|
|
|
Güncel ve Tarafsız Haber |
|
|
|
İbrahim Ortaş Yeni Yıl Kutlamaları ve Takvim Bilinci İnsanlar yılı iki kez kutlarlar. Biri doğum günü, diğeri ise yeni yılın başlangıcının kutlanmasıdır. Doğum günleri geçmiş zaman dilimindeki biraz nostalji, biraz hüzün, biraz güzel günler, biraz da kaçırılan fırsatlar ve keşkeler ile geçer. Yeni yıl kutlaması ise yaşamın yeniden canlandığı anı ifade eder ve ileriye dönük hayallerin, planların, hedeflerin ve projelerin yapıldığı gün olarak anılır. Yeni yıl, insanın insan olma süreci ile başlayan ilk meraklarının altında dünyayı tanımak özellikle de gece-gündüz, mevsimsel zıtlıklardan kış ve yazın farklılıklarının altındaki gizemi çözmeye çalışmaları ile başlayan takvim oluşturma süreci ile başlamaktadır. Sümerler yani Mezopotamyalılar, Araplar, Mısırlılar, İbraniler, Türkler, Çinliler, Hintliler ve Yunalılar Ay ve Güneşin hareketlerinden yılların ardışık olarak birbirlerini belirli esaslara göre izlediğini belirlemişlerdir. Ay ve Güneşin dönüş hareketinden yaralanarak yılın uzun ve kısa gecelerini belirleyerek yazılı hale getirmişlerdir. Doğu toplumlarında Kuzey Çin’den-Anadolu’ya kadar en az 4000 yıldır toprağın ve bitkinin yeniden uyanışını ifade eden gece-gündüzün denk düştüğü 21 Mart gününü kutlamaktadırlar. Çinliler, Hintliler, Türkler, Azeriler, Kırgızlar, Persler, Kürtler, Asuriler, Süryaniler, Keldaniler, Zerdüştier, Şamanlar, Aleviler, Yezidiler yeni yıla değişik dini ve kültürel boyutlarda değişik anlam ve misyonlar yükleseler de tamamı yeni yılı 21 mart olarak selamlamaktadır. Araplar ise İslamiyet öncesi kullandıkları Kameri takvimi (Ay) İslamiyet’in kabul edilmesinden sonra Hazreti Muhammed’in Mekke’den Medine’ye geçme tarihi olan 622 yılından Hicri takvime dönüştürerek Ramazan ayı takvimine uygun olarak her yıl on gün öncesine denk gelen ve 36 yılda tamamlanan bir takvim (Ayın hareketini esas alan takvim süreci) kullanmaktadırlar. Fakat yine de Araplar yeni yıl kutlamalarına eskiden beri sıcak bakmamaktadırlar, fakat bunun yerine bayramları üst düzeyde kutlamaktadırlar, özellikle Ramazan yeni yıl anlamında kutlanılmaktadır. Batı toplumlarında ise Hazreti İsa’nın doğum günü arifesine getirerek yer ve gök arasında yaşamı yeniden selamlamak olarak algılamışlar ve yeni yıl ile birlikte 2003 yıldır da Ocak ayının ilk günü olarak bu geleneği şaşaalı olarak kutlamayı devam ettirmektedirler. Yeni yılın 1 Ocak olarak kutlanması ise kimi söylemlere göre Hazreti İsa 25 Aralıkta, kimine göre 6 ocakta doğduğu yönde, ara formül olarak 1. Ocak yeni yılın başlangıcı olarak belirlenmiştir. Gerçi o dönemde 21 Aralığın gece ve gündüzün birbirine denk düştüğü dönemde kış bayramları kutlamaları, hatta Roma konsülleri o dönemde 1. Ocak’ta göreve başlamaları ve yine kimi kaynaklara göre Milat'tan önceki Romalıların tanrıları Yanus’un anısına her şeyin başlangıcı anlamına gelen Janiver İngilizce’si ile January yani Ocak ayının başlangıcında kutlamalar yapılmakta idi. Fakat Hıristiyanlık öncesi Roma toplumunda da yeni yılı Martta kutlanırdı. O dönemin Roma takvimi de Mart ayı ile başlar ve bazı ayların isimleri de buna göre belirlenirdi. Örneğin Latince’de sekiz anlamına gelen “Octa” dan gelen 8. ay October idi. Yine nano 9 anlamına gelen ve November 9. ay olarak bilinirdi. Yine ölçü birimindeki 10.luk sistemdeki decimal anlamından gelen 10. ay ise December olarak bilinirdi. Fakat Roma imparatorluğu Hıristiyanlığı kabul ettikten sonra takvimi iki ay öne alması nedeniyle bugün 8. ay olarak bilinen ve orijinali October olan Ekim ayı 10. aya, 9 ay olan November Kasım 11 aya ve 10 ay olarak bilinen December yanı Aralık ayı ise 12 ay olarak bugünkü yerini almıştır. Bu durum doğu toplumunun yaşama bakış açısı ile örtüşmektedir. Anlaşılan çok renklilikten kaynaklanan doğamız gereği Anadolu toprağında 1. Ocak 1926 tarihinde Miladi takvime geçmekle yeni yılı üç kez kutlamaktayız. Doğu- Batı sentezine uygun olarak uygarlıklar kavşağı Anadolu kültürlerin merkezi olarak binlerce yıllık geleneksel değer yargıları, dininin gerekleri ve batı ile olan ilişkileri nedeniyle yeni yıla veya yılları faklı zamanlarda da olsa coşku ile kutlamaktadır. Bu da gösteriyor ki insanları doğa ile baş başa bıraksak, savaşların olmadığı ortamlarda insanın insana kendi değer yargılarını kabul ettirmediği durumlarda gerek doğu ve gerekse batı toplumları doğanın yasalarına uygun yaşayabilmektedirler. Bu insanlar dünyanın farklı coğrafyalarında yaşamış ve birbirinden bağımsız takvimler yapmış olsalar da hepsinin temelinde doğa yasalarına dayalı yeni bir başlangıca merhaba demek yatmaktadır. Toprağın uyanışı, bitkilerin yeşermesi, evcil hayvanların doğumu, bolluk ve bereketin başlangıcı yani ilkbahar hep başlangıç olmuştur. İnsanın içeriden dışarı çıktığı içinin açıldığı, her tarafının çiçekler ve güzelliklerle bezendiği aşkların en fazla yaşandığı dönemdir İlkbahar. Bu nedenlerden dolayı sosyal bir varlık olan insan yaşamın yeniden yeşerdiği dönemi bir motivasyon kaynağı olarak gördüğü için her yeni başlangıcını ateşin etrafından dans ederek çığlık atarak kutlamaktadır. Yanan ateşe atılan değişik bitkilerin çıkardığı dumanı soluması sonucu uyuşarak kendinden geçmesi ve keyiflenmesi ile şenlik daha da artmaktadır. Yeni yıl bilinci şimdi de ülkelerin ve insanların maddî ve manevi gücüne göre farklı düzeylerde kutlanmaktadır. Kimi bilerek kimi de bilmeyerek yeni yıl gelse de bir hindi doldursak, içsek ve sabaha kadar çılgınca eğlensek, Mili Piyangonun talih kuşu bizim başımıza konsa diye düşünürken kimisi de maddi ve manevi gücüm bu deyip divanda TV karşısında kendine yer ayırmaya çalışır. Yeni yılla atfedilen, kişinin doğanın da kendisini yenileme sürecine uygun olarak yeni bir hayata başlarken kendi önüne yeni hedefler koyması ve her yıl kendini sorgulaması, yapabildiklerim veya yapamadıklarım nelerdir, neden ve niçin sorularının sorulmasını hatırlatması bakamından önemli ve anlamlıdır. Hepiniz yeni bir yıla merhaba demeden önce yeniden bütün olup bitenlere toplam kalite unsuru bütünselliğinde bakarak kedimizi de işin merkezine koyarak derin bir iç sorgulamadan (özeleştiri) geçerek çağımızın ve toplumun bir birey olarak bana yüklediği sorumluluk bilinci içerisinde gelecek yılda ve yıllarda ben ne yapabilirimin yollarını aramalıyız. Bu vesileyle yeni bir yıla girerken başta kapımıza dayanan savaş belası olmak üzere toplumumuzun içinde bulunduğu ekonomik çıkmaz ve verimsizlik sürecine neden olan faktörlerde kendimi de sorumlu tutarak olaylara bütünsel bir göz ile bakmaya çalıştım. Çocukluğumdan bu yana kurduğum hayallerimden tutun da geçen yıl başındaki hedeflerim ile bugün arasındaki süreci artısı ve eksileri ile, olayları ve süreçleri bütünsellik bakış açısı içerisinde karşılaştırdım. Yani önce ormana, sonra ağaca ve sonra da ağacın çevresi ve iç dinamiklerine bakarak olayları yukarıdan aşağı bir bütünsellik içerisinde sorguladım. Yeni yılda aklın egemenliğinde sağlıklı, mutlu, onurlu ve barış dolu bir dünyada yaşamak zor olmakla beraber mümkündür. Fakat öncelikle savaşların, suikastların, yalanın, dolanın, yolsuzluğun, yoksulluğun, yobazlığın, ayrımcılığın, padişahın, kullun, ezenin, ezilenin olmadığı ortamların sağlanması ile mümkündür. Buda herkesin dünyayı tanıyacak zihin açıklığına kavuştuğu bir eğitim ortamı ile mümkün olacaktır. Yeni yıla bilinç zenginliğimizi geliştirmek, yaşama ve olaylara bütünsel bakabilmek umudu ile hepinize yaşam boyu sağlık, mutluluk ve barış dolu, coşkulu ve anlamlı güzel yıllar diliyorum. Takvimin hikayesi şöyle anlatılır Aslında Takvimi olay, Sezar döneminde başlar. Julius Sezar, takvimdeki karışıklıkları çözmesi için Mısırlı astronomi bilgini Sosigenes'e emir veriyor. O zamanlarda 1 yılın 365 gün 6 saat sürdüğü biliniyor. Sosigenes de çözüyor : Her yıl 365 gün çekecek. Her yıldan 6 saat artacak. Artan saatler 4 yılda bir takvime eklenecek ve o yıl 365 + 24 saat =366 gün olacak. 366 gün 12 eşit parçaya bölünmediği için 6 ay 30 gün, diğer 6 ay 31 gün çekecek. Peki 365 gün çeken yıllarda aylara göre dağılım nasıl olacak? Yüce Sezar emir veriyor: 365 gün çeken yıllarda en son aydan 1 gün düşülsün. O zamanlar yılbaşı, Mart ayında. Şubat ayı ise yılın son ayı idi. (September=7, October=8, November=9, December=10) da yukarıda belirdiğim gibi Latince olarak belirlenen isimlerden geliyor. Böylece Şubat ayı, 4 yılda bir 30 gün, diğer yıllarda 29 gün olmuş. Yüce Sezer, bununla da yetinmeyip aylardan birine kendi ismini vermiş: Julius, yani July. sonradan imparator olan Augustus, Sezar'dan aşağı kalmamış ve sonraki aya kendi ismini vermiş : Augustus, yani August. Ancak Julius Sezar'ın ayı 31 günken Augustus'un ayı 30 gün olur mu ? O da emir vermiş: Yılın son ayından 1 gün daha alın ve benim ayımı da 31 gün yapın. Zavallı Şubat’tan 1 gün daha alınmış ve Ağustos’a eklenmiş. O gün bu gündür Şubat ayı, 4 yılda bir 29 gün, diğer yıllarda 28 gün, Sezar'ın ayı Temmuz ve Augustus'un ayı Ağustos’ta peş peşe 31 gün çeker oluvermiş. Yani anlayacağınız takvimin hikayesi böyle bakalım gelecek yüzyıllarda insanlık nasıl bir takvim süreci oluşturacak. Aleviyol, 27.1.2003 Yorum |
| Ana Sayfaya |
|Gündem | Yorumlar | Yazarlar | Politika | Dünyadan |
| Derneklerden | Belgeler | Kültür & Sanat | Alevilik| Arama |