Alevilerin Günlük Haber Portalı

Gülağ Öz

Sözbaşı

On binlerce yıl topraklarında çeşitli kavimleri barındırmış olan Anadolu, bin yıldır da Türk kimliğiyle bir halka ev sahipliği yapmaktadır. Türk kimliğiyle dedim, çünkü Türkler ‘in  Anadolu’yu yurt edinmelerinin ardından gelenek ve göreneklerine, kültürüne derinden etki etmiş Arap ve Fars kültürü; bu kimliği yöneticiler desteğiyle, devletin eğitim imkänıyla, devletin yardımıyla unutturmaya, küçültmeye öncülük etmiştir. Arap islamını Türk insanına benimsetmek uğruna  İslama sahiplenildiği sanılmıştır. Oysa bir din” akım, o ulusun kendi dilini ve kendi kimliğiyle de yürütülebilirdi. İşte bu süreçlerde Horasan’dan Anadolu’ya Moğol baskısı sonucu kovulan, batın” zümre denilen Horasan Türk okulunun aydınları, hocaları bu topraklarda kendi dilleriyle, kendi kültürleriyle, kendi halkının yönetileceğini gösterdiler. Gerek Selçuklu, gerek Osmanlı dönemlerinde Anadolu Erenleri adıyla var olan bu aydın öncüler, geliştirmiş oldukları felsefeyle hem devlet yönetimine hem Anadolu insanına çok şeyler vermişlerdir. Başta savaşsız, barış içinde kardeşçe yaşanabileceğini, insanı sevmenin özünün Tanrıyı sevmek olduğunu, üretim ve paylaşımın eşitlik temeline göre yürütülebileceğini  ilke haline getirmişlerdir.

Osmanlı devletinin oluşumuna da büyük katkılar sağlayan Anadolu Erenleri, Anadolu’da bin yıldır yaşayan bugünkü kültürün hem savunucuları, koruyucuları hem de sahipleri olmuşlardır. Osmanlı devletinin kuruluş sürecinde devlet ordusunun kurulmasında Yeniçeri’ye “hayır dua” ile öncülük yapmışlardır. İlerleyen yıllarda Osmanlı devleti içerisinde gelişen feodal toprak ağaları, mollalar siyasetinin ağırlık kazanması sonucu, devlet içindeki bu gruplarla felsefi görüşleri uyuşmayan Bektaşi tarikatı halkla bütünleşirken Osmanlı devlet yönetimi de yabancı uyruklu vezirler, paşalar ile feodal toprak beyleriyle birleşmiştir.

Bu çelişki zamanla Alevi Bektaşi felsefesinin yok sayılması, ortadan kaldırılması, yok edilmesi, karalanması noktasına getirilmiştir. Alevi ve Bektaşiler uzun yıllar devletten kopuk, kendi iç bünyelerinde toplumlarını yönlendirip, yönetecek durumda kalmışlardır. Birinci ve en büyük darbeyi Yavuz Sultan Selim’den yiyerek Anadolu’da kimi kaynaklara göre doksan bin, kimi kaynaklara göre de kırk bin Türkmen sırf Alevi Bektaşi diye katledilmiştir. İkinci ve en büyük kültürel darbeyi de 1826’da Sultan II. Mahmut’tan yemişlerdir. II. Mahmut, Yeniçeri Ocağını kaldırmak uğruna bu ocağa başlangıçta “hayır dua” eden Bektaşiliğe de darbe vurmadan onun ocağını dağıtmadan, post dedelerinin bir kısmını idam edip, bir bölümünü de sürgün etmeden rahat edememiştir. Bektaşi tekke postnişinliklerine Nakşi Şeyhlerini tayin ederek Bektaşileri eritmek, asimile etmek yoluna gitmiştir.

Biz bu kitabımızda çok fazla iddialı olmamakla birlikte karanlıkta kalmış bu konuların gün yüzüne çıkartılması yönünden bir adım atmış sayıyoruz kendimizi. Yıllarca Yeniçeriler Bektaşi olarak tanıtıldı insanlarımıza. Oysa Bektaşilik, zorbalık, başıbozuklukla birlikte olamazdı. Yeniçeriler her padişah döneminde cinayet işlemiş, istediği yöneticiyi yukarıya, istediği yöneticiyi de mezara göndermekten haz almışlardır. Böyle bir anlayışla Bektaşilik-Alevilik uzlaşabilir miydi?

Bektaşiliğin II. Mahmut dönemine ilişkin, fazla kaynak bulunmamaktadır. Bu konuda yapılan çalışmalar doyurucu değildir. Aynı dönemden sonra da ozanlarımızın söylediği sözel şiirler yok  denecek kadar azdır. Devletin Arşiv belgeleri incelendiğinde bu kültüre yapılan katliam ve kıyım, Yavuz’un insanları katletmesinden de ağır ve iz bırakıcı olduğu görülecektir. Araştırmacılar konu üzerinde çok fazla çalışmamışlardır. Bir amacımız da konunun tarihi gerçeğinin bilinmesi ve Alevi kültürünün başına gelenleri neden ve kimler, hangi kesimler tarafından ve niçin yokedilmek istendiğinin bilinmesidir. Karanlıkta kalmış noktaların aydınlatılması ülkemizde insanlarımızın barış ve kardeşlik içinde yaşamalarına mutlak katkı sağlayacaktır. Amacımız, geçmişte yaşanılan

 

HORASAN ERENLERİ ANADOLU’DA

 

Horasanlı Erenlerin Anadolu’ya gelmeleriyle Selçuklu ülkesinde bir hareketlilik başlamıştı. Çeşitli tarikat örgütleri kendi okullarını kurmak, taraftarlarını çoğaltmak peşindeydiler. Çünkü Anadolu’da kurulmuş bulunan Anadolu Selçuklu devlet yapısı içerisinde oluşan kültürel ve eğitsel ortam bazı tarikatların ilkelerine ters gelmekteydi. Hem bu devletin yapısı hem de devletin eğitim politikasında Türk kültürünün izlerini bulmak oldukça zordu. Selçuklu vezirleri ve yöneticileri Büyük Selçuklu devletinde olduğu gibi  yönetici olarak tümüyle Fars kökenlileri alıyorlardı. Bu nedenle de Türk kimliği küçümsenir olmuş, tabanı oluşturan Türkmenler dışlanmıştı. Anadolu’da güçlü olan tarikat akımı ise Vefailiğin devamı niteliğindeki Babailer örgütüydü.  Bunun ardından Anadolu’ya Moğol baskısından kaçarak gelen Horasan Okulu’nun yöneticileri olan Yeseviler, Kalenderiler, Haydariler gibi özünde Alevi kökenli örgütler henüz Anadolu’ya alışmadan Ç9 Babailer İsyanı içinde buldular kendilerini.

Anadolu’da ayaklanmış bulunan Türkmenler’e Baba İlyas ve Baba İshak öncülük yapmaktaydı. Horasan’dan yeni gelmiş bulunan tarikat babaları doğal olarak Baba İlyas’ın öncülük yaptığı Babailer hareketini desteklediler. Bu hareketin başlardaki başarısı, paralı Frenk askerlerince bastırılınca Babai başkaldırısı yenilgiyle sonuçlandı. Bu ara tarikat örgütleri de dağılma noktasına  gelip uzun bir süre gizlenerek örgütlülüğünü sürdürdüler. ç3 Kösedağ savaşının ardından zayıflayan Selçuklu devleti içerisinde yeniden güç kazanan örgütler yavaş yavaş toparlanmaya, birlikte olmaya özlem duydular

Dağılan Selçuklu devleti yerine Anadolu’da varolan uç beylikleri devlet olma, yönetime gelme savaşı vermeye başladılar. Bu beyliklerden hangisi sırtını güçlü bir tarikata dayarsa onun büyüyeceği, gelişeceği gerçeği gözlerden kaçmıyordu. Alevi Şeyhi Edebali’nin kızıyla evlenen Osmanlı beyliğinin kurucusu Osman Gazi, sırtını Alevi tarikatlarına dayadı. Başlangıçta müslümanlığı bile bilmeyen Sultan Osman’ın her şeyi kayın pederi Edebali’den öğrendiğini kaynaklar vermektedir.

Osmanlı beyliğinin güçlenip devlet olma aşamasanda bu küçük beyliğin kısa sürede büyük bir imparatorluk aşamasına gelmesine katkı veren Anadolu Erenleri’ne,  Osmanlı yöneticilerince vakıf arazileri verilmiş, tekke türbe yapılmasında gerekli destek sağlanmıştır. Bunlardan Geyikli Baba, Abdal Murat, Abdal Musa, Doğulu Baba gibi  Erenler Osmanlı fetih savaşlarına da katılarak büyük yararlıklar göstermişlerdir.

İlk Osmanlı Sultanları Bektaşi geleneklerine göre hareket etmiş, onların felsefesini benimsemişlerdir. Bunun sayısız örnek ve belgeleri vardır. Sultan Orhan ve Sultan I. Murat Anadolu Erenleri ile sıkı işbirliği yaparak onlardan hem savaşlarda komutanlık yapmaları hem asker toplamalarında, hem devlet idareciliğinde  yararlanmışlardır.

Osmanlı beyliği ve devletinin desteklemiş olduğu Haydari, Yesevi ve Kalenderi tarikatları Anadolu’da bütünleşerek yeni bir tarikatın da temellerini birlikte atıyorlardı. Bu tarikat Hacı Bektaş adına kurulmuş olan Bektaşilikti. Ahilik örgütü de Hacı Bektaş ile Ahi Evren’in yakın ilişki ve dostluklarından dolayı zaten Bektaşilikle iç içeydi. İlk Anadolu Erenleri Osmanlı devleti ve sultanlarının yakın ilgi ve desteğiyle kurmuş oldukları tekke ve zaviyeler zamanla Alevi-Bektaşiliğin birer okulu durumuna dönüşmüştür. Tekkeler aracılığıyla Anadolu Aleviliğinin şekillenmesi, kurumlaşması başlamıştır. Bu tekkelerden mezun olan dervişler, babalar, dedeler aracılığıyla Anadolu’nun her yanına yayılan tarikat fikirleri, Balkanları da içine alan büyük bir örgütlülük alanına yayılmıştı.

Sultan Osman zamanında Osmanlı beyliği tam bir devlet olamamış, çalışma ve kurallarıyla, uygulamalarıyla bir beylik niteliğindeydi. Ama sürekli büyüyor  gücüne güç katıyordu.Düzenli bir ordusu da yoktu. Nerede bir savaş olacak, bir yere baskın yapılacak, atına atlayan bu savaşa katılıyordu.

Ancak Sultan Orhan’ın son zamanlarında bunun böyle gitmeyeceği ortaya çıktı. Artık bir ordu kurulmalıydı. Düzenli bir ordu olmalıydı. Bu fikir Sultan Orhan’ın kardeşi Süleyman Paşa’dan geldi. Çandarlı Halil Paşa düzenli bir ordunun kurulmasında hem padişahı hem de kurmaylarını ikna etmişti. Yeniçeri adıyla kurulacak yeni orduya alınacak askerlerin devşirmelerden olması düşünülmüştü.

Ancak kurulacak yeni ordunun arkasında manevi bir güç gerekmekteydi. O zamanın geleneklerine göre bir tarikata bağlanmak zorunluluk olarak görülüyordu. İşte 13. yy. Anadolu’sunda insan sevgisi ve hoşgörüye dayanan bir tarikat henüz gelişme aşamasındaydı. Ama hızla gelişiyor, kitleyi peşinden sürüklüyordu. Yeni ordunun manevi gücü ancak bu ocaktan alınmalıydı. Osmanlı yöneticileri Hacı Bektaş Ocağı ve tekkesinde karar kıldı. Yeni ordunun ardındaki keramet Hacı Bektaş düşüncesi olacaktı. 

BEKTAŞİLİK VE YENİÇERİ OCAĞI

Kimi kaynaklar Hacı Bektaş ile Sultan Orhan’ın görüştüğünü, hatta Sultan Orhan’ın Sulucakarahöyük’e kadar pirin ayağına giderek yeni orduyu kutsamasını istediğini yazarlarsa da bu fikre katılmak biraz çelişkilere ortak olmamıza neden olacaktır. Çünkü Hacı Bektaş Veli’nin ölüm tarihi 1271, Sultan Orhan’ın padişah oluşu ise 1324 yılıdır. Hatta kimi kaynaklar Yeniçeriocağı’nın  kuruluşunu I. Murat’a kadar götürürlerse de ağırlıklı olarak Sultan Orhan zamanı kaynakların birleştikleri kanıdır.

Sultan Orhan’ın annesi Mal Hatun, Alevi pirlerinden Ahi Ocaklarından tekke babası olan Edebali’nin kızıdır. Dolayısıyla ilk Osmanlı padişahlarının hem fikirsel olarak hem de   ilişkiler yönünden Alevi yandaşı olmaları normal bir durumdur. Hatta Ertuğrul oğulları her ne kadar müslüman olmuş olsalar da, savaşçı bir karakter taşıdıklarından müslümanlığın kurallarını yerine getirmek ya da öğrenmek diye bir sorunları olmamıştır. Bazı kaynaklar bunu açık şekilde anlatmaktadır. Sultan Osman’ın Kur’an’ı ilk kez kayın pederi Edebali’de gördüğü, Edebali’nin okuduğu Kur’an’ın Osman’ı etkilediği söylenir.

Hacı Bektaş Veli’yi, doğrudan “Yeniçeri Ocağı’nı kutsadı” diyerek onu yüceltmek ya da bu fikrin Hacı Bektaş’tan geldiğini söylemek kendisine bir kazanç sağlamaz. Hacı Bektaş’ı küçültmez, büyütmez. Elbette en büyük kanı Hacı Bektaş Ocağı’nın Yeniçeri ordusunu kutsadığı yönündeki sağlıklı bilgilerdir. Çünkü bütün kaynaklar bu noktada birleşmektedir. Tarih boyunca Yeniçeriler’in oynadıkları rol bilinmektedir. Yeniçeriler’in savaşa giderken ya da ortaya bir eylem koyarken Bektaşi Gülbank’i okumaları bu bağın olduğuna işaret ediyor.

“Onun, Osmanoğulları’nın gelecekteki saltanatını tepşir ettiği ve Osman Gazi’ye kılıç kuşattığı veya taç giydirdiği hakkında rivayetlerin de XV. asırda teşekkül etmiş  olup, tarihi bir hakikat sayılmaz. XV. asırın ilk yarısında, Bektaşiliğin imparatorluk içinde kuvvetli bir mevki kazanmasından sonra, meydana çıktığı anlaşılıyor.”1

Fuat Köprülü’nün yargısı bu yönde. Ancak onun takipçisi olan yeni kuşağın bilim adamlarından Alevi tarihi araştırmacısı A. Yaşar Ocak şu yargıyı getiriyor: “Yeniçeri Ocağı’nın kuruluşundaki rolü dolayısıyla Osmanlı İmparatorluğu tarihi boyunca nüfuzunu koruyan Bektaşilik, gerek oynadığı siyasi roller ve arzettiği farklı dini inanç ve telakkileri birleştirici yaptı”2

Ahmet Yaşar Ocak, Yeniçeri Ocağı’nın kuruluşunda Bektaşiliğin rolünü açık  bir biçimde vurguluyor. Ancak Osmanlı İmparatorluğu tarihi boyunca böyle gittiğini de söylemeden geçemiyor. Bu yargıya katılmamız olanaksız. Çünkü Osmanlı devletinin kuruluş yıllarında hatta Fatih dönemine kadar, daha da ileri gidersek, II. Bayezit dönemini de içine alarak Osmanlı devletinin Bektaşi düşüncesini dışlamadığı, bu düşüncenin ocağıyla ilişkilerinin iyi yürütüldüğü bir gerçektir. Ne var ki, Yavuz Sultan Selim’le başlayan Alevi-Bektaşi düşmanlığı, devletin resmi ideolojisi durumuna gelmiştir. Bununla birlikte Yeniçeriler’in  Bektaşi Ocağına bağlılığı ancak bir gülbank söylemeden öteye gidememiştir.

Bu ocağın kuruluşunda gerek Sultan Orhan, gerekse kardeşi Ali Paşa’nın rollerinin büyük olduğu görülüyor. Oruç Bey Tarihi, Ali Paşa’nın derviş kılığına girerek şeyhlerin arasına katıldığını, bütün yönetim kademelerinden feragat ettiğini yazmaktadır.  Melikof da Oruç Bey’den şöyle bir bilgi aktarıyor: “Ali Bey, kardeşlerince kurulmakta olan Yeniçeri ordu birliklerini Hacı Bektaş’ın koruyuculuğuna bağlaması öğüdünde bulunmuştur”3

 Yaşar Nuri Öztürk, daha da ileri giderek şöyle bir görüş ileri sürmektedir: “Yeniçerilik Bektaşilik’ten etkilenmemiştir, tersine Bektaşilik ondan etkilenmiştir. O halde Hacı Bektaş’ın yeniçeriye dua etmesi, rıdasından ona ara vermesi, börk yapması gibi rivayetler sonradan uydurulmuştur”4

Yaşar Nuri Öztürk’ün bu görüşleri, doğruyu yansıtmaktan çok uzaktır. Bektaşilik Yeniçerilik’ten etkilenmiştir demektedir. Yeniçerilikten hangi noktalarda etkilendiği yönünden bir fikir de ortaya koyamamıştır. Bektaşilik, barışçıl ve insan sevgisi ve hoşgörüye dayanan görüşleriyle, padişahın birisini tahtan indirip, diğer birisini yerine getirerek Osmanlı yöneticilerinin görüşleri doğrultusunda savaştığı, kelleler götürdüğü, kelleler uçurduğu, muhbirlik yaptığı, bütün kötülüklerin içinde yeraldığı görüşleriyle Bektaşiliğin hangi noktalarda  etkilediği mantığını anlamak zor

Yeniçeri Ocağı’nın kuruluşunda ve belki de ilk zamanlarında Bektaşi düşüncesinin Yeniçeri Ocağı üzerinde etkileri olmuş olsa da, bu artık Osmanlı devletinin genişlemesi, fethedilen toprakların, ganimetlerin paylaşımının sonuçlarında veya Osmanlı devletinin gelişerek, feodal toprak ağalarının palazlanması, sosyal adaletin bozulması süreçlerinde Bektaşi Ocağı’nın Yeniçeri’yle bir ilişkisinin kalmayacağı bir gerçektir. Araştırmamızın ileriki aşamalarında bunları belgelerle ortaya koyacağız.

Bektaşiliğin Yeniçeri Ocağı kuruluşundaki rolünü anlatan bir başka  görüş şöyledir: “Sultan Orhan, sürekli olarak işi askerlik olan orduyu kurduğu zaman, bir söylentiye göre bizzat kendisi Sulucakarahöyük’e gelmiş ve Hacı Bektaş Veli’yi ziyaret ederek, teşkil ettiği bu asker  ocağına dua etmesini istemiştir”5

Bu görüşler iyi niyetle söylenmiş görüşler olsa da Sultan Orhan zamanında Hacı Bektaş’ın yaşamadığı gerçek bir olaydır.

Sultan Orhan’ın kardeşi Ali Paşa, Bektaşi geleneklerine bağlı, onlarla yakın ilişkileri olan bir zattır. Sultan’ı bu yönden ikna edip, yeni kurulacak askeri sistemi Hacı Bektaş Ocağı’na bağlatması mantığa en uygun olanıdır. Ancak kaynaklar o zaman Bektaşi postunda kimin oturduğu yönünde kesin bir bilgi vermemektedir. Bu sırada postta oturanın Hacı Bektaş’ın kendisinin olmadığı kesindir. Ali Paşa’nın Sultan Orhan’ı ikna etmesinde en büyük rol Sultan Orhan’ın dedesi Şeyh Edebali’nin bir Alevi Şeyhi olması ve Aleviliğin bir kolu olan Ahi teşkilatı ile yakın ilişkiler içerisinde bulunmasıdır. Yeni kurulmuş olan bir devletin gelişip, genişlemesi, büyümesi gereklidir. Bu nedenle de devlet yöneticilerinin sırtını yakın bulduğu tarikatlara ve kurumlara dayamasının zorunluluğunu görüyorlardı. Osmanlı devlet kurucuları  bunun bilincindedirler.

İlk Osmanlı padişahlarının Alevi felsefesine bağlı çeşitli tarikat üyesi olan  Kalendederiler , Haydariler, Vefailer, Ahiler, Yeseviler ve sonradan adı Bektaşiliğe dönüşecek olan  tarikat üyeleri ve pirleriyle iyi ilişki kurmaşlardır. Tarikat önderlerinin Öldüklerinde de tekkelerini, türbelerini bu Sultanlar yaptırmışlar, hatta tekke ve zaviye yapılması yönünden araziler verilmiş, vakıf kurdurulmuştur. Bunlardan bir kaçı hiç şüphesiz Edebali, Geyikli Baba, Doğulu Baba, Abdal Murad, Abdal Musa vs.dir.

Zaten Osmanlı devletinin kuruluş dönemlerinde ve ilk ikiyüz yılında Alevilerin devletle bir problemleri olmamıştır. Buna karşın  Osmanlı ülkesinde bu dönem dinsel bir hoşgörü ortamı oluşmuştur. Alevilik, Sünnilik sözleri hep havada kalmıştır. Bu kavramlar toplum  içerisinde ilgi görmemiştir. Zaten Anadolu’da Türk halkının hiç bir zaman, buna Yavuz Selim ve II. Mahmut dönemleri de dahil  Alevi-Sünni meselesi olmamıştır. Alevi Sünniyi, Sünni de Aleviyi her zaman hoşgörüyle karşılamış, sevmiş, saymış, ilişki kurmuştur. Devlet içerisindeki çıkarcı çevrelerin işine geldiği zamanlar bu gruplar üzerinde istediği oyunları oynamış, baskıyı kıyımı yapmış olmasına karşın halk, hiç bir zaman çatışma noktasına gelecek durum yaratmamıştır.

 

FARKLI YORUMLAR

 

Yeniçeri ordusunun kuruluşuna bakarsak, Batılı ve Doğulu tarihçilerin farklı yorumlarını görürüz: “Birgün Orhan beraberinde bu yeni islamlığa dönmüş olanlardan (burada Yeniçeri Ocağına alınan devşirmelerden bahsediliyor) bir kaç kişi bulunduğu halde Amasya dolaylarında Suluca Kenaryun köyünde oturmakta olan Hacı Bektaş’ın yanına giderek yeni asker için dua etmesini ve bir sancak ile bir de ad vermesini istedi. Şeyh abasının kolunu askerlerden birisinin başına  öyle bir suratte  koydu ki, kolun ucu askerin sırtına kadar sarktı. Sonra ilhamlı bir sözle şu kerametli sözleri söyledi: Bu kurduğunuz askere yeniçeri denilecektir. Yüzü ak ve parlak, bazusu zorlu, kılıcı keskin, oku tiz dokunaklı olacaktır”6

 

Yeniçeri Ocağının bağlı bulunduğu kurum ve askerlerin nereden nasıl temin edildiğine Melikof şöyle yaklaşıyor: “Türkleşmek ve İslamlaşmakla görevli kolonizatör dervişler olan Bektaşiler’in tarikatı XIV. yüzyılda Yeniçeriler ordusuna bağlandı. Osmanlı gücünün kolu ve seçkin ordusu Yeniçeriler İslamı kabul etmiş, Hıristiyan çocuklar arasından devşirilmekte ve Türk çevrelerde yetiştirilmekte  idiler”7

Yeniçeri Ocağının kuruluşuyla ilgili bilgiler yine 13. yy. pirlerinin yaşamlarında olduğu gibi çelişkilerle doludur. Sultan Orhan  ve oğlu Murat, hangisi tarafından kurulduğu konusu tartışılıp durur. Bu konu kesin olarak aydınlığa kavuşmuş değildir. Bizim kanımız Sultan Orhan zamanında kurulsa bile, Şehzade Murat bu olayın içinde görev almış olabilir. Yine bir tarihçimiz bu konuda şu görüşleri öne sürüyor: “Acemi Ocağı on dördüncü asrın son yarısı içinde ve Çandarlı Kara Halil ile Molla Rüstem’in himayesi ile Gazi Hünk‰r Murat Bey zamanında Gelibolu’da tesis edilmiştir. Ondan evvel yani Gazi Süleyman Paşa’nın ilk Rumeli fütühatında harpte alınan esirleri pek kısa bir müddet terbiyeden sonra iki akçe yevmiye ile Yeniçeri yapıp sefere gönderilirdi”8

Yeniçerilerin Bektaşi bağlantısını bir başka araştırmacı şu sözlerle aktarmaktadır: “Pirleri Hacı Bektaş Veli idi. Bu asker ocağının kurucuları tarafından Yeniçerilerin dini terbiyesi, islamiyeti gayet pratik yollardan telkin etmesini bilen ve her türlü hatayı, kusuru rindane felsefeyle örten Bektaşi dervişlerinin eline bırakılmıştı. Tarih kaynak ve vesikalarında “zümrei Bektaşiyan” veya  “Düdamani Bektaşiyan” diye anılan Yeniçeriler yüz çizgileriyle ve beden yapıları ile seçilmiş insanlardı”9

YENİÇERİLERİN BEKTAŞİ GÜLBANGİ

Yeniçeri ordusu savaşa giderken, savaşırken, zaferden dönerken şu gülbanki okumaktadır:

Allah Allah eyvallah

Baş uryan, sine puryan, kılıç al kan

Bu meydanda nica başlar kesilir hiç olmaz soran

Eyvallah... Eyvallah

Kahrımız kılıcımız düşmana ziyan

Kulluğumuz padişaha ayan

Öçler, yediler, kırklar

Gülbankı Muhammed, Nuri Nebi, Keremi Ali

Pirimiz Hünkarımız Hacı Bektaş Veli

Demine devranına hu diyelim

Huuuuuuuuuuuuu...

 

Yüz yıllarca Osmanlı devleti içerisinde Bektaşiliğin bu gülbanki ile savaşa katılan, onların dualarını alan, Osmanlı devleti adına savaşan bu ordunun niteliği neydi? Neden niçin kuruldu? Konumu, koşulları neydi? Bütün bunları yanıtlamak için tarihi kaynaklara sağlıklı bir biçimde yaklaşmak gerekli.

Tarih öylesine karmaşalarla dolu, içinde öylesine nankörlükler, ihanetlikler yaşanmıştır ki, bunu engellemek kolay değildir. Akışı yönünde devam edip giden zamana uymak, zamanı da koşullarına göre değerlendirmek gereklidir.

Gerçekten de Hacı Bektaş tekke duası alınarak kurulduğu, her kayıtta yer alan bu ocağın süreçleri içerisinde Bektaşi tekkesi ile ilişkisi karanlıkta kalmıştır. Bu konuda kaynaklar yetersizdir. Elde bulunan kaynaklar  yanlı yazılmış, hiç bir zaman bu konu sağlıklı bir biçimde irdelenmemiştir. Görülen bilgiler ışığında Yeniçeri Bektaşi ilişkisi, Yeniçeri Ocağı kurulurken ve kapatılırken varolmuştur. Bunun içinde Yeniçeri’nin felsefesi ile Bektaşiliğin felsefesi arasında bir benzerlik görülmemektedir.

YENİÇERİ OCA12İ9 KURULUYOR

 

Yeniçeri Ocağı neden ve nasıl kuruldu?

“Kulluğumuz Padişaha ayan” sözleri gösteriyor ki, Osmanlı hanedanı iktidarını iç ve dış düşmanlara karşı koruyacak ve kendisine kulluk düzeyinde bağlı bir kuvvete gereksinim duymuştu. Hanedan bu görevi yerine getirdikten sonra, ocak her zaman ayrıcalıklı bir kurum olmuş, iyi hizmetlerde padişahın takdirini ve armağanlarını almıştır. Özellikle iç ve dış kalelerin, sınırların muhafazası  bu ocağın güvenirliğine bağlanmıştır. Her padişah değişiminde yeni sultanın adı bu ocağın birinci sırasına, 1. nefer olarak yazılmaktadır.

Yeniçeriler süresiz askerdiler. Devşirme olduklarından aile bağları yoktu. Görebilecekleri her güzelliği, her iltifatı padişahtan görecekleri için gözlerini kırpmadan padişah için canlarını verirlerdi. Zaman bu askerleri Türk dili konuşan, Türk kültürü ile beslenen ve devleti yönetenlerin savunucusu yapmıştır. Yeniçeri Ocağının Osmanlı devlet yapısı içerisinde gerçekten de ayrıcalıklı bir durumu vardı. Bu durum nedeniyle de padişaha sadık kullar olarak yaşamlarını sürdürmekteydiler.

Bu ocak nasıl oluştu?

Ocağın ilk önericileri Molla Rüstem’dir. Rüstem, Çandarlı Karahalil’e bu öneriye bir dini gereklilik olarak götürür. Esirlerin Tanrı katında padişahın malı olduğu önerisi, Çandarlı Halil tarafından Sultan’a sunulur. Sultan da “Tanrı buyruğu ne ise onu yerine getirin” sözüyle bu fikri benimser.

Padişaha önerildiği gibi esir çocukları bu ocağın ilk neferleri olacaktı.

Esirlerden Pençikoğlanı diye ayrılan 8-18 yaş gruplarından gençler eli yüzü güzel, sağlıklı, iri yapılı olanlar tercih konusudur. Öncelikle çocukların aile ilişkileri kesilecek, Türk-Müslüman yapılacaktı. Her türlü gereksinimleri yok demeden karşılanacak, arkalarında hiç bir özlem bırakmadan bütün olanaklar sağlanacaktı. İşleri, güçleri askerlik olacaktı. Sonuna kadar eğitim yaptırılacak, her alanda geliştirilecek, gerektiğinde ordu komutanlığına kadar yükselme hakları vardı. Padişaha sadakatla bağlanması ise ön planda tutulurdu.

Daha bunlar olmadan önce, esir alınan gençler sünnet edilir. Geldikleri yerler bütün tefaruatına kadar defterlere yazılır. Ancak baba adları kesinlikle yazılmazdı. Yetiştirilmiş gençler öncelikle yüz güzelleri, vücut yapıları mükemmel olanlar içoğlan adıyla saraya, diğerleri Acemoğlanlar  olarak askeri kışlaya gönderilirdi. İleriki aşamalarda Yeniçeri Ocağı yasalara ve hükümlere bağlanmış, bir de kanunname çıkartılmıştır. Önceleri Yeniçeri yapılan kimseler, evlendirilmez, eve bağlanmaz, çoluk çocuk sahibi yapılmazken, 16. yy.dan sonra bu durum ortadan kalkmış, onlar da aile kurma hakkı kazanmıştır.

 

AHİLER - BEKTAŞİLER  ve İLK PADİŞAHLAR

 

Tarihçi İsmail Hakkı Uzunçarşılı da ilk üç padişahın Osmanlı devleti kuruluşundaki Ahi babalarıyla ilişkilerini verirken, Hacı Bektaş ve Ahi Evren dönemlerinde bu iki kuruluşun kardeş kuruluş olduğunu, birlikte hareket ettiğini, her iki kuruluşun da Aleviliğin kolları olduğu noktasında yaklaşır. Bu bağlamda Yeniçeri  Ocağı sorununu Ahi-Bektaşi ilişkilerine bağlamamız daha mantıklı olur.

Ahiler ve Bektaşiler Anadolu topraklarına kendi kültürlerini ekmiş, varolan Anadolu kültürüyle Türk kültürünün kaynaşmasını, kendi gelenek ve göreneklerini zedelemeden yürütülmesine özen göstermişlerdir. Geniş tabanları olan bu tarikatların Anadolu’da yayılma sahaları vardı. Örgütlü bir güçtüler.  Beyliklerle yönetilmeye başlayan Selçuklu devlet yapısının çökmesiyle birlikte elbette bu beyliklerin rekabetleri sözkonusu olacaktır. Güçlü tarikatlarla işbirliği yapan, onların görüşlerini paylaşan beyliğin daha da güçleneceği bir gerçektir. Ahi-Bektaşi tarikatı ile ilişkilerine önem veren Osmanoğulları Ertuğrul Gazi ve Osman Gazi’nin görüşlerinin haklılığını ortaya çıkartmıştır. Bu nedenle de Sultan Orhan ve oğlu I. Murat Ahi-Bektaşi felsefesini benimsemiş içiçe olmaktan da büyük fayda sağlamışlardır.

“Osmanlıların ilk zamanlarında Edebali, Ahi Hasan, Çandarlı Karahalil, Şeyh Mahmud gibi nüfuzlu Ahi tarikatı ricali Osmanlı beyliğinin kuruluşunda pek önemli rol oynamışlardır. Orhan Bey tarafnıdan İznik müdersisliğine tayin edilen Kayseri’li Davut da vahdeti  vücutçu yüksek mutasavvıflardan ve iki vasıta ile Sadrettin Konevi ve Muhyiddin Arabi mensuplarındandı. Bizzat Ahi reisi olan Osmanlı hükümdarı I. Murad beyin bu riyaseti hangi vasıta ile elde ettiği bilinmemekle beraber Osmanlı Devleti’nin Ahilik üzerine müessir olduğunu vazih surette görmekteyiz... Ahi reisi olan Murad Bey de Yeniçeri Ocağını kurduğu zaman bu yeni askere de beyaz börkü serpüş olarak giydirmişti”10

Kaynaklar, her ne kadar birbirlerine zıtlık teşkil ediyor olsa da durum şunu göstermektedir: Ahi-Bektaşilerin Yeniçeri Ocağı kuruluşunda büyük umarları olmuş, hatta ilk Osmanlı sultanları bizzat bu tarikatın mensupları ile her alanda birlik olmaktan mutlu olmuşlardır.

Hacı Bektaş Veli’yi Babai Şeyhi olarak tanımlayan Fuat Köprülü ise zamanla Ahilik sisteminin Babailikle birlikte Bektaşiliğin içinde kaynaşarak ortadan kalktığını rahatlıkla söylemektedir. Dolayısıyla Yeniçeri Ocağının kuruluşunda görev alan Ahi Pirleri ile Osmanlı’nın ilk üç padişahı doğrudan doğruya Bektaşi düşüncesini benimsiyor. “Babai Şeyhlerinden olan Hacı Bektaş Veli’nin ismini alıp, Bektaşilik ismi altında yayılmağa başlarken Ahilik de artık eski kuvvetini kaybetmiş bulunuyordu. İşte yeni teşekkül etmiş olan Yeniçeri Ocağı da iptidaları Ahilik üzerine kurulduğu halde bir müddet sonra Babailiğin galabesinden mütessir olarak Bektaşilik cerayanlarına tabi olmuş ve evvelden beri mevcut ananeye ve her sınıf ve sanatın bir piri olmak akidesine istinaden Bektaşilikle alaka ve münasebet tesis eylemiştir”11

Bütün bu bilgiler bize Yeniçeri Ocağı kuruluş aşamalarında ve kuruluş sonrası Bektaşi Ocağıyla ilişkilerini göstermektedir. Bizzat Hacı Bektaş Veli’nin Yeniçeri Ocağını kutsaması önemli değildir. Durum ne olursa olsun Yeniçeri Ocağı doğrudan doğruya Hacı Bektaş tekkesine manevi yönden bağlanmış bulunmaktadır. Zaten 13. yy. ve daha sonraki yüzyıllarda bile bazı kurum ve kuruluşlar doğrudan doğruya belli bir tarikatla ilgili duruma getiriliyordu. Sistem o tarikatın gücünü arkasına almak için yapıyordu.

Bu bilgiler ışığında Baba İlyas’ın torunlarından olan åşıkpaşaoğlu, Yeniçeri Ocağıyla Hacı Bektaş’ın bir ilgisi olmadığını, Yeniçeri’de bulunan beyaz börkün Hacı Bektaş’la ilgili olmadığını söylemektedir. Ancak Amcazadesi Elvan Çelebi’nin yazdıklarıyla åşıkpaşaoğlu’nun bilgileri de çelişmektedir. Hacı Bektaş ve Bektaşiliğe karşı husumetle yaklaşan åşıkpaşaoğlu yine de bazı kayıtlarda kendi kendisiyle çelişen ifadeler de kullanmaktadır.

Tarihçi İ. Hakkı Uzunçarşılı, åşıkpaşaoğlu’nun Yeniçeri ve Bektaşiliğin kurulduğu dönemlerde yaşamadığını olaylara kendi mantığıyla baktığına işaret etmektedir: åşıkpaşazade çok yaşamış ve 1415’den itibaren birçok vakaya şahit olmuş ve onaltıncı asrın ilk senesi içinde hayatta bulunmuştur. Eğer Ocağın Bektaşilikle, Hacı Bektaş ile değil münasebeti bunun tarihini yazdığı seneler içinde olsaydı bundan bahseylemesi icap ederdi”

 

ZAMAN İÇİNDE

 

Yeniçeri Bektaşi ilişkisi Sultan Orhan ve I. Murat dönemine rastlarsa da ortadan kaldırılışı II. Mahmut dönemidir. Bu döneme kadar Yeniçeri ordusu görünürde manevi yönden Bektaşi tekkesine bağlı olarak kalmıştır. Kuruluş dönemlerinde başlayan yakın ilişki zamanla ortadan kalkmış, ancak bazı ayrıntılar, soyut ilişkiler 1826 tarihine kadar devam etmiştir. Yeniçerilerin Bektaşiliğe bağlı olması Bektaşi ocağına hiç bir itibar kazandırmamış, maddi manevi yönden hiç bir faydası olmamıştır. Göstermelik bir bağlılık Bektaşi tekkelerine zarar vermeden öteye gidememiştir.

Yıldırım Bayazıt’ın oğullarından Musa-Mehmet Çelebiler döneminden sonra olaylar sürekli Bektaşiliğin, Aleviliğin aleyhinde gelişmiştir. Mehmet Çelebi zamanında halkı uğruna ayaklanan Bedrettin, Börklüce Mustafa, Torlak Kemal isyanlarında ve ardından Şah Kulu başkaldırısında, Alevi-Bektaşi kıyımcısı padişah Yavuz Sultan Selim’in padişahlık koltuğunda oturtulmasında Yeniçerilerin büyük payı olmuştur. Şehzade Ahmet- Yavuz kavgasında Yeniçeri ocağı Alevi-bektaşi ocağına yakınlığı bulunan Şehzade Ahmet yerine mollalar, feodal toprak ağaları ve zengin zümrenin temsilcisi Yavuz Selim’in yanında yer alan , ne yazık ki Yavuz’u padişah yapan en büyük dayanaktı.

 

DERGAH POSTNİŞİN’İ-YENİÇERİ-PADİŞAH

 

Yeniçerilerin devrişme çocuklardan oluşturulduğu, kökeni Hıristiyan olması nedeniyle de islam dinine uymaları zor olmaktaydı. O nedenle daha ılımlı bir dini yol izleyen Bektaşilik bu devşirme çocuklarına daha sıcak  geliyordu. Devşirme çoçuklara  Bektaşilik öğretilmiş, o kurallara göre yetiştirilmişti. O nedenle Bektaşiliğe ilgi duymuşlar, ilerleyen yıllarda da Yeniçeri ocağı’nın gerçek amacından uzaklaşması, dini hoşgörü yerine kendilerine verilen haraç ve bahşişlerle geçinen yağcı bir takım oluşturmuşlardır. Yeniçeri ocağı’nın gerçek anlamda Bektaşi olmadıkları bir gerçektir. Onların Bektaşi gibi gösterilmeleri gerçekten göstermelik bir Bektaşiliktir. Yalnız Osmanlı ordusunun biraz rahat, özgür olması yeniçeri ocağının Bektaşi felsefesine olan inançları sağlamıştır.

“Bektaşilik Yeniçeri ocağına din taasubu sokmamıştı, namlı ocak ağaları arasında koyu sofular pek azdır. İhtilallerde Yeniçeri ağzından yükselen”şeriat isteriz”lafı başlarındaki ağaların dini siyasete alet için talim ettirdikleri bir yavedir. “12 

Yeniçeri Bektaşi ilişkilerinde Bektaşilerin lehine gelişmeler olmamasına karşın, bu ilişkileri kanıtlayan göstermelik bağlar bulunmaktadır. Bu ilişkileri iktidardaki hükümdar ve çevresi istidiği gibi kullanmakta, isterse  hiçe saymaktadır.

Yeniçeri Ocağı’nın 94. cemaat ortasında oturan Bektaşi babası öldüğünde, yerine geçecek yeni postnişin İstanbul’a gelerek padişahın huzuruna çıkar, Yeniçeri ağasından da Yeniçeri duasını alırdı.

Bu tür ilişkilerde de, devletin Bektaşilere iyi davrandığını göstermesi beklenemez. İstanbul sultan,ı Bektaşi tekkelerini menfaatleri yönünden rahatlıkla kullanmıştır. Bütçeden Bektaşi tekkelerine para vermesi kayıtlarda rastlanmaz.Tekkeleri ve tekke postnişinlerini, isyan eden Celalilerin bastırılmasında aracı olarak kullanmak isterlerdi. İsyancılar üzerinde Bektaşi tekke postnişinlerinin etkilerinin ortaya konulması istenirdi.  Padişahların zaman zaman Bektaşi post temsilcisiyle aralarınnın iyi olduğu da bilinir. Örneğin II. Bayezit Bektaşi felsefesine sıcak ilgi duyan bir padişahtı. Bu  padişah yaradılışı icabı sertliği olmayan, kavgayı, baskıyı sevmeyen yumuşak huylu, bilimle ve sanatla yakından ilgiliydi. Balım Sultan ‘ın Hacı Bektaş postuna  postnişin olduğu zaman kendisini İstanbul’a davet ederek yakın ilgi göstermiş, Bektaşi tekke çalışmaları konusunda da bilgi almıştı.

Yeniçeri Bektaşi ilişkileri sanıldığı gibi maddi ya da manevi bir bağ ile bağlı bulunması söz konusu olamaz. Yeniçerilik, her ne kadar Bektaşi tekkesinden icazet alarak kurulmuş olsa da kuruluş aşamalarından başlayarak olayların gelişim süreçlerinde de pek fazla bir yakınlık doğmamıştır. Yeniçeri Ocağı sultanları korumak amacıyla varlığını sürdürmüştür. Ancak padişaha ve onun çevresinin haksız uygulamalarına karşı ayaklanan Anadolu Alevileri elbette Yeniçeri ile birlikte olamayacaktı. Eğer isyancılarla birlikte hareket ediyorsa padişahın yakın korumasında ilişkisi nedir? Yaşar Nuri Öztürk bu ilişkinin sonradan uydurulmuş ve yakıştırılmış bir ilişki olduğunu belirtiyor: “Yeniçeriler’in Türk ülke ve toprağının bu esas ve mükemmel  gazileriyle sırdaş ve dost olma ihtiyaç ve eğilimleri, Bektaşi-Yeniçeri beraberliği yolunda bir kabulün yayılmasını zorunlu kılmış olabilir. Ve elbette bu uydurma kabul zamanla gerçek gibi görülür hale gelmiştir ki, beklenen de buydu”13

Osmanlı devleti kuruluş aşamalarında Yeniçeri Ocağı kurulurken mutlaka bu iki kurum bir biriyle ilişkilendirilmiş, Yeniçeri Ocağı, Bektaşilikçe kutsatılmıştır. İlişkiler kurulurken gerek Sultan Orhan olsun, gerekse oğlu Sultan I. Murat olsun işin ciddiyetinde idiler. Art niyetsiz oluşturulan bu ilişki ne yazık ki sonraları bozulmuş, dikiş tutturulmamıştır.

 

TOPRAK AĞALIĞI AĞIR BASINCA

Sürekli genişleyen, gelişen Osmanlı devlet yapısı ekonomik gücünü kazandıkça, devlet içerisinde ağırlıklı bir sınıf doğdukça, feodal toprak ağaları devlete ağırlığını koymaya başladığı anda Alevi tekkeleri ile devletin ilişkisi de yavaş yavaş kopmağa başlamıştır. Çünkü insan sevgisi ve hoşgörüye, barışa dayalı Alevi kültürü devletin bu yeni yapısıyla çelişmiştir. Tekkeler artık yönetimle ilişkilerini adım adım koparmış, kendi gücünü kendisi kurmaya, kendi eğitim ve toplumsal yapısını bağımsız geliştirmeye çalışmıştır.

Özellikle Yıldırım Bayazıt sonrası iki oğlu arasında iktidar kavgasında sınıf kavgası su yüzüne çıkmıştır. Alevi Bektaşiler tümüyle Musa Çelebi’yi desteklemişlerdir. Musa Çelebi Şeyh Bedrettin’i Kazaskerliğe getirerek feodal beylerle ters düşmüştür. Yine de bütün uyarı ve tehditlere karşın bu görüşünden ödün vermemiştir. Şeyh Bedrettin’in görüşleri Alevi Bektaşi felsefesi görüşlerini içermekteydi. Hatta Şeyh Bedrettin Bektaşi görüşlerinin de ötesinde fikirler savunarak ülkedeki tüm yoksulları, ezilen, vergi ödemekten, ürettiği malların büyük bir bölümünü devlete ve devlet içerisindeki palazlanmış toprak sahiplerine haraç vermekten yoksul düşmüş köylüleri ve değişik milliyetten insanları savunan bir yol izliyordu. “Y‰rin yanağından gayrı her şey ortak”tı, bu fikirlerle Musa Çelebi’ye yönetici olmuştu. Musa Çelebi her alanda Bedrettin’e çok güveniyordu.

Çelebi Mehmet’le birlikte Alevi-Bektaşi devlet ilişkileri zayıflamıştı. Bu koşullarda devlet başkanına, padişaha koruma görevi yapan Yeniçeri elbette Bektaşi tekkesiyle birlikte olamayacakı. İlişkiler soyut kavramların dışında olamazdı. Zaman zaman sıcak ilişkiler kurulmuş olsa  bile bu kuvvetli bağların olduğunu göstermez.

Yeniçeriler her zaman şu sözlerle öğünmüşlerdir: “Biz Hacı Bektaş’ın köçeğiyiz”. Buna karşılık toplum içinde Yeniçeriler’e Zümre-i Bektaşiyan, Güruh-i Bektaşiyan denilmektedir. Yeniçeri ağaları Ocaklarına şöyle seslenirdi: Düdeman-ı Bektaşiyan, Ağayan-ı Bektaşiyan.

“Yeniçeri Ocağı’nın 94’üncü cemaat ortasında Hacı Bektaş Babalarından birisi Hacı Bektaş vekili olarak otururdu. Hacı Bektaş türbesindeki baba (pir evindeki baba) vefat ettiği zaman yerine geçen yeni baba İstanbul’a gelir ve ocaklı onu alıp alay ile ağa kapusuna götürülür ve tacını yeniçeri ağasına giydirip alay ile Bab-ı Aliye gider ve Sadrazam tarafından kendisine ferece giydirilirdi. Bu yeni Bektaşi babasının pir evine avdetine kadar ocaklı tarafından misafir edilmesi usuldendi”14

EĞİTİM-ÖĞRETİM

Gerek Selçuklu gerek Osmanlı dönemlerinde medreseler dışında eğitim ve öğretim, cemaatlar aracılığıyla yapılmaktadır. Ancak asker alanında ve yönetici yetiştirilmesi amacıyla oluşturulan Enderun mektepleri adıyla devletin kurmuş oldukları okullar da vardı. Enderun okullarında yetiştirilecek yöneticiler ve geleceğin devlet adamlarının çoğunluğu devşirmelerden oluşan acemioğlan denilen Hıristiyan çocuklarından toplanmaktaydı.

Devşirilen çocukların güzel olanları saray içinde bırakılır. İri, gürbüz, güçlü, kuvvetli olanları ise Bostancı Ocağı da denilen Yeniçeri Ocağı’na verilirdi. Bunun dışında olanlar ise ayıklanır, Türk ailelerine geçici olarak satılırdı. Bu çocukların yetiştirilmesinde aileye verilen para çiftçilerden toplanırdı. “Türk çiftçilerine verilen bu oğlanlar ilk öğrenim devresini burada görerek islam dininin şartlarını ve Türkçe öğrenirlerdi”15 Anadolu köylerine dağıtılan çocuklar aile arasında yedi sekiz yıl kadar kalıp Türk ve müslümanlaştırıldıktan sonra Acemi Ocağı’na alınırdı.

Yönetici sınıfı yetiştiren Enderun Mektepleri çeşitli bölgelerde kurulmuştur. Birincisi Edirne’de I. Murat zamanında 1365 yılında yaptırılmıştır. Bu okullarda öğrenciler küçük yaşlarda belirli sınıflamalara ayrıldıktan sonra Devşirme kanunu gereğince okuma yazma öğreniminin ardından Türkçeyi anadili gibi kullanma durumuna getiriliyordu. Edirne’de kurulan saraya bağlı olarak bazı bölümlerinde eğitim görülmek amacıyla saray çevresine yeni binalar inşaa ettirilmiştir.

İkinci ve en büyük okul ise İstanbul’da Galata Sarayı adıyla kurulmuş olan okuldur. Bu sarayda yaptırılan ek bina aracılığıyla eğitime yönelik birçok çalışma yapılmıştır. Bugün Tekkesi Macaristan’da bulunan büyük Alevi dedelerinden Gül Baba’nın isteği üzerine Sultan II. Bayezit döneminde ve onun talimatıyla yaptırılmıştır. “II. Bayazıt Galatasarayı’nı Gül Baba diye tanınan bir velinin işareti ve öğüdü üzerine 1481 yılında yaptırdığı söylenir”16

Galata Sarayı’nda ciddi eğitim verildiği göze çarpmaktadır. Burada öğretmenlik yapan ve okuldan mezun olan birçok tanınmış simaya rastlamaktayız. Demekki bu okulun vermiş olduğu eğitim devşirmelerin en sıkı disiplinle yetiştirilip devletin başına getirildiklerini göstermesi bakımından önemle izlenmektedir. Alevi Babası Gül Baba bile Galata Saray mektebinin ilk öğretmenleri arasında adı geçmektedir. Sözü edilen eserde öğretmenler sıralanırken Gül Baba özellikle birinci sıraya konulmuştur. Bu da bize şunu göstermektedir ki, II. Bayezit’ın derviş ve velilere, baba ve dedelere vermiş olduğu önemi göstermektedir. Galata Saray mektebinden mezun  olan tanınmış ünlü Osmanlı paşalarının adları sıralanmıştır. Konumuzu çok fazla ilgilendirmediği için buraya almıyoruz.

Biz zaman zaman Osmanlı devlet ilişkilerinde Bektaşi dedelerinin ne derece rollerinin olduğu, bu ilişkilerin nasıl kopmuş olduğu yönüyle ilgilenmekteyiz.

Enderun okulları arasında  Galata Saray mektebinden daha büyük olduğu Evliya Çelebi tarafından anlatılan bir başka saray da İbrahim Paşa Sarayı’dır. Bu saray Osmanlı vezirlerinin yetiştirilmesi amacıyla İstanbul’da yaptırılmış bir başka okuldur. Bu okulun bugün hangi yerde ne amaçla kullanıldığı tartışma konusu olmuştur. Yeri kesin olarak bilinmemektedir. Çünkü burası zamanla başka amaçlarda kullanılmıştır. İbrahim Paşa Sarayı mektebinin dışında Kanuni Sultan Süleyman zamanında yaptırılmış Küçükçekmece civarındaki İskender Paşa Sarayı vardır. “İskender Çelebi altı bin köleyi beslemiştir. Bunların altısı vezir olmuştur. Aralarında Sokullu Mehmet Paşa Sadrazamlık Mevkiine kadar çıkmıştır”17

Yeniçeri Ocağı için Acemioğlanı adıyla devşirilen kişiler Enderün mekteplerinde eğitilip Osmanlı devletine vezir ve diğer devlet adamları yetiştirilmiştir. Bunların da Anadolu Türk halkına nasıl davrandıkları Osmanlı tarihlerinde açık şekilde ortaya konulmaktadır.

Osmanlı devletinin ilerleyen, genişleyen, büyüyen yıllarında Yeniçeri Bektaşi ilişkileri çok zayıftır. Çünkü Bektaşi-Alevi felsefesi her zaman barış ve insan sevgisine dayanmaktadır. Savaşan ve zorbalık peşinde koşan bir yönetimle, paylaşım ve ganimet için devleti her zaman savaşa zorlayan toprak ağaları  ve zorba beylerin görüşleriyle Bektaşi ve Alevilik düşünceleri çelişki yaratmaktadır.

Zaman zaman kopma noktasına gelen zaman zaman da devletle yakınlaşan Bektaşilik her zaman bir ikilem içerisinde kalmıştır. Tekke ile devlet ilişkileri iyi bir düzeyde  tutulması karşısında, Anadolu taşrasında yaşayan Türkmenler’e zulmeden beylerin baskısı kesilmemektedir. Yoksul kesime yapılan baskılar ve soymalar tekkeleri de rahatsız etmektedir. Bu durum karşısında halk, önderini bulduğu anda isyan etmekten de çekinmemiştir. Yapılan ayaklanma, beylerin ve zorbaların tahakkümüne karşı bir başkaldırıdır. Zorbaların halka karşı yaptıklarından rahatsızlık duyan tekke postnişinleri, durumu zaman zaman padişahlara  iletmesine karşın, sorunlarının yanıtını alamamaktadır.

Özellikle II. Bayazıt’ın  Dobruca’dan getirterek Hacı Bektaş  postnişinliğine oturttuğu Balım Sultan’ı İstanbul’a çağırarak Bektaşilik tarikatına girmesi bile durumu değiştirmemiştir. Tekke ilinde peşine takılan yığınlar ile başkaldıran Şah Kulu isyanı, Osmanlı yönetimine bir uyarı olması, kargaşa yanlısı çıkarcı kesime bir şeyler anlatmaya yetmemiştir.

BAYEZİT SONRASI

 

Bu ilişkiler devlet içerisinde saflaşan sınıflar arasındaki çelişkiyi ortadan kaldırmadığı sürece de durmayacağa benzemektedir. Çünkü ülkenin gelecekteki yönetimi, Bayeazit sonrası yönetimi de bu kutuplaşmaları ortadan kaldırmadığı gibi  ortalığı bir soğuk savaş havasında tutmuştur. II. Bayezit’ın üç oğlundan ikisi bu kutuplaşmaların taraftarları durumundadırlar. Birincisi Şehzade Ahmet ki, Bayezit’ın kendisine halef olarak yetiştirdiği kişidir. Amasya valisi iken ilişki kurduğu kesim, Anadolu nüfusunun çoğunluğunu oluşturan Türkmenler, özellikle de Bektaşi-Alevi olan kesimdir. Oğlu Şehzade Murat da aynı yolu izlemektedir. Kendisi Kızılbaşlığı bir tarikat, bir mezhep olarak seçmiştir. Şehzade Selim ise iktidara en uzak olması karşısında, hırsı, gözü pekliği  ve acımasızlığı sayesinde  arkasında sünni ulema ve toprak beylerinin yardımı sayesinde güçlü bir iktidar mücadelesi vermektedir. Bu mücadelede kendisini destekleyen önemli bir kesim ise ne yazık ki, Bektaşi tekkesine bağlı bulunan, manevi gücünü oradan aldığı iddiasında bulunulan Yeniçeri ordusudur. Bu Yeniçeri ordusu Yavuz Selim’i iktidara taşıyan yegane güç olmuştur.

Sultan II. Bayezit her ne kadar “benim büyük oğlum Ahmet Padişah olacak” deyiversin, bu para etmeyecekti. Yine Bektaşi postnişininden icazet alarak Bektaşiliğe girse de bu bile Şehzade Ahmet’i padişah yapmaya yetmeyecekti.

 

SELİM’İN KURNAZLI12İ9 VE GÖCÖ

 

Taht için ilk önce ortanca oğlu Korkut mücadelenin bayrağını çekti. Ancak erken davranışları kendisini safdışı etmeye yetti. “Öte yandan Selim Kırım’dan topladığı askerlerle Edirne üzerine yürüdü. Sultan Bayezit da Yeniçerilerle bu asi oğluna karşı gitti ise de baba oğul arasına kılıç girmedi”18

Aynı yazar olayları biraz alt üst ederek bazı yanıltıcı yargılarda bulunuyor. Şehzade Ahmet’in ortadan kaldırılması, istenmemesi konusunda da emrin Bektaşi tekkesinden geldiğini söylüyor: “Sultan Bayezit Uğraş Deresi muharebesinde eli kılıçlı asi Selim’i tamamen sahne dışı ettiğini zannederek büyük oğlu ve veliahtı Ahmed’i Osmanlı tahtına eliyle oturtmak üzere Amasya’dan İstanbul’a çağırdı. Şehzade Ahmed İstanbul civarında Maltepe’ye kadar gelmişti ki o ana kadar padişahlarına sadakat üzere olan Yeniçeriler, Hacı Bektaş Ocağı’nda verilen bir karar ile birden ayaklandılar, açık ve kesin: Biz Şehzade Ahmet’i padişahlığa kabul etmeyiz”19 dediler.

Tarihin yazılış biçiminde öylesine yanıltıcı bilgiler karşımıza çıkıyor ki, anlamakta insan zorlanıyor. Bektaşi-Yeniçeri ilişkilerinde  somut bir  birlik arandığında, ya da olayı Yeniçerilerin Bektaşi olduğunu söylediğimizde kendi kendimizle çelişmiş olmaktayız. Tarih ve yaşam sürekli değişim içerisindedir. Buna kimsenin gücü yetmez. Olaylar belki  başlangıçta Hacı Bektaş tekkesi - Yeniçeri ilişkilerinin sıcaklığını  sağlamış olsa da sonuçta durumu bir kopukluğa ve bir zıtlığa itmiştir. Osmanlı devlet yapısında oluşan baskıcı tutum Alevi felsefesiyle çelişmiştir. Bektaşilik hem II. Bayezit’la ilişkilerini iyi yürütecek, hem bu ilişkiler dışında Şehzade Ahmet Kızılbaşlarla iyi ilişkiler içerisinde olacak, Şah İsmail’le ezeli düşman olan Selim, üstelik Alevi ileri gelenlerin ve toplu yaşadıkları yerlerin “defterlerini tutacak” katletmek için ve de Bektaşiliğe bağlı olduğu söylenen  Yeniçeriler, Selim’den yana olacak. Bu durum mantıklı gelmemektedir. Ancak Yeniçeriler’in menfaatları neredeyse kendilerinin de orada oldukları gerçeği vardır. Alevi-Bektaşi tekkesi ile ilişkileri maddi anlamda yoktur. Selim’i istemelerinin nedeni ise kendilerine ekonomik olarak rüşvet veren beyler aracılığıyladır. Bu nedenle de Selim yanlısı olmaları mantığa daha yakındır.

“Zamanla daha da genişleyen ocak ve Bektaşiliğin, karşılıklı bozulmaları Osmanlı devletini sık sık yenilgiyle sonuçlanan savaşlar ve toprak kaybı ile küçültmeye ve sarsıntıya sürüklemiştir” 20

Bir başka bozulmayı da başka bir yorumla getiren adı geçen yazar, Bektaşi ve Yeniçeri Ocağı arasına giren bozguncu güçlerin bu ikiliği yarattıklarını ileri sürmektedir ki, bu mantıklı olmasa gerek. Çünkü sonucun ekonomik çıkarlardan kaynaklandığı bir gerçektir. Yeniçeri ordusu güçlendikçe, devlet içerisinde söz sahibi oldukça, padişahı tahtından indirip, istediği  şehzadeyi tahta oturtma konumuna geldikçe, elbette Bektaşilikle pek de arası iyi gitmeyecekti. Elbette Şehzade Ahmet gibi sırtını yoksul halka dayayarak iktidar olmak için umar harcayan bir kişi yerine sırtını toprak ağaları ve mollalara dayayan Selim’in  padişah olmasını isteyeceklerdir. Bu gerçekler gözlerden kaçmasa gerek. “Şehzade Ahmet’i Maltepe’den çeviren de  padişahı sarayına kapayan da Yeniçeriler’in kılıcı idi... Yeniçeriler, bizim padişahımız Sultan Selim’dir dediler” 21

Kızılbaş-Safavi devleti padişahının tahtını yıkmaya giden Sultan Selim, sırtını yine Yeniçeri ordusuna dayamıştı. En güvendiği ordusu Yeniçeriler idi. Eğer Yeniçeriler gerçekten Bektaşi olsalardı, ya da Bektaşilerle ilişkisi olsaydı, Çaldıran meydanındaki savaşta, savaştan kaçan Türkler gibi bu savaşı Şah İsmail’in lehine çevirirlerdi. Oysa her iki taraf Türk tabanına dayalı halk, bu savaşın olmasını, Türklerin birbirlerini kırmasını hiç de istemiyorlardı. Yeniçeri ordusu Türk tabanına dayanan bir kurum olsa idi yine böylesine kardeş savaşları içinde yer almazdı.

Alevi araştırmacısı Rıza Zelyut’un şu yargısı yerinde bir saptama olarak karşımıza çıkıyor: “Zaman içinde yalnız adı Bektaşi kalan Yeniçeri Ocağı, Osmanlı’nın silahlı gücü olarak Anadolu Alevileri’nin tepelenmesinde önemli bir rol oynadı. Yeniçerilerin tarih içerisinde Bektaşiliği savunmak için bir eylem koyduğunu bulmak olanağı yok.”22

Yeniçeri Bektaşi ilişkilerini bu saptamalar çok güzel anlatmaktadır. Kaynaklar geçmişte Yeniçeri-Bektaşi ilişkileri konusunda ısrarlıdırlar. Her  kaynak, başlangıçta bu ilişkiyi üstüne basarak işlemektedir. Fakat zaman içerisinde ilişkiler alt düzeye inmiş, Yeniçeriler Bektaşi düşüncesini savunmaz, takmaz olmuşlardır. Maaşını az bulan Yeniçeri, durumlarının düzeltilmesi uğruna, istediklerinin yapılması için, bazan da keyfi düşünceleri karşısında padişaha kazan kaldırmışlardır. Bu durumda Yeniçeri kışlasında oturtulan Bektaşi Babası, göstermelik olmaktan öteye gidemezdi.

Önemli bir saptama da Yeniçeri-Bektaşi ilişkileri konusunda bir araştırma yapan Reha Çamuroğlu  tarafından yapılmıştır: “1527’de Hacı Bektaş Postnişini olan Kalender Çelebi bin İskender’in 20, 30 bin canıyla başlattığı ayaklanma, aşiretlere ve yerli halka güvenilmemesi, sipahilerin isteksiz davranışları karşısında ancak çoğunluğu Yeniçeri olan Kapukulu askerlerine dayanılarak bastırılabilmişti”23

Çamuroğlu’nun  bu saptaması çok anlamlıdır. Çünkü Yeniçeri ordusu gerçekten Bektaşi tarikatı ile iyi ilişkiler içerisinde olmuş olsaydı, Bektaşi postunun lideri Kalender Çelebi’nin Osmanlı zalim ağa ve beylerine karşı başlattığı eylemde Kalender Çelebi’ye yardım ederdi. Bu isyan, Kanuni Sultan Süleyman döneminde olmaktadır. Sultan Süleyman Anadolu’da meydana gelen bu büyük halk ayaklanması karşısında Macaristan seferini yarıda keserek Anadolu’ya dönmüştür. Kalender Çelebi bu ayaklanmayı durup dururken yapmamıştır. Osmanlı devleti ile Bektaşi tekkesinin ilişkileri çok iyi gidiyordu, her zaman da bozulmamıştı da neden Balım Sultan’ın kardeşi Kalender Çelebi Osmanlı devletiyle böylesine ölümcül bir savaşa girmişti. Bunu biraz düşünmek gerekir.

Bektaşilik konusunda yeteri kadar belge olmaması yüzünden her kalemi eline alan bir başka cepheden yorumlamaktadır konuyu. Herkes işine nasıl gelirse öyle düşünmektedir. Kimileri çürümüşlüğü Yeniçerilerin aymazlıklarına, esrarkeşliğine bağlarken, kimileri de Bektaşiliği de öylesine bir kategoriye sokmaktadır. Aslında Alevilik Bektaşilik kurumları her geçen zamanlarda gerileri aratmayacak denli örgütsel ve tecrübelerden yararlanarak yeni sentezler oluşturup, Bektaşi  kurumu geliştirerek, toplumunun mutluluğuna sunmuştur.

“Eğer mümkün olsaydı, yere serilen Bektaşilik ve Yeniçerilik’in ardından her şey düzelirdi her taraf güllük gülistanlık olurdu. Olmamıştır. Askeri yönden devam eden çöküş, dinsel yönden de devam etmiştir, ve imparatorluk silinirken, tekke ve tarikatları da beraberinde götürmüştür.O halde Bektaşilik-Yeniçerilik diye neden tutturuldu. Konunun Yeniçerilikle ilgili kısmı bizim alanımızın dışındadır.  Bektaşilikle ilgili kısmına gelince şunu söyleyebiliriz: Bektaşilik başlangıcından beri, Türk toplumunda soluk almanın zorlaştığı her yerde bir pencere görevi yapmış, herkes her söylemek istediğini Bektaşi’ye söyletmiştir. O adeta Türk toplumunun günah keçisidir.”24

Yazar bazı yapıtlarında bu konuda zaman zaman çelişkili yanılgılar getirmiş olmasına karşın bu yozlaşmayı da yerinde vurgulmaktadır. Örneğin Bektaşiliğin iki bölümde incelenmesi   yanlış bir saptamadır. Hacı Bektaş dönemini başlangıç olarak göklere çıkartıp, diğer Balım Sultan sonrasını Bektaşiliğin bozulması süreci diye tanımlamaktadır. Yaşar Nuri, konuyu bilinçli olarak saptırmaktadır.

OSMANLI PADİŞAHLARININ TARİKATLARI

 

Eğer gerçekten Osmanlı padişahları kendilerini birinci dercede korumaya alan, koruyan ve en güvendikleri Yeniçeriler, Bektaşi geleneklerine bağlı olsalardı, ya da gerçek anlamda Bektaşiliğe bağlı bulunsalardı bir kaçı hiç olmazsa Bektaşi tarikatını benimserdi. Dikkatten kaçmayan bir durum varsa o da padişahların bağlı bulundukları tarikatlardır. Onlar gerçekten Bektaşiliğe yakın ve bağlı olsalardı, bu kurumu da kendi tarikatları çerçevesinde götürürlerdi. Padişahların bağlı bulundukları tarikatlar konusunda bir çalışma yapan Enver Behnan Şapolyo onların bağlı bulundukları  tarikatları saptamıştır. Bir başka kaynakta bu konu yer almamaktadır. Bu çalışmanın aksi de iddia edilmemiştir. Yaşar Nuri Öztürk de bu listeyi  aksi ispat edilinceye kadar gerçekliğini koruyacağını söylüyor. Biz de  bu görüşe katılarak listeyi aşağıya alıyoruz.

1. Sultan Osman Gazi (ölm:1324): Ahilik

2. Sultan Orhan Gazi (ölm: 1362): Ahilik

3. Sultan Murat Hüdavendig‰r veya I. Murat (ölm:1389):Ahilik

4.Çelebi Mehmet (ölm:1421): Zeyniye

6.  Sultan II.Murat (ölm:1451): Bayramiye

7. Fatih Sultan Mehmet (ölm:1481): Bayramiye

8. II.Beyazit veya Bayezid-i veli (ölm:1512):Halvetiye-i  Cem‰liyye

9. Yavuz Sultan Selim (ölm. 1520: Halvetiyye-i Sünbüliye

10. Kanžn” Sultan Süleyman (ölm. 1566): Gülşeniyye

11. Sarı Selim veya II. Selim (ölm. 1574): Halvetiye

12. Sultan III. Murat (ölm. 1595): Uşşakiye

13. Sultan I. Ahmet (ölm. 1617): Celvetiye

15. Sultan I. Mustafa (ölm. 1623): Celvetiye

16. Genç Osman veya II. Osman (ölm.) 1622): Celvetiye

17. Sultan IV. Murat (ölm. 1640): Celvetiye

18. Sultan I. İbrahim (ölm. 1648): Halvetiye

19. Sultan Avcı Mehmet (ölm. 1687): Halvetiye

20. Sultan II. Süleyman (ölm. 1691): Halvetiye

21. Sultan II. Ahmet (ölm. 1695): Halvetiye

22. Sultan II. Mustafa (ölm. 1703): Halvetiye

23. Sultan III. Ahmet (ölm. 1730): Halvetiye-i Cerr‰hiye

24. Sultan I. Mahmut (ölm. 1745): Halvetiye

25. Sultan III. Osman (ölm. 1757): Halvetiye-i Ražfiye

26. Sultan III. Mustafa (ölm. 1774): Halvetiye-i Cerr‰hiye

27. I. Abdülhamit (ölüm. 1807): Nakşbendiye

28. III. Selim (ölm. 1807): Mevleviye

29. IV. Mustafa (ölm. 1808): Nakşbendiye

30. Sultan II. Mahmut (ölm. 1839): Halvetiye-i Cerr‰hiye ve Mevleviye

31. Sultan Abdülmecit (ölm. 1861): Halvetiye-i Cerr‰hiye

32. Sultan Abdülaziz (ölm. 1876): Bektaşiye

33. Sultan V. Murat (ölm. 1904): Bahaiye tarikatı ve Masonluk

34. Sultan II. Abdülhamit (ölm. 1909): Şazeliye

35. Sultan Mehmet Reşad (ölm. 1918): Mevleviye

36. Sultan Mehmet Vahdettin (ölm. 1922): ? 25

 

Listede ilginç nokta Bektaşiliğin yok denecek kadar az benimsenmesidir. Ancak ilk üç padişah Aleviliğin Ahilik kolundan olup, Bektaşilik ile de ilgilidir. Zaten Sultan Osman, Orhan, I. Murat’ın yakın çevresi ve arkadaşları Alevilik tarikatına mensup, Haydari, Kalenderi, Bektaşi ve Ahilerle yakın ilişki içerisindedirler.

 

YENİÇERİ NE DERECE BEKTAŞİDİR?

 

Bektaşilikle ilişkilenderilmiş olan Yeniçerilik Bektaşi imajından kurtulamamıştır. Herkesin işine geldiği oranda Bektaşi, işine geldiği oranda da başka misyonlar yüklemekteler bu kuruma. Bektaşilik, Yeniçeri konusunda çeşitli görüşleriyle bilinen Birge, Bektaşilik Tarihi adlı kitabında bu konuda bazı belgeler de vermektedir. Örneğin Yeniçeri askeri ocağından terhis olan bir askerin 1822 tarihli bir belgesini yayımlamıştır. Bu belgede sıkça Hz. Hüseyin, Kerbela, üçler, yediler adları geçmektedir. Bu asker gönülden Hacı Bektaş’a veya Bekktaşi-Aleviliğe bağlı olabilir, ancak Yeniçeriler’in tümüyle, ya da kurum olarak böyle bir bağlılık içinde olduklarını düşünmüyoruz. Adı geçen yazar, şöyle bir bilgi de vermektedir: “1682 Viyana kuşatmasında Türk ordusunda esir olarak bulunan Kont Marsigli, Yeniçeri ağasının divanında Hacı Bektaş’ın adı geçtiğinde hep ayağa kalktığını söylüyor”26

Hacı Bektaş adının geçtiğinde ayağa kalkmak bir gelenekse, insanlar alışkanlıklarından dolayı bunu yapmıştır diye düşünüyorum. Çünkü ocağın geçmişten gelen bir alışkanlığıdır. Aynı Yeniçeri Ağası’na Bektaşi misin diye sormak gerektiğinde bunu bilemeyeceği, ya da bazı müstesnaların olabileceği bir gerçektir. Çeşitli tarihlerde Bektaşi-Alevileri tümüyle dağlarda taşlarda yaşamakta, devletin kırımına uğramaktalar, bu kırımlarda da Yeniçeri ordusu kullanılmaktadır. Hatta Birge, “III. Selim saltanatın ikinci yılında, 1789, Yeniçerilere sadakat ve cesaretini dilerken onlara Hacı Bektaş Köçekleri şeklinde hitap etti” yollu sözünü anımsatmaktadır. Yeniçeri sayıları konusunda da bilgiler koyan Birge, Kanuni döneminden sonra Yeniçerilerin sayısının artırıldığını da söylemeden geçmemektedir. Süleyman zamanında (1520-1516) 12.000, III. Murat saltanatı döneminde (1574-1595) 27.000, III. Mehmet (1595-1603) 45.000, I. Ahmet (1603-1617) 47.000 kişi olarak tesbit edilmektedir. Yeniçeri ordusunun sayılarının her zaman artırılması devlete ekonomik ve sosyal yük getirmesi yanında bir de devletin başına bela olarak kazan kaldırmaktalar, üstelik vezirler indirip, padişahlar da değiştirmekteler. Bütün bu olanlara karşın Anadolu’da meydana gelen Alevi-Bektaşi isyanları ve başkaldırılarında kullanılmak amacıyla bu sayılar artırılmaktadır.

Yeniçeriler’in ülke yönetiminde sultanlara bile yaranmadıkları kuşku götürmez bir gerçektir. Östelik devlet çıkarlarıyla beslenen, ayakta tutulan bu kurum taraftarları, kendilerini besleyen bir düzene karşı kanlı eylemler düzenlerken, sırf manevi bağlarıyla bağlı olduğunu söyledikleri Bektaşiliğe karşı iyi tutum beslemeleri hiç beklenemezdi. Çünkü Bektaşilikten hiç bir maddi çıkarları yoktu. Onlarla ilişkileri özellikle 16. yy.dan sonra başlarına bela almaktan başka bir şey olamazdı. O nedenle ben Yeniçeriler’in Bektaşi felsefesine bağlılıkları konusunda pek de iyimser değilim. Yine Birge’nın çalışmalarından aktarma yapalım: “1512’de I. Selim’in zamanında başlayarak her sultandan tahta çıkışında hediyeler istediler. Kazanlarını kaldırmaları bir isyan işaretiydi. Sultan huzuru ancak onların taleplerini karşılayarak bulurdu. II. Mehmet’in 1451’de tahta, ikinci çıkışında mesele çıkardılar. I. Süleyman yönetimine başkaldırdılar, fakat sonra onun sadık destekçisi oldular. II. Osman’a karşı ayaklandılar onu tahttan indirdiler. IV. Murat saltanatında, defalarca ayaklandılar. III. Selim’in düzenli ordu kurma isteği onları öfkelendirdi ki, sadece ona karşı mücadele etmekle kalmayıp hükümdarlarını önce hapsedip, sonra öldürdüler”27

Yeniçeriler, hem Osmanlı devletinin başına bela olarak kaldı, hem de Anadolu’da birçok kirli işlere karıştı. Osmanlı devleti ile bağları zayıflayan Aleviler, Osmanlının silahlı bir gücüne güvenmek, ondan destek almak, ona dua etmek, onun ocağında temsilci olarak postnişin bulundurmak tarihi gerçeklerle bağdaşmamaktadır. Bizim itirazımız Yeniçeri-Bektaşi birlikteliğinin devamı konusundadır. Buna katılmamız sözkonusu olamaz. Zaten Osmanlı devleti kurulurken Alevi dedelerinin devlet kuruluşundaki  rollerini iyi bilen Aleviler böyle bir duruma pek ilgi duymazlar. Bir noktaya kadar Osmanlı devletiyle birlikte oldular, ona destek oldular. Ne zaman ki, devletin çıkarlarıyla halkın çıkarları çelişmeye, birbirine ters gelmeye başladı o zaman ilişkiler de yavaş yavaş ortadan kalktı, Yeniçeri Bektaşi ilişkileri de buna paralel olarak koptu. Osmanlı devletinin ilk iki yüz yılına gelene kadar Anadolu’da yaşanan dinsel hoşgörünün altında yatan bu sıcak ilişkiydi zaten.

Bazı yazarlar ve araştırmacılar Yeniçeri-Bektaşi ilişkilerinin  olmayacağı görüşünde birleşirken bunun kökenlerini eskilere, eski tarihi gerçeklere dayandırmaktalar. Bunlardan bir tanesi de Yaşar Nuri Öztürk’tür. Öztürk, ısrarla bu ilişkiyi saf dışı yapmaya umar harcıyor. Bazı noktalarda yazara katılmasak da katıldığımız yönler vardır. “Böyle bir gaziler kümesinin, kendilerinden olmayan unsurlardan vücuda gelen bir ocağa iyi gözle bakacaklarını sanmıyorum. Ve bakmadıkları içindir ki, Bektaşi gazileri ile, devşirme Yeniçeri mensuplarının kaynaşmasını sağlamak üzere ünlü uydurma vücuda getirilmiştir. Yeniçerilerin Türk ülke ve toprağının bu esas ve mükemmel gazileriyle sırdaş ve dost olma ihtiyaç ve eğilimleri Bektaşi-Yeniçeri beraberliği yolunda bir kabulün yayılmasını zorunlu kılmış olabilir”28

Bektaşilerin bir ayırım noktası getirmedikleri, bütün dinleri ve insanları bir gördükleri, 13.yy.ın başlarından beri vardır. Çünkü onların ulu velilerinin kurmuş oldukları tekke ve zaviyelerde, Türkler’den başka yabancı kimseler de çoğunluğu oluşturuyordu. Çünkü Hacı Bektaş’ın “yetmiş iki millete bir nazarla bakma” sözü bazı görüşlerinin netliğini ortaya koymaktadır. Çünkü Bektaşiler devşirmelere ve esirlere hor bakma gibi bir eğilim sergilemiş olamazlar. Yine yazar devam ediyor: “Biz şuna inanıyoruz ki, Yeniçeri ocağı, Bektaşiliğin bağlı olduğu şuur ve ruh halinin daha eski zamanlardan beri zıttı, hatta düşmanı olan bir anlayış ve uygulamanın Osmanlı dönemindeki devamını ifade etmekte ve bu ocağın Bektaşilerce sevilip takdir edilmesi akla hiç de uygun düşmemektedir”29

Nedenlerimizi iyi saptamak durumundayız. Bu konuda elde yeteri kadar belge olmaması da ayrı bir eksikliği göstermektedir. Yorumların birçoğu varsayımlara dayandırılarak yapılmaktadır. Ancak yapılması gerekli olan şey, iyi araştırmak, tahlilleri zamana, koşullara uygun ve yansız bir biçimde yapmak gereklidir. Zaten 13. yy.da elde yazılı kaynakların  olmayışı bizi bu tür yanılgıların içine götürmektedir. Zamanın yazılmış kaynaklarının bir çoğu, ya da geneli yanlış yazılmış kaynaklardır. Hacı Bektaş’ın piri Baba İlyas’ın torunlarından åşıkpaşaoğlu adıyla tanınmış Ahmet Aşik”, tarihi çarpıtırcasına olaylara yanlış yaklaşmıştır. Nedense Hacı Bektaş konusunda sağlıklı bilgiler vermekten kaçınmıştır. O sadece Hacı Bektaş’ın Baba İlyas’a vardığını ondan el aldığını, savaştan sonra gelerek Sulucakarahöyük’e yerleştiğini söylemesine karşın, bundan sonraki olaylarda Hacı Bektaş’ı karalama gibi bir yol izlemektedir. Yine de åşıkpaşaoğlu Tarihi, döneminin önemli bir yapıtı olma özelliğini korumaktadır. Mevlana’nın yakınlarından Ahmet Eflaki’nin yazmış olduğu eserde de Mevlana göklere çıkartılırken, diğerleri hakkında yazar kendi yorum ve duygusallığını kullanmıştır.

Biz yine tarihe ve Yeniçeriler’in halk üzerinde, daha doğru bir söylemle Aleviler üzerinde yaptıklarına bakalım: “Kuyucu Murat Paşa’nın çadırının önünde Celalilerin kafalarından üç tane piramit yaptıklarını (20.000 kafa olduğu ileri sürülüyor)”30

Yazar bu bilgileri çeşitli kaynaklara dayandırarak vermiştir. Gerçekten de  yabancı devşirmelerden yetiştirilmiş bir acemioğlu olan Kuyucu Murat Paşa Enderun’da okumuş eski bir yeniçeridir. Kuyucu Murat Paşa adıyla ün yapmış, bu zalimin sadistçe yaptıkları zulüm ve katliamı tek başına mı yapmıştır? Elbette Osmanlı askerleri olan Yeniçerilerle birlikte bu katliamları gerçekleştirmiştir.

Osmanlı yönetimi ve devşirme paşalar, Anadolu’da meydana gelen Kızılbaş ayaklanmalarının bastırılmasında hep Yeniçerileri kullanmışlardır. 16. yy.ın başında Anadolu’da meydana gelen en büyük Alevi-Bektaşi ayaklanması olan Şah Kulu ayaklanmasının bastırılmasında ve yenilgi sonrasında Şah Kulu taraftarlarının katledilmesinde Yeniçeri askerleri kullanılmıştır.

Hatta 1527’de Kanunu döneminde meydana gelen en büyük Alevi-Bektaşi ayaklanmasında Hacı Bektaş tekkesinin postnişini Balım Sultan’ın kardeşi Kalender Çelebi’ye karşı yapılan baskın, yine Yeniçeri ordusuna güvenilerek bastırılmıştır.

OSMANLI TARİHÇİLERİ

EN DOĞRUSUNU YAZDILAR

 

Osmanlı tarih yazıcıları, vakanüvistler bu konularda en kapsamlı bilgileri aktarmaktalar. Bilgileri verirken de karşı tarafa küfretmekten, kötülemekten çekinmemekteler. Bu tavırda yazılan yazılar, yapılan tarihler Alevilere-Bektaşilere ne kadar zalimce davranıldığının en büyük delillerini de oluşturmaktadır. Tarih yazarken, hemen saflaşmalara girmekten rahatsızlık duymuyorlar. Karalamaların ötesinde de ilginç ifadeler de kullanmaktalar. Solakzade, Neşri, Peçevi, Hoca Saadettin Efendiler’in kullandıkları kelimeler Osmanlı aleyhinde birer kanıt olarak karşılarına çıkmaktadır. Tarih-i Cevdet’de Ahmet Cevdet Paşa şu bilgileri yazmaktadır. “Bektaşiler çoğu defa, Peygamberin büyük sahabelerine, özellikle Hz. Ebubekir-is Sıddık radıyullaha anhum hazretleri hakkında açıkça küfüre cesaret ederlerdi.

Alevilik ilişkileriyle rafizilere temayüllü olduklarından geçen günlerde Anadolu diyarında Şah kılıcı sallayıp Süleyman Kanuni devrinde Hacı Bektaş Veli Tekkesinde postnişin olan Kalender adlı derbeder “Hacı Bektaş evladındanım” diye ortaya çıkıp başına otuz binden fazla sapıkları toplamış karışıklık çıkartılmıştı. Serdar-ı Ekrem İbrahim Paşa, mükemmel bir orduyla üzerine hareket ederek birkaç yerde bunlardan birçoğunu öldürmüştü. Sonunda Kalender yakalanıp idam edilmişti. Fakat bu yolda epeyce sünni yokoldu”31

İşte Osmanlı tarihçisinin Kalender Çelebi hakkındaki yargısı. O her ne kadar Hacı Bektaş postnişini olursa da yine de bir sapkındı. Çünkü bir isyancıydı. Canı sıkılmış isyan etmişti.  Ya da macera arayan bir deliydi. Bütün yaşanan olaylarda nedenler, niçinler araştırılmaz. Hemen falan sapkın isyan etti denilir. Kalender Çelebi’nin otuz bin Türkmenini Osmanlı paşası hangi güçle yok etti dersiniz? Elbette Bektaşi tekkesine bağlı olduğu her ortamda söylenen Yeniçerilerce.

Yine Yeniçeri ordusunun Çaldıran’da Hacı Bektaş felsefesine canı gönülden bağlı bulunan Şah İsmail ve Türk’tebaa’sına karşı Yeniçeriler’in yaptıklarını bir alıntıyla izleyelim.

“Yeniçerilerin Çaldıran Meydan Muharebesindeki döğüşü yaman olmuştu. “Şah Şah” diye saldıran Safavi kıtalarına “Allah Allah” diye kükreyerek ezen, yorgun ayaklarının altına seren Yeniçeriler o asrın hakikaten güzide askeri olduklarını bir kere daha gösterdiler. Tarihimizde bu meydan muharebesinin bir adı da “Sofu kıran cengi”dir”32

Her kaynakta yeralan “Bektaşi postnişin temsilcisi Yeniçeri kışlasının 94. kıtasında oturur” sözlerinin anlamı nedir? Anadolu’da yüzbinlerce Alevi Bektaşi’nin katledildiğinde, asılıp, kesildiğinde, Alevilere Osmanlı vakanuvislerinin ve ulemanın küfürler yağdırdıklarında nerededir 94. kıtada oturan Bektaşi? Bütün bu olan olayları gözü mü görmüyordu ya da işbirlikçi miydi? İnsan bütün bunları düşünüyor. Gerçi Bektaşiliği-Aleviliği az çok bilenler bunların sahte ve göstermelik olduklarından şüphe edemezler. Çünkü Bektaşi Postnişin adına Yeniçeri kışlasında bulunan kişi, Osmanlı ulemasından birisidir, ya da Hacı Bektaş adına kendileri  sahte bir temsilci koymuş olmaları akla en yatkın olanıdır.

Eğer gerçekten Yeniçeri ocağı Bektaşiliğe ve Bektaşi felsefesine bu derece bağlı ve bağımlı olmuş olsaydı, bu Ocak, 1826 yılında değil de taa Şah Kulu İsyanı dönemi olan 1500’lerin başında kaldırılırdı. Binlerce Alevinin katledildiği, kuyulara doldurulduğu, yerinden yurdundan edildiği bir dönemde Yeniçerilerin Osmanlı devletinin gözde ordusu olmasında hiç bir sakınca görülmemektedir. Bu zıtlık akıl ve mantığın alacağı şey değildir.

Osmanlı kuruluş dönemleri Bektaşi geleneğine uyumluluk göstermektedir. Çünkü Osmanlı devletinin ilk harcında emeği olan Aleviler devletin kuruluş kademelerinde görev almışlar, savaşlara katılmış, komutanlıklar yapmışlardır. Dini yönden Bektaşiliğe danışılmış, onlara zaviyeler ve tekkeler yapımında ilk Osmanlı padişahları yardım etmişlerdir. İlerleyen yıllarda bu ilişki adım adım gerilemiş, ne zaman ki 16. yy.a gelinmiş bu ilişki tümüyle ortadan kalkmıştır. Yeniçeri-Bektaşi ilişkileri de bu paraleldedir. İlk kuruluş yıllarında Hacı Bektaş postnişinlerinin bu ocağı kutsadığı, adını verdiği bir gerçek olarak karşımıza çıkıyor. Başlangıçta ilişkisi olan bu grupların sürekliliği olması düşünülemez. Giderek değişik dini tarikatların etkisi altına da girmiş olan ocak daha ziyade sonlara doğru Osmanlının da başına bela olmuştur. Yeniçerilik  kurulurken el almış olduğu Bektaşilikten nasiplenmiş ancak, yıkılırken de Bektaşi tekkelerinin kapatılmasına neden olmuştur.

Osmanlı yönetiminin, Yeniçeri ordusuna dayanarak Alevileri-Bektaşileri katletmeleri daha çok 16. yy.dan sonra hız kazanmıştır. Eğer Bektaşilere yapılan bu katliamlar Yeniçeriler kullanılarak yapılıyorsa ki durum farklı değildir, o zaman Bektaşilerle ilişkilerinin kopmuş olması fikri daha mantıklıdır. Hem Bektaşi tekkesine bağlı ve oradan manevi feyz aldığını söyleyeceğiz, hem de bu katliam içinde yeralmasını hoş karşılayacağız. Bunun mantığını anlamada zorlanıyor insan. 16. asırdan sonra Alevi-Bektaşilere yapılan katliamlara bir göz atacak olursak durumun pek iç açıcı olmadığı sonucuna daha net ulaşabiliriz. Osmanlı tarihçilerinden Müneccimbaşı Ahmet Dede, 1511 tarihinde Osmanlı’nın baskıcı yönetimine ve yöre beylerine karşı başkaldıran Alevi Dedesi Şah Kulu İsyanı konusunda şu bilgileri vermektedir:

“Ali Paşa 1511 rebiülahirinde, Gökçay denilen yerde Kızılbaşlara yetişti. Kemal-i gazabından askerin bakiyyesinin gelmesini beklemeyip savaşa başladı. Birçok Kızılbaş öldürüldü. Defalarca düşman safları arasına giren Ali Paşa, sonunda göğsüne bir ok isabetiyle şehid oldu. Adamlarından pek azı kurtulabildi. Kızılbaşların da ekserisi katledildi. Reisleri olan Şeytan Kulu Savaş sırasında kayboldu. Ölü ya da diri olduğuna dair bir haber alınamadı.”33

Tarihçinin Kızılbaş diye adlandırdığı kimseler, Anadolu Alevi  Türkmenlerinden başkası değildir. Peki öldüren, çarpışan askerler kimlerdir? Onlar da Türkmenlerden ya da Yeniçeri mensuplarıdır. Karşılıklı ölümcül bir savaşa  girenler birbilerinden manevi bir bağlılık bekleyebilirler mi?

1426 tarihinde Tokat dolaylarında Kızılkocaoğulları adıyla bilinen Türkmenlerin üzerine gönderilen Yörgüç Paşa emrindeki ordu, 400 kişilik Türkmeni Amasya kalesinde kıstırıp yaktırdığı ateşin dumanları arasında boğdurmuştur. “Bu Yörgüç Paşa ise Enderun mektebinde yetişen bir acemioğlandır”34

Yörgüç Paşa bununla da kalmayıp, yöre halkının mallarına el koyup, halkın ne ürettiyse hepsini ellerinden almış, büyük ve küçük baş hayvanlarını da beraberinde götürmüştür.

Yine, 1470 yılında Karaman ve Konya dolaylarında halka büyük çapta kırım yapıldı.

1473 tarihinde Otlukbeli savaşında Hoca Saadettin Efendi’nin deyimiyle “sıra sıra cellatlar, sürü sürü Türkmen doğradı” burada doğranan Türkmenlerin kimler olduğu belli. Ya Türkmen  doğrayan cellatlar kimlerdir? Elbetteki Yeniçeri ordusu ve başlarında bulunan bir Osmanlı Enderun Mektepli paşadır.

Daha Sultan Yavuz zamanında Şehzade Murat aracılığıyla 600 kadar suçsuz insanın birgün isyan edecekleri düşüncesiyle öldürülmesi ilginç bir olaydır. Solakzade Tarihi bu olayın bir bölümünü şöyle anlatıyor: Vezir Ferhat Paşa merhum, Sultan Selim Han devrinde bazı eşkiyayı ve Türkmen şerirlerinin define gönderildiğinde bir miktar askere serdar tayin olunmuştu. Gaddar bir serdar olan Ferhat paşa nice günahsız kimselerin kanına girerek bu bahane ile fazla  mal tahsil eylemişti”35

1601 tarihinde Hadım Cafer adlı bir muhafızın entrikaları yüzünden Tebriz yöresi baskı ve kıyımdan geçilmiyordu. Bu muhafız Askerlerine verdiği talimatlarla her tarafı yakıp, yıkmalarını ve insanları acımadan öldürmelerini söyleyecek kadar gözü dönmüştü. Bu nedenle burada öldürülen insanların sayısı 30 ila 40 bin civarındaydı. Bunları yapan askerler elbette Bektaşiyle bağlantısı ileri sürülen askerlerdi. Yine Yeniçeriydi. Katledilenlerse Alevi Türkmenlerden başkası değildi.

Osmanlı devleti yöneticilerinin gözünde kahraman, yiğit tanımlamasıyla anlatılan Hırvat kökenli Kuyucu Murat Paşa’nın zalimlikleri herkesçe bilinen bir gerçekti. “Kuyucu Murat Paşa konakladığı bütün yerlerde önceleri kuyular kazdırır ve bütün Celalileri, halkın şikayet ettiği muzır adamları öldürüp, bu kuyulara attırır, oraya indirilen birkaç adam da atılanları üst üste yığardı”36

IV. Murat’ın ise yaptıkları yanına kaldı. Memlekette ne Kızılbaş ne Sünni demeden bütün halkı zalimce Yeniçerilere katlettirdi. Yaptıkları kitle kırımları sayesinde adından çokça sözettirmişti. Bu döneme ait Kızılbaş kırımı ile ilgili olarak Solakzade şunları yazmakta “Kızılbaşlar bu ahvali görünce şaşırdılar. Bu sırada yüce Allah’ın hikmeti ile pazar sabahı muhasaranın 7. günü beş taraftan muhasaraya memur olan vezirleri İslam padişahı davet eyledi. Bu kaleyi yarın almak gerekir. Aksi halde siz bilirsiniz deyince; hep bir ağızdan canımız din ve devlet uğruna feda olsun, dediler. O zaman sair zamandan çok top atıldı. Kalede mahsur kalan Kızılbaşlar saklanacak yer bulamadılar”37

IV. Murat’ın bizzat bu Kızılbaş kıyımının başında olması, yüzlerce insanı acımasızca kaleye kıstırarak yok etmesi savunulacak bir durum değildir. Osmanlı tarihi bunca kıyım ve isyanlarla dolu bir tarihtir. Ama en çok kıyım ve  katliamların olduğu dönemler, 16. yy.dan başlayarak, tarihçilerin ve tarihlerin bu dönemi Osmanlının yükseliş dönemi olarak gösterdikleri zamana denk gelmektedir. Elbetteki baskı ve şiddetle yükselen bir yönetim anlayışı sonuçta bunun bedeli olan yıkılış ve çökülüşü de yaşayacaktı.

IV. MURAT ve AHMET DEDE’NİN

BAŞINA GETİRDİKLERİ

 

Zalim ve acımasız bir padişah olan IV. Murat’ın birçok Alevi kırımı içinde olduğu bilinmektedir. Bunların önemlilerinden birisi de Sakarya Şeyhi Ahmet Dede ile ilgilidir. Sakarya kenarında sakin bir hayat süren Ahmet Dede’nin tekkesi çevresinde oluşan ilgi giderek artmaktaydı. Zamanla beş bin, on bin civarlarına ulaşan bu kalabalık Osmanlı yöneticilerini korkutmuş olup, Eskişehir Kadısı korkusundan bu çoğalmayı padişaha jurnallamıştı. Padişah bu ocağın hemen söndürülmesi için en güvendiği adamlarından Anadolu Beyler beyi Vardar Ali Paşa’yı 8 bin silahlı askeriyle birlikte Şeyh’in üzerine gönderir. Fakat bu baskını haber alan Şeyhin adamları bir saldırı ile olaya karşı koyarlar. Beylerbeyi bu savaşta yenilir. Ardından olaya çok sinirlenen padişah yeniden Şeyh’in eski müritlerinden Osman Ağa’ya Şeyh’ini  yoketme görevi verir. Osman Ağa, Rumeli kökenli beş bin akserle birlikte olayın içine karışır. Şeyh’e yeniden mürit olmak istediğini, yaptıklarından pişmanlık duyduğunu söyler, Ahmet Dede inanır. Ancak ani bir gece baskınıyla birlikte Şeyh ve adamları yakalanırlar. “Sakarya Şeyhi 12 adamıyla birlikte Konya Ovasındaki Padişah IV. Murat’a götürüldü. 12 adamı Şeyh’in önünde Padişah fermanıyla işkence edilerek öldürüldü. Sakarya Şeyhi’nin ise tüm kemikleri kırıldı ve derisi yüzülerek öldürüldü. Şeyh Ahmet’in bu işkenceye karşı direnç göstermesi ünlüdür. Kendisini yüzen cellat Kara Ali’ye “Acele etme... zevkini alayım” diyerek boyun eğmeyeceğini işkenceyi önemsemediğini belirtmesi izleyenleri hayrete düşürmüştü. Büyük bir direnç ve inanç örneği ortaya koymuştu. Onun direnci padişahı bile şaşırtmıştı”38

Şeyh’in öldürülmesiyle tatmin olamayan padişah IV. Murat, Şeyh’e bağlı bulunan 40 kadar Alevi köyünü temellerinden ateşe vererek insanları ve mallarıyla birlikte ortadan kaldırmıştır.

 

YAVUZ ve SULTAN SÖLEYMAN

 

Yeniçerilerin canıgönülden bağlı bulundukları önemli bir hükümdar hiç kuşku yok ki, Kanuni Sultan Süleyman’dır. Sultan Süleyman da babası Yavuz Selim gibi bir Alevi-Bektaşi düşmanıdır. Çünkü yaşadığı ortam onu da babası gibi Alevilere karşı düşman yapmıştır. Yavuz’un Şehzadeliği sırasında Trabzon’da Alevileri “deftere eder”ken, Süleyman da Kırım’da şehzade olarak bulunmaktaydı. Selim’in saltanat savaşına katılıp, babası Bayezit karşısında birinci yenilgisi ardından Süleyman’a sığınmış, ondan yardım almıştı. Hiç kuşkumuz yok ki, babasının her türlü olayı içinde Süleyman da bulunmaktaydı. Yavuz Sultan Selim’in ölümü ardından hükümdar olan Sultan Süleyman’a Alevilerle ilgili görüşlerini sorduklarında “bu dinsizlerin pisliklere bulaşmış vücutlarını zaman sahifesinden ne vakit izale eyleriz”39 dediğini solakzade kaydeder.