|
|
|
Güncel ve Tarafsız Haber |
|
|
|
|
Hasan Kaya Terör Bombalar patlayıp ortalık kana boyandığında, yetkili yetkisiz her ağızdan terörü lanetleme mesajları yayınlanır. “Terörün her türünü ve kim ne amaçla yapmış olursa olsun lanetliyorum” denir. Ben de kendi payıma en şiddetli biçimde lanetliyorum. Kınıyorum. Ve bunu suçsuz insanlara karşı işlenmiş bir insanlık suçu görüyorum. Bütün bu kınamalar yetiyor mu ? Elbette yetmiyor. Her terör eylemi sonrası kınamalar ardından güvenlik kuvvetleri hummalı bir çalışmaya “girer” ama, çoğu zaman bütün olan biten, kınama mesajlarından öteye geçmez. Faili meçhul kalan onlarca terör eylemi, emniyetin gizli servislerin tozlu raflarında çözülmeyi bekler. Şöyle bir anımsayalım isterseniz: Muammer Aksoy, Turan Dursun, B. Üçok, Musa Anter, Uğur Mumcu, Taner Kışlalı.... Liste oldukça uzun aslında. Emniyete sormamıza da gerek yok. Gazetelerin arşivlerine girmek bu listeyi sonsuz uzatmak için yeter de artar. Terörle mücadele etmek kolay değildir. Özellikle bu mücadele sadece emniyet kuvvetlerinin üstlendiği bir mücadele ise çok daha zordur. Peki ne yapmak lazım? Karamsar bir yaklaşımla ‘kolluk güçleri ile terörü durdurmak olanaksız ise yapacak bir şey yok’ diyenler çıkabilir. Bunu diyen, buna inanan çok kimse yoktur. İyi ki de yok. Bunu söyleme ve buna inanma olasılığı çok zayıf bir olasılık. Bu doğrudan teröre teslim olma anlamına gelir. Genel olarak şiddeti, özel olarak da terörü toplumdan, insanın yaşadığı her alandan kovmaktan yanayız. Terörü dünyadan kovmak istiyoruz. Savaşsız, hiç bir şiddet biçiminin olmadığı, terörü tanımadığımız bir dünyadan yana büyük çoğunluk. Bu isteğe teröristler de dahil üstelik... Onlar da terörün olmasını istemiyorlardır. Sonuçta kendilerinin uyguladığı terörden kendileri doğrudan etkileniyor ve çoğu zaman ilk ölenler onlar oluyor. Kimse teröristi mazlum gösterdiğimi düşünmesin. Böyle bir niyetim asla yok, olmaz da... Duygularımızı işin içine karıştırmadan konuya dönersek; Öncelikle terörün nedeni konusunda bir düşünceye varmamız gerektiği gerçeğini göreceğiz. Terörün nedeni aynı zamanda onu var eden koşulların ta kendisidir... Kısaca; terörün nedenleri toplumsal, siyasal ve ekonomiktir şeklinde özetlenebilir. Ancak bu önerme bize pek bir şey anlatmıyor. Açılmaya ihtiyacı olan bir önerme. Toplumsal yaşamda farklılıkların bir arada yaşamasına olanak tanınmıyorsa, bir kesim diğerini kendi baskısı altında tutuyorsa, burada şiddetin yaşam bulması çok kolay olur. Belki de bir kesim diğeri üzerinde zaten uyguladığı şiddetiyle diğerinin filizlenmesine yardımcı oluyor demek de olanaklı. Bu gerçek, siyasal ve ekonomik düzlemde de yaşanabiliyor. Sıkça siyasi arenada gördüğümüz, farklı siyasi düşüncelerin bir arada demokratik bir ortamda yaşamasına olanak verilmediği durumlarda, muhalefetin şiddet içeren örgütlenmelere gittiği ve eylem olarak çok da kabul edilebilir yöntemlere baş vurmadığını görmek olanaklı. Yeryüzünde var edilmiş bütün dizgeler, ister din ister bir ideoloji olsun mutlaka şiddet içerirler. Hatta insanın doğasında kültüründe şiddet hep var olmuştur. Doğada, toplumda karşıtlar hep vardı ve var olacaklardır. Karşıtların olduğu her yerde mücadele de olacaktır. Bu karşıtların mücadelesinin ne biçimlerde olacağı çoğu zaman bir biri ile ilişkilerinin biçimi tarafından belirlenir. Etkinin biçimi ve düzeyi, tepkinin gücünü ve düzeyini belirler. Kedi nasıl ki köşeye sıkıştırıldığında tırmalar ise; çaresiz kalan her insan da kendisini savunmak ve karşı saldırıya geçmek için en olmaz yöntemleri kullanır. Bu anlamda terörün bir başka nedenine gelmiş oluyoruz. Çaresizlik... Terör eylemleri bir çaresizliğin, çıkış yolu bulmamanın sonucu ortaya çıkan eylem biçimleridir. Özellikle canlı bombalı eylemler tam da koyu bir çaresizliğin ürünüdür. Genç, cahil insanların birileri tarafından kullanıyor olması bu gerçeği ne yazık ki ortadan kaldırmıyor. Terör eylemlerinde “kötü niyetli birilerinin”, cahil insanları kullanmak istemesi tek başına yeterli değil. Yani başka bir söylemle kötü niyetli birilerinin olması terörü tek başına var etmeye yetmez. Terör için bir de kullanılacak çaresiz insanların var olması gerekiyor. Ne yazık ki bu kullanılacak cahil ve çaresiz insanları var eden, terör eylemlerinde onları kullanmak isteyen kötü adamlar değil. Bataklıktan gelen sivri sineklerden dolayı bataklığı lanetlemenin ne kadar anlamı varsa, burada bu “kötü adamları” kınamanın, lanetlemenin de o kadar anlamı olur. Bataklığı yaratanların hiç mi suçu yok ? Kendi çıkarlarına geldiği gibi davranıp doğanın ekolojik dengesini bozanlar bataklığa sebep olanlar birinci dereceden suçlu olanlardır. Yukarda belirttiğimiz gibi insanın doğasında, kültüründe, yarattığı sistemler ve dinsel inançlarında şiddet zaten hep var. Ancak bu şiddet her zaman ve her dönem gündeme gelmez. İnsanların rahat yaşadıkları ve mutlu oldukları bir coğrafyada şiddetin olması veya şiddete bulaşacak insan bulmak zordur. İnsanın doğasında şiddetin olması ne kadar gerçekse, onu dengeleyen kendini koruma ve rahatını sağlama içgüdüsü ve/veya dürtüleri de o derece ve o oranda mevcuttur. İşte bu dengeler bozulduğunda insan artık insanlığından çıkabilir. İnsanın en doğal yaşama hakkı tehlikeye girmişse ve geleceği, hatta günü kurtarmak artık olanaklı değilse, bu noktada insan tehlikeli bir canlı olabilmekte. Bu ister “kötü adamlar” olsun isterse olmasın değişmeyen bir gerçek. “Ulusal çapta ülkelerin servetleri her geçen gün artan bir biçimde daha az sayıda kişinin elinde toplanırken bu durumun bir benzeri dünya ölçeğinde de yaşanmaktadır. Örneğin: “dünya nüfusunun beşte biri günde bir dolar ya da daha az parayla yaşamaya çalışırken, dünyanın zenginleri, obezite gibi aşırı beslenmenin yol açtığı sorunlarla karşı karşıya.”[1] Yine dünyada “üç kişinin toplam serveti 1997’de olduğu gibi dünyanın en yoksul 48 ülkesinin ulusal ekonomilerinin toplamına eşit”[2] ise ve bu dengesiz gelişim sürdükçe”[3] terörün son bulması ne yazık ki olanaksız gibi gözüküyor. Bu durumda, biz yine her bombalama sonrası, her tür teröre karşı olduğumuzu söyleyecek ve şiddetle lanetlemekle yetineceğiz. Çok bilinen sivrisinekle mücadele de bataklık kurutmak mı yoksa tek tek sivri sinek avlamak mı mantıklıdır önermesini anımsarsak, terörle mücadelenin yolu kendiliğinden ortaya çıkar. Uluslararası Politikanın Uzantısı Olarak Terör Yukarıda anlattıklarımız terör olgusunun sadece bir boyutunu anlamak için yeterli olabilir. Bir de ülke ve devletlerin çıkarı adı altında sürdürülen ve var edilen bir terör var ki asıl tehlikeli olan da bu. Örneğin: İsrail’in yıllardır genel olarak orta doğuda ve özel olarak Filistin’de uyguladığı politikalar Filistinli canlı bombaların varlığında bir etmen. Ya da ABD’nin genel olarak dünyaya bakışı ve uyguladığı politikalar özel olarak Afganistan ve Irak’ta yaptıklarının, terörün var olmasında payı büyüktür. Çok uluslu şirketlerin çıkarları için geliştirilen politikalar, çıkartılan bölgesel savaşlar, kargaşalıklar ile Kapitalist sistem ayakta tutulmaya çalışıldığı sürece terörle mücadele bir anlamda espri olmakta. 11 Eylülde İkiz Kulelere yapılan saldırının bizzat CİA tarafından planlandığı ve bazı Orta Doğulu terör örgütleri tarafından da gerçekleştirildiği iddiası bile, tek başına terörün ne kadar tehlikeli olduğunu göstermeye yetiyor. Bu iddianın gerçeklik derecesi ne olursa olsun, büyük bir sayıda taraftar bulması, bu gibi düşüncelerin akla gelebiliyor olması, demokrasi insan hakları gibi değerleri ağzında sakız etmiş ABD ve diğer bir çok batılı ülkenin dünya kamuoyunda güvenirliğinin kalmadığını göstermekte. Bu güven bunalımı bir günde oluşmuş değil. Yıllar içinde yaşananların bir sonucudur. Batılı ülkelerin, politikacılarından gizli servislerine kadar geniş bir yelpazenin resmi veya gayri resmi biçimde bir çok terör örgütüyle değişik düzeylerde işbirliği ve yakın ilişki içinde olduğu artık bir sır değil. Son zamanlarda sıkça adları geçen bir çok terör örgütünün, yine bu terörle en çok mücadele ettiklerini söyleyen ülkeler (ABD ve İsrail) tarafından kurulduğu ve zaman içinde kontrolden çıktığı bilinmekte. Bu örgütlerin gerçekten kontrolden çıkıp çıkmadığı ayrıca sorgulanmaya değer bir görüştür. Bölgesel krizlerden medet uman emperyalist kapitalist ülkeler, yarattıkları krizler ile dünyanın her yerinde hakimiyetlerini perçinlemeye çalışmaktadırlar. Gizli servisleri ülkelerinin çıkarları adına başka ülkelerdeki farklılıkları kullanmaktan çekinmeden örgütlemekteler. Bir zamana kadar yerel olan terör giderek küreselleşmekte. Bölgesel karışıklıklar için birileri tarafından var edilen terör örgütleri bizzat kendilerini var eden maddi manevi destek veren ülkeler veya guruplara yönelmiş bulunmakta. Siyasetin sadece diploması olmadığı ve asıl siyasetin gizli servisler ve onların uzantısı örgütler tarafından sürdürüldüğü gerçeği, siyasetin varlığı kadar eski bir olgudur. Bir birine en dost ve müttefik görünen ülkeler arasında bile bu kural değişmemekte. Günümüzde bütün dünyanın gözü önünde terörle mücadele, haksız işgaller ve açıktan terör yöntemleri ile sürdürülmeye çalışılmakta. ABD’nin, Irak’ta, İsrail’in Filistin’de yapmakta olduğu tam da budur. Doğal olarak bu da terörü giderek daha büyüten etmenlerden biri olmakta. Bundan dolayıdır ki Can Dündar çok haklı olarak Milliyet Gazetesindeki köşesinde şunları söylüyor “Dilimizde tüy, kalemimizde mürekkep bitti: "Dünyanın bir köşesindeki haksız işgal, her yerde yaralar açar" diye... "Bu saldırganlığa karşı çıkmalıyız. En azından bulaşmamalıyız" diye... "Fırsat bu
fırsat" dediler, "Çok para alacağız" dediler. Terör eylemleri sadece, şiddet yoluyla halkı yıldırma, de-moralize etme işlevi üstlenmiyor. Bu belki de en açık mesajı olarak kabul edilebilir. Ancak terörün çok yönlü ve karmaşık bir işlevi olduğu kesin. Örneğin: İstanbul’daki Sinagog bombalanmaları sonrası İsrail Dışişleri Bakanı’nın apar topar İstanbul’a gelmesi ve yaptığı açıklamaları ile Türkiye ile İsrail arasındaki ilişkilere yeni bir ivme vermek doğrultusunda kullanılmaya çalışılmasından başka, İsrail’in Orta Doğu'da uyguladığı terörü haklı göstermeye çalışmasının da bir bahanesi oldu. Aynı şekilde İngiliz Konsolosluğu'nun ve bir İngiliz Bankasının bombalanması sonrası İngiliz Dışişleri Bakanı’nın neredeyse gece yarısı İstanbul’a gelmesi ve yapılan açıklamalar, verilen dostluk mesajlarından çok öte anlamlar taşımaktaydı. 21 Kasım 2003 tarihinde İstanbul’daki bombalı saldırılardan sonra ABD Başkanı George W. Bush, İngilterede yaptığı açıklamada Başbakan T. Erdoğan’ı aradığını ve ona "Kendisine, dualarımızın Türk halkıyla birlikte olduğunu söyledim. Ona, terörizmi yenmek için birlikte çalışacağımızı, teröristlerin Türkiye'yi cephe olarak seçtiklerini belirttim. Teröristler için Irak'ın da bir cephe, Türkiye'nin de bir cephe olduğunu, nereyi seçerlerse, orada vurduklarını"[5] söylediğini belirtiyordu. Bu konuşmada altının çilizlmesi gereken noktalar olduğu ilk bakışta belli. Her şeyden önce bu açıklama Türkiye’nin birlikte çalışacağı öngörüsünde bulunuyor. Türkiye’nin böyle bir talebi olmuş mudur bilmiyoruz. Ama bildiğimiz ve basından izlediğimiz kadarıyla çok genel olarak uluslararası teröre karşı ortak çalışmanın gerekliliğini belirtmenin ötesinde açık bir ortak çalışma talebi yok. Türkiye’nin, Irak gibi bir cephe olduğu ise oldukça abartılı bir benzetmedir. Bununla amaçlanan nedir bilmiyoruz ama bu benzetmenin tek başına korkunç olduğu ve halkı yıldırmayı amaçlar nitelikte olduğu kesin. İngiltere ve ABD tarafından yapılan açıklamalar iki yönlü bir mesaj içermekteydi. Bu açıklamalarla bir yandan Türkiye’ye üstü kapalı bir şeyler söylenirken, diğer yandan İngiltere’de giderek büyüyen ve mitinglerde sokak gösterilerinde ifadesini bulan muhalefete bir uyarı niteliği taşıyordu. Irak Savaşı ile Türkiye kamuoyunda giderek “dost” olarak güvenirliğini yitiren ABD, İngiltere ve İsrail; İstanbul’da patlayan bombaların ardından Türkiye halkına sevimli gözükmeye çalışmışlardır. İlk Tezkere ile bu ülkelerin orta doğudaki politikalarına onay vermediğini açıkça ilan etmiş olan Türkiye halkının güvenini kazanmaya çalışmanın ardında nelerin yattığı ise şimdilik bilinmiyor. Ancak geçmiş tecrübelerden çok kolaylıkla söyleyebiliriz ki bu “sevimliliğin” ardından bölgede yeniden sıcak saatlerin yaşanması uzak değil. Bazı araştırmacı ve saygın gazetecilerin de önemle üzerinde durduğu terör eylemlerinin neden özellikle belli ülkelerle sınırlı kaldığı noktası bizce de üzerinde durulmaya değer konulardan biri. Terörün yaygın olduğu ve gündelik hayatın neredeyse bir parçası haline geldiği bölge ve ülkeler, genellikle enerji kaynaklarına yakın veya doğrudan bu enerjilere sahip olan ülkeler. Bu bölgedeki istikrarsızlık ve kargaşa bu zengin kaynaklara sahip ya da komşu ülkeler tarafından yeterince yararlanmanın önündeki engellerden biri olurken, başta ABD olmak üzere batılı kapitalist ülkelerin bu bölgedeki hakimiyetini pekiştirmenin de nedeni olmakta. ''El Kaide'nin bu tür eylemleri, bölgedeki Amerikan askeri varlığını haklı çıkarmak için sadece ABD Başkanı George W. Bush'a bahane yaratıyor. Amerikalılar, her zaman bölgedeki varlıklarını haklı göstermeye çalışıyor ve terörist eylemler, sözde terörizmle savaşı sürdürmek için Ortadoğu ve Irak'ta kalmaları için onlara en güzel bahaneyi veriyor.''[6] Bu görüşün oluşmasında ABD’nin son dönemde uyguladığı politikaların payı büyük. “ABD’nin, 50 yıldır Almanya’da bulundurduğu yaklaşık 70 bin askerinin önemli bir bölümünü bu ülkeden çekerek, Afrika ve Kafkas bölgesinde konuşlandıracağını bildiren 10 Haziran 2003 Wall Street Journal gazetesinin haberine göre, bu karar, Washington’un Kafkaslar ve Afrika’daki petrol rezervlerini güvence altına alma kaygısından kaynaklandı. Hazar petrol bölgesinin yanı sıra terörle mücadelenin de kararda etkili olduğu belirtiliyor.”[7] Kafkaslar, Ortadoğu ve Orta Asya zengin yer altı kaynaklarına sahip başlıca bölgeler. Ancak tam da bu bölgelerde bir istikrardan söz etmek söz konusu değil. Bu bölgelerde zengin yer altı enerji kaynaklarına sahip olan veya bu yer altı kaynaklarının dış pazarlara taşınacağı ülkelerde sürekli sorunlar, rejim bunalımları ve kargaşa hakim. Bu durum bölge ülkelerinin işine asla yaramıyor. Hatta bundan doğrudan etkileniyorlar. Zengin yer altı ve yer üstü enerji kaynaklarına sahip olan bölge ülkeleri, ya iç ya da dış sorunlarla uğraşmaktan, elleri altındaki bu kaynakları istedikleri gibi kullanamamaktalar. Bu bölgede içte kısmı olarak sorunsuz olan veya komşularıyla sorun yaşamayan ülke neredeyse yok gibi. Türkiye tam da bu bölge içinde Rusya ve İran ile en etkin olabilecek konumda olan ülkelerden biri. Bölge ülkesi olması itibari ile olduğu gibi, doğu ve batı arasında bir köprü olma özelliğinden dolayı bölgenin en önemli ülkelerinden biridir Türkiye. Ancak ne yazık ki Türkiye coğrafi ve tarihsel avantajlarını kullanma durumunda hiç olamamıştır. Sebepleri çok net olmayan, çoğu zaman açıklanması zor olan tehdit algılamaları ile komşularıyla sürekli sorunlar yaşamış ve yaşamaktadır. Irak işgalinin üzerinden bir yıl daha geçmedi “İngiltere’nin önde gelen gazetelerinden The Times, ABD’nin Irak’ta yenilgiyi önlemek için radikal politika değişiklikleri yaptığını, Washington’ın tek umudunun Irak’ı üçe bölmek olduğunu yazdı. Simon Jenkins, makalesinde, ABD’nin Osmanlı İmparatorluğu ve İngiltere’nin Irak deneyimlerinden ders çıkardığını, İngilizler gibi Iraklı yerel liderler arasından muhatap arayıp; Osmanlılar gibi Irak’ı farklı eyaletlere böleceklerini savundu. Bölüp parçalamanın, batı usulü müdahalenin karakteristik özelliği haline geldiğini belirten Jenkins, Yugoslavya ve Afganistan’ı örnek göstererek, ABD ve İngiltere’nin “böl-parçala-yönet” yerine “böl-zayıf düşür-geri çekil” yolunu izleyeceğini yazdı.”[8] Ancak bu taktiğin Irak ile sınırlı kalacağını düşünmek safdillik olur. Bölgenin yer altı ve yer üstü zenginlikleri göz önüne alındığında bu taktiğin Irak ile sınırlı kalmayacağı, Afganistan ve Irak’ın sadece bir başlangıç olması anlamında bir öneme sahip. Terörün Batıya Anımsattıkları Neydi ABD başkanının ve İngiliz Başbakanının Irak İşgali öncesi sürekli söyledikleri? Terörle ilişkisi olmayan “Demokratik Müslüman” bir ülke yaratmak. “Ben istedim oldu” mantığıyla hiç bir şey olmaz. Bunu isteyenler ABD Başkanı ve İngiliz Başbakanı da olsalar kural değişmez. Tarih bu tür iradi müdahalelerle dolu ve yine aynı tarih bu tür girişimlerin her seferinde başarısızlıkla bittiğini yazmakta. Evet iddia buydu. Saddam Hüseyin rejimi yıkılacak, yerine tüm Ortadoğu’ya yönetimiyle örnek bir ülke yaratılacaktı. Bugüne kadar yaşananların ışığında böyle bir amaçlarının gerçekten olup olmadığını bir kenara bırakırsak; bunun şimdilik çok uzak bir ihtimal olduğunu söylemek olanaklı. Irak işgali, Saddam’ın iktidardan devrilmesinden bu yana yaşananlar, terörün giderek tırmanmasından başka bir işe yaramadı. Ne Saddam yakalanabildi ne de işgalin asıl gerekçeleri olan kimyasal silahlar bulunabildi. Aksine bu yöndeki istikbarat bilgilerinin çok da sağlam olmadığı ve çoğunun düzmece bilgilerden oluştuğu ortaya çıktı. İngiltere, İsrail ve ABD tarafından dünya kamuoyunu yanıltmak ve Irak’ın işgali için geçerli bir bahane yaratılması için düzmece belgeler hazırlandığı ortaya çıktı. Bütün bunlara rağmen bölge ülkeleri ve özellikle de Irak halkı, Saddam gibi bir diktatörden kurtulduğuna memnun olmadı değil. Ama bu memnuniyet bir yanıyla kırık biraz da ezik bir memnuniyetti. Müslüman ve Arap halkları İngiltere, ABD ve İsrail tarafından böyle bir işin gerçekleştirilmiş olmasını kabul edemediler. Hala da bunun sıkıntıları yaşanmakta ve yaşanacak da. Tarihsel, kültürel bir çok etmenin birlikte rol oynadığı bu reddediş kolay aşılacak gibi değil. Bu en azından sıradan Müslüman Arap için çok da kolay kabul edilebilir değil. Bunun Türkiye’de kabulü bile kolay olmamıştır. Sokaktaki sıradan yurttaş bu savaşın hiç haklı bir yanını görmemiş ve büyük bir çoğunluk bu savaşa karşı çıkarak Birinci Tezkerenin sonucuna doğrudan etkide bulunmuştur. Irak’a demokrasi götüreceğini söyleyenlerin Türkiye’nin birinci tezkeredeki tavrından son derece rahatsız olmuş ve bunu bir türlü içlerine sindirememişlerdir. Taleplerinde o kadar ileri gitmişlerdir ki bu taleplerin kabul edilemezliğini yabancı basın bile eleştirmiştir. Örneğin: Avusturya’da yayımlanan günlük Der Standard gazetesi, ABD Savunma Bakan Yardımcısı Paul Wolfowitz’in Türkiye’ye yönelik sözlerini sert bir dille eleştirmiştir. Gazete söz konusu yazısında “Ancak daha da şaşırtıcı olan, Wolfowitz’in NATO üyesi Türkiye’ye getirdiği suçlama: Her zaman demokrasi, hoşgörü ve özgürlükten bahseden Wolfowitz, TBMM gibi demokratik yollarla seçilmiş bir kurumdan hukuka uygun olarak alınmış kararlarını, ABD talimatı üzerine, itirazsız değiştirmesini talep ediyor” diyerek devam ediyor ve “Wolfowitz’in Türk Silahlı Kuvvetleri’ne yönelik eleştirilerinin ve ordudan beklentilerinin çirkin olduğu”nu söyledikten sonra şu görüşlere yer veriyor. “Wolfowitz, TBMM’nin kararı konusunda sustuğu ve milletvekillerini hizaya sokmadığı için orduya da atıp tuttu. ABD yönetiminin üst düzey temsilcisinin, demokratik bir ülkede ordunun neredeyse iktidarı ele almasını talep etmesi çok çirkin ve ABD dış politikasının dost ülkelere karşı yeni ve ürkütücü bir şeklini ortaya koyuyor”[9] Bütün bunlardan sonra söylenebilecek tek söz “Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu” oluyor. İstanbul’da art arda patlayan bombalarla terör Avrupa’nın kapısına dayanınca her nedense Türkiye’nin birden bütün Müslüman dünyada tek “demokratik,” “laik” ve batı değerlerine yakın ülke olduğu da anımsandı. Irak işgalinden önce de Türkiye hiç bir diğer Müslüman ülke ile kıyaslanmayacak kadar demokrat, laik ve batı değerlerine yakın bir ülkeydi. Ne oldu da birden bunlar anımsanır oldu. Irak’ta Müslüman dünyaya örnek teşkil etmesi için yaratılmak istenen demokrasiden neden bu kadar çabuk vazgeçildi bunu anlamak çok da zor değil. Tek bir tümceyle ifade etmek gerekirse, yalancı kör değilse yatsıda sönen mumu kendisi de görmüştür. Türkiye’nin Avrupa İçin Önemi Türkiye Müslüman bir ülke olarak Avrupa için önemli bir ülkedir. Bu önemi giderek artmakta. Bunun bir çok sebebi yanı sıra Türkiye’nin yüzünü batıya dönmüş olması ve kısmen de olsa demokratik bir ülke olmasında aranmalıdır. Türkiye kısmen iyi eğitilmiş insanları, iş becerisi ve teknik bilgisiyle batının ihtiyaç duyduğu genç bir nüfusa sahip. Yaşlanan Avrupa’nın bir anlamda çalışabilir işgücünü sağlayacağı bir arka bahçe konumundadır. Türkiye Batı Avrupa için bir çok açıdan vazgeçilmezdir. Yetmiş milyonluk nüfusu ile iyi bir pazardır. Aynı zamanda bazı ucuz ham maddelerin kolaylıkla edinilmesinden başka, tekstil ve yiyecek gibi tüketim maddelerinin ucuz ve kolay yoldan sağlanabildiği ülkedir. Ancak bütün bunlardan daha önemlisi Avrupa da sürekli artmakta olan bir Müslüman nüfus oluşmaktadır. Şimdiden milyonlarla ifade edilen bu Müslüman nüfus için bir model oluşturma durumundadır. Avrupa’nın değişik ülkelerinde yaşayan bu Müslüman nüfus, toplumun en geri gelir düzeyine sahip kesimlerini oluşturuyor. Hoşnutsuzluğun en üst düzeyde olduğu, içten içe bir tepkinin gün geçtikçe şekillendiği kesimdir bu. Gelir düzeyinin düşüklüğü, gündelik yaşamda bir çok sorunla karşılaşmaları ve bir türlü içinde yaşadıkları toplumla uyum içinde yaşama olanağı bulamayan bu Müslüman kesim hızla radikal dinci akımlara ve örgütlenmelere kaymakta. Almanya ve diğer Batı Avrupa ülkelerinde yapılan araştırmaların gösterdiği gerçek, Müslümanların giderek kendi içlerine kapandığı ve kökten dinci siyasal İslam’a yakınlaştıklarıdır. Bu anlamda da giderek batılı değerler ve normlarla, demokrasi, insan hakları ile İslam’ın çelişmediğinin örneğinin yaratılması giderek önem kazanmakta. Bu anlamda batıya yüzü dönük ve “demokratik,” “laik” Türkiye’nin önemi de giderek artmakta. Aleviyol, 13.12.2003 Yorum [1] Gerry Gardener, Dünyanın Durumu 2002, TEMA Yayınları. Sf 2 [2] Gerry Gardener, Dünyanın Durumu 2002, TEMA Yayınları. Sf 1 [3] Hasan Kaya, Göç Yolları, Senfoni Yayınları. Sf. 14 [4] Can Dündar, 22 Kasım 2003 Milliyet Gazetesi [5] 22.11.2003 Milliyet Gazetesi [6] IRAN NEWS GAZETESİ, Aktaran 23.11.2003 Tarihli Milliyet Gazetesi [7] NTV İnternet Sayfası [8] NTV İnternet Sayfaları [9] Gerhard Plott, 10 Mayıs 2003Der Standard
Aleviyol, 13.12.2003 Yorum
|
| Ana Sayfaya |
|Gündem | Yorumlar | Yazarlar | Politika | Dünyadan |
| Derneklerden | Belgeler | Kültür & Sanat | Alevilik| Arama |