|
Sokak
Filozofu
Türkiye’de ki İslami hareketlerin başarısızlık sebepleri (Ve İran’ı
model alışın yanlışlığı)
Türkiye
ideolojik karakterini belirlediği ve bu ideolojik karakter ile siyasal
ve toplumsal yapılanmayı şekillendirmeye giriştiği ilk yıllardan beri
sınırları içerisinde büyük siyasal ve toplumsal sorunlar yaşadı. Bu
siyasal ve toplumsal sorunların çoğu (özelliklede büyük olanları) hala
çözülememiş olmakla birlikte, çözülmüş gibi görünenleride ileride bir
gün açığa çıkmak üzere bir kenara gizlendi.
Çözülemeyen bu sorunların en büyüklerinden biri olan “Laisizm-İslam”
çatışması, siyasal ve toplumsal yapılanışın, temel şekillendirici
etmenlerinden oldu. Fakat bu etki, hem bir kargaşanın sonucunda doğmuş
olmasıyla, hemde bir çözümün değil bir çözümsüzlüğün sonrasında
etkilerini göstermesiyle gündeme her zaman olumsuz yüzünü göstererek
geldi. Gündeme geldiği her dönemde bütün yönleri ile gücünü ve
güçsüzlüğünü gösteren “İslamcılık” bu kargaşanın köklü bir ürünü oldu .
Mevcut
düzen için her zaman sert bir problematik olan İslamcılık, özellikle son
çeyrek asırda arkasına aldığı toplumsal desteği meclis içerisinede
taşıyarak siyasal alanda da gücünü göstermiştir. İslamcılığın yalın
karakteri ile meclise girdiği dönemde, genellikle faliyetini yer altında
sürdüren ve “Radikal” olarak tanımlanan İslam ile D.P.nin iktidara
geldiği 50’li yıllardan beri siyasal arenada yalın olmayan bir yüzle,
aktif veya pasif rol oynayan İslamcılık bir kaynaşma sürecini
başlatarak, gidişatın şimdiye kadar pek görülmemiş marjinal bir şekil
almasına sebep oldu. Laik güçler karşısında ciddi ve katı bir yapılanma
halini alan bu yeni marjinal islamcılık, yalın yüzü ile kazandığı
zaferlerin sarhoşluğu gölgesinde, laik sistemi tamamiyle alaşağı edip,
hakim unsurun müslümanlar olduğu ve diğer müslüman ülkelerinde
liderliğine soyunacak bir “Türkiye İslam Cumhuriyeti’nden” söz etmeye
başladı. Lakin daha yeni yeni kurmaya başlamış olduğu bu hayallerin hoş
uyuşukluğundan bile sıyrılamadan, kazandığı küçük zaferlerin sorhoşluğu
yüzünden gerçek gücünü asla sezinleyemediği laik kurumlar önce marjinal
bir darbe ile İslamcılığı mecliste temsil eden partinin maddi ve manevi
gücünü, sonra da bu partiyi oyları ile meclise taşıyan toplumun İslamcı
kesimini küçük denebilecek bir çaba ile büyük bir hezimete uğratarak
derin bir suskunluğa gömdü.
Ardından
İslamcı kesim suskunluk içerisinde bulunduğu kısa zaman zarfında, eski
yapısı üzerinde büyük değişiklikler yaparak, tamami ile sert A.B.D.ci,
herşeyi ile sermaye sınıfından yana, yumuşak muhafazakar ve yaklaşık on
yıl önce bayrak olarak kullandığı unsurların bir çoğunu bir kenara
bırakıp oylarını neredeyse ikiye katlayarak tekrar sahneye çıktı. Bu oy
oranının artırılması ve ve kitlesel desteğin kazanılması bakımından çok
parlak bir zafer olarak görünüyordu ama İslamcı mücadelenin son çeyrek
asırda ki macerası izlendiğinde, İslami hareketin ileri derecede köklü
bir yenilgiye uğradığı kolayca seziliyordu. Çünki hareket sembol olarak
kullandığı unsurlarıterketmiş, eskiden düşman addedip kıyasıya vuruştuğu
düşmanlarla kol kola girmiş ve tarih sahnesine çıktığı ilk günlerden
beri fikri yapısnın belkemiğini oluşturan “anti-batıcı” ruhunu toprağa
gömmüştü.
Kısacası
İslami Hareket, sandalye sayısı ile kimliğini değiş tokuş ederek,
amiyane tabirle “tenekeden” bir hareket haline gelmişti. Peki dv bir
kitle desteği, sağlıklı sayılabilecek bir makro ve mikro gelenek,
sempatizanlarının her gün artmasının verdiği avantaj ve çok zengin
ekonomik kaynaklarına rağmen neden başarısız oldu?
1-
İslam ülkelerinin teker teker sömürge haline gelmeleri ve İslam
ülkelerini yöneten otoritelerin İslam ülkelerinin sömürge olmalarına
mani olamayışları bütün İslam ülkelerinde antibatıcı islami siyasetin
uyanışına sebep oldu. Bu şekilde yüzlerce yıllık uykusundan uyanan ve
bütün ihtişamı ile müslüman toplumların kaderlerini şekillendirmeye
talip olan siyasal İslam, 20. yüzyılda çeşitli düşünürlerin kuram ve
fikirleri ile beslenerek çağdaş silahlar ile donanmış bir güç olarak
arenaya çıktı. Kötü olanı Türkiye’deki müslümanlar, gerek Türkiye’de
gerek İslam Coğrafyasında gelişen islami hareketi bahsini ettiğimiz
çağdaş silahlar ile donatacak aydın, filozof, entelektüel ve alimlere
sahip değildiler. Bu sebeple Türkiye’deki İslamcılık yola çıktığı ilk
anlardan itibaren sosyal bilimsel ve felsefi tasarımlardan mahrum oldu.
Bu Türkiye’deki İslamcılığı kılıcını kaybetmiş bir gladyatör misali,
büyük zaferlerin hayalini kurmaktan öteye geçemeyen ve kavgaya daha
başlamadan yenilmiş bir adam durumuna soktu.
2-
Tarihin hangi döneminde ve dünyanın neresinde olursa olsun, hitap
ettiği toplumun bütün etnik, ekonomik, kültürel, dini gruplarına
ulaşmamış yani toplumun bütün renklerine yayılmamış bir hareket çürük
bir balon misali şişmeye başlar başlamaz patlamaya mahkumdur.
Türkiye’deki İslami Hareketinde kaderi Böylesi bir patlama olmuştur.
Türkiye’deki islamcılık, mevcut resmi ideolojiye yarı küskün, taşralı
veya yarı taşralı, kültür seviyesi az ya da orta Sünni Türkler arasında
destek bulmuş, tasvir ettiğimiz grup dışında bir gruba yayılamamıştır.
3-
Türkiye’deki İslamcılar hareketlerini evrensel değil, kısa vadeli
mikro kitlesel bir hareket olarak kavramış ve bu kavrayış çerçevesinde
faaliyetlerine yön vermişlerdir. Türkiye’de aynı dili konuştukları
gruplara dahi dertlerini anlatmaktan kaçınmışlar geniş kitlesel yayılıma
önem vermemişlerdir.
4-
Sermaye gruplarının propaganda bakanları olan ve gerek toplumsal
ve gerek siyasal İslama pek sıcak bakmayan medya grupları İslami
unsurların propagandalarından uzak durarak İslamcılığın toplumun geniş
kesimlerini etkilemesini engellemiş ya da geciktirmişlerdir. Medyanın
Türkiye Cumhuriyeti tarihi içerisinde İslamcılığı göze batar boranda
ABD’nin “Yeşil Kuşak” projesini uygulamaya koyduğu dönemde kısmen
desteklemiştir. Dönemde görüntülü ve sesli iletişim araçlarının azlığı
bu desteğin genelde süreli yayınlar muvazenesinde olmasını sağlamıştır.
Bu da İslamcı olmayan gruplara İslamcılığın yayılmasından ziyade, zaten
İslamcı olan grupların ABD ideolojisinin yönelttiği biçimde fikirler
kazanmasında (Americano İslam’ın benimsenmesine) sebep olmuştur. Günümüz
Türkiye’sindeki İslamcılığın, diğer İslam coğrafyalarındaki İslamcılığın
aksine Americano özellikler taşımasının (antikominist, kapitalist ve
light dinci) sebepğleri bu dönemde aranmalıdır.
5-
İthal ettiği batılı unsurlar ile yapılanmasını gerçekleştiren
laik devlet, sınırları içerisinde gördüğü üç büyük tehlikeden (İslam,
Komünizm, Kürt- çülük) İslam’a karşı sıkı bir mücadeleye girişerek
İslam’ın resmi bazda k’ale alınıp akademik ve siyasal bazda gelişimine
mani olarak, İslamın meşru bir düşünce olarak hareketine mahal
vermemiştir. Türkiye’ki İslamcılığın, düşünsel yönde gelişmişlikler
gösteren kanadı bu yüzden faliyetlerini hep yer altında sürdürmüştür.
6-
Türkiye’de halkın sarıldığı ve benimsediği İslam, gayr-ı İslami
birçok unsurla dolu, hatta çoğu zaman Kuran İslamına karşı negatif
tavırlar takınan, tasavvuf menbalı, muhafazakar ve taşralı özellikler
gösteren köksüz bir halk İslamı olmuştur. Bu tip bir İslam hem öz İslama
uyumsuz olduğundan, hem toplumsal devrimci ve sosyal adaletçi
olmadığından, ilerici unsurlara kulağunı en sert cisimler ile
kapadığından başarıya ulaşamamıştır. Zaten DünyaTarihinde öz
kaynaklarına karşı samimi yaklaşamayan her hareket rüzgarda yanmaya
çalışan bir mum gibi birkaç sert titreyişin ardından sön- meye
mahkumdur.
7-
İslamcı grupların geneli, “uzun zamandan beri işlerin yolunda
gitmediğini ve var olan şekille herhangi bir başarıya ulaşılamayacağını
bile bile” maddi ve manevi bünyelerinde herhangi bir silkiniş ve değişim
hareketi başlatamamış, tam tersi darbe aldıkça daha gelenekçi,
muhafazakar ve antideğişimci bir hal almıştır.
8-
İslamcılar diğer kişi ve gruplara haklılıklarını kanıtlamak için
sağlıklı eylemler yapmayı başaramadılar. Dünya’ya baktığımızda başka
müslüman grupların bu konuda gayet başarılı olduğunu görürüz. Örneğin
Mısır’da ki İhvan-ı Müslimin hareketi sağlıklı teorileri, FKÖ ise
yerinde ve zamanında genellikle misilleme mahiyetinde yaptığı şiddet
eylemleri ile dikkatleri üzerine çekti ve sempati toplamayı bildi. Oysa
Türkiye’de ki İslamcı grupların fikir üretmemesi bir yana, tamamiyle
yersiz, gereksiz ve vahşice olduğu bütün görünümü ile ortada olan şiddet
eylemleri ile hem sempatizan olarak kazandıkları grupları soğuttular hem
de tarihlerine “kara leke” olarak geçecek iğreti yanlışlar yaptılar. Bir
günde 40’a yakın insanın öldüğü ve üzerinde hala spekülasyonların
dolaşıp polemiklerin yapıldığı “Sivas katliamı” bu gereksiz şiddet
eylemine örnek gösterilebilir.
9-
İslamcı grupların bilgi birikimi ve tasarı gücü olan elitlere
sahip olmayışı, onları aydın ve entellektüellerin etrafında toplanmış
düşünce-fikir grupla- rından ziyade tarikat (gelenek) ve sivil toplum
örgütü karışımı (modernizm) cemaatler haline gelmelerine sebep oldu. Çağ
içerisindeki diğer kollektif yapılanmalar ile mücadele edemeyecek bir
hale gelen İslamcı gruplar (Çünkü çağdaş koşullar birey olma başarsını
göstermiş, özgür düşünceye sahip kişilerden oluşmuş grupların
kazanmalarına müsaade ediyordu) iyice içine kapanarak, dışarıyla olan
ilişkisini ya tümden kesti ya da elinden geldiğince azalttı.
Yineleyeceğimiz gibi bilgi ve tasarı gücünden mahrum bu grupların içine
kapanık kollektif hareketi zamanla ekonomik kaygıların ağır bastığı bir
cemiyet hareketine dönüştü. (Bu cemiyetleşme sürecini hızlandıran
faktörlerden birisininde 1980 darbesi ve bu darbenin ardından Turgut
Özal eliyle uygulamaya sokulan sert kapitalizm olduğu unutulmamalıdır).
Cemiyetleşme sonrasında grup içerisinde başlayan alt-üst tabaka
gerginliği, grup içerisindeki idealist yapıyı tamamen öldürdü. Zaten bu
grupların birçoğu cemiyetleşmeden önce de yarı idealist gruplardı ve
süreci iyi gözlemleyen bir sosyal bilimci bu grupların “cemaatleşme”
süreçlerinin ne kadar kısa bir sürede “cemiyetleşme” sürecine
dönüşeceğini rahatlıkla tahlil ederdi.
10-
İslamcı grupların bir çoğu kökenden “evrensel” bir gaye ile yola
çıkmamış, ABD’nin “Yeşil Kuşak” projesi için küçük ekonomik yatırımlar
ile kurulmuş yapay antikomünist gruplardı. Gayeleri İslam’ı bir kurtuluş
hareketi olarak benimseyip bu uğurda mücadele etmekten ziyade komünizm
karşısında set olmaktı.
11-
İslamcı gruplar kent kökenli ve modern çağa büyük rahatlıkla ayak
uyduracak medrese siteminden değil, taşra kökenli ve bütün özü ile
gelenekçi tekke yapılanmasının unsurlarını taşıyan bir sistemi
benimsediler. (Bunun en büyük sebebi İslamcı grupların hemen hemen
hepsinin taşra kökenli olmasından kaynaklanıyordu). Tekke sistemi,
medrese sistemine göre daha merkeziyetçi, lidere körü körüne bağlı,
öznel iradeye yaşam hakkı vermeyen bir sistemdi. Tekke sistemini
benimsemiş bir grubun başarıya ulaşması için, grubun çekirdeği olan
liderin ileri derecede kaliteli bir donanıma sahip olması gerekliydi.
Çünkü lider grup içerisinde, yasama, yürütme ve yargı yetkisi olan tek
merci idi. Ve bu liderler grupların başarılarından ziyade kendi şahsi
çıkarlarına eğildikleri ve kabullendikleri sistemden dolayı kendilerini
engelleyecek güçler bulamadıklarından, gruplarının geleceğini
keyiflerine göre ateşe attılar.
12-
Fikri irdelemeleri sonucunda asıl düşmanın kim olduğuna karar
veremeyen bu gruplar –yineleyeceğimiz gibi fikri alt yapıları yoktu-
zamanla kendi içlerinde çatışmalara giriştiler ve başta hakimiyet
mücadelesinden kaynaklanan bu çatışmalar hem grup üyelerinin başka grup
üyelerine karşı mutaassıp bir düşmanlık besleyerek yabancılaşmalarına
hemde grup güçlerinin törpülenmesine sebep oldu.
13-
İran’ı model alışın yanlışlığı_ Var oldukarı her ülkede, mevcut
sistemden memnun olmayan ve bu sistemleri İslami bir restorasyon veya
devrim gibi (radikal) bir yolla ilerici bir değişim sürecine sokmak
isteyen her müslüman gruba İran İslam Devrimi bir şekilde model oldu.
Model alınmasının sebebi; Dünya’da pozitif bir sonuçla biten, bir
asırdan fazla bir zamandır yapılmaya çalışılan ve İslam dünyasının
Dünya’da daha neler yapabileceğini gösteren şanlı bir zafer oluşuydu.
Kısacası İran, İslam Dünyasına İslami mücadelenin nasıl yapılacağı
konusunda hoca oldu. Dünyanın her yerinden kimi islami gruplar, İran
İslam Devrimini, tarihi, felsefi, siyasi, sosyal ve dini yönleri ile çok
iyi tahlil edip,bu devrimden yararlanabilecekleri en iyi şelilde
yararlandılar. Kimi gruplar ise bütün dünyayı şaşırtan bu devrimi yeni
bir oyuncak bulan bir çocuğun sevinci ve bir mesleği yeni öğrenmeye
başlayan bir çırağın acemiliği ile karşılayıp değerlendirerek büyük
yanlışlar yaptı. Ve İran Devrimi Türkiye’de İslamcı grupların hemen
hemen hepsi tarafından bahsini ettiğimiz şekilde çocuk sevinci ve çırak
acemiliği ile değerlendirildi.
İran islam
Devrimi Türkiye’de, bu devrimin sosyal bilimsel çözümleri yapılmadan,
her yönü ile mükemmel olduğuna inanılarak adeta ithal edilmeye
çalışıldı. İran da ülkesinde devrimi oturtur oturtmaz bu devrimi ihrac
etmek için büyük çabalara girişerek Türkiye’deki bazı İslami gruplara el
altından büyük destek verdi. Türkiye’den İran’a öğrenciler kabul edildi,
İran’dan Türkiye’ye devrim konusunda sempatizanları eğitmek için minik
mürşitler gönderildi. Türkiye bir anda yeni İslamcı yayınevleri ve bu
yayınevlerinin büyük bir hız ile basıp yayınladığı, devrimin mimarı
düşünürlerin, bizzat devrim içerisinde bulunmuş siyaset adamlarının ve
Türkiye de aslında hiçte sevilmeyen (ve hiçte sevilmeyecek) Şii ulemanın
kitapşar ile doldu. Çoğunluğu büyük bir hayranlık ile karşılanan ve
birçok İslamcı gencin fikri yolculuğuna yön veren bu kitaplar sayesinde
İran’ın devrim felsefesi, Türkiye’de ki İslamcı grupların devrimden önce
de var olan geleneksel fikirleri ile kaynaştı. Bu kaynaşmanın Türkiye’de
ki İslamcı harekete başarı sağlayacak yeni bir unsuru kattığını
zannedenler ise büyük ölçüde yanıldı.
Yazının
başında belirttiğimiz gibi, türkiyede’ki islamcı gruplar Yetkin sosyal
bilimcilere sahip olamadıkları için İran devrimini kavrama ve örnek alma
da büyük yanlışlar yaptılar. İran ve Devrim, İran’ın tanıttığı ölçüde
tanındı ve bu da İran’ın ütopik bir ülke olarak tanınması sonucunu
doğurdu. Oysa ki İran islam Devrimi bütün yönleri ile kemale ermemiş bir
devrimdi. Despt ve ABD işbirlikçisi monarşinin tahtını deviren bu
devrim, siyasal ve dini görünümü ile yetkin olsa da sosyal yönden
eksiklikler ve hatalar ile dolu bir devrimdi. Türkiye’de ki İran
sempatizanları bu gerçeği daha düne kadar fark edemediler.
İran
devrimi, İran’daki inanışın ve geleneğin bir tecellisiydi. Bu inanış ve
gelenek, Türkiye’deki inanış ve gelenek ile taban tabana bir zıtlık
gösteriyordu. İran tarihinin en eski çağlarından beri düşünsel
kaynaklarla çok iyi beslenmiş ve kalıntıları günümüzde dahi varlığını
gösteren başarı ile sonuçlanmış isyanları barındırmış bir ülke idi.
Manevi mirası Türkiye’nin üzerinde oturduğu mirastan daha zengin ve daha
köklüydü.
İran ve
Türkiye dini inançları açısından her zaman çatışma halinde olmuş ve dini
inançları sonucunda ideolojileri birbirine çok yabancılaşmış iki
ülkeydi. İran’da ki Şii ideoloji hak yiyen ve ezen siyasal otoriteye
karşı mücadeleyi meşru görüyor ve bu konuda İmam Huseyn’i sembol olarak
ele alıyordu. İran köklü bir şehadet kültürüne sahipti. Oysa Türkiye
tarihinin her döneminde devletin kutsallığını bir ideoloji olarak
halkına benimsetmeye çalışmış ve bunu köklü bir tutum olarak ülkesindeki
hemen hemen her topluluğa benimsetmişti. Bu yüzden Türkiye’de ki
Sünniler devleti direkt olarak karşılarına almayı bir hata bir günah
saydılar ve ideolojileri devlet ile zıt olsa da devletle uzlaşmayı meşru
bir yol olarak gördüler. Türkiye bu bağlamda, sert merkeziyetçi Osmanlı
İdeolojisinin bütün izlerini taşıyordu.
Ayrıca
İran’a körü körüne bağlılık ve taklit Türkiye’de ki birçok Sünni gencin
kimliksizleşmesine neden oldu. Konuşmalarında diğer ilk üç halifeyi ve
Emevi despotu Muaviyeyi saygıyla anarken, İmam Huseyn ya da İmam Ali
gibi bir kıyam ruhunun taşınmasının gerekliliğinden bahseden tiplere
rastlanıyordu. İran Devrimini tahlillemeden taklit, Türkiye’de ki
İslamcılar içerisinde böyle sağlıksız ve yarı yabancılaşmış büyük bir
kitlenin doğuşuna sebep oldu.
Aleviyol,
17.12.2003
Yorum |