Murat Aksoy
Başörtüsü /
türban tartışmasında eksik kalan ne?
Başbakan Recep
Tayyip Erdoğan’ın Alman gazetesinde yer alan söyleşinin
içeriği konusunda net bir bilgimiz olmasa da, başörtüsü
tartışmasında Başbakanın meselenin çözümü için “mutabakat”ı
önemsediği anlaşıldı. Bu tartışma zamanlama açısından da
önemli ve bu yüzden yarıda kesilmemeli. Yarıda kesilmemeli
derken asıl söylemek istediğimiz bu tartışmayı
başlatanların, tartışmadan kaçmamalarıdır.
Taraflar ve
Görüşleri
Genel bir
sınıflandırma içinde konuya iki farklı yaklaşım söz
konusudur. Bunlardan ilki türbanın bir sorun olmadığını bu
anlamda yapılan tartışmaları anlamsız bulan ve sorunun
hukuki olarak çözüldüğünü ifade eden görüştür. İkincisi ise
bu alanda bir sorun olduğunu ve mevcut bu durumun da her yıl
sürekli mağdur ürettiğini ifade eden görüştür.
İlk pozisyonu
savunanlar açısından bu tartışma anlamsızdır. Çünkü mesele
hukuki olarak çözülmüştür. Konu ile ilgili gerek Danıştay’ın
gerekse Anayasa Mahkemesi (AYM) kararları tartışmayı
bitirmiştir. Bu kararlara ek olarak Avrupa İnsan Hakları
Mahkemesi (AİHM) Dördüncü Dairesinin Leyla Şahin ile ilgili
vermiş olduğu ve Türkiye’yi haklı bulan kararı ile hukuki
bir zafer daha kazandıklarını ifade etmektedirler. (Karar
kesinleşmiş değildir. Leyla Şahin’in yapmış olduğu itiraz
kabul edilmiş ve dava AİHM Büyük Kurulunda yeniden ele
alınacaktır.) YÖK Başkanından, Cumhurbaşkanı’na geniş bir
bürokratik kadro ile başta CHP olmak üzere devletin laik
nosyonuna vurgu yapan sol partiler de bu pozisyonda yer
almaktadırlar. Laik hassasiyetlere sahip bu kesim rejim
korkusu bağlamında yasakçı tavırlarını sürdürmektedirler.
Oysa gerek
Danıştay’ın gerek AYM’nin kararlarının yorumuna bağlı olarak
bir yasak ifade ediliyor. Şu anda hukuki olarak
üniversitelerde başörtüsü ile ilgili tek yasal düzenleme
2547 sayılı YÖK Kanununun Ek 17. maddesidir. Bu da
“yürürlükteki kanunlara aykırı olmamak kaydı ile kılık
kıyafet serbesttir” der. Bu kanunun iptali için AYM’ne
yapılan başvuru kabul edilmemiştir. Bu kararla yasağı
savunanlar AYM’nin kanun koyucu yerine geçtiğini görmezden
geliyorlar. Oysa Anayasa’nın 153/2 fıkrası gayet açıktır. Bu
anlamda yasal açıdan bakıldığında başta Anayasa olmak üzere
başörtüsü ile ilgili bir yasal düzenlem olmadığı için
mahkeme kararlarına göre üniversitelerde başörtüsü / türban
yasaktır demek başta hukuki olarak mümkün değildir. Ayrıca
AİHM’nin verdiği karar da, bağlayıcı değildir. Çünkü mahkeme
gerekçesinde Danıştay ve AYM kararlarına atıf yaparken, bu
kararlara katıldığını ifade etmiş ve asıl yapması gereken bu
mahkeme kararlarının Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine
(AİHS) uygun yorumlanıp yorumlandığına bakmak yerine ülke
koşullarını referans alarak mahkeme kararlarına katıldığını
belirtmiştir.
Daha da önemlisi
gerçekten gerek Danıştay gerek AYM gerekse AİHM’nin
kararları başörtüsü/türbanı üniversitelerde yasaklasa bile
bu kararları mutlaklaştırmak ne kadar doğru ve anlamlıdır.
Eğer hukuk toplumsal değişime ayak uydurmak ve sürekli bir
toplumsal mutabakat aramak ise herhangi bir tarihte ve
herhangi bir durum için verilmiş bir karardan hareketle
geleceğe ipotek koymak ne kadar anlamlıdır? Bu tavır,
toplumu hiç değişmeyen statik bir yapı varsayımına dayanmak
zorundadır. Ki bu da otoriter bir devlet-toplum ilişkinsin
temelidir.
Gelelim ikinci
çizgiye. Bu çizgi ise başörtüsünün üniversitede yasak
olmamasını savunmaktadır. Bu grup içinde İslami kesimden
laik kesim içindeki demokratlara kadar geniş bir yelpaze
bulunmaktadır. Ancak bu grup içinde özellikle bu tartışmanın
mağdurları önemli bir yer tutmaktadır. Özellikle 1980
sonrası başlayan dönemden bugüne kadar olan süreçte değişen
bir şey olmaması ayrıca kayda değerdir.
Geçtiğimiz
aylarda yine Başbakan Recep Tayyip Erdoğan yanılmıyorsam
İmam Hatip konusu bağlamında; “bedel ödemeye hazır
olduğumuzda bu sorunların çözülebileceği” mealinde bir
açıklamda bulunmuştur. Başbakan’ın burada ifade ettiği
“bedel” bana göre İslami kesimin kendilerine bakması
anlamını taşıyor. Çünkü bugüne kadar İslami kesim içinde
gerek kadınların konumunun algılanışı grekse bu kesim
içindeki kadınların kendi konumları hakkındaki kanıksanmış
pozisyonlara itirazsız katılımı bu sorunun çözümsüz
olmasında önemli bir etkidir.
Siyaset
olmadan çözüm olmaz…
İki tarafı olan
bu tartışma en baştan kabul edilmeli ki siyasi bir
tartışmadır. Laiklik bağlamında tartışılanın rejimin
korunması olduğu ve korunmak istenenin de mevcut devlet
toplum ilişkisi olduğu açıktır.
Yukarıda ifade
ettiğim iki farklı duruş arasında sorunun tanımından
ifadesine kadar iki farklı dil söz konusudur. İlk çizgi için
bu tartışma türban sorunu, bunun siyasal bir simge ve
laiklik karşıtı bir eylem olduğu; ikincisi için başörtüsü
kullanarak dinsel bir vecibe yerine getirilmekte ve nihayet
bu hak ta yasal olarak da din ve vicdan özgürlüğü ile
garanti altındadır. İlk pozisyon için sorun tanımı
siyasallaştıkça, ikinci pozisyon bunu siyasalla karşılamak
yerine kültürel olana havale ederek konuyu siyasetin dışına
çıkarmaktadır.
Evet başta ifade
ettiğimiz gibi tartışma önemli bir zaman diliminde
yaşanıyor. Kasım 2002’den bu yana Türkiye’yi inanılmaz bir
hızla AB sürecine sokan AKP’nin başörtüsü/türban konusunda
da adım atması kaçınılmazdır. Başbakan’ın aradığı
mutabakatın adresi toplumdan ziyade devlerin bürokratik
kadrosudur. Ve bu şekilde bir adım ileri iki adım geri
AKP’nin hem toplumsal düzlemde hem de bürokratik düzlemde
samimiyetini zedelemektedir.
Burada ifade
etmek istediğim çözüm mutlak anlamda bir serbestlik ya da
yasaktan ziyade bu sorunun katılımcı bir süreçle
tartışılmasıdır. Farklı alanlarda Fransız Modeli, farklı
alanlarda Almanya Modeli her neyse. Önemli olan bunu
konuşmaya başlamak ve aklımızda ne varsa söylemektir.