1. BÖLÜM
ANA HATLARIYLA ALEVİLİK / BEKTAŞİLİK
Alevi Sözünün Sözcüksel Anlamı
Alevi; Ali yanlısı, Alici gibi anlamlara
gelmektedir. Ali’ den kastedilen, Ali adında her hangi bir
kişi değil, Hz. Muhammed’in damadı ve amcaoğlu olan imam
Ali’dir. Alevi sözü aynı zamanda Ali’ yi seven, ona bağlı
olan veya onun soyundan gelen kimse demektir.
Alevi Söznün Terim Anlamı
Alevilik başlangıçta sadece siyasal bir
devinimdi. Ancak buradaki siyasallık salt bir siyasalıktan
öte inanç temelli ve inançtan güç alan bir siyasallıktır.
İslam’ ın tanrı elçisi Hz. Muhammed ‘ in ölümünün ardından
onun işaret ve telkinine karşın İmam Ali yerine Ebubekir ‘
in halife seçilmesi olayı, Aleviliğin doğuşudur. İmam
Ali’nin halifeliğini isteyenlerin başlattıkları siyasal bir
devinim olarak Alevilik, İmam Ali’ nin ve onun soyundan
gelenlerin halifeliğini inançsal / imani bir zorunluluk
kabul etmektedir. Tarihsel süreçte Alevi sözü yerine daha
çok Şİİ ve Alevilik yerine de ŞİA tabirleri kullanılmıştır.
Emeviler ve Abbasiler zamanında bir dönem Alevi sözü
doğrudan doğruya Hz. Ali’nin soyundan gelenleri anlatmak
için de kullanılmıştır. Ancak, Alevi sözü gerçekte Türk
kültürünün ürettiği ve yön verdiği bir adlandırmadır.
Nitekim günümüzdeki anlama gelmek üzere Alevi sözünü ilk
olarak Türkler kullanmıştır. Bu kullanım Orta Asya
Türklüğüne aittir. Ehlibeyt soyuna mensup pek çok kimse Orta
Asya’ya göç ederek Türklere sığınmış ve Türkler onlara büyük
saygı göstermişlerdir. Uygur devleti döneminde Alevilik
devletçe tanınan ve korunan bir inançtır. Alevilik,
Samaniler döneminde ( 874 - 999) Orta Asya’da hızla yayılır.
Bu dönemde Alevi sufiler, İslam’ı Türk kültürü ile
sentezleyerek Türklerin arasında müslümanlığı yayarlar. Orta
Asya’ya göç eden ehlibeyt soyuna mensup kişilerle Türkler
arasında evlilikler yapılır. Böylece seyyidlik olgusu
Türklere de geçer. Yani Türk soyu ile ehlibeyt evlilik
yoluyla akraba haline gelir.
Tüm veriler göstermektedir ki, Aleviliğin
kaynağı Orta Asya’dır. Nitekim bu gerçeği doğrulayan en
önemli kanıtlardan biri de Hoca Ahmet Yesevi’nin
hikmetler’inde geçen terimlerdir. Sema, pir, hak rızası, hü
hü, pir rızası, miraç, kul gibi terimler bugün Anadolu
Aleviliğinin aynı içerikte kullandığı terimlerdir. Alevi
sözünün bugünkü anlamda ilk kez Türkler tarafından
kullanıldığını 941 - 942 yıllarında bölgeyi gezen gezgin Abu
Dulaf nakletmektedir.
Türklerin İslamlaşmasıyla birlikte gerçek
Aleviliğin oluşmaya başladığını görmekteyiz. Burada gerçek
Alevilikten kastettiğimiz şey Anadolu Aleviliğidir. Bu
çalışmanın temel konusunu da Anadolu Aleviliği
oluşturmaktadır.
Türkler, İslam’a girerken onun muhalif
kanadını yeğlemişlerdir. İslam’ ın muhalif kanadı ise Ali
yandaşlığıdır. Fakat Türkler, Ali yandaşlığını da
kendilerine özgü bir biçime büründürmüşler, Şia’ dan farklı
olarak Türk kültür ve inancının ağır bastığı yeni bir
bireşim yaratmışlardır. Bu bireşimde eski Türk dininin ( Gök
Tanrı İnancı ve Şamancılık / kamcılık ) inançsal
özelliklerinin ve tarihsel süreç içerisinde etkilendikleri
Zerdüştlük, Maniheizm ve Budizm gibi dinlerin çok istisnai
ve zayıf kimi izlerinin baskın öğe olduğunu da görmekteyiz.
Bu bağlamda Anadolu Aleviliği dünyanın en büyük ve en etkili
dinlerinin ahlak ilkeleriyle yoğrulmuş, evrensel değerlerle
örülmüş bir inanç olmakla birlikte özünde ve merkezinde yüce
Tanrı’ nın gönderdiği son din olan İSLAMLIĞIN yer aldığı bir
iman yoludur. Alevilikteki başat öğelerden olan Ali sevgisi
ve ehlibeyte bağlılık, Aleviliğin “ İslam’ın özü “ biçiminde
nitelenmesinin en temel nedenlerindendir. Çünkü; Hz.
Muhammed, Veda Haccında, ümmetine iki emanet bıraktığını,
bunların Kur’an - ı kerim ve ehlibeyt olduğunu belirtmiş ve
inananların bunlara sımsıkı sarılmaları halinde doğru yoldan
ayrılmamış olacaklarını bildirmiştir.(1) Aleviler, hem
ehlibeyet’ e olan bağlılıkları ile hem de Kur’ an’ ı doğru
ve gerçek amacına uygun bir biçimde yorumlayıp uygulamaları
nedeniyle bütün tarihsel süreç içerisinde İslam’ ın çağdaş
yüzünün temsilcileri olarak Hz. Muhammed’ in vasiyetini
yerine getirmişlerdir.
Aleviler, Hz. Ali’ yi sevmenin, Hz.
Muhammed’ i sevmek demek olduğunu bilmekte ve peygamberin
soyuna gösterdikleri sevgi ve bağlılığın temeline Hz.
Muhammed’e olan sadakatlerini koymaktadırlar. Çünkü, Hz.
Muhammed, “Ben kimin mevlası isem, Ali de onun mevlasıdır.
Ona dost olana dost, düşman olana düşman ol. Ona yardım
edene yardım et. Onu horlayanı horla. Nerede olursa olsun
gerçeği onunla birlikte kıl. “ (2) şeklinde dua etmiştir.
Hz. Muhammed, Hz. Ali için; “ Ben ilmin
şehriyim, Ali kapısıdır. Şehri dileyen kapıya gelsin ”, “
Ali insanların hayırlısıdır. Kim bunu kabul etmezse,
gerçekten kafir olmuştur. “ , “ Ümmetimin en ileri geleni ve
gerçek hüküm vereni Ali’ dir. “ şeklinde hadisler
söylemiştir.(3)
Alevilerin kendilerini tanımlarken
söyledikleri şekilde Alevi; Allah’a kul, Muhammed’de ümmet,
Ali’ye talip olan kimsedir.
Bektaşi Sözünün Anlamı
Anadolu Aleviliği, 13. Yüzyılda yaşamış
olan Hacı Bektaş Veli tarafından sistemleştirilmiş bir inanç
ve kültür iklimidir. Hacı Bektaş Veli’ ye ithafen şehirli
Alevilere “Bektaşi” denilmiştir. Sonradan Alevi sözü
kırsaldakileri ifade için kullanılmaya başlanmıştır. Fakat
Alevi sözü Bektaşileri de kapsamakta ve günümüzde her iki
kesim de Alevi tabiriyle ifade edilmektedir.
Alevilikte, Alevi olmak için Alevi anne -
babadan dünyaya gelinmesi gerektiği tarzında bir yaklaşım
varken Bektaşilikte (Babağan kolunda) bu koşul ortadan
kalkmıştır. Alevi / Bektaşi anne - babadan olmayanlar da
Bektaşi olmaya başlamıştır. Günümüzde Alevilik ve Bektaşilik
tümüyle özdeşleşmiştir. Bugün için geçmişteki, Alevi anne -
babadan olma koşulunun gerekçesi ortadan kalkmıştır.
Aleviler geçmişte güvenlik endişesinden kaynaklanan böyle
bir yaklaşım geliştirmişler ancak bu yaklaşım artık
geçerliliğini yitirmiştir. Çünkü; Alevilik bir inançtır.
Bundan dolayı da ırki kimliklerde gözetilen soy koşulu
mantık olarak inançlar için söz konusu olamaz. Aynı zamanda,
Alevilik milli bir inanç değil, evrensel bir inançtır.
Evrenselliğin zorunlu bir sonucu olarak da Alevi olmak için
Alevi bir anne - babadan dünyaya gelme koşulu anlamsızdır.
Tekrar ifade edelim ki; geçmişte bu koşulun kabulü tamamen
güvenlikle ilgilidir. Alevi tarihi bir mazlumiyet tarihidir.
Aleviler yüzyıllar boyu dışlanmış, horlanmış, sürülmüş ve
haklarında ölüm fetvaları verilmiş bir topluluk olarak
mümkün olduğunca gizlenerek yaşamayı ve ibadetlerini gizlice
yapmayı tercih etmişlerdir. Bu gizliliğin ve içe kapanık bir
topluluk olmanın getirdiği tedirginlikle dışarıdan sızmalara
karşı böyle bir soy koşulu ihdas edilmiştir. Fakat artık bu
koşul ortadan kalkmalı ve Aleviliğin tebliği ve yayılması
için Alevi anne - babadan olmayanları da kuşatan bir açılım
geliştirilmelidir.
Alevilikte dedelik soydan geçerken,
Bektaşilerde ( Babağan kolunda ) soy şartı yoktur. Alevi /
Bektaşilerde dede kavramının yanı sıra çelebi, dede,
dedebaba gibi adlandırmalar da kullanılmaktadır.
Alevi ve Bektaşiler arasında yöntem
farklılıkları bulunmakla birlikte inanç, düşünce ve
anlayışta bir fark yoktur. Alevi / Bektaşilerin sıkça
kullandığı bir tabirle “ yol bir, sürek binbir “ anlayışı
bütün Alevi / Bektaşi kitleyi “ yol “ da birleştirmektedir.
Bektaşiliğin gelişimi, Balım Sultan
etkeni ve Hacı Bektaş Veli’nin yaşam öyküsünü başka bir
başlık altında daha sonra tekrar ele alacağız. Çelebiler ve
Babalar şeklindeki ayrıma da daha ayrıntılı bir biçimde
değineceğiz.
Hacı Bektaş Veli, geliştirdiği ; “ dört
kapı, kırk makam “ kavramıyla Aleviliği sistemleştirmiştir.
( Kırk makam kavramı Hoca Ahmet Yesevi’ nin kurduğu
Yesevilik’te de vardır. ) Alevi - Bektaşi düşünce ve
inancında yer alan dört kapı, sırasıyla;
Şeriat, Tarikat, Marifet ve Hakikat
kapılarıdır.
Şeriat kapısı diğer kapılar gibi 10
makamdan oluşmaktadır. Bu kapı İslam’ın başlangıç yerini ve
zahiri yönünü anlatır. Kur’ an - ı Kerim’ in biçimsel /
zahiri anlamıyla eş değerdedir. Şeriat kavramı, dünyaya ve
akla ait bütün bilgileri içine alır. Şeriat kapısında
bulunan 10 makam şunlardır:
Tanrı’ ya inanmak,
Tanrı elçisi ( peygamber ) ni
tanımak,
Bilim öğrenmek,
Bağışlayıcı olmak ( ihsan),
Evlenmek,
Helal yemek ve giyinmek,
Toplumdan kopmamak,
Sevme ve acıma duygularına sahip
olmak,
Haksız kazançtan sakınmak,
İnsanları iyiliğe yönlendirmek,
kötülükten sakındırmak.
İkinci kapı tarikat kapısıdır. Tarikat
kapısı, Kur’ an’ ın asıl anlamına / batıni manasına ulaşmak
için tutulan özel yolun adıdır. Şeriat kapısında yer alan
kitlesellik, Tarikat kapısında bireyselliğe dönüşür. Kişinin
dürüst yaşaması, hatalarından arınması ve kendini yenilemesi
bu aşamada başlar. Tarikat kapısında bulunan 10 makam da
şunlardır:
Her işi aşkla ve kanaatkarlıkla
yapmak,
Toplumdan kopmamak,
Tutum ve davranışlarında ölçülü
olmak,
Yalnızca Tanrı’ ya bağlı olmak,
Nefsle savaşmak,
Karşılıksız hizmet etmek,
Korku ile umut arasında bir noktada
durmak,
Giyimine özen göstermek,
Bir yol göstericiye bağlanmak,
Yola girmek.
Üçüncü kapı marifet kapısıdır. Bu kapıda
kişi bilgisinin ürününü almaya başlar. Yurduna ve insanlığa
yararlı bir birey haline gelir. Bu kapı aynı zamanda
bireysel olgunlaşmayı ifade eder. Marifet kapısının on
makamı da şunlardır:
Edep sahibi olmak,
Başkalarının hakkını yemek ve
adaletsizlik gibi işlerden korkmak,
Tok gönüllü olmak,
Doğru gördüğü her şeyin doğruluğunu
her yerde söyleyebilmek,
Utanmak,
Cömert olmak,
Bilim sahibi olmak,
Hemen karar vermekten sakınıp sakin
olmak,
Kalp ve gönül gözüyle görmeye
çalışmak,
Kendini bilip tanımak.
Dördüncü ve son kapı olan hakikat
kapısında ise dinin gerçek anlamına ulaşılması söz
konusudur. Burada amaç kişinin mükemmelleştirilmesidir.
Tanrı’ya ulaşmak ve “ insan-ı kamil / olgun insan “ düzeyine
yükselmek bu kapıda mümkün olur. Bu aşamaya ulaşan insan
artık evrenin gizemini bilen ve hiçbir canlıya elinden
,dilinden ve belinden zarar gelmeyen bir kimliğe bürünür.
Böyle bir insan “ yaratılmışların en seçkini / eşref-i
mahlukat “ tır. Bu kapıdaki on makam da şunlardır:
Alçak gönüllü olmak,
İnsanları iyilik ve kötülükleriyle
yargılamamak,
Yiyecek ve içeceğini başkalarıyla
paylaşmak,
Nefsi tümüyle yok etmek,
Yaratılmışların hiçbirine zarar
vermemek,
Gerçekleri söylemek ve gerçeklere
göre davranmak,
Doğru insanları örnek almak,
Keramet veya mucize göstermemek,
Sabretmek,
Gönül gözüyle gözlem yapmak
Hacı Bektaş Veli’nin “ Makalat “ adlı
eserinde bugün Sünni İslam bilginlerince dikkat çekilen
hususlar; beş vakit namazın, Ramazan orucunun, Hacca
gitmenin buyrulmuş olmasıdır. Bunlardan hareketle Hacı
Bektaş Veli’nin aslında Sünni bir sufi olduğu, bugünkü Alevi
/ Bektaşiler gibi bir inanç ve ibadet anlayışına sahip
olmadığı iddia edilmektedir. Yine aynı eserde geçen süci /
alkollü içki yasağına yapılan gönderme ve sücinin murdar
olduğu yönündeki sözler de Alevi / Bektaşi cemlerinin
çoğunun temel özelliklerinden biri olarak öne çıkan dem /
dolu alma geleneğinin ya da ritüelinin terkedilmesi için
dayanak yapılmaya çalışılmaktadır. Bu türden yaklaşımlara
vereceğimiz yanıt şudur:
Hacı Bektaş Veli, Alevi / Bektaşilerin
serçeşmesidir. Ancak; Alevilik / Bektaşilik sadece onun
görüşleri çerçevesinde oluşumunu tamamlamış bir yol
değildir. Alevi / Bektaşi yolu dinamiktir, statik değil.
Asli kimliğini bozmadan yeni unsurlarla zenginleşerek
büyüyen ve sürekli gelişen bir yoldur. Temlinde insan
sevgisi ve insan merkezli bir Tanrı anlayışı vardır. Beş
vakit namaz kılınması gerektiğini söyleyen Hacı Bektaş Veli
aynı zamanda “ Ellerin kabesi var. Benim kabem insandır.
Kuran da kurtaran da insanoğlu insandır.” da demektedir.
Hacca gitmeyi de buyurmaktadır. Ama yanısıra şöyle
demektedir:
“Hararet nardadır, sacda değil.
Keramet baştadır, tacda değil.
Her ne ararsan kendinde ara,
Mekke’de,Kudus’te Hacda değil.”
Makalat’taki Sünni izleri dönemin
koşullarına bağlamak gerekir. O dönemde Sünni bir tarikat
olarak Mevleviliğin, ya da bu tarikatın ulusu olarak
Mevlana’nın mevcudiyetini de bilmekteyiz. Hacı Bektaş ile
Mevlana arsında bir rekabetin olması büyük bir olasılıktır.
Ne varki bu rekabette Sünni yönü daha belirgin olan tarafın
egemen çevreler nezdinde ağırlık kazanması ve üstelik
Bektaşilerin batıni / şamani özellikleri dolayısıyla kimi
Sünni İslam ritüellerini terk etmeleri veya onlara kayıtsız
kalmaları nedeniyle tenkide uğradıkları anlaşılmaktadır. Bu
tenkidleri göğüsleyebilmek için Makalat’ta Sünni ritüellere
vurgu yapıldığı anlaşılmaktadır. Bu tenkidin veya hücumun ne
denli etkili olabileceğini anlayabilmek için Babailer
İsyanını anımsamak gerekir. Bilindiği gibi Babailer isyanı
bastırıldıktan sonra Babailerin büyük çoğunluğu Hünkar Hacı
Bektaş Veli’ye intisap etmiştir. Batıni / Alevi / şamani
özellikleri tartışma götürmez olan Babailerin bir anlamda
Bektaş Veli’ye sığınmaları karşısında egemen Sünni otoriteyi
ve çevreleri ürkütmemek ve onlardan gelebilecek saldırıları
önleyebilmek için egemen Sünni anlayışın hoşuna gidecek
söylemlerde bulunmak bir kaçınılmazlık olarak ortaya
çıkmaktadır.
Eğer Bektaş Veli bu sözlerinde samimi
olsaydı onun ölümünün ardından çok kısa bir zaman geçmemiş
olmasına karşın izleyicileri / müridleri hemen sözde onun
yolunu, yani Sünni ritüelleri terkettiklerini ima eden
tarzda şiirler yazmazlardı. İşte önceleri Bektaş Veli’ye
müntesip değilken sonran ona intisap etmiş olan Molla
Sadeddin / Said Emre’ye ( Maklat’ı Türkçe’ye çevirmiştir.)
ait bir şiir:
“( … )
Unuttum namazımı, dosta tutdum yüzümü,
Dost kendü mürvetinden bir işaret eyledi.
Ne taat var ne salat, ne zikir var ne
tesbih,
Bu beş vakit namazumı ışka gaaret eyledi.
( …)
Kanda baksam dopdolu Hacı Bektaş Veli,
Bu Said kemter kulı oldı adet eyledi.”
Ayrıca Hacı Bektaş Veli ve ona intisap
edenlerin maruz kaldıkları hücumu göstermesi bakımından
aşağıya aldığımız şiir de anlamlıdır:
"Kılarız namazı kılmayız değil.
Biz Hakk'ın emrini bilmeyiz değil.
Kur’an kitabımız, İslâm dinimiz.
Hadisten, âyetten almayız değil.
Bildik rumuzunu savm ve salâtın.
İsteyip ıssını bulmayız değil.
( …)
Sidle ile mihraba tuttuk yüzümüz.
Yönümüz Kıble'ye salmayız değil.
Muhittin ağlarız bir dost için biz.
Bir zaman güleriz, gülmeyiz değil.” ( 4 )
Şiirde geçen “ Bildik rumuzunu savm ve
salatın. “ sözü de gerçekten çok manidardır. Savm ve salat
yani oruç ve namazın, Bektaşi anlayışına uygun bir biçimde
bir rumuz / simge olduğu vurgulanmaktadır. Makalat’ta
Sücinin / şarabın murdar olduğunun söylenmesi de tamamen
Sünni anlayışın etkisiyle ve egemen Sünni paradigma
çerçevesinde verilen bir örnekten ibarettir. Bir Alevi /
Bektaşi ozan olan Edip Harabi’nin şu şiiri gerçekten çok
dikkat çekicidir:
“Ey zahid şaraba eyle ihtiram
Müslüman ol terk et bu kıy-lü kali
Ehline helaldir, na ehle haram
Biz içeriz bize yoktur vebali.
Sevaba girmekçün içeriz şarab
İçmezsek oluruz düçar - I azab
Aklın ermez senin, bu başka hesab
Meyhanede bulduk biz bu kemali.”
Edip Harabi’nin bu şiiri aslında katı
dinciliğe ve zahiriliğe bir tepkiden başka bir şey değildir.
Yani burada alkollü içkiye cevaz verme çabası yoktur. Zaten,
“ Aklın ermez senin, bu başka hesap “ demekle sözlerinin
aslında tepkisel olduğunu da ortaya koymaktadır.
Kur’an’da alkollü içki ile ilgili ayetler
bir arada düşünüldüğünde alkollü içkinin, ibadetlere engel
olacak, bilinç dağınıklığına yol açacak şekilde içilmesi
nedeniyle yasaklandığı anlaşılmaktadır.
“ Ey inananlar! İçki, kumar, dikili
taşlar ve fal okları ancak şeytanın işlerinden olan
çirkinliklerdendir. Öyleyse bunlardan kaçının; umulur ki
kurtuluşa erersiniz. Gerçekten şeytan, içki ve kumarla
aranıza düşmanlık ve kin düşürmek, sizi, Allah’ı anmaktan ve
salat / namaz kılmaktan alıkoymak ister. “ ( 5 )
“ Ey inananlar, sarhoş iken, ne
söylediğinizi bilinceye değin salat / namaza yaklaşmayın…” (
6 )
Görüldüğü gibi iki ayet birlikte ele
alındığında alkollü içkinin yasaklanma nedeninin bilinç
dağınıklığı olduğu ortaya çıkmaktadır. Sarhoşluk, bilinç
dağınıklığı olduğundan ibadetlere manidir. Buradan da
anlaşıldığı gibi alkollü içki ibadetlere mani olacak
derecede içildiğinde yasaktır. Oysa Alevi / Bektaşi
cemlerinde / muhabbetlerinde dem / dolu almak zaten ibadetin
bir parçasıdır. Dem / dolu alma olayı sarhoş olma dercesine
varmamaktadır. Kırklar Ceminde içilen üzüm suyunu / şarabı
simgelemektedir.
Günümüz radikal İslamcı Sünnilerinin Hacı
Bektaş Veli’nin Makalat’ını ve Hoca Ahmet Yesevi’nin Divan -
ı Hikmet’ini esas alarak onları Sünni ilan etmeye
çalışmaları, aslında yüzyıllardır süren Alevi / Bektaşileri
asimile etme çabalarının vardığı yeni bir noktadır. Bu
nedenle Alevi / Bektaşilerin çok uyanık olmaları, yüzyıllar
boyunca ozanlarımız ve velilerimiz tarafından işlene işlene
zenginleşen, büyüyen ve gelişen Alevi / Bektaşi erkanına
sahip çıkmaları yaşamsaldır. Bu asimilasyoncuların
çabalarına ve iddialarına karşılık olarak şunu söylemek
lazımdır: Eğer Ahmet Yesevi ve Hacı Bektaş Veli’nin
pratikleri / yaşamları sünnilikse bütün Alevi / Bektaşiler
Sünnidir. Ama o zaman siz sünni değilsiniz demektir. Çünkü
Hacı Bektaş Veli’nin de manen bağlı olduğu Ahmet Yesevi
Hazretlerinin meclislerinde kadınlarla erkeklerin bir arada
oldukları, müzik eşliğinde raks ( semah ) ettikleri, dem /
dolu aldıkları ve şamani gelenekleri yaşattıkları, bütün
ciddi bilimsel kaynaklarda belirtilmektedir. Bugünkü
sünniler de eğer Ahmet Yesevi gibi sünni olmak istiyorlarsa,
onun meclislerinde icra edilen ritüelleri icra etmelidirler.
Tüm zorlama yorumlara karşın şurası bir
gerçek ki, Hoca Ahmet Yesevi ve Hacı Bektaş Veli, bugünkü
radikal İslamcı sünniler gibi bir yaşam sürmemişlerdir. Eski
Türk inançlarını yani kamcılığı İslami bir vecheye
büründürerek devam ettirmişlerdir. Onların yaşamı İslam ile
kamcılığın bir bireşimidir. Batıni / mistik / tasavvufi bir
yaşamdır.
Kızılbaş Sözünün Anlamı
Tarih boyunca Kızılbaş sözü Alevileri
aşağılamak için kullanılmıştır. Bu söz çerçevesinde
Alevilere çeşitli iftiralar atılmıştır. Hatta öyle ki,
Kızılbaş sözü küfür / sövme sözü olarak dahi kullanılmıştır.
Ahlaksız, edepsiz, asi gibi anlamlar yüklenilen bu söz
aslında Aleviliğin Şah İsmail Hatai ile birlikte başlayan
siyasal devinimini ifade etmektedir. Başka bir deyişle
Kızılbaşlık Aleviliğin siyasal alandaki adıdır. Anadolu
Türkmenlerinin başlarına kızıl
börk giymeleri zamanla onlar için siyasal
bir simge haline gelmiştir. Anadolu’ da Baba İlyas ve Baba
İshak ‘ tan beri bütün Türkmen ayaklanmalarını “ kara
libaslı, kızıl börklü “ Türkmen önderleri
gerçekleştirmişlerdir. Bu ayaklanmalar, sadece dinsel değil,
siyasal talepleri olan toplumsal başkaldırı devinimleri
olarak, Anadolu Türkmenlerinin, zalim yöneticilere, haksız
ve ağır vergilere ve Türkmenlerin yönetimden
uzaklaştırılmalarına karşı Kızılbaşlık hareketini doğuran ve
sonradan “ KIZILBAŞ SAFEVİ TÜRKMEN DEVLETİNİ “ kurulmasına
zemin hazırlayan destansı olaylardır.
Nitekim ŞAH İSMAİL HATAİ ‘ nin askerleri
ve Anadolu’ ya gönderdiği tebliğcileri / propagandacıları
kırmızı renkli börk giymişlerdir.
Kızılbaş sözü sonradan siyasal anlamının
yanısıra dinsel anlam da kazanarak Alevilik / Bektaşilik ile
özdeş hale gelmiştir. Süreç içerisinde bu söz Türkmen
Aleviliğinin özel adı olmuştur. Yani Türk Aleviliği eşittir
Kızılbaşlıktır.(7) Kızılbaşları, Alevi / Bektaşilerden ayrı
bir toplulukmuş gibi sunanlar da olmuştur. Ancak bu savların
hiçbir bilimsel ve tarihsel geçerliliği yoktur. Kızılbaşlık,
Aleviliktir, Bektaşiliktir.
Ayrıca Pir Sultan Abdal’ ın bir nefesinde
belirtildiğine göre H.z. Ali’ nin başına kırmızı bir bez
bağlaması nedeniyle onun izinden gidenlere Kızılbaş
denmiştir.(8)
Kızılbaş sözünü bir aşağılama olarak
kullananlara karşı Derviş Mehmed’ in şu dizeleri gerçekten
ilgi çekicidir:
“GİDİ YEZİT BİZE KIZILBAŞ DEMİŞ,
BAHÇEDE AÇILAN GÜL DE KIRMIZI.
İNCİNME EY GÖNÜL NE DERSE DESİN,
KUR’AN’I DERC EDEN DİL DE KIRMIZI.”
Kızılbaşlık, Türkmen Aleviliğinin özel
adı olmakla birlikte artık Alevi / Bektaşiler için bir şeref
ifadesidir. Ben Aleviyim, diyen herkes aynı zamanda büyük
bir şerefle “ Ben Kızılbaşım ! “ demektedir, demelidir.
Ancak şunu da hemen belirtelim ki, büyük
Kızılbaş önder Şah İsmail Hatai; “ Yüreği dağ, bağrı kızıl
yakut gibi kan olmadan Kızılbaş olmak kimsenin haddi
değildir. “ demektedir. Elbette bu söz o dönemin siyasal
koşullarının doğurduğu zorluğu ifade etmektedir. Çünkü o
dönemde bu söz Alevi / Bektaşi inancının siyasal öğreti
haline taşınması sürecinde doğmuştur. Yani bir anlamda
Kızılbaşlık bir ideolojidir. Zulme, haksızlığa ve
adaletsizliğe başkaldırma ideolojisidir. Bir ideolojiyi
savunmak ve yaşama geçirmek, bir inancı savunmaktan daha
tehlikelidir. Bu tehlikenin yol açtığı güçlük Kızılbaş
olmayı ve Kızılbaşım demeyi son derece zorlaştırmaktadır. Bu
gün için öylesi zorluklar yoktur. Artık her Alevi / Bektaşi
büyük bir övünçle “ BEN KIZILBAŞIM ! “ demelidir.
Günümüzde Anadolu dışında Balkanlarda,
İran’ da, Afganistan’ da ve Orta Asya’ da kendini Kızılbaş
olarak tanımlayan milyonlarca insan mevcuttur. Bu insanların
hemen hemen tamamına yakını soyca Türk / Türkmen kökenlidir.
Genel kitle ile karşılaştırıldığında az sayıda da olsa
Arnavut, Kürt, Zaza ( ki Alevi Zazaların ve Alevi Kürtlerin
büyük bölümü aslen Türkmendir.) Boşnak orjinli Alevi /
Bektaşiler de mevcuttur.
Kızılbaşlık, günümüzde de ( özellikle de
Türkiye’ de ) siyasal bir anlama sahiptir. Geçmişteki
siyasal / inançsal Türkmen ayaklanmalarının doğurduğu
Kızılbaşlık deviniminin bugünkü devamı; laiklik yanlısı,
cumhuriyetçi, Atatürkçü, devrimci Türk ulusçuluğudur. Bu
konuyu ayrı bir başlık altında daha sonra tekrar ele
alacağız.
2. ALEVİLİKTE TEMEL KAVRAMLAR
Ehlibeyt
Sözcük olarak “ ev halkı “ anlamına gelen
bu Arapça tabir, Alevi / Bektaşi inanç sistemindeki en temel
kavramlardan biridir. Ehlibeyt’ e “ Al - i Aba” ve” Pençe -
i Al - i Aba” da denmektedir.
Hz. Muhammed’ in soyundan gelenleri ifade
eden ehlibeyt kavramının içine; başta Hz. Ali olmak üzere
Hz. Fatıma, Hz. Hasan, Hz. Hüseyin ve bunların neslinden
gelenler girmektedir. Sünniler, Ehlibeyt’in kimlerden
oluştuğu konusunda da Alevi ve Şiilerden farklı
düşünmektedirler. Onlara göre Hz. Hatice ve Hz. Muhammed’in
bir başka eşi olan ve Sünnilerce “ Hz.“ diye nitelenen Ayşe
de ehlibeyt’tendir. Oysa Aleviler ve Şiiler Ayşe’ nin
ehlibeyt’ten sayılmasına şiddetle karşı çıkmaktadırlar.
Çünkü Ayşe, Hz. Ali’ ye karşı savaşmıştır. ( Cemel Olayı’nı
anımsayalım.)
Bir gün, Hz. Muhammed, abasının altına
Hz. Ali, Hz. Fatıma, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’i alarak ”
Bunlar benim ehlibeytimdir. ” demiştir. Bu sırada : “ Ey
Ehlibeyt ! Tanrı sizden Kuşkuyu gidermek ve sizi tertemiz
kılmak istiyor.”(9) Şeklindeki Ahzab Suresi 33. Ayeti
gelmiştir. Bu olaya istinaden ehlibeyt kavramına sadece, o
gün peygamberin abasının altında bulunanlar dahil
edilmektedir.
Ehlibeyt’ e sevgi ve bağlılık Alevi /
Bektaşi inancında en başat öğelerdendir. Peygamber Muhammed’
in soyuna olan bu bağlılık Alevi / Bektaşileri diğer İslam
kökenli topluluklardan ayıran en önemli özelliklerden olup
Şiilerle ortak bir nokta oluşturmaktadır.
Ancak ehlibeyt’ e yönelik sevgi ve
bağlılığın içeriğinde Aleviler, Şiilerden de ayrılmaktadır.
Şiiler, ehlibeyt’i masum ( günahsız ) addederken Aleviler
masumiyetten öte bir olağanüstülük ve kutsiyetle ehlibeyt’ e
mensup olanları ululamaktadır. Hatta onları çoğu kez
insanüstü kişilikler olarak görmektedir.
Başkaları tarafından aşırı kabul edilen
bu bağlılık ve sevgi nedeniyle de Aleviler kimi ithamlara
maruz kalmışlardır. Sözgelimi; onları putlaştırma ve
ilahlaştırma gibi. Aslında bu sevgi ve bağlılığın aşırılık
olarak nitelenmesi yanlıştır. Çünkü; güzel ve doğru olan bir
şeyin aşırılığı olmaz. Alevilerdeki, ehlibeyt’ e olan bu
candan ve samimi bağlılığın temelinde yatan gerçek etken Ali
soyunun yüzyıllarca maruz kaldığı haksızlık ve uğradıkları
zulümdür. Ehlibeyt, hep zulme, haksızlığa, katliama uğramış
ve yurtlarından sürülmüştür. Bu hazin olayların yoğurduğu
tarihsel süreç yoğun ve ödünsüz bir ehlibeyt yandaşlığı
üretmiştir. Ehlibeyt’ e ve Ali soyuna yapılan zulümler
arttıkça onlara olan bağlılık ve sevgi de artmıştır.
Tevelle ve Teberra
Tevella, Ehlibeyti ( H.z. Muhammed ve 12
İmam, 14 masum ve 17 kemerbest ) ve onları sevenleri
sevmektir. Teberra ise Ehlibeyt’ e düşman olanlara düşman
olmak ve onları lanetle anmaktır. Tevella ve Teberra
kavramları Alevilikte son derece önemli kavramlardır. Alevi
/ Bektaşi inancının omurgasını oluşturan kavramlardandır.
Oniki İmamlar
Ali yanlıları, H.z. Muhammed’ in ölümünün
ardından onun vasiyeti gereği, onun en yakını olan H.z.
Ali’nin halife olması gerektiğini savunmuşlardır. H.z.
Muhammed Veda Haccında Gadir-i Hum’ da verdiği hutbede
açıkça H.z. Ali’ yi kendisinden sonra halife olması için
işaret etmiştir. H.z. peygamber şöyle demiştir: “ Benden
sonra imam olarak halka doğru yolu göstermek üzere seni
seçtim, senden razı oldum, ben kimin mevlası isem, Ali de
onun mevlasıdır. Özünüz doğru olarak uyun ona. Allah’ım, onu
seveni sev, ona düşman olana düşman ol.”(10)
Alevi / Bektaşi inancında H.z. Ali’ den
sonra imam olma hakkı bulunanlar onun soyundan gelenlerdir.
H.z. Ali ile birlikte bu kişiler ONİKİ İMAMLAR’ ı
oluşturmaktadır. Sırasıyla ONİKİ İMAMLAR şunlardır:
İmam Ali,
İmam Hasan,
İmam Hüseyin,
İmam Zeynelabidin,
İmam Muhammed Bakır,
İmam Cafer Sadık,
İmam Musa Kazım,
İmam Ali Rıza,
İmam Muhammed Taki,
İmam Ali Naki,
İmam Hasan Askeri,
İmam Muhammed Mehdi.
İmam Muhammed Mehdi, gizlenmiştir. Alevi
/ Bektaşi inancına göre o ölmemiştir. Şiiler de aynı
inançtadır. İmam Muhammed Mehdi bir gün ortaya çıkacak ve
yeryüzünden zulmü ve haksızlığı kaldıracak, adaleti egemen
kılacaktır. Mehdi inancı, İslam dünyasında ezilenlerin ve
sömürülenlerin yaşam kaynağı ve umudu olmuştur. Müslümanlar
ve özellikle Şii ve Alevi Müslümanlar yüzyıllarca MEHDİ’ yi
beklemişlerdir. Maruz kaldıkları zulüm ve haksızlıklara
karşı direnme gücünü Mehdi İnancından almışlardır.
Ondört Masum - u Pak
Masum - u pak sözünün Türkçe anlamı
günahtan arınmış ve duru demektir. Alevi / Bektaşiler 14
çocuğu günahsız addederek onları hürmetle anarlar. On dört
masum - u pak, Alevi / Bektaşi nefes ve deyiş ( deme )
lerinde sıkça geçer. Çocuk yaşta şehit edilen on dört masum
- u pak’ ın adları şöyledir:
Muhammed Ekber: İmam Ali’ nin
oğludur. Kırk günlük çocuk iken üzerine kapı devrilmiş
ve şehit olmuştur.
Abdullah: İmam Hasan’ ın oğludur.
Yedi yaşında iken Talha bin Amir tarafından şehit
edilmiştir.
Abdullah: İmam Hüseyin’ in oğludur.
Kerbela’ da Utbe bin Ezrak tarafından şehit edilmiştir.
Kasım: İmam Hüseyin’ in oğludur. Üç
yaşında iken Kerbela’ da şehit edilmiştir.
Hüseyin: İmam Zeynelabidin ‘in
oğludur. Altı yaşında iken şehit edilmiştir.
Kasım: İmam Zeynelabidin’in oğludur.
Üç yaşında iken şehit edilmiştir.
Abdullah - ı Asgar: İmam Cafer Sadık’
ın oğludur. Üç yaşında iken şehit edilmiştir.
8. Yahya - i Hadi: İmam Cafer - i Sadık’
ın oğludur. Üç yaşında iken halifenin önünde şehit
edilmiştir.
Salih: İmam Musa Kazım’ ın oğludur.
Üç yaşında iken şehit edilmiştir.
Tayyib: İmam Musa Kazım’ın oğludur.
Yedi yaşında iken şehit edilmiştir.
Cafer - i Tahir : İmam Muhammed Taki’
nin oğludur. Dört yaşında iken şehit edilmiştir.
Cafer: İmam Ali Naki’nin oğludur. Bir
yaşında iken şehit edilmiştir.
Kasım: İmam Ali Naki’ nin oğludur. Üç
yaşında iken şehit edilmiştir.
Zeynelaba: 14 Masum - u pak’tandır.
Küçük yaşta şehit edilmiştir.
On dört masum - u pak H.z. Muhammed’ in
torunlarıdır. Onlara duyulan sevgi ve bağlılık yüce
peygambere duyulan bağlılıktır. Alevi / Bektaşilerin on dört
masum - u pak’ a duydukları sevgi ve bağlılık onların İslam’
ın yüce peygamberi H.z. Muhammed’ in soyuna gösterdikleri
saygının ne derece büyük olduğunun kanıtlarındandır.
Aleviliği İslam’ ın dışında göstermeye çalışanları bu
gerçekleri görmeye çağırırız.
Onyedi Kemerbest
Alevi / Bektaşilerce ululanan on yedi
kişidir. Adları şöyledir:
Selman - ı Farisi: 150 yaşında iken
eceliyle ölmüştür.
Muhammed Bin Ebu Bekir: Muaviye Bin
Medih tarafından şehit edilmiştir.
Malik - i Ejder: Muaviye’ nin
gönderdiği zehirli bal ile konuk olduğu evin sahibi
tarafından zehirlenerek öldürülmüştür.
Ammar Bin Yaser: Sıffın savaşında
şehit olmuştur.
Veys’el - Karani: Sıffın savaşında
şehit olmuştur.
Ebu Zer Gıfari: Halife Osman
tarafından sürgün edilmiştir. Sürgünde ölmüştür.
Huzeyme Bin Haris: Sıffın savaşında
şehit olmuştur.
Abdullah Bin Bedi - i Hazai: Sıffın
savaşında şehit olmuştur.
Abdullah Bin Adil Haris: Sıffın
savaşında şehit olmuştur.
Ebu Heyşemu’t - Tihani: Sıffın
savaşında şehit olmuştur.
Haşim Bin Utbe Bin Ebi Vakkas: Sıffın
savaşında şehit olmuştur.
Muhammed Bin Ebi Huzeyfe: H.z. Ali
tarafından Mısır’ a görevlendirilmiştir. Şam’ da bir
ihbar üzerine yakalanmış ve şehit edilmiştir.
Kanber Ali Sultan: Haccac - ı Zalim
tarafından şehit edilmiştir.
Mürtefi Bin Vezza: Sıffın savaşında
şehit olmuştur.
Sa’d Bin Kays - ı Hamedani: Sıffın
savaşında şehit olmuştur.
Abdullah Bin Abbas: Din
yorumcularının piri olduğuna inanılır. Nerede ve nasıl
öldüğü bilinmemektedir.
Haris - i Şeybani: Sıffın savaşında
şehit olmuştur.
Yedi Ulu Ozan
Yedi ulu ozan, Alevi / Bektaşilerin
ululadığı TÜRKMEN / TÜRK şairleridir. Bütün Alevi / Bektaşi
cemlerinde bu ozanların nefesleri / deyişleri ( demeleri )
söylenir. Bu yapıtlarda Alevi / Bektaşi inancının ve
dolayısıyla KIZILBAŞLIK davasının öğretileri, ilkeleri,
inançları işlenmektedir. Gerçekte bu şiirler adeta Alevi /
Bektaşi İslam’ının kutsal kitabı ( Kur’ an ile birlikte )
hükmündedir. Alevi / Bektaşi cemlerinde bu ozanların
muhteşem bir Türkçe ile yazılmış / söylenmiş şiirleri ana
unsurdur. Bu eserler cemlerin dilini de belirleyen Türklük
değeridir. Ve büyük bir kararlılıkla söyleyelim ki, bu
yapıtlar ve onların yaratıcıları olan ulu ozanların yaşam ve
mücadeleleri Türklük duygusunun yön verdiği KIZILBAŞLIĞIN
doktrinini meydana getirmektedir.
İşte bakın, SEYYİD NESİMİ ne diyor?
Gel gel hey dost kamu müddeinin körlüğünü
Sana asan kılayım bunca bu düşvar nedir?
TÜRK evine gelesin, hem çü Nesimi olasın
Bir gün ola diyesin cübbe vü destar
nedir?
Bugünün Türkçesiyle söyleyecek olursak;
Gel gel hey dost bütün iddiacıların (
şeriatçıları kastediyor ) körlüğünü
Sana kolay kılayım ( açıklayayım ) ,
bunca güçlük ( şeriat kaynaklı dinsel zorlukları kastediyor
) nedir?
TÜRK evine gel ve Nesimi gibi ol. İşte o
zaman dersin ki bu sarık, bu cübbe de neymiş?
Diğer bir ifadeyle; TÜRK gibi ol, Türk
gibi yaşa, Türk gibi giyin, diyor Nesimi. İşte KIZILBAŞLIK
budur. Yani bir anlamda Emevi / Arap emperyalizmine karşı
Türk kimliğinin direnişidir, varlık mücadelesidir.
Şimdi yedi ulu ozanı kısaca tanıtalım:
SEYYİD NESİM: Bağdat’ ın Nesim
kasabasında yetişmiş, Diyarbakır yöresine yerleşen
Türkmenlerdendir. Halep’ te Hallac - Mansur’ un
düşüncelerinin iz sürücüsü olduğu için kafir sayılmış ve
derisi yüzülerek öldürülmüştür. Nesimi Azeri asıllı
TÜRKMENLERDENDİR. Türkçe ve Farsça divanları vardır. Vahdet-
i Vücud ( Tanrı ile varlığın birliği ) ilkesinin
savunucularındandır.
ŞAH İSMAİL HATAİ: 1487 yılında Güney
Azerbaycan’ ın Erdebil kentinde doğmuştur. Anadolu
Alevilerinin cemlerinde nefesleri en sık yer alan
ululardandır. Azeri asıllı TÜRKMENDİR. Babası Şeyh
Haydar, anası Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan’ ın kızı
Alemşah Halime Begüm Sultan’ dır. Şah İsmail Hatai, 1500
yılında Erzincan’nın Sarıkaya Yaylasında Seyyid ocakları
mensubu dedeler ile Türkmen aşiret ve oba beylerinin
katıldığı büyük Türkmen kurultayına başkanlık etmiş ve 9
Eylül 1502 tarihinde de Tebriz’de “ SAFEVİ TÜRK KIZILBAŞ
DEVLETİ” ni kurmuştur. Osmanlı padişahı Yavuz’ la 19
Mart 1514’ te yaptığı Çaldıran Savaşını kaybetmiş, 1524
‘ te 37 yaşında iken Azebaycan’ da Hakk’a yürümüştür.
Cenazesi Erdebil’ de toprağa verilmiştir.
FUZULİ: Asıl adı Mehmet olan FUZULİ,
1504’ te KERKÜK’ te doğdu. KERKÜK’ te Bayat Türkmen
boyunun Karyağdı soyundan gelmektedir. Kitaplar, Fuzuli’
nin en büyük dileğinin Kerbela’ da ölmek olduğunu yazar.
Fuzuli, yakın çevresine en büyük dileğinin H.z. Hüseyin’
in türbesinin yanında toprağa verilmeyi vasiyet
etmiştir. Kendisi veba hastalığı salgını sırasında Hakk’
a yürümüş ve vasiyeti yerine getirilmiştir. Fuzuli’ nin
en önemli yapıtı Kerbela olayını anlatan “ Hadikat’ üs -
Süeda “ ( Mutluların Bahçesi ) adını taşıyan
çalışmasıdır.
YEMİNİ: 15. yüzyılın sonu ile 16.
yüzyılın ilk yarısında Tuna Irmağı bölgesinde yaşadı.
Hz. Ali’ nin mitolojik yaşamını konu edinen “
Faziletname “ adlı kitabı 7300 beyitten oluşmaktadır.
Bir erdem kitabı olan bu kitap, Hz. Ali’ nin yaşamının,
ehlibeyt ve Ali sevgisinin yoğun bir biçimde işlendiği
temel yapıtlarından biridir.
VİRANİ: 16. yüzyılda Eğriboz adasında
doğmuştur. Hurufiliği benimsemiş bir Bektaşi ozanıdır.
Bir süre Necef’ te Hz. ALİ’nin türbesinde türbedarlık
yapmıştır. Virani, Balkanlarda Demir Babadan babalık
icazeti almış, Hz. Ali’ ye olan aşkını dile getiren çok
sayıda şiir yazmıştır. Virani’ ye göre, evrende ve bütün
nesnel varlıklarda görünen Hz. Ali’ dir.
PİR SULTAN ABDAL: 1500 yıllarında
doğduğu tahmin ediliyor. Asıl adı Haydar olan Pir Sultan
Abdal’ın Sivas’ ın Yıldızeli ilçesine bağlı Banaz
köyünden olduğu söylenir. Pir Sultan Abdal’ ın yaşam
öyküsü Alevi / Bektaşi toplumun söylencelerine dayanır.
Pir Sultan, döneminin toplumsal sorunlarına eğilerek
bunları kendisine konu edinmiş, çıkış yolları aramış ve
şiirlerini bu uğurda aracı yapmıştır. Osmanlı
imparatorluğuna karşı SAFEVİ TÜRK KIZILBAŞ DEVLETİ’ ni
savunmuştur.
KUL HİMMET: Tokat’ a bağlı Almus
ilçesinin Varsıl köyündendir. 16. Yüzyılın ikinci
yarısında yaşamıştır. Bütün nefeslerinde H.z. Ali, 12
imamlar ve Hacı Bektaş Veli’ yi büyük bir içtenlikle
anlatır. Kul Himmet’ in nefesleri Alevi cemlerinin
vazgeçilmez nefesleri arasındadır. İyi bir tekke eğitimi
gören Kul Himmet’ in, Pir Sultan Abdal’ a bağlı olduğu,
onun çevresinde yetiştiği, onun müridi olup onu izlediği
şiirlerinden açıkça anlaşılmaktadır.
Kırklar Meclisi
Alevi / Bektaşi inancında kırk ulu
kişiden oluştuğuna inanılan meclistir. Bu kırk kişinin
arasında H.z. Ali, Hz. Fatıma, Hz. Selman Farisi gibi önder
kişilikler vardır. Sünni İslam anlayışında hiç söz edilmeyen
Kırklar Meclisi, Alevi / Bektaşi inancında çok önemlidir.
Kırklar Meclisinin başkanı H.z. Ali’dir. Anlaşıldığı
kadarıyla “Ashab - ı Suffa “ nın temelini oluşturduğu bu
meclis, İslam öğretisinin öğrenildiği bir kutsal kurumdur.
Alevi / Bektaşi inancındaki temel ibadet
biçimi olan cem ayininin ve bu ayinin en önemli unsuru olan
semahın kaynağı Kırklar Meclisidir. Diğer bir ifadeyle ilk
cem ayini Kırklar Meclisini oluşturan bu kırk ulu kişi ve
Hz. Muhammed tarafından icra edilmiş, ilk semah da bu cemde
dönülmüştür. Hz. Muhammed’in bu meclise miraç dönüşü
katılması Alevi / Bektaşi nefeslerinde / deyişlerinde sıkça
işlenmiştir. Bu nefeslere “ Miraçname “ ya da “ Miraçlama “
denilmektedir. Alevi / Bektaşi inancının teolojik kökenini
oluşturan Kırklar Meclisi inacına dair geliştirilen
eleştirel yaklaşımlara; İslami kaynaklarda ( Kur’an ve
Hadisler kastediliyor. ) kendisinden hiçbir şekilde
bahsedilmemiş olduğu yönündeki savlara çalışmamızın ileriki
bölümlerinde yanıt vereceğiz.
Şimdi Aşık Geda Feyzi’nin uzun
miraçnamesinden bazı bölümleri örnek olarak sunalım:
Miraç okudu Cebrail,
Muhammed Mustafa mahi.
Hak emrine oldu kail,
Eyledi hem azm-i rahi.
Gaipten yandı bir çerağ,
Çünkü yakın oldu ırak,
Cebrail getirdi Burak,
Bindi ol habibullahi.
Burak kadem bastı arşa,
Erişti fevk ile Ferş’e,
Hak kadirdir cümle işe,
Eyledi gez nigahi.
(…)
Yolda irast geldi bir şir,
Ya nedir bu işe tedbir,
Hatemini ağzına vir,
Sundu iki cihan şahi.
(…)
Anda gördü bir nevcivan,
Yüzü şems-i mah-i taban,
Cemaline oldu hayran,
Nazar kıldı ol Allahi.
(…)
Vardı Kırkların cemine,
Oturdu hak makamına,
Hüü dedi gerçek demine,
Dem be dem Resulullahi.
(…)
Kırklar bir şerbet içtiler,
Can ile baştan geçtiler,
Cezbe- i aşka düştüler,
Ettiler Kırklar Semahi.
(…)
Musahiplik
Musahiplik, Alevi / Bektaşi toplumunun
toplumsal yaşamının temel taşlarından biridir. Kısaca iki
insanın ya da iki ailenin kıyamete dek kardeşlik bağlarıyla
bağlanması demektir. Musahiplik, Bektaşilerde iki kişi
arasında olurken Alevilerde iki aile arasında olmaktadır.
Alevi / Bektaşi inancına göre musahiplik her türlü
karşılıklı sorumluluk bağıdır. Bir insan kendi
davranışlarından topluma karşı nasıl sorumlu ise, aynı
ölçüde musahibinin davranışından da sorumludur. Yanlış
davranışta bulunan, bir suç işleyen kimse nasıl toplum
tarafından kınanır ve ayıplanırsa, aynı şekilde musahibi
için de bu hata bir utanç sebebidir.
Bir kardeşin çocuğu diğer kardeşin çocuğu
ile evlenirken, musahiplerin çocuklarının birbirleriyle
evlenmesi yasaktır. Yine kişinin, ölen musahibinin eşiyle
evlenmesi de yasaktır. Musahiplik bağı aile bağından daha
sıkıdır. Çünkü musahip olan insanlar kendi istekleriyle ve
özgürce birbirlerini seçerler. Birbirlerine kefil olurlar.
Bu nedenle musahiplik üstlenilmesi çok zor bir
yükümlülüktür. Musahip olmak için belli bir tören
düzenlenir. Tören başlarken musahip olacak kişilere
musahipliğin zorlukları anımsatılır. Tekrar düşünmeleri için
süre verilir. Kişiler bu düşünmenin sonunda da ısrarlı
olurlarsa tören devam eder. Musahiplik kurumunun kaynağı
Türkmenlerdeki “ anda “ olma geleneği ve H.z. Muhammed’in
Mekke’den Medine’ ye göçten sonra muhacir ile ensardan kimi
aileleri kardeş ilan etmesidir.
Düşkünlük
Alevi / Bektaşi inancının yasaklarını
yapan, edebin, ahlakın dışına çıkan insana düşkün denir. Bu
suçlu olma durumuna da düşkünlük denir. Düşkün insan çeşitli
cezalara çarptırılır. Kişi önce düşkün ilan edilmeden dede,
rehber veya mürşid tarafından uyarılır. Uyarılara karşın
kabahatten dönülmüyorsa düşkün ilan edilir.
Düşkünlere verilen cezalar yöreden yöreye
farklılık arzetmektedir. Suçun ağırlığına göre ceza süresiz
olabileceği gibi belli bir süre dahilinde de olabilir.
Düşkünlere verilen cezaların en ağırı toplum tarafından
dışlanmaktır. Düşküne selam verilmez, onunla konuşulup
görüşülmez, alış veriş yapılmaz, kız alıp kız verilmez ve
törenlere alınmaz.
Düşkünlük cezasının ağırlığı nedeniyle
Alevi / Bektaşi toplumunda çok yüksek bir ahlaki yaşam
egemendir. Adli vakalar yok denecek kadar azdır. Düşkünlük
utanç verici bir durum olduğu için suç oranı çok düşüktür.
Dar
Dar, bir Alevinin canlara ve dedeye
saygısının açıklanmasını anlatan bir duruş biçimidir.
Alevilik, insanı Allah’ ın Kabesi saydığından, dar insana ve
insanın kişiliğinde Tanrıya gösterilen bir saygıdır. Dar,
cem ayini sırasında icra edilir. Dört çeşit dar vardır.
Bunlar sırasıyla; Mansur Darı, Nesimi Darı, Fazlı Darı,
Fatma Darıdır.
Talip
Alevi / Bektaşi yoluna giren kişiye (
cana ) talip denilir. Talip, Arapça bir sözcüktür.
Arapçadaki anlamı öğrenci demektir. Bu anlamı dikkate
alındığında talip sözcüğü, Alevi / Bektaşi inancını
öğrenmeye çalışan, bu inancın gereklerini yerine getirmek
için uğraşan ve bunu yaparken bir dede / babaya bağlanan
yani ikrar veren kişiyi anlatmaktadır. Aslında her Alevi /
Bektaşi Hazreti Ali’nin talibidir. Dede / babalar, Alevi /
Bektaşi toplumunun en aydın, en bilgili,en kültürlü kişileri
olarak geçmişte toplumun yol göstericileri olmuşlar, her
anlamıyla Alevi / Bektaşilere önderlik etmişlerdir. Bugün
dede / babaların geçmişteki kadar bilgili olmadıkları ve
eğitim düzeylerinin düşük olduğu gerçeği de ortadadır.
Üniversite okuyan ve dolayısıyla yüksek bir kültür düzeyine
erişen Alevi / Bektaşi gençlerinin dede / babalara bu
nedenle bağlanmadıkları ve itaat etmedikleri bilinmektedir.
Bu gençlerin büyük bir bölümü maalesef kendi inançlarını
öğrenme olanaklarının yok denecek kadar az olması nedeniyle
ateizme sürüklenmektedir. Yani diğer bir deyişle bugün
neredeyse talip konumunda bulunan kişiler mürşid konumunda
bulunan kişilere göre daha bilgili durumdadır. Bu da işaret
ettiğimiz sorunlara yol açmaktadır. Bugün aydınlanmış yani
kültür ve bilgi düzeyi son derece ilerlemiş bir bireyin bir
dede / babaya gidip talip olması ve ikrar vermesi pek
mantıklı değildir. Dede / babalar artık ruhsal / manevi bir
yol gösterici ve öğreticilikten ziyade cemlerin yöneticileri
ve ayinlerin nasıl yapılacağını öğreten kılavuz kişiler
olmalıdırlar. İkrar verme olayı da artık simgesel bir anlama
bürünmelidir. Yani mürşide bağlılıktan ziyade yola bağlılık
bakımından önem arzetmelidir.
Alevi / Bektaşi dede / babaları son
yıllardaki hızlı kentleşme ve bilgi kaynaklarının belli
tekellerin denetiminden çıkmış olmasının yarattığı elverişli
ortamdan yararlanarak süratle bilgi ve kültür düzeyleri
artan kişiler olmaya başlamışlardır. Bu, yeni ve Alevi /
Bektaşi toplumu açısından gerçekten sevindirici bir
durumdur.
İkrar
Alevi / Bektaşi yoluna girecek kişinin
veya kişilerin dede / babaya söz vermeleri, bağlanmaları ve
böylece Alevi / Bektaşi inancının gereklerinden yükümlü
olmaları anlamına gelir. İkrar vermek için belli bir yaş
sınırlaması olmamakla birlikte kişinin reşit olması koşulu
vardır. Yani kişi, iyi ile kötüyü, doğru ile yanlışı
ayırtedebilecek bir yaşta ve zekada olmalıdır.
Evli olan bacılar, kocalarının izni
olmadan, bekar olanlar ise velilerinin izni olmadan ikrar
veremezler. Bektaşilerde karının ayrı, kocanın ayrı ikrarı
alınabilir. Ama Alevilerde karı koca birlikte ikrar vermek
zorundadır.(11)
Gülbank / Gülbenk
Alevi / Bektaşi dede / babalarının cem
ayini sırasında veya dğer zamanlarda taliplere verdiği
dualara bu ad verilir. Örnek olarak bir gülbenk verelim:
“ Bismişah ! Allah, Allah!.. Akşamlar
hayrola ! Hayırlar fethola ! Şerler defola ! Oniki İmamın
himmeti üzerimizde hazır ve nazır ola ! Erenler bizi Oniki
İmam katarından ayırmaya ! Nefsimiz ruh, nutkumuz can bula !
Hak erenler iftiradan saklayıp gözcümüz, bekçimiz ola !
Muratlarımız hasıl, niyazlarımız kabul ola ! Nur - u Nebi,
Kerem - i Ali, Pirimiz Hünkar Hacı Bektaş Veli ! Hazır ve
gaib, zahir ve batın gerçekler demine hu ! diyelim huu !...
“
Oniki Hizmet
On iki hizmet, Alevi / Bektaşi inancının
temel ibadet biçimi olan cem ayinlerinin en önemli
unsurlarındandır. Cem Ayininde icra edilen görevleri ve bu
görevleri yapan kimseleri ifade etmektedir. Bunlar sırasıyla
şöyledir:
Dede / Baba: Bektaşilerin bir
kolunda ( Babağan kolu ) cemi Baba yönetir. Bu kolun
dışında kalan Alevilerde ( Ocaklı, Musahipli, Hacı
Bektaş Veli’ ye bağlı Alevilerde ) dede yönetir.
Dede veya Baba sadece birer cem yöneticisi değil
aynı zamanda topluluğun önderidir. Ancak günümüzde
şehirleşmeyle birlikte dede / babaların konumu
sadece cem yöneticiliği ve Alevi / Bektaşi inancının
yalın ve yüzeysel öğreticiliği düzeyine inmektedir.
Yani bir anlamda Sünni Müslümanlarda cami
imamlarının konumuyla aynı mertebededir. Artık Alevi
/ Bektaşi toplumunun toplumsal önderleri daha ileri
düzeyde eğitim almış ve toplumda çokça tanınıp
sevilen akademisyenler v.b. kişilerdir. Bir dede /
baba da bu özelliklere sahip olabilir ( ki aslında
olmalıdır ) ve bu anlamda tarihsel bağlamda gerçek
bir dede / baba yani her açıdan topluluğun önderi
olma özelliğini bugün de sürdürebilir.
Rehber: Dede / Babanın
yardımcısıdır. Dede / babanın olmadığı yerde
vekilidir. Rehber talibi yola hazırlar. Ayrıca
dedenin olmadığı yerlerde cem törenini yönetir.
Gözcü: Cem ayininin genel
düzeninden sorumludur. Törene uygun davranmayanları
uyarır.
Çerağcı: Çerağ ( ateş ) yakılması
ve meydanın aydınlatılması ile görevlidir. Çerağ
yakılmasına, çerağ ( delil) uyandırma da
denilmektedir. Çerağcı, çerağı uyandırdıktan sonra
dara durur ve duasını okur.
Zakir: Deyiş, düvaz ve
miraçlamaları söyler.
Ferraş: Süpürgeci anlamına
gelmektedir. Bu hizmet Selman - i Farisi’ nin
hizmeti kabul edilir. Semahtan sonra koltuğunda
küçük, simgesel bir süpürge ile meydana gelir.
Süpürgeyi simgesel olarak yere sürer. Cemin sona
erişinin ilk işaretidir. Cem sırasında ise car (
süpürge) çalar. Bu işlem gönülleri de her türlü
kötülükten arındırmayı simgeler.
Tezekkar ( İbriktar): El yıkama,
tarikat abdestinin alınmasında hizmet yapandır. Bu
da sembolik bir işlemdir. Simgesel olarak elinde
leğen ve ibrik omzunda havlu ile hizmet eder.
Sofracı: Kurban kesme ve yemek
işlerinden sorumlu kişidir.
Peyk / Peyik ( haberci ): Cemin
yapılacağını canlara haber veren kişidir.
Pervane: Semah dönenlere(
semahçılara ) yol gösteren kişidir.
Meydancı ( İznikçi ): Cemde
meydan görevlerini yapan, meydanın düzeninden, araç
gereçlerin hazırlanmasından, ısıtılmasından v.b.
sorumlu kişidir.
Saka ( saki ): Cemde su
dağıtandır. Cem esnasında canlara su dağıtır. Kimi
Alevi / Bektaşi toplulukların cemlerinde dem veya
diğer bir tabirle dolu vardır. Dem veya dolu,
alkollü içecek ya da şerbettir. Kırklar Ceminde
içilen üzüm suyunu simgeler. Saki dolu dağıtandır.
Cemlerde dem almak / dolu içmek dinsel bir
ritüeldir. Kur’an’da alkollü içkinin içilmesinin
yasak olmasından hareketle Sünnilerce Alevi /
Bektaşiler cemlerinde dem almalarından dolayı ağır
biçimde eleştirilmektedir. Ancak Kur’an’da içkinin
yasaklanma nedeni ile Alevi / Bektaşilerin dem
almaları / dolu içmeleri arasında bir bağ yoktur.
İçkinin yasaklanmasındaki neden sarhoşluktur. Oysa
Alevi / Bektaşiler dolu içtiklerinde sarhoş
olmamaktadırlar. Sadece bir yudum içilmektedir ki bu
da tamamen simgeseldir.Kırklar Ceminde içilen engür
/ üzüm suyunu simgelemektedir.Ancak hemen belirtelim
ki, dem / dolu alma ritüeli tüm Alevi / Bektaşilerce
kabul gören / uygulanan bir ritüel değildir. Ayrıca
bu ritüel git gide terkedilmektedir. Bu geleneğin
yavaş yavaş terkediliyor olması, dem alma ritüelinin
teolojik kökeni dikkate alındığında Alevi / Bektaşi
kimliğinin önemli bir unsurunun erimekte olduğunu
göstermektedir.
Oniki Post
Alevi / Bektaşilerin tek ibadet yeri olan
cemevinde oniki post bulunmaktadır. Bunları sırasıyla
yazalım:
Mürşid postu: Bu post , Ahmed - i
muhtar makamıdır.Bazen da H.z. Muhammed postu olarak
da bilinir.
Pir postu: Buna Horasan postu da
denir.
Rehber postu: Hz. Ali makamıdır.
Ali postu diye de anılır.
Aşçı postu: Seyit Ali Sultan
makamıdır.
Ekmekçi postu: Balım sultan
makamıdır.
Nakib postu: Kaygusuz Abdal
makamıdır.
Atacı postu: Kamber Ali sultan
makamıdır.
Meydancı postu: Sarı İsmail
Sultan makamıdır.
Türbedar postu: Kurudonlu Can
Baba makamıdır.
Kurbancı postu: Hz. İbrahim
makamıdır.
Ayakçı postu: Abdal Sultan
makamıdır.
Mihmandar postu: Hızır
aleyhisselam makamıdır.
Bu oniki post daha ziyade Bektaşilerde
mevcuttur. Oniki post unsurunun Balım Sultan tarafından
ihdas edildiği ileri sürülmektedir. Ancak bugün bir çok
cemevinde / meydanevinde sadece pirin önüne serilen postu
görüyoruz. Zaman içerisinde her düşünce, her kültür ve her
inancın uğradığı değişimden Alevi / Bektaşi yolu da nasibini
almaktadır.
Bozatlı Hızır İnancı
Hızır, Alevi / Bektaşi topluluklarında
darda kalanlara yardım ettiğine, sıkıntıya düşenlerin
sıkıntısını giderdiğine, çağırıldığında yardıma koştuğuna
inanılan ulu bir kişiliktir. “H.z. Hızır” olarak
adlandırılır. Ancak Türkmen topluluklarında genellikle “ Boz
Atlı Hızır “ olarak isimlendirilir. Boz renk ve boz at
figürü Türk kültürünün en önemli parçalarından biridir. Türk
destanlarında boz renk ve boz at unsuru sıkça yer alır. Söz
gelimi eski Türklerde Şamanların Gök Tanrı ile görüşmek
üzere boz bir atın üstünde göğe yükseldiğine inanılır. Yine
Baba İlyas’ın, öldüğünde boz bir atla göğe yükseldiğine
inanılmaktadır. Prof. Dr A. Yaşar Ocak, Baba İlyas için:
"Hiç tereddüt etmeden Baba İlyas' ın İslami kimliğinin
altında, çok derinlerde kalmış tipik bir ŞAMAN olma
hüvviyetini kaybetmemiş bir 'Türkmen Baba'sı olduğunu
söyleyebiliriz"(12) diyor.
Anadolu Alevilerinde Hızır inancı çok
güçlüdür. Boz atlı Hızır için üç gün oruç tutulur. Bu orucun
kaynağını ve vaktini ibadetlerle ilgili bölümde ele
alacağız.
Semah
Alevi / Bektaşi inancının temel ibadet
biçimi olan cem törenlerinde ( ayin- i cem ) icra edilen bir
ritüeldir. Semah, cemin ayrılmaz bir parçasıdır. On iki
hizmetten biridir. Cemin belli bir aşamasında dedenin
işareti ile kadın erkek birlikte bağlama veya saz eşliğinde
söylenen nefeslerle vecd halinde dönülür.
Semahın kaynağı tıpkı cem gibi Kırklar
Meclisidir. Aleviler ilk semahın Kırklar Meclisinde
dönüldüğüne inanılır. Semah, yüce Tanrı’nın zikredilmesidir.
Bu zikir sadece dille yapılan bir zikir değil, tüm bedenle,
ruh ve gönülle, olağan üstü bir coşku ve aşkla yapılan bir
zikirdir. Semah, Alevi / Bektaşi toplumunun en ayırt edici
ritüelidir. Hatta Alevilik / Bektaşilik dendiğinde herkesin
aklına gelen ilk hususiyet semahtır.
Türkmenlerin Horasan’ dan Anadolu’ ya
doğru süren yolculuğunda semahın pirliğini yapan Hünkar Hacı
Bektaş Veli; “ Semah, ariflerin aleti, muhiplerin ibadeti,
taliplerin maksududur. Hakka ki, semahımz oyun değildir.
Tanrısal bir sırdır. Mecazi değildir.” Demektedir.
Alevi / Bektaşi inanışına göre; Hz.
Muhammed, Miraç dönüşü Kırklar Meclisine uğrar. Hz. Selman
Farisi, Hz. Muhammed’ e bir üzüm tanesi getirir ve “ Ey
yoksulların hizmetçisi ! Bu üzüm tanesini bize paylaştır.”
Der. Cebrail bir çanak getirir ve Hz. Muhammed, onun içinde
üzüm tanesini ezip şerbet yapar. Bu şerbet orada bulunan
Kırk ulu kişiden birinin dudağına değdiğinde tümü kendinden
geçer, Tanrısal bir aşkla esrir. Hep birden ayağa kalkıp “
Ya Allah ! “ diyerek semah dönmeye başlarlar. İşte semah o
gün bugündür erenler meclisinde ilahi bir aşkla dönülür.
Semah, yüce Allah’ ın en güzel, en görkemli ve en coşkun bir
biçimde zikredilişidir. Adeta Tanrıya doğru yapılan tinsel
bir yolculuktur.
Bilmekteyiz ki, evrende atomdan güneş
sistemine dek her şey dönmektedir. Yani semah bütün evrenin
yaptığı bir ibadettir. Başka bir deyişle varlıkların ibadeti
semahtır.
Bütün evren semah döner,
Aşkından güneşler yanar,
Aslına ermektir hüner,
Beş vakitle avunmayın…
Yüce Tanrı’nın kutsal kitap Kur’an - I
Kerim’ deki şu sözleri semah dönenleri anımsatmaktadır:
“Andolsun o saf bağlayıp dizilenlere /
kanatlarını açıp toplayarak uçanlara,
O haykırarak sevk edenlere,
O zikir okuyanlara !” (13)
Semah sırasında ayaklar çıplaktır.
Kadınların başları eşarplıdır. Erkeklerin başı açık,
ayakları çıplaktır.
Dede makamı kutsal olduğundan semah
sırasında o makama sırt dönülmez.
Semahlardaki çeşitlilik ve zenginlik Türk
ulusunun ve Anadolu’nun kültürel zenginliğinin bir
yansımasıdır. Bu zenginliğin içerisinde Kerbela’da
haksızlığa boyun eğmeyen Hz. Hüseyin’İ , Türkmen kocası Dede
Korkut’ u , Pir Sultan Abdal’ I ve son ata olan büyük
Atatürk’ü bulmak ve duyumsamak mümkündür.
Semahlar arasında yöreden yöreye bazı
farklılıklar vardır. Alevi / Bektaşilerce dönülen semahların
bazıları şu adlarla anılır:
1. Kırklar Semahı,
2. Turnalar Semahı,
3. Kırat Semahı,
4. Tahtacı Semahı,
5. Trakya Semahı,
6. Urfa Semahı,
7. Afyon Semahı,
8. Rodos Semahı,
9. Ladik Semahı,
10 .Hacı Bektaş Semahı,
11. Hubyar Semahı,
12. Erzincan Semahı,
13. Çoban Baba Semahı,
14. Muhammed Ali Semahı,
15. Tahtacı - Fethiye Semahı ve
diğerleri.
Açıkça ifade edelim ki, insanoğlunun
Tanrıya ibadet için bütün yeryüzünde icra ettiği bin bir
türlü ritüellerin arasında en görkemlisi ve en coşkulusu
semahtır. Ondaki ritm, birliktelik, vecd hali, yüceliş ve
etkileyicilik başka hiçbir ritüelde yoktur. Semah Türkmen
yaşamının doğurduğu ihtişamlı figürler olarak Türk
kültürünün övünç kaynaklarından biri olmakla birlikte aynı
zamanda bütün insanlığın da ortak kültür mirasıdır. Bu
nedenle semah sadece Alevi / Bektaşilerin değil, başta
Sünnisi, Alevisi ile bütün Türklerin malı ve daha sonra
topyekün bütün insanlığın zenginliğidir.
Orta Asya’dan Anadolu’ya yüzyıllar süren
Türkmen göçünü ve semaha duruşu, Yaşar Kemal, Binboğalar
Efsanesi’nde şöyle anlatmaktadır:
“Kalktık Horasan’dan sökün eyledik.
Harran Ovası’nda binlerce kişi ceylanlara
karışıp semah döndük.
Ulu şahinler gibi. Şölenler tuttuk,
kutsal cemler büyüttük...
Yüzyıllar geçti, parça parça bölündük,
küçüldük, kara çadırlar soldu.
Anadolu’da karşımıza çıktı Kayseri Dağı,
Süphan, Nemrut, Binboğa, Cilo Dağı...
Vardık, Anadolu’da da karşımıza çıktı
Kızılırmak, Yeşilırmak, Sakarya, Seyhan, Ceyhan Suyu...
Ve adlarımızı verdik sulara, ovalara,
dağlara. Anadolu’nun her karış toprağına bir ad bulduk,
obamızın adını koyduk.
Düşürdüler bizi tozlu yollara, aşırdılar
bizi karlı dağlardan.
Düşürdüler bizi haldan hallere...
Anadolu’nun taşıyla toprağıyla, akan
suyu, esen yeliyle, binlerce yıldan bu yana işlenmiş,
gelişmiş, yeşermiş, boy atmış, kervansarayları, sarayları,
tapınakları, ulu şehirleri, türküleri, gelenekleri, görgüsü,
bilgisiyle bir olduk kaynaştık.
Etle kemik gibi... Yağmurla toprak
gibi...
Birdenbire değil, binlerce yıldan bu yana
azala azala, ufalana, küçüle, her toprakta bir parçamızı
bırakarak tükendik...
Bir aydınlık su gibi bu toprağın üstünden
aktık.
Geldik Anadolu’da da karşımıza çıktı
Kayseri Dağı.
Ulu, temiz, alımlı, yakışıklı, ışığa
batmış.
Kırmızı yakut gözlü, uzun boyunlu
atlarımız...
Harran Ovası’nda, Mezopotamya’da yüz bin
ulu kartal konmuş gibi kıl kara çadırlarımız.
Binlerce kişi, binlerce ceylanla birlikte
semah tuttuk üç gün üç gece-kırk gün kırk gece...”
Serçeşme
Alevi / Bektaşilerin ulu piri ve büyük
Türkmen göçünün Türkistan’dan Horasan’a, ordan da Anadolu’ya
akışında manevi önder olan Hünkar Hacı Bektaş Veli’ ye
atfedilen bir sıfattır. Kelime anlamı olarak baş kaynak, ulu
pınar, pınar başı gibi anlamlara gelmektedir.
Anadolu Aleviliğinde Hünkar Hacı Bektaş
Veli serçeşme olarak görülür. Bütün Alevi / Bektaşiler /
Kızılbaşlar, Hünkar Hacı Bektaş Veli’ ye bağlıdırlar. Alevi
ve Bektaşileri hatta Kızılbaşları birbirinden farklı imiş
gibi göstermeye çalışanlar ard niyetli kimselerdir. Bu
türden iddia ve görüşlerin hiçbir bilimsel temeli ve
geçerliliği yoktur. Bütün Alevi / Bektaşiler diğer bir
deyişle Kızlbaşlar, Hünkar Hacı Bektaş Veli’ nin izinde
birleşirler, bütünleşirler. Artık geçmişteki kimi kücük
ayrımlar geride bırakılmış ve bütünleşilmiştir. Bu cümleden
olarak diyelim ki, günümüzde bütün Aleviler Bektaşidir.
Bütün Bektaşiler de Alevidir. Kızılbaşlık ise her iki
isimlendirmeyi de kapsayacak şekilde siyasal içeriği öne
çıkaran / çıkarması gereken bütünsel bir adlandırmadır.
Kızılbaşlığın doğuşundan bugüne değin ve
bugün ne tür bir siyasal içeriğe sahip olduğunu / olması
gerektiğini tarihin ve Alevi /Bektaşi inancının yol
göstericiliğinde, daha kapsamlı bir biçimde, sonraki
bölümlerde ele alacağız.
Serçeşmenin verdiği manevi besinden
beslenen Kızılbaşlar Anadolu’ da, Balkanlarda, tüm Türklük
coğrafyasında ve hatta tüm dünyada ideal bir ahlak ve erdem
toplumu yaratmak için uğraş vermektedirler, vermelidirler.
Bu ideal ahlak ve erdem toplumu tüm insanlık için de örnek
oluşturmaktadır, oluşturmalıdır.