru birçok ülkeden Almanya ve diğer Batı Avrupa ülkelerine işçi gitmiştir.

Mesela, Yunanistan, her gönderdiği 300 işçi için bir papazı, bir öğretmeni, bir sosyal danışmanı şart koşmuştur ve uygulamalar da böyle yapılmıştır. Diğer Avrupa ülkelerinden gelen işçiler, bizim insanımızın karşılaşmış olduğu zorluklarla karşılaşmamıştır. Zira, papazı yanında, öğretmeni yanında, sosyal danışmanı yanında; müşkülata düştüğü zaman, sıkıntıya düştüğü zaman veya kendi içinde birtakım haletiruhiyelerde sıkıldığı zaman, bunaldığı zaman görüşebileceği, konuşabileceği, bilgisine, birikimine müracaat edip rahatlayabileceği veya kendisine yol gösterecek insanları da yanı başında bulmuştur. Ama, maalesef, üzülerek ifade ediyorum, onun için “Kökler” dizisini misal verdim, ta 1980 yılına kadar, doğrusunu isterseniz, biz, insanımızın orada varlığını hiç hatırlamamışız veya çok az hatırlamışız. 12 Eylülle başlayan bir süreçtir bu 1980’ler. Türkiye’de 12 Eylülü yapanlar, Avrupa’da da bir 12 Eylüle ihtiyaç var mantığıyla hareket etmişlerdir. Özellikle sahipsiz kalmış, birbiriyle dayanışmaktan, birbiriyle omuz omuza, kol kola vermekten başka imkânı kalmayan, dayanacak, tutunacak hiçbir yeri olmayan insanlarımız, geçen 1961’den 1980’li yıllara kadar, kendi aralarında, burada olduğu gibi -iftiharla söylüyorum- bir araya gelerek, dayanışarak, birtakım sosyal dernekler -cami dernekleri, kültür dernekleri, spor dernekleri, işçi dernekleri, veli dernekleri gibi birçok dernekler- kurarak, yalnızlıklarını ve sıkıntılarını bu derneklerin çatısı altında gidermeye çalışmışlardır; ama, 12 Eylülden sonra, özellikle 12 Eylül mantığı, Türkiye’de olduğu gibi, yurt dışında yaşayan insanlarımızı da hep potansiyel suçlu olarak terennüm etmiş, onlara karşı hep mesafeli durmuştur; dolayısıyla, Türkiye Cumhuriyeti adına buralarda görev yapanlar, çoğu zaman -bazı büyükelçilerimizi, konsoloslarımızı, ataşelerimizi, elbette ki, saygıyla anıyoruz, onları istisna ediyoruz; ama, istisna edilmeyecekler de vardır içerisinde- maalesef, insanlarımıza karşı hep mesafeli durmuşlardır; fakat, insanımız nezdinde tabanı olmayan, insanımızın yanında temsil kabiliyeti olmayan, sayıları, kurdukları derneklerin idarecisini bile aşmayan, üye bile bulamayan çok küçük birtakım marjinal derneklerle, vakıflarla daha iç içe olmuşlar; ama, onbinleri, belki yüzbinleri aşan insanımıza hizmet veren derneklere ve federasyonlara karşı çok mesafeli durmuşlardır. Bunun en son örneği şudur: 1997 yılında kurulan -ki, o zamanki Devlet Bakanı Sayın Rifat Serdaroğlu’nun öncülüğünde kurulan- Yurt Dışında Yaşayan Vatandaşlar Danışma Kurulu veya Üst Kurulu adı altında bir örgütlenmeye gidilmiştir. Ben de, geçen dönem bu Meclisteyken, partim adına, bu danışma kurulunda milletvekili olarak görev yaptım ve yurt içinde ve yurt dışında bazı toplantılarına katıldım. Danışma kurulu kurulurken, ben, Almanya’ydım, yurt dışındaydım; o gün onun kuruluşuna da şahit oldum; ama, gördük ki, oraya seçilen arkadaşlarımızın, üye olarak seçilen arkadaşlarımızın fert olarak, birey olarak çok değerli, çok vasıflı, çok iyi yetişmiş insanlar olmalarına rağmen, oradaki insanlarımızı temsil kabiliyetleri yoktu; yani, o insanlarımızın tabanında, tanınma, bilinme gibi bir imkânları yoktu. Konsolosluklarımızda olduğu gibi, kurulan bu üst kurul da, insanımızdan hep uzak durdu, oradaki insanlarımıza ulaşamadı, onlarla kaynaşıp, onlarla bütünleşemedi; dolayısıyla, insanlarımızın problemlerini elçilerimize, bakanlarımıza ve devletin yetkililerine taşımakta, beklenen faydayı ortaya koyamadılar. Her birisi, bir kere daha altını çizerek söylüyorum, fevkalade vasıflı insanlardı, iyi insanlardı; ama, temsil imkânları ve kabiliyetleri yoktu, tabanları yoktu.

Şimdi, zaman zaman, yurt dışında kurulmuş dernekler, federasyonlar, vakıflarla ilgili, fevkalade, doğruyu yansıtmayan bilgilere, belgelere veya söylentilere şahit oluyoruz. Evet, yurt dışındaki insanlarımız... Biz birbirimize benziyoruz; yani, burada neysek, Avrupa’da da oyuz. Yani, farklı bir şey yok; buranın oraya yansımasıdır. Siyasî düşüncelerimizle, dinî kanaatlerimize, belki, ideolojik görüşlerimize, etnik kökenlerimize, mezhep farklılıklarımıza dayanan, birtakım -burada olduğu gibi- sosyal dernekler, vakıflar kuruldu; ama, orada, insanlarımıza sahip çıkma, onların elinden tutup, insanlarımızı birbiriyle kucaklaştırma ve kaynaştırma sorumluluğunu üstlenen kurumlar, maalesef, bu derneklerimize karşı, bu insanlara karşı, insanımızı örgütleyerek, birbiriyle dayanışan dernek ve vakıflara karşı, çok mesafeli durdular; bunları hep -biraz önce de ifade ettim- potansiyel suçlu gibi gördüler. Ben, bunun böyle olmadığını, bir örnekle, bir misalle, Sayın Büyükelçimin de bildiği bir misalle ifade etmek istiyorum. Değerli arkadaşlar, 1994 yılında Federal Almanya, özellikle, bize vermiş olduğu Leopar Tanklarını ülkenin bir bölgesinde kullanmamamız noktasında ciddî bir baskı yaptı; o gün, Türkiye ile Federal Almanya arasında bayağı bir kriz oldu. Kendilerinden uzak durulan, o gün de uzak durulan, şimdi de, hâlâ, o insanlarla kaynaşma ve yakınlaşma noktasında bir gayret ortaya konulmayan insanlar olarak, bir hafta süreyle, bütün dernek ve federasyonlar -ama, burada, bölücü ve yıkıcı gayretlerin içerisinde olanları istisna ediyorum- hepsi, dinî dernekler, sosyal dernekler, kültürel dernekler, işçi derneklerimiz, veli derneklerimiz, aklınıza gelen ne kadar dernek varsa  -Sayın Gülçiçek de bunu hatırlayacaktır- Bonn’da 100 000 kişiyi aşan bir büyük miting yapmıştık ve Federal Almanya’nın bu tutumunu hep beraber protesto etmiştik. O günü hatırlıyorum, Bonn, o zaman Almanya’nın başkentiydi, bütün trafik durmuştu, şehre giriş ve çıkışlar. Türkler, hep bir yürek, bir ses, haklı davalarını orada Federal hükümete duyurmuşlar ve onun da geri adım atmasına yardımcı olmuşlardı.

Korkmamak lazım, bunlar, bizim insanlarımız, yanlışları olabilir, hataları olabilir, eksikleri olabilir; ama, biz, onların koluna girersek, biz, onlara yakın olursak, hem onların yanlış yapmasına engel oluruz hem de onların başka art niyetli, art düşünceli insanlar tarafından, kurumlar tarafından istismar edilmelerine, yanlış yapmalarına fırsat vermemiş oluruz.

Değerli arkadaşlar, aslında, sizlerle paylaşacağım çok şey var, belki bir saat üzerinde konuşabileceğim şeyler var burada, daha uzun; hepimizin bildiği, şahit olduğu konular vardır. Biraz önce ifade edildi, özellikle, iki konunun altını çizmek istiyorum: Bakın, artık, biz orada dört kuşak bir aradayız, dört nesil, dördüncü kuşak geldi. Birinci kuşağın yaşadıklarını söylemek, gerçekten, konuşurken bile, insanlara, şahit olanlara sıkıntı veriyor. Bunlar, belki bir sene, iki sene işçi heim’larından dışarıya çıkamadılar, gidecekleri yeri, yönü bilemediler; pazara gidemediler, alışveriş merkezlerine gidemediler; çok acı çektiler. Sonra, ikinci kuşak geldi, üçüncü kuşak geldi, şimdi dördüncü kuşak. Dört kuşak bir aradayız, 4 000 000 insanımız var Avrupa’da; resmî kayıtlardır bunlar. Bu, gayriresmî kayıtlara göre 6 000 000’u buluyor. Bir şekilde gitmişler.

Şimdi, bu insanlarımızın yaşamış olduğu, gerçekten önemli problemler var, sıkıntılar var ve insanlarımız, özellikle gençlerimiz -üçüncü, dördüncü kuşak için söylüyorum- ciddî bir asimilasyon tehlikesiyle karşı karşıyalar. Bulundukları ülkelerin yetkilileri, çok masum ifadelerle -her ne kadar- “bizim düşüncemiz entegrasyon” diyorlarsa da, uygulamanın bir entegrasyon olmadığına, bir asimilasyon politikası güdüldüğüne şahit oluyoruz. Avrupa’nın birçok ülkesinde, artık, insanlarımızın birbiriyle dayanışmasını bile fazla görenler, çoğu zaman bize insan hakları konusunda rehberlik etmeye çalışanlar, öncülük etmeye, ders vermeye çalışanlar, maalesef, insanlarımızın aynı mahallede ev tutup, bir arada yaşamalarına bile çoğu zaman müsaade etmiyorlar; Avrupa’nın birçok ülkesinde buna şahit olduk, bunu gördük. Yurtdışına gidiyorsunuz, siz de oradaki insanlardan bunları dinlemişsinizdir. Özellikle eğitim konusunda, Türkçe eğitimi konusunda, anadilde eğitim konusunda ciddî sıkıntılar var.

Biraz önce, Sayın Gülçiçek ifade etti; Avrupa’da, eğitim çağında 1 500 000 gencimiz var bizim; bunun 500 000’i sadece Federal Almanya’da. Buna karşılık, Millî Eğitim Bakanlığından giden öğretmen sayısı 500’dür. Takdir edersiniz ki, 1 500 000 insana, gence, bu 500 öğretmenle verilebilecek hiçbir şey yoktur. Kaldı ki, bunların da, öyle, çok resmî statüleri falan da yoktur.

Almanya’da Almanca’dan sonra en çok konuşulan dil Türkçe’dir. Buna rağmen, kendi içimizdeki bu tesanüdü, oradaki dayanışmayı sağlayamadığımız ve bu dayanışmaya devletin katkısını ve gücünü de ekleyemediğimiz için, okullarının sınıflarında çoğu zaman Alman çocukların sayısına denk düşen çocuklarımıza Türkçe’yi resmî dil olarak okutamıyoruz. Unutmayın ki, kültür emperyalizminin, asimilasyonun rahat yapılabilmesi için en geçerli yol, insanlara, kendi anadilini, kendi dilini konuşturmamak ve öğretmemektir. Dolayısıyla, bizim gençlerimiz, çocuklarımız, şimdi, Avrupa’da böyle bir acı gerçekle karşı karşıyadır. Çok samimiyetle söylüyorum, şahit olduk, siz de şahit olacaksınız; düşünün ki, üç kardeşten biri Almanya’da, biri Fransa’da, biri Hollanda’da; bunların çocukları bir araya gelse, kendi dilleriyle anlaşamıyorlar; biri Fransızca konuşuyor, biri Flamanca konuşuyor, biri Almanca konuşuyor; aynı kardeşlerin çocuklarını bile anlaştırmak için tercümana ihtiyaç var.

Gençlerimizin yaşadığı problemleri uzun uzun anlatmak istemiyorum. Bakın, yapılan istatistiklerde, Avrupa’daki yabancılar arasında suça ve kriminal olaylara karışan gençler arasında en yüksek oran bizim gençlerimizdedir.

Yine, yanlış bir bilginin düzelmesi için, bir başka şeyi sevinerek söylemek istiyorum; en az suç oranları da,  biraz önce saymış olduğum dernek ve federasyonların, vakıfların çatısı altında bir araya gelmiş gençlerdedir; hemen hemen hiç yoktur. Yani, bir koruyucu şemsiye görevi de yapmıştır bütün bunlar. Burada bir şey bizi heyecanlandırmıştı; Sayın Bakan -buradadır- görev aldığı zaman “ben, bir tabela bakanı olmayacağım” demiştir. İnşallah, Anayasamızın 62 nci maddesindeki sorumluluk ve yükümlülüğü, Sayın Bakanımız ve hükümetimiz, hiç olmazsa bu dönemde yerine getirir diye düşünüyorum. Anayasanın 62 nci maddesinde “Devlet, yabancı ülkelerde çalışan Türk vatandaşlarının aile birliğinin, çocuklarının eğitiminin, kültürel ihtiyaçlarının ve sosyal güvenliklerinin sağlanması, anavatanla bağlarının korunması ve yurda dönüşlerde yardımcı olunması için gereken tedbirleri alır” deniliyor. Bu, anayasadır ve hepimiz için emredicidir; bugünkü hükümet için de, geçmiş hükümetler  ve gelecek hükümetler için de... Çok samimiyetle söylüyorum, kırküç yılını burada idrak etmiş, yaşamış, bir ömrü burada geçirmiş, artık dört nesil bir arada buluşmuş insanlarımıza karşı, bugüne kadar, bekledikleri hizmeti, bekledikleri gayreti ortaya koyamadı geçmiş hükümetler. Bunu, Sayın Gülçiçek ile beraber olduğum bir programda da ifade etmiştim; yapılabilecek en doğru iş, hiç olmazsa, bugüne kadar bu insanlara karşı yapamadıklarımızdan dolayı, sorumluluklarımızı yerine getiremediğimizden dolayı, kendilerine uzatmamız gereken şefkat ve merhamet elini uzatamadığımızdan dolayı, özür dilesek, yüzümüzün kızarması bir erdemliliktir diye düşünüyorum. Bu insanlardan özür dilemek gerekir.

Bunları, sadece, döviz getiren makineler gibi görmemek lazım. Evet, en zor günümüzde bu insanlar bizim yanımızda olmuştur, bunların kalbinde, gönlünde, yüreğinde Türkiye sevdasından başka bir sevda yer almamıştır. Daha geçtiğimiz hafta, Federal Almanya’dan bir işadamları heyeti geldi. Bunlar, Türkiye’de, İktidar ve muhalefet partilerini, bakanları, yetkilileri, işadamlarını ve kuruluşlarını ziyaret ettiler.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

EYÜP FATSA (Devamla) – Sayın Başkanım, bitiriyorum.

BAŞKAN – Buyurun.

EYÜP FATSA (Devamla) – Türkiye’nin geçmiş olduğu zor süreçte, ekonomik şartlarda, bizim de üzerinize hangi görevler düşer, neler yapabiliriz, hangi yatırımları yapabiliriz, hangi imkânlarımızı buraya taşımak suretiyle, bu zor günde insanımızın yanında olabiliriz diye koşup gelen, yüreğinde Türkiye sevdası olan insanlardır bunlar. Sadece Federal Almanya’da bunların sayısı 65 000’dir. 410 000 insan istihdam ediyorlar. Ekonomik ciroları, bütün Avrupa’da, Türkiye’nin gayri safî millî hâsılasına yakındır. Önemli bir güçtür. Biraz evvel, Merkez Bankasında yaşadıkları sıkıntıları Sayın Gülçiçek ifade etti. Hangisini sayalım? Emeli olmuş insanlarımızın sıkıntısı mı, yurda dönmekte sıkıntı çeken insanlarımızın problemlerini mi, çifte vatandaşlıkta yaşadıkları sıkıntıları mı, seçme ve seçilme haklarını elde edemeyişlerini mi? 1980’li yıllardan itibaren, kurulan bütün hükümetlerin sürekli gündemindeydi bu. Oy hakkı... Oy hakkı verilecekti; ama, ikinci, üçüncü dünya ülkeleri vatandaşları, Batı Avrupa’da oy haklarını, seçme ve seçilme haklarını elde ettiler, maalesef, bizim insanlarımız elde edemedi. Pembe kart gibi ne manaya geldiğini kimsenin bilmediği, hiçbir hukukî dayanağı ve mesnedi olmayan bir uygulamayla çifte vatandaşlık da, maalesef, insanlarımıza fazla görülmüştür. Vatandaşlıktan çıkarılma konusunda yaşanan sıkıntılar, hepimizin bildiği ve hepinizin de, belki, bu dönemde, milletvekili olmanız hasebiyle yakinen şahit olduğu sıkıntılardır.

Değerli arkadaşlar, bana ayrılan süre doldu. Çok fazla zamanınızı almak istemiyorum. Bu insanlar bizim insanlarımızdır, eksikleriyle, yanlışlarıyla. Varsa yanlışları, biz düzelteceğiz, biz onlara yardımcı olacağız, yol göstereceğiz. Özellikle, bulundukları ülkede alamadıkları haklar konusunda, sahip olamadıkları haklar konusunda, bakanlarımızın, hükümetlerimizin ve yetkililerimizin, özellikle elçiliklerimizin, konsolosluklarımızın önemli sorumlulukları vardır. Herkes sorumluluğunu yerine getirecek. Bu insanları kendimizden ayrı düşünmemiz mümkün değildir. Yaygın kanaatte olduğu gibi, bunlar bulundukları yerde yabancı, kendi ülkelerinde Almancı değil, özbeöz bu toprağın insanlarıdır; bu toprak için çalışan, bu ülke için çalışan, yüreğinde bu ülke adına sevda taşıyan insanlardır. Onları yabancı görmemiz, kendimizden ayrı telakki etmemiz mümkün değildir.

Bir hususun kısaca altını çizerek sözlerimi toparlamak istiyorum. Özellikle konsolosluk hizmetlerinde vatandaşlarımız çok ciddî problemlerle karşılaşmaktadır. Ben, bu konuşmamızı Dışişleri Bakanımızın da, Dışişleri yetkililerimizin de duyacağına inanıyorum. Vatandaşlarımıza, bulundukları ülkelerin resmî makamlarında çıkartılmayan zorlukları lütfen çıkartmayın; insanlarımıza, kendi elçiliklerinin ve kendi konsolosluklarının kapısında parya muamelesi yapmayın. Bizim insanımızdır. Varsa yanlışını düzeltin; ama, aşağılamayın, aşağılamayın insanları! (Alkışlar)

Bir diğer husus; değerli arkadaşlar, bu insanlar hep dara düşülünce akla gelmiştir; ne zaman zorluğa düşmüşsek, ne zaman krize girmişsek bu insanlar akla gelmiştir. Geçmişte de öyle olmuştur. Bakın, özellikle yurt dışında yaşayan insanlarımızın tasarruflarının Türkiye’ye yönlendirilmesi suretiyle, birtakım kurum ve kuruluşlar, özellikle şirketler, holdingler, gerçekten insanımızı çok istismar etmiştir. Biz de, en az, bu insanlara karşı, istismar eden insanlar kadar duyarsız kalmışızdır Türkiye Cumhuriyeti olarak. Bunların içerisinde çok samimî insanlar olduğu gibi, gerçekten, istismarcı insanlar da vardı. İstismarcı olanlar ile samimî olanları birbirinden ayırmak bizim görevimizdi; ama, hiçbirini diğerinden ayırmadık; toptan, hepsini batırmak ve yok etmek gibi bir yanlışlığın içerisine girdik. 57 nci hükümetin Başbakanı Sayın Ecevit ve Başbakan Yardımcısı Sayın Yılmaz, 19 Şubat krizinden sonra bunu ifade etmişlerdir ve “evet, bu krizin müsebbipleri bizleriz” demişlerdir. O günü hatırlayacaktır arkadaşlar. “Özellikle yurtdışındaki insanlarımıza karşı çok acımasız davrandık; onların tasarruflarının, Türkiye’de yatırıma ve istihdama dönüşmesi noktasında acımasız davrandık; bu imkânları, bu fırsatı, bu insanlara vermedik; doğru olan ile yanlış olanı birbirinden ayırmadık” diye, bunu itiraf etmişlerdir.

Bugünkü hükümetin üzerinde de böyle bir sorumluluk vardır; istismarcıları bulup, oradaki insanlarımız adına, bunlardan, insanlarımızın alınterinin ve emeğinin hesabını sormaları gerekir; ama, dürüst çalışan, namusuyla çalışan; ama, belki eksik bilgisinden kaynaklanan hataları olan insanları da, lütfen, istismarcılarla karıştırmayın, karşılaştırmayın, onları ayrı tutun ve istisna edin.

BAŞKAN – Efendim, toparlar mısınız lütfen.

EYÜP FATSA (Devamla) – Sözlerimi toparlıyorum.

Sayın Başkan, bu, çok önemli bir konudur, çok hassas bir konudur. Belki, yurtdışındaki insanlarımız, şimdi bizi dinliyorlar ve Sayın Gülçiçek’in ve benim ne kadar doğru şeyleri ifade ettiğimizi tasdik ediyorlardır. Biz onları görmüyoruz; ama, onlar bizi görüyorlar.

Vermiş olduğumuz önergenin kabulünü talep ediyor, Genel Kurulu saygıyla selamlıyorum. (Alkışlar)

BAŞKAN – Sayın Fatsa’ya teşekkür ediyoruz.

DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI MEHMET ALİ ŞAHİN (İstanbul) – Teşekkür ederim Sayın Fatsa.

BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, gruplar adına konuşmalar tamamlanmıştır; ancak, önerge sahiplerinin de konuşmaları var. Dolayısıyla, çalışma saatimiz de dolmuş olduğundan, sözlü sorular ile kanun tasarı ve tekliflerini sırasıyla görüşmek için, 9 Nisan 2003 Çarşamba günü saat 15.00’te toplanmak üzere birleşimi kapatıyorum.

Kapanma Saati: 19.00

Aleviyol, 9.4.2003

Politika

|  Ana Sayfaya |

|Gündem | Yorumlar | Yazarlar | Politika | Dünyadan |

| Derneklerden | Belgeler | Kültür & Sanat | Alevilik| Arama |

 

aleviyol@aleviyol.com