Güncel ve Tarafsız Haber

Veysel Kaymak

Veysel’de aşk üçlemesi

Yar aşkı

Bugüne değin, “Âşık Veysel ve aşk konusu” ayrı bir bölüm olarak işlenmedi. Hemşehrisi, yazar Erdoğan Alkan, “Kör Oldum Veysel Oldum” adlı eserinde bu konulara, özellikle de, Veysel ile Esma’nın çocukluk ve gençlik dönemlerine ait, kurgusal aşk temalarına geniş yer vermektedir.

Kitapta, daha çok kurgusal olarak yer alan, Veysel ve Esma’nın çocukluk, gençlik aşkları uzun uzun anlatılır. Bunlara örnek vermek gerekirse Esma, daha çocukken kırlara çıkıp dolaşır. Bereket Tanrıçası “Kibele”ye rastlar. Kibele kırda her derde deva otlar, çiçekler toplamaktadır. Bunlarla ilgili olarak Esma’ya bilgi verir. Konuşmasının bir yerinde koynunda, küçük bir şişede sakladığı ölü kelebeği çıkarır, “Bu kelebeğin adı Sevita, dört yapraklı yoncaya konar, işte bu kelebeğin konduğu otu arıyorum” der. Esma’nın sorusu üzerine de dört yapraklı yoncanın körlerin gözünü açmaya yaradığını söyler. Esma, bunun üzerine, Veysel’in gözünün açılması için, kırlarda dolaşarak dört yapraklı yonca arar, yine bu amaçla, çeşitli büyüler yapar.

Gerçekten, başlangıçta, Veysel ile Esma’nın aşk ilişkileri var mıdır? Bunun yanıtını yine adı geçen eserde aramayı sürdürürsek, o günün gerçekleri, Veysel’in âmâ durumu göz önüne alınırsa, bu pek mümkün görünmez. Aynı köylü olarak diyebilirim ki, geleneklerde, örf ve âdetlerde fazla bir değişiklik bugün bile yoktur. Özetle Veysel çocukluğunda ve gençliğinde Esma ile zaman zaman karşılaşmış, konuşmuş, hatta ona âşık bile olmuş olabilir. Karşılıklı birbirlerine âşık olmaları ise gerçekçi görünmüyor.

Eser her ne denli izlenimsel, sembolist bir yaklaşımla kaleme alınsa bile, aynı zamanda belli bir birikimin, incelemenin de ürünüdür. Bu nedenle Veysel’le Esma’nın aşkı başlangıçta sembolik bir aşktır.

Bütün bunlarla birlikte, sonu ayrılıkla biten olaylı evlilikleri sırasında aralarında sevgiden, aşktan söz edilebilir. Öyle olmasa, Veysel’in yazmış olduğu sayısız aşk şiirlerinin kaynağını, başka nerede arayabiliriz?

 

“Bir seher vaktinde gençlik çağımda

Sevdası kalbime geldi gizlendi

Boynum eğri sere serpe gezerken

Aklımı başımdan aldı gizlendi

 

Hayal mıdır, ürüya mı ben şaştım

Çok aradım köşe köşe dolaştım

Sevda derler bir sahile ulaştım

Aşkın deryasına daldı gizlendi

 

Melek miydi, huri miydi, peri mi

Bir güzele benziyordu durumu

Dedi Veysel farş eyleme sırrımı

Bilmem nere gitti, noldu gizlendi”

 

Bir başka şiirinden mısralar:

 

“Veysel der bir yarin derdine düştüm

Aşkın dolusunu elinden içtim

Kendi kaçtı hayaline ulaştım.”

 

Yine sevgi şiirinden iki dörtlük:

 

“Durmaz yanar tütünü yok

Yazısı yok, sütunu yok

Bu sevdadan çetini yok

Uzun boylu bir savaştır.

...

Bu Veysel’in arzu sende

Muhabbetin kadım canda

İşitsem seni Yemen’de

Gönül bulur uçan kuştur.”

 

Bir başka şiirinde ise şöyle seslenir:

 

“Aşık oldum diyar diyar dolaştım

Nerde dertli görsem derdimi açtım

Ey olmaz dermansız bir derde düştüm

Hasreti kalbimde yar uyandırır

 

Gezerim alemde ben bir Mecnun’um

Dünyadan bihaber geçiyor günüm

Canı dilden bir güzele vurgunum

Veysel’i gafletten yar uyandırır”

 

Daha onlarca şiirinde sevda ve aşkı işler Veysel, Ümit Yaşar’ın bir şiirinde yazdığı gibi, aşkı okur, aşkı dokur.

Bu bölümü şöyle tamamlayalım:

 

“Zaman gelip göçler geri dönerken

Güzellerin yaylasından inerken

Dilberler doldurup bade sunarken

Veysel Şatır hatırlara düştü mü?”

 

Düşmez olur mu Koca Veysel, ne zaman unutuldun ki...

 

Doğa aşkı

Veysel doğayı yedi yaşına dek görmüş, tanımış, algılamış. Ondan sonra bir anlamda ona hasret kalmış, onun da sevgisi ile yanmış, tutuşmuş. Yeri gelmiş sadık yar demiş, vefasız yar yerine ona şiirler yakmış, derdini anlatmış. Onu acısını unutturan, dindiren ana kucağı olarak görmüş. Bütün dertlerini ona anlatmış, kötülük etse bile kendini gül ile karşılamış, ayrıca bütün kusurlarını toprak gizlemiş. Ona ulaşmakla tüm acılarının dineceğini düşünmüş.

Yazar Muzaffer Uyguner, “Âşık Veysel” adlı kitabında bu konu ile ilgili olarak;

“Veysel varlığın gizini doğada bulur. Doğada insanın, bitkilerin, hayvanların, böceklerin, birbirleriyle etkileşimlerini derinden duyumsar. Ayrıca toprağın ekonomik açıdan da önemini görür, onun bir üretim aracı olduğunu şiirlerinde belirtir. Adem’den bu deme neslini getirmiştir”

der.

 

“Her kim ki olursa bu sırra mazhar

Dünyaya bırakır ölmez bir eser

Gün gelir Veysel’i bağrına basar

Benim sadık yarim kara topraktır”

 

Ağaçların yeşillenmesi, kuşların ötüşmesi onu sevince boğar:

 

“Cümle ağaç uykusundan uyandı

Giyinmiş donunu yeşil atlastan

İrenk irenk çiçeklere boyandı

Gidermiş kederi kurtulmuş yastan”

 

Köyünün dağına, taşına, yaylasına da âşıktır Veysel. En içli, en değme şiirlerini onlar için yazmıştır:

 

“Sinemi yakıyor sılanın aşkı

Deli gönül farımadan yetişek”

 

der ve sorar:

 

“Arzusun çektiğim Beserek Dağı

Elvan elvan çiçeklerin açtı mı?

Garip öter meşeliğin kuşları

Yavru şahin yuvasından uçtu mu?”

 

Şu hasrete bakın:

 

“Bizim eller yaylasına yürümüş

Tez gidelim o göçlere erelim

Boz dumanlı soğuk sulu yaylanın

Soldurmadan çiçeğin derelim

 

Bizim elin menekşesi mor olur

Güzeli aşıka sitemkar olur

Her çiçeğin bir mevsimde yer’olur

Bu sırları tabiata soralım

 

Bülbüller susmadan güller solmadan

Sümbüller kuruyup hep toz olmadan

Yüce yaylam seni duman almadan

Zurba zurba kekliklerin görelim”

 

Doğa sevdalısı Veysel, yaşadığı sürece onu dost bilir, sadık yar bilir. Onu dinler, onu söyler.

 

İlahi aşk

Âşık Veysel’in felsefi yönü de oldukça belirgindir. Kendinden önceki yüzyıllarda yaşamış ulu ozanlar gibi, kendi de şiirlerinde bu ve benzer konulara oldukça sık yer verir.

Âşık Veysel, bir Alevi ozandır. Alevi-Bektaşi kültürü içinde yetişmiş Köy Enstitülerinde, Halkevlerinde bulunmuş, buralardan feyz almıştır. Bazı Alevi çevrelerinde, “Neden Alevi din ulularına, şiirlerinde yer vermedi?” diye eleştirilir. Oysa onun düşüncesi birlik-beraberlik temeli üzerinde kuruludur. Alevi-Sünni, Kürt-Türk-Çerkez ayrımı yapmaz. Geniş halk kitlelerince sevilmesi, saygı görmesi biraz da bundandır.

Veysel de Yunus gibi, Mansur gibi Tanrı anlayışını, Tanrı sevgisini dile getirir şiirlerinde:

 

“Coşar deli gönül misal-i derya

Mecnun’a sahrada göründü Leyla

Gördüğüm güzellik hepisi Mevla

...

Neyim ne olacak elde neyim var

Karaca’oğlan, Dertli, Yunus soyum var

Mansur’a benzeyen bazı huyum var

 

Hayyam’a görünmüş kadehte meyde

Neyzene görünmüş kamışta neyde

Veysel’e görünür mevcut her şeyde

 

Veysel’e göre, mevcut her nesnede var olan güzellik, Tanrının güzelliğinin parçalarıdır. Hatta insana duyulan sevgide, Tanrı sevgisi vardır.

Yazar Muzaffer Uyguner, “Âşık Veysel” adlı kitabında Veysel’in tasavvuf konusundaki düşüncesini açıklarken şunları yazar:

“Tasavvuf anlayışına göre, en büyük kavuşulması sabırla (buna sabırsızlıkla da diyebiliriz) beklenen sevgili Tanrı’dır. Veysel, “Anın için dedik biz O’na canan” der. “Kimin meftunuyum kimin Mecnunu / Anlaşılmaz böyle bir hal var bende” derken insana duyulan sevginin, Tanrı sevgisi olduğunu söylemek ister. Aynı şiirinde, “Sevgi bende sevda bende yar bende” dizesi ise, insanın Tanrı’nın bir parçası olduğunu gösteren bir deyiştir. Tanrı’ya yaklaşan insan, kendine en yakın Tanrı’yı bulur.”

Veysel bir başka şiirinde bütün bu sevgileri ne güzel anlatır:

 

“Saklarım gözümde güzelliğini

Her neye bakarsam sen varsın orda

....

Sen ağaç misali biz dalda yaprak

Meyve çekirdeksin sen varsın orda”

 

Yine bir şiirinde:

 

“İzi kayıp, kendi gizli bir yare

Aşıkım, peşinde gezerim böyle

Sual etsem bülbüllere, güllere

Güllerden kokusun sezerim böyle.

 

Has bahçeye girdim güllere sordum

Çiçekte, çimende izini gördüm

Mekandan münezzeh, gizli sanırdım

Kaplamış alemi nazarım böyle.”

 

demektedir.

Özetle, Veysel’de doğa aşkı, yar aşkı, Tanrı aşkı birbirine girmiştir. Hepsi birlikte ve ayrı ayrı birer güzelliktir, birer sevgilidir, dosttur, ummandır. Uçsuz bucaksız bir aşk üçlemesidir.

Veysel âşıktır bu üç güzele...

Aleviyol, 02.4.2003

Yorum

|  Ana Sayfaya |

|Gündem | Yorumlar | Yazarlar | Politika | Dünyadan |

| Derneklerden | Belgeler | Kültür & Sanat | Alevilik| Arama |

 

aleviyol@aleviyol.com