CEMİL
KILIÇ
SÜNNİLİK
İSLAM’IN İÇİNDE Mİ, DIŞINDA MI? YA DA SÜNNİLER
NE KADAR MÜSLÜMAN ?
Her hangi bir dinsel
grubun görüşlerinin İslam’a uygun olup
olmadığının saptanması konusunda elde nesnel bir
ölçüt var mıdır? Kesinlikle yoktur. Çünkü ortada
tek bir İslam yoktur. Deyim yerindeyse İslamlar
vardır. Bu İslamlar, aslında İslam’ın temel
kaynağı kabul edilen Kur’an’a dair
yaklaşımlardan neşet etmektedir. Bu yaklaşımlar
zemininde teşekkül eden ekollere dinsel
literatürde mezhep adı verilmektedir. Hal
böyleyken her mezhep mensubu kendi anlayışını
dinin / İslam’ın ta kendisi olarak görmekte ve
kendi mezhebinin dışındaki oluşumları da
kendisine yakınlığı nisbetinde İslami ya da
gayri İslami addetmektedir. Bu cümleden olarak
söyleyelim ki, bir Sünniye göre İslam aslında
Sünnilik demektir. Ya da bir Şiiye göre yine
İslam, aslında Şiiliktir. Her ne kadar bunlar
lafzan söylenmese de takınılan tutum ve
geliştirilen yorumlar semantik açıdan analiz
edildiğinde ortaya çıkan budur.
Öteden beri Sünniler arasında ( Her ne kadar
entelektüel sünniler tarafından artık rağbet
görmese de avamın hala muteber kabul ettiği )
şöhret kazanmış bir söylem vardır:
Dört hak mezhep ! Bu dört hak mezhep; Hanefilik,
Şafiilik, Malikilik ve Hanbelilik’tir. Bu dört
mezhep bilindiği üzere Sünniliğin kollarıdır.
Bir Sünniye göre bu dört mezhebin dışındaki
mezhepler veya dinsel görüşler Hakkın zıddı olan
Batıl sözcüğü ile tanımlanır. Yine bilindiği
üzere “ Hak “; doğru, gerçek demektir. “Batıl”
ise; yanlış, sapkın, sapık ve gerçek dışı
anlamına gelmektedir.
İslam dünyasında bu dört mezhebin dışında
onlarca dinsel ekol / mezhep bulunmaktadır. Ve
bu ekollerin tümü Sünnilere göre İslam dışıdır.
Ya da en hafif bir yorumla durumları şüphelidir.
Ama Sünnilerin durumu kesin bir netliğe
sahiptir. Sünnilik, doğruyoldur.
Bugün İslam dünyasının yaklaşık yüzde kırkı o
malum “ dört hak mezhep” in dışındaki ekollere
mensuptur. Eğer Sünnilerin yaklaşımı kabul
edilecek olursa dünyadaki müslüman nüfusu da bir
hayli azalmaktadır.
Bilindiği üzere Türkiye’de Sünni İslam’ın
dışında en büyük nüfus Alevi / Bektaşi
nüfusudur. Türkiye nüfusunun yaklaşık üçte biri
Alevi / Bektaşidir. Ve bu nüfusun dinsel durumu
tarihte olduğu gibi bugün de tartışma konusudur.
Bu tartışma aslında tam bir ironidir. Tartışmaya
taraf olan herkes İslam’ın ne olduğu konusunda
referans olarak Sünni ekolü almaktadır.
Sünniliğin görüşlerini İslam olarak kabul eden
bir kimsenin Sünni olmayan başka bir kimsenin
inançlarının İslami olup olmadığını
tartışmasının anlamı yoktur. Çünkü gerçek şu ki,
İslam Sünnilikten ve Müslümanlar Sünnilerden
ibaret değildir. Ne kadar İslam orjinli ekol
varsa o kadar farklı türde İslam vardır. Buna
rağmen tartışma sürgit devam etmektedir. Hatta
kimi Alevi orjinli kimseler de bu tartışmada
Sünniliği İslam’la eşdeğer görme yanlışına
bilerek veya bilmeyerek düşüp Aleviliği İslam
dışı yeni ve farklı bir din biçiminde yeniden
inşa etme gayreti sarfetmektedirler.
Bu tavırda pekçok başka neden de rol
oynamaktadır. Ve bu nedenlerin büyük çoğunluğu
ne üzücü ki uluslar arası sosyo politik
hedeflerle ilintilidir.
Osmanlı’dan günümüze değin geleneksel olarak
sürdürülen Alevileri İslam dışı görme politikası
son dönemde asimilasyon politikalarında
kullanılan yeni bir strateji gereği değişmiştir.
Çünkü artık Sünni elitler bilmektedirler ki,
Alevileri İslam dışı sayarak asimile etmek
olanaksızdır. Onlara; “ Siz de Müslümansınız ama
bazı şeyleri yanlış biliyorsunuz . “ diyerek
yaklaşmak lazımdır. Gerçek İslam’ı yani
Sünniliği aşama aşama empoze etmek suretiyle
hepsini olmasa bile önemli bir kısmını eritip
Sünnileştirmek gerek, şeklinde bir yöntem takip
edildiğini görmemeye imkan yoktur.
Bu hengamede Alevilerin ezici çoğunluğu ısrarla
kendilerini İslam olarak görmekteyken bir kısım
Alevi orjinli fakat aslında ateist olan zevat
ise yeni bir Alevilik inşa etme adına Aleviliği
İslam dışı bir din biçiminde kabul ettirmek ve
bunu Alevi toplumuna benimsetmek için çaba
göstermektedir.
Alevi toplumunun bu tartışma ortamında takip
etmesi gereken yol, adeta “ ne olur bizi de
sizden sayın “ şeklinde bir yalvarma
olmamalıdır. Aynı şekilde birilerine kızıp veya
ard niyetli bir takım mihrakların peşine takılıp
“ Biz İslam değiliz. “ demek de olmamalıdır.
Takip edilmesi gereken yol şudur: Alevilik,
Alevilere göre İslam’ın ta kendisidir. Alevi
demek Müslüman demektir. Sünnilerin kendilerini
tanımlarken kullandıkları “Hak Mezhep “ söylemi
ne kadar meşru ise Aleviler için de böyle bir
söylem geliştirmek o denli meşrudur. Ne zaman ki
Sünniler, “ Evet Alevilik de bir İslam
yorumudur. Bütün ritüellerine ve bütün
inançlarına saygılıyız. “ derler işte o zaman
Aleviler de aynı yaklaşımı gösterirler. Fakat
Sünnileri bu noktaya getirebilmek için onları
gerçekle yüzleştirmek gerekmektedir. Hangi
gerçekle mi ? Sünni inancın ve Sünni ritüellerin
ne ölçüde İslami olup olmadığı gerçeği ile…
Şimdi Sünnileri bu gerçekle yüzleşmeye
çağırıyorum.
Burada tamamen Alevi / Bektaşi teolojisinin
paradigmal özgünlüğü çerçevesinde Sünnilik ve
Sünniler kısaca tahlil edilecek ve böylece bir
kanaatin oluşumuna çalışılacaktır.
Alevi / Bektaşi inancına göre bir kimsenin mümin
olabilmesi için şu sözü söylemesi / ikrar etmesi
gerekmektedir:“ eşhedü enla ilahe illallah ve
eşhedü enne muhammeden abdühü ve resulühü ve
eşhedü enne aliyyen veliyyullah “
Türkçesini de yazalım:“Ben tanıklık ederim ki,
Tanrı’dan başka ilah yoktur. Ben tanıklık ederim
ki, Muhammed, Tanrı’nın kulu ve elçisidir. Ben
yine tanıklık ederim ki Ali, Tanrı’nın
velisidir. “
Görüldüğü üzere Sünniler bu sözü tam olarak
söylemedikleri için Alevi / Bektaşiliğe göre
mümin sayılamazlar. Ya da en hafif ifadeyle
imanları kuşkuludur. Çünkü Hazreti Ali’nin
velayetini kabul etmek bir iman ölçütüdür. Oysa
Sünniler bu ölçüte uymamaktadırlar.
Sünniler, Allah’ın en sevgili kullarından olan
Hazreti Ali’ye düşmanlık edenleri saygı ifade
eden sözlerle anmaktadırlar. Hazreti Ali’nin
hilafetini kabul etmeyen Ebubekir, Ömer, Osman,
Muaviye gibi kişileri “ Hazret “ ifadesiyle
nitelemektedirler. Oysa Alevi / Bektaşi inancına
göre yani İslam’a göre Hazreti Ali’nin
velayetini reddedenler yüceltici sıfatlarla
anılmazlar. Bilindiği üzere Alevi / Bektaşi
inancında “tevella “ ve “ teberra “ kavramları
vardır. Bu kavramlar; ehlibeyti sevenleri
sevmeyi ve ona düşman olanları sevmemeyi hatta
onlara düşman olmayı ifade eder.
Sünniler, Alevileri Kur’an’daki pekçok hükmü ve
tanrısal buyruğu uygulamamakla itham ederek
kafirlikle suçlamaktadırlar. Oysa Aleviler,
Kur’an’ın buyruklarını sünnilerden farklı
yorumlamakta ve farklı şekilde
uygulamaktadırlar. Fakat bu farklı uygulayış
sünnilerce uygulamamak biçiminde
anlaşılmaktadır. Daha evvel de söylediğimiz gibi
Alevi / Bektaşi müslümanlar, Kur’an’ın pekçok
hükmünün ve buyruğunun tarihsel olduğuna
inanmaktadırlar. Nitekim gerçek de budur. Oysa
Sünniler Kur’an’ın tüm buyruklarının her çağda
geçerli olduğuna inanmakta fakat buna rağmen
pekçok Kur’ansal buyruğu yerine
getirmemektedirler. Bu hususta birkaç örnek
vererek konuya açıklık kazandıralım:
Kur’an’da Cuma günü inananların ( İnanan
erkeklerin değil, İnananların.) Tanrı’yı anmak
üzere işlerini bırakıp ibadete koşmaları
buyrulmakta fakat Sünniler bunu sadece erkekler
için geçerli olan bir buyruk gibi kabul
etmektedirler. Dolayısıyla Sünni paradigma
çerçevesinde düşünüldüğünde Cuma namazı kadın
erkek herkese zorunlu bir ibadet iken kadınlar
bu ibadete dahil edilmemektedir. Yani Kur’ansal
bir buyruk yerine getirilmemektedir.
Aynı durum cenaze ve bayram namazları için de
geçerlidir. Kadınlar cenaze ve bayram
namazlarına da iştirak etmemektedirler.
Sünniler, Adem peygamberden beri tüm
peygamberlerin tuttuğu Muharrem orucunu da
tutmamaktadırlar. Oysa İslam sadece Kur’an’dan
ibaret değildir. Hazreti Adem’den Hazreti
Muhammed’e kadar tüm peygamberlerin getirdiği
din İslam’dır. Yani İslam hepsinin toplamıdır.
Sünniler, Muharrem orucunu tutmamakla İslam’ın
bir buyruğunu yerine getirmemiş olmaktadırlar.
Oysa Aleviler her ne kadar çoğunluk itibariyle
tutmasalar da Ramazan’da orucun Kur’ansal bir
buyruk olduğunu kabul etmekte sadece süresi
konusunda farklı düşünmektedirler. Bir de oruç
konusunda batıni yorumlar yaparak gerçek orucun
aslında kişinin nefsine hakim olması,
kötülüklerden uzak durması ve ahlaki bir yaşam
sürmesi demek olduğuna inanmaktadırlar. Bu
yoruma karşın yine de pekçok Alevi Ramazan’da üç
gün süreyle oruç tutmaktadır.
Alevileri Kur’an’ın buyruklarına uymamakla
suçlayan Sünniler Kur’an’daki özellikle
kadınlarla ilgili pekçok buyruğu yaşama
geçirmemektedirler.
Kur’an’a göre kadınların şahitliği erkeklerin
şahitliğinin yarısı kabul edilmektedir. Fakat
günümüzde hiçbir Sünni kadın ve erkek bunu kabul
etmemektedir. Yine hiçbir Sünni kadın bir
erkeğin ikinci, üçüncü, dördüncü karısı olmayı
da kabul etmemektedir. Oysa Kur’an, indiği
dönemin koşulları gereği buna izin
vermektedir.Yine Kur’an’a göre kız çocukları
mirastan erkek çocuğa göre yarım hisse
almalıdırlar. Bu kural da Sünnilerce artık
uygulanmamaktadır.
Çok daha çarpıcı bir örnek verelim: Sünniler
dinin kaynağı olarak Kur’an’ı ve peygamberin
hadislerini temel almaktadırlar. Ancak
hadislerin Kur’an’a muhalif veya onun mantığına
uygun olmayan hükümler içeremeyeceğini
belirtirlerken zina cezası konusunda ( Burada
her ne kadar laik devlet nedeniyle Türkiye’de
uygulanmasa da şeriat özlemcisi sünnilerin din
anlayışları düşünülmelidir. ) bu ilkeyi
çiğnemektedirler. Şöyle ki; Kur’an’da zina eden
erkek ve kadınların sopalanarak cezalandırılması
buyrulmaktadır. Fakat Sünniler bu hükmü evli
olmayan erkek ve kadınlara özgülemekte evli
erkek ve kadınların zina suçu için Kur’an’da
olmamasına karşın “ recm” ya da Türkçesini
söyleyecek olursak “ taşlayarak öldürme “
tarzında bir ceza öngörmektedirler. Bunu da
Hazreti Muhammed’in bir uygulamasına
dayandırmaktadırlar. Oysa Hazreti Muhammed,
Kur’an’da olmayan veya Kur’an’ın ruhuna aykırı
bir cezayı ihdas edemez. Kaldı ki bu uygulama
tartışmalıdır. Kimi bilginler Hazreti
Muahmmed’in bunu Yahudi geleneklerine göre ve
Yahudiler için uyguladığını ileri
sürmektedirler. ( Hazreti Muhammed’in Medine’de
hem Müslümanların hem de Yahudi ve müşriklerin
devlet başkanı olarak kabul edildiğini
anımsayalım. )
Sünni din bilginleri ( Ki Sünniler dediğimizde
Sünni halk değil din bilginleri anlaşılmalıdır.
) peygamberin bu uygulamasının Kur’an’ın söz
konusu ayetini neshettiğini / hükmünü ortadan
kaldırdığını ileri sürmektedirler. Oysa aynı
Sünni din bilginleri Kur’an’ın pekçok hükmünün
tarihsel olduğunu yani zaman tarafından
neshedildiğini savunan Alevi / Bektaşi
müslümanları din dışı olmakla / kafirlikle itham
edebilmektedirler.
Alevi / Bektaşi inancına göre Kırklar Meclisi ve
Kırklar Cemi, inancın teolojik temelini
oluşturmaktadır. Cem ayini ve ayindeki tüm
ritüeller ( Sözgelimi semah gibi…) başta Hazreti
Muhammed olmak üzere tüm Kırkların müminlere
bıraktıkları gelenektir ve ibadet biçimidir.
Dolayısıyla bunlara inanmadan mümin olabilmek
söz konusu değildir. Oysa Sünniler ne Kırklar
Mecisine ne de Kırkların Cemine inanmamaktadır.
Yani Alevi / Bektaşiliğin inançsal paradigmasına
göre Sünnilerin imanı yoktur.
Alevi / Bektaşiler, ehlibeytin masum / günahsız
olduğuna inanırlar. Ve bu inanç Alevi / Bektaşi
İslam anlayışının en temel / olmazsa olmaz
özelliklerindendir. Oysa Sünniler günahsızlığı
sadece peygamberler için kabul ederler. Yani
ehlibeytin de günah işlemiş olabileceğine
inanırlar. Bu bağlamda da Sünnilerin mümin olup
olmadıkları tartışmalıdır.
Sünniler İslam adı altında kadim Arap ve
Ortadoğu kültürlerinin diğer uluslarca da
kabulünü gerçek müslümanlığın koşulu sayarlar.
Daha doğrusu Emevi / Abbasi İslam’ındaki kadim
Arap ve Ortadoğu kültürlerine ait unsurları
İslam’dan addederler. Bu da aslında
kendiliğinden bir Arap kültür emperyalizmine
zemin hazırlamış olmaktadır. Müslümanların ana
dillerinde ibadet edebilmelerine karşı
çıkılması, Arap dilinin kutsanması, Arap
kıyafetlerinin kullanımının sünnet telakki
edilmesi vb. Hep bu kabildendir. Kur’an’daki
pekçok ayet Araplara ve Ortadoğu halklarının
yaşamına özgüdür. Oysa Sünniler bunları görmek
istememektedirler. Ve tüm diğer Müslüman
halklara bunları din diye dayatmaktadırlar.
Dolayısıyla Allah’ın dinine ekleme / ilave
kurallar ihdas etmiş olmaktadırlar ki bu da
doğrudan doğruya din dışı bir tutum hüviyetini
haizdir. Görüldüğü üzere bu ilginç durum da
Sünnilerin gerçekten müslüman sayılıp
sayılmayacağı hususunda önemli bir tartışma
noktasını teşkil etmektedir.
Tarihte pekçok Alevi / Bektaşi ozanının
Sünnileri “ Münkir “ yani inkarcı / kafir
gördükleri ve bu kanaatlerini de şiirlerine
yansıttıkları reddi mümkün olmayan bir
hakikattir.
Nitekim Pir Sultan Abdal bir şiirinde şöyle
demektedir:
“ Gelin canlar bir olalım,
Tevekkeltü tealallah.
Hüseynin öcün alalım,
Tevekkeltü tealallah.
( …)
“ Pir Sultanım geldi coşa,
Münkirlerin aklı şaşa,
Yazılanlar gelir başa,
Tevekkeltü tealallah “
Bir Aleviye göre; Ebubekir, Ömer, Osman ve
Muaviye’yi saygın kabul edenler mümin sayılamaz.
Oysa Sünniler bu kişilerden bahsederken saygı
ifade eden sözcükler kullanmaktadırlar. Onları “
Hazret” diye anmaktadırlar.
Osmanlı Sünni ulemasının Alevi / Kızılbaşları ve
Bektaşileri nasıl gördüklerini daha evvelki
bölümlerde yazmıştık. Kısaca söyleyelim ki,
Sünni Ulemaya göre Alevi / Kızılbaş / Bektaşiler
kafir sayılmaktadır. Dolayısıyla Alevilik /
Bektaşilik İslam dışı sapkın bir inanç olarak
görülmektedir.
Tarihte egemen zümre ve siyasal otorite olmaları
nedeniyle Alevileri sürekli din dışı olmakla
itham eden Sünniler, bilmelidirler ki aynı durum
kendileri için de geçerlidir. Tek farkla;
Aleviler, hemen hemen hiçbir devirde egemen
olamadıkları için egemen karşısında
geliştirdikleri dinsel retorikin muteber
olamamasından ötürü Sünnilerin din dışı olup
olmama keyfiyeti ciddi anlamda tartışma konusu
haline gelememiş ve Alevilerin bu husustaki
yaklaşımları gündem oluşturamamıştır. Bu da
şöyle bir sonuç doğurmuştur:
“Sünnilerin ve Sünniliğin İslamiliği tartışma
götürmeyen bir kesinliğe sahiptir.”
İşte biz belki de tarihte ilk kez Alevi /
Bektaşi inanç paradigması açısından Sünnilerin
dindeki / İslam’daki konumlarını yüksek sesle
tartışmaya açmış oluyoruz.
Bahsi bağlarken hemen hatırlatalımki, bu tavır
aslında bizim gerçek tavrımız değildir. Sadece
Sünnilerin Alevilere yönelik tavrının ne denli
yanlış olduğunun anlaşılabilmesi için böylesi
bir yola başvurmak zorunda kalıyoruz. Fakat bu
izahımıza karşın bundan sonra Sünnilerin inanç
durumunun da tartışmaya açılacak olması bir
kaçınılmazlık halini alacaktır.
Bize göre, Alevi / Bektaşi teolojisine ne denli
ayrkırı hususlar içerse de Sünniliğin İslam’ın
içinde veya dışında olup olmadığına ve
Sünnilerin Müslüman sayılıp sayılmayacağına
karar verme yetkisi Alevi / Bektaşilerin işi
değildir. Tıpkı Alevilerin Müslüman sayılıp
sayılmayacağının Sünnilerin işi olmadığı gibi…
Alevisi, Sünnisi, Şiisi, İsmailisi, Zeydisi,
Vahhabisi hatta Dürzisi ve Nusayrisi ile bütün
İslam orjinli toplulukların Müslümanlık dairesi
içinde bulunduğuna inanıyoruz. Kendilerini
Müslüman kabul ettikleri müddetçe hiçbir
topluluk için başka bir topluluğun üyelerinin
her ne kadar çok farklı yorumlara sahip olsalar
da “ Müslümandırlar veya değildirler “ diye bir
hüküm vaz etmeleri söz konusu olamaz,
olmamalıdır.
*İlahiyatçı-Sosyolog