|
|
|
Güncel ve Tarafsız Haber |
|
|
|
|
Murat Aksoy Türkiye üzerinden Avrupa’yı tartışmak 6 Ekim tarihi sadece Türkiye ve AB için değil aynı zamanda Dünya içinde önemli bir tarih. AB’nin açıklayacağı Türkiye İlerleme Raporu, siyaseten şekillendireceği gelecek açısından Dünya için de önem taşıyor. Raporun getirdiği şartlara rağmen olumlu olması ve bunun durumun 17 Aralık’ta da teyit edilmesi halinde; Türkiye ile AB arasında siyaseten başlayacak bu entegrasyon süreci dünyanın geleceği açısından da olumlu bir etki yaratacağı açıktır. Türkiye’nin AB üyeliği konusunda en büyük tartışma AB’nin en büyük iki ülkesinde yani Fransa ve Almanya’dan geldi. Fransa ile Türkiye özellikle laiklik konusunda gerek laikliğin zihni algılayışı ve pratik uygulamaları birbirinden farklı değil. Daha da ilginç olanı Fransa’da hem sağ hem de sol’da Türkiye konusunda büyük bir tartışma yaşanıyor. Bu konu da diğer bir ülke de Almaya. Özellikle Almanya’da muhalefet olan Hıristiyan Demokratlar Türkiye’nin AB üyeliğ konusunda ciddi muhalefet ediyorlar. Oysa Türkiye’yi AB’ye en fazla yaklaştıran AKP’nin, dinin gündelik hayattaki yeri konusunda Alman Hıristiyan Demokratlara benzer denebilecek hassasiyetlere sahipler. (Bu iki ülkede Türkiye’ye karşı olan muhalefete rağmen her iki ülke de Türkiye taraftarı olan ciddi bir siyasi güç var. Bu ise iki türlü bir analizi mümkün kılıyor. ) Oysa geldiğimiz nokta iki açıdan ele alarak AB içinde Türkkiye’ye karşı olan muhalefet ve taraftarlığı anlama mümkün olabilir. Bu analiz bir yanda AB’nin siyasal olan konumu, diğer yandan AB’nin sosyal ve kültürel kimliği konusu. Dünya ve Avrupa; Türkiye Dünyanın küreselleşme süreci ile birlikte karşı karşıya olduğu belirsizlik, 11 Eylül terör eylemleri ile birlikte bu belirsizlik önemli ölçüde dağılmaya başladı. Sovyetler Birliği’nin çökmesi ile birlikte tek kutuplu dünya tarihe karışırken, ülkelerin önünde siyaseten yükselebilecekleri bir süreç çıktı. Şimdi tek kutuplu ancak bölgesel güç blokları öne çıktı. Dünyanın önemli jeopolitik bölgeleri, birer bölgesel güç bloğu olarak karşımıza çıktı. Şimdi ülkelerin önünde bu bölgesel güç blokları içinde yükselecekleri bir hiyerarşi çıktı. Yani ABD’nin merkez olduğu Kuzey Atlantik bloğu, AB bloğu, Rusya, Çin merkezli blok, Hindistan, Pakistan çevresinde blok gibi. Bu merkezler etrafında bulunan ülkeler için karşı karşıya olunan durum ancak siyaseten risk alınarak yükselebilecekleri bir süreç çıktı. Bir anlamda belirsizlik olarak değerlendirilebilecek süreç bir “geçiş süreci” olarak işlemekteydi. Ancak 11 Eylül terör eylemleri bu süreci beklenmedik şekilde bozdu ve hızlandırdı. Şimdi ülkeler karşı karşıya olunan siyasi tercihlere daha çabuk karar vermek durumunda kaldılar. Bu durum kaçınılmaz olarak bu güç blokları arasında yer alan AB’yi de etkiledi. AB gerek bu siyasi güç blokları arasında bir güç olmak gerekse 11 Eylül eylemlerinden sonra ABD’nin tek taraflı olarak ele aldığı inisiyatif ile şekillendirmek istediği haritada ben de varım diyebilmek için kendisini yeniden bakmak durumundadır. Şimdi AB’nin siyaseten yapması gereken kendini güçlendirmek zorunluluğuna işaret eder. İşte tam bu noktada Türkiye AB için önem kazandı. Türkiye gerek Afganistan ve İran üzerinden Orta Asya ve Türk Cumhuriyetlerine yani Rusya-Çin ve Hint-Pakistan bölgesine olan yakınlığı gerekse Irak-Suriye üzerinden Ortadoğu’ya olan komşuluğu Türkiye’yi AB açısından kendini güçlendirmek için kaçınılmaz bir ortak olarak kabul etmesine yol açmıştır. Bu yüzden AB içinde Türkiye karşıtı olan muhalefet hiçbir zaman Türkiye’yi dışlayan bir çizgi izlememiştir. Bu açıdan bakıldığında 11 Eylül ile birlikte dünyada yaşanan gelişmelere AB’nin hızla Türkiye’ye yaklaşması ile sonuçlanmıştır. Eğer gelişmeler bu hızla devam ederse; Türkiye’nin AB’ye üyeliği söylenildiği gibi uzun on yıllar değil, sadece yıllar alabilir.
Sosyal ve Kültürel; Türkiye Yukarıda kısaca açıklamaya çalıştığımızı ve bir anlamada pragmatizm ile açıklanabilecek bakış açısı AB’yi Türkiye’ye mahkum kılarken, sosyal ve kültürel olarak iki farklı medeniyetin ve kültürel dokunun da birbirine uyması zamana yayılabilecek bir kaynaşmayı daha da hızlanması demek.
AB, bugüne kadar kendi varlığını büyük ölçüde ekonomik alt yapı üzerine kurmuş ve kendi içinde kültürel çeşitliliği ve bunun yarattığı çatışmayı görmezlikten gelmiştir. Bu konuda AB’nin son genişleme süreci bu çatışmaların bir anlamda görülmeye başlaması anlamını taşımıştır. Bu yüzden AB’nin kendi dışına karşı göstermiş olduğu demokratlığı kendi içinde göstermek durumundadır. Bu durumda AB ile Türkiye arasındaki ilişkinin AB’nin kendi içinde olan farklılığından daha derin olduğu göz önüne alındığında bu tartışmanın daha geniş ve anlamlı olacağı açıktır. Bu ise AB’nin geçmişte zihinsel olarak yaşadığı sıçramayı daha da derinleştirmesi demektir. Bu ise kültürel olarak çoğulculuğun sağlanması anlamını taşır. Ancak burada AB ile Türkiye arasındaki ilişkinin önemli bir temel referansı vardır. O da Avrupa’da hakim kültürün kodunun laik/seküler olmasıdır. Şimdi AB ile Türkiye arasındaki kültürel birleşme her iki taraf içinde bir içe dönme ve kendini eleştirel bakma sürecini işaret etmektedir. Avrupa için bu süreç kendi içinde kültürel kimlik ve çoğulluğu siyasal olarak kabul etmesi ve Avrupalılığı bir üst kimlik olarak yeniden üretmesi anlamını taşırken; Türkiye için de bu süreç kendi içinde çoğulluğu siyasal olarak hayata geçmesi olacaktır. AB ve Türkiye’nin bu şekilde kendine dönemsi ve kendini yeniden kurması Hıristiyanlık ve Müslümanlık gibi iki kadim medeniyet ve kültürü aşan başka bir zihni anlayış hayat bulacak bu kaynaşma başka bir zihinsel bir kanalda kendini ifade edecektir. Bu deneyim aynı zamanda meşhur “medeniyetler çatışmasına” verilecek en sağlıklı cevaptır. Ancak bu da önemli ölçüde AB’yi oluşturan her ülkenin kendine karşı samimi olmasına bağlıdır.
Bu süreçte gerek Fransa gerekse Almanya’dan gelen kültürel temelli itirazlar AB içinde Türkiye’ye duyulan siyasal ihtiyacın kültürel korku ile tartışılması anlamını taşıyor. Oysa bu iki konu yani siyasal ve kültürel olan birbirini dışlayan değil birbirini kucaklayan iki temel dinamiktir.
Bu yüzden karşı karşıya olduğumuz durumu, belki de ilk kez AB’nin Türkiye üzerinden kendi kimliğini tartışması anlamını taşımaktadır. Bu ise yaşlı kıtanın insan olma erdemlerine bir yenisini daha eklemesi yani demokratlığı biraz daha içselleştirilmesi demektir. Bu yüzden Türkiye’nin AB’den dışlanması ve bunun gerekçesinin de kültürel (dinsel) olması sadece AB’nin kaybetmesi değil tüm dünyanın kaybetmesi demektir. |
| Ana Sayfaya |
|Gündem | Yorumlar | Yazarlar | Politika | Dünyadan |
| Derneklerden | Belgeler | Kültür & Sanat | Alevilik| Arama |