|
|
|
Güncel ve Tarafsız Haber |
|
|
|
İnönü Alpat Şiddet üzerine öyküler! KESK’in davetlisi olarak ülkemize gelen Tarık Ali, bir dizi seminer ve söyleşinin ardından, giderayak verdiği bir gazete röportajında Türkiye soluna esaslı bir gol attı. Türkiye solunu iyi takip ve analiz ettiğini belli eden Tarık Ali, dışarıdan bir gözün bile kolayca görebileceği ayıbımızı yüzümüze vurmaktan geri durmadı. Dedi ki Tarık Ali: “Sol kendi arasında çatıştı. Türk solu, Avrupa’daki en sert, en şiddetsever soldan birisidir. Birbirleriyle çatıştılar, birbirlerini öldürdüler.” Bu değerlendirmenin üzerinden epey bir zaman geçti. Ama ne yazık ve ne ilginç ki, Tarık Ali’nin sarf ettiği sözler sol arasında hiç tartışma yaratmadı. Kimse üstüne alınmadı. Neden böyle oldu? Neden bu sözler yok sayıldı, muhatabını bulamadı? Açıkça sormak gerekirse; Türkiye solunu diğer siyasal programlardan ayıran temel ve vazgeçilmez özellikler doğal olanı, özümsediğimizi ifade etmiyor mu yoksa? En masumane haliyle; olması gerekenlerin bir basıncı mıdır, solu tarif eden özellikler? Solcuların şiddet ve savaş karşıtlığı, anti militarist ve hümanist olmaları ‘kutsal kitaplar’ tarafından buyrulmuş bir zorunluluk mudur? Bütün bunlar, Türkiye solu için ezberlenmesi gereken buyruklardan öte anlam taşımakta mıdır? Bu sorulara verilecek yanıtlar eğer refleks olarak ‘hadi canım sende’ şeklinde olacaksa; solun şiddetle kurduğu tarihsel yakınlık ve sol içi şiddetin şu veya bu oranda hükmünü sürdürmesi nasıl açıklanabilir? Sabahları evden dışarıya adımımızı attığımız andan başlayarak gece yatağa girene kadar; eşimizle, çoğumuzla, anne ve babamızla, iş arkadaşlarımızla, partideki arkadaşlarımızla, zorunlu seyrü sefer yaptıklarımızla, sokakta karşılaştığımız insanlarla, bakkalımızla, apartman yöneticimizle, komşularımızla şiddetten arınmış bir ilişkimiz olduğunu söyleyebiliyor muyuz? Her biriyle kurduğumuz ilişki; hükmetmeye, sahip olmaya, ezmeye, öne geçmeye, bunu kırarak yapmaya, aşağılamaya, küfretmeye, sesini kesmeye, başarısız olana bakıp sevinmeye, tökezleyeni görmezden gelmeye, diyet ödetmeye, üstün ve güçlü olduğunu kanıtlamaya yani şiddetin alt başlıklarına denk düşmüyor mu? Bireyler kendi hayatlarından şiddeti arındırmadıkları sürece, toplumsal ve siyasal hayattan şiddeti arındırmak mümkün müdür? Aslında siyasal arenadaki şiddeti, hayatın içindeki şiddet kışkırtmıyor mu? ‘Sıradan faşizmden’ kurtulmak, ‘siyasal faşizmden’ kurtulmaktan daha meşakkatli değil midir? Tarifsiz kederler Solun kendi arasında çatışması, kan dökmesi bir yönüyle şiddete yaklaşımıyla ilgilidir. Şiddeti ‘zorunlulukların zorunlu kılması’ olarak gören anlayışın, zaman içerisinde şiddeti ulvi bir amaç mertebesine yükseltmesi şaşırtıcı olmamalıdır. Solda şiddet içsel bir kültür halindedir ve doğrusu bu durum solun handikabıdır. Şiddet bir kere meşrulaşmış, sorun çözmenin yolu olarak kabul edilmiştir. Bu noktadan sonra ‘ezeli’ ve ‘ebedi düşmanlar ve ‘düşman’ ilan edilen dostlara karşı kullanmak arasında bir fark kalmayacağı aşikardır. Dikkat edilirse, ‘düşmanlara’ karşı şiddet kullananlar, sol içinde de aynı yola başvurmaktadır. Sorunları çözmek için, farklılıkları kabullenmenin, hoşgörülü olmanın, tahammül etmeyi bir lütuf saymamanın meşakkatli yolunu seçmek yerine, şiddete yönelmenin kolaycılığına kapılmak solun büyük bir kısmının karakteristikliği haline gelmiş, sol gruplar arasında yaşanan hakimiyet savaşları, bir sol grubun bölünmesi sırasında yaşanan çatışmalar, polislik, ajanlık suçlamasıyla gerçekleştirilen yargısız infazlar sık yaşanmıştır. Dolayısıyla Tarık Ali’nin Türkiye solunu tarif ederken dudaklarından dökülen ilk sözcükler bizleri tarifsiz kederlere itmekte, ayıbımızı yüzümüze vurmakta, solun hemen her kesimini derin bir sessizliğe itmektedir. Derin sessizliğin aslında herkesin sırtındaki yumurta küfesiyle yakından ilgili olduğu ortak ve sessiz bir mutabakattır. 3 Kasım seçimlerinde ortaya çıkan sonucun bir başka yerden müsebbibi sayılması gereken kimi olayların, Tarık Ali’nin memleketimize gelmesinin arifesinde yaşanması bir tesadüf olarak mı değerlendirilmeli yoksa sık yaşandığına mı delalet sayılmalıdır? Üzülerek söylemeliyim ki ikincisi daha doğrudur. Tarihlerini şimdi kestirmem güç olacak ama seçim sonrası TV ekranlarını, gazete sayfalarını soldan işgal eden haberleri bir hatırlayalım. İlk haber basının oldukça ilgi gösterdiği, iki sol sendikanın çatışması ve üç işçinin hayatını kaybetmesiyle sonuçlanan olaydı. DİSK’e bağlı Nakliyat İş ile Türk İş’e bağlı Tümtis sendikası yanlıları arasında, işçilerin Tümtis’ten Nakliyat İş’e geçmeleriyle başlayan gerginlik çatışmayla sonuçlanmış, seçim yenilgisini pekiştiren görüntüler yansımıştı TV ekranlarına. Aynı günlerdeki bir başka haber ise, cezaevlerinde devam eden ölüm oruçlarıyla ilgiliydi. Tatbikat sırasında kameralara konuşan genç, ölüm oruçlarının yanlışlığını savunan bir kişiyi cezalandırmayı düşündüklerini ve işyeri servis aracından indirip biraz hırpaladıklarını ama öldürmek kastı taşımadıklarını söylüyordu. Ama olan olmuş, hırpalamayı düşündükleri insan ‘ellerinde kalmıştı.’ Yine birkaç gün sonra, Hacettepe Üniversitesi Beytepe Kampüsü’nü yaklaşık 100 kişilik bir İşçi Partili gencin ellerinde sopalarla bastığını ve diğer sol gruplardan gençlere saldırdığını yazıyordu gazeteler. Bir başka haberde ise, Ankara’da düzenlenen “Savaşa Hayır” mitinginde, TKP’lilerin bulunduğu kısımda yumruklaşma ve dalgalanma olduğu, TKP’den ayrılan bir grup bildiri dağıtmak isteyince, engellendiğinden söz ediliyordu. Son günlerde sık yapılan barış mitinglerinin, savaş ve şiddet temalı sloganlar, türkülerle geçtiği kamuoyunun dikkatlerinden kaçmıyordu. Tarık Ali’nin sözlerinin yabana atılmayacak bir gerçekliğe temas ettiği, son birkaç aydır yaşanan olaylarla daha iyi anlaşılmakta, sol bir bütün olarak ‘eti ne budu ne’ durumunda olduğu ve toplumsal meşruiyet noktasında zayıfladığı halde, birbirine karşı şiddet kullanmaktan ve şiddete övgüler düzmekten vazgeçmemektedir. Nitekim solun öyküsü bu ve benzeri örneklerle doludur. Bu durum hepimize, kendisine solcu diyen herkese acı vermektedir. 1970’lerin başında Adil Ovaloğlu’nun öldürülmesi örgüt içi infazın ilk örneği sayılır; yüreğimizde açılan ilk yaradır, o. Ne acıdır ki, arkadaşları tarafından öldürülen Ovaloğlu’nun kardeşi Sami Ovaloğlu bir süre sonra faşistler tarafından öldürülmüştür. Şimdi Ovaloğlu ailesinin yaşadığı bu trajediyi, kendi kendimize nasıl izah edeceğiz? Kimin gücü ve aklı kafi gelecek, Ovaloğlu’nun ailesini ikna etmeye? Ya da son olayda hayatını kaybeden üç işçinin çocuklarına, sosyalizmin başta emekçiler olmak üzere tüm insanları mutlu etmek üzere inşa edileceği nasıl izah edilecektir? Ölüm üzerine mutluluk inşa edildiği görülmüş müdür? Devrim’in öyküsü Bırakalım sokaktaki vatandaşı, kendimize bile izah edemediğimiz o kadar çok ‘kötülük’ var ki, tarihimizde. Devrim ve Ulaş’ın başına gelenler bunlardan ikisidir, yalnızca. Devrim ve Ulaş’ın iradeleri dışında ama hayatları pahasına ortaya çıkmasını sağladıkları, kendilerinden daha çok solun dramı olarak geçecektir, tarihe; Devrim ve Ulaş solun canını acıtan iki simge isimdir. Devrim ve Ulaş’ın başına gelenler yeni değil, 90’ların ikinci yarısında yaşandı ama Tarık Ali’nin ayıbımızı yüzümüze vurmasıyla beraber, unutulmamaları gerektiği ortaya çıktı. Bu yazı ona vesile olacaktır. Bir sol örgütle ilişkisini kesip ÖDP’ye üye olan ve yollarını ayırdıkları örgüt tarafından hain ilan edilerek öldürülen iki sevgilinden birisinin adıdır Devrim. Devrim’in meskeni sokaklardır. El emeği göz nuru hediyelik eşyalar satmaktadır sokaklarda, Behzat’la birlikte. Behzat ve Devrim. Aynı sokağı ve aynı evi paylaşıyorlardı; aynı ölümü paylaştıkları gibi. Gazetelerde birbirlerine sarılmış fotoğrafları yayınlandı; ikisi de ağız dolusu gülüyordu. Suç(!) her ne ise, sırf o fotoğraf bile başlı başına ‘affedilme’ gerekçesi sayılabilirdi; temyiz yolu kapalı olmak kaydıyla. İki gülen yüze kıyan örgüt, bir bildiri yayınlayarak olayı üstleniyor, Behzat ve Devrim’in hangi gerekçelerle öldürüldüğü anlatılıyordu. Gerekçe, sık rastlanan cinstendi. İkisi de “hain”, “işbirlikçi” ve “polis ajanı”ydı. Örgüt kanıt olarak, “altı ay boyunca sorgulanıp öldürülen bir karşı devrimci hücre elemanının” Behzat ve Devrim’e ilişkin anlattıklarını öne sürüyordu. Örgüt, ÖDP’yi de tehdit ediyordu. Behzat ve Devrim’i üyeliğe kabul eden ÖDP, bu yolla “devlete yaranmaya” çalışıyordu. Behzat ve Devrim’i tanıyanlar ise onların hayatlarına dair başka şeyler anlatıyorlardı ama artık tüm bunların bir anlamı olamazdı. ‘Devrim’ için Devrim’e kıyılmıştı bir kere. Ulaş’ın öyküsü Kendi arkadaşları tarafından öldürülmesinden ibarettir Ulaş’ın öyküsü. Ölümü değil, yaşamı; öldürmeyi değil, yaşatmayı kışkırtmalıdır, mutlaka. Başka ne söylenebilir ki, 20 yaşındaki delikanlının arkasından. Ankara Merkez Kapalı Cezaevi'nde yirmi yaşında bir delikanlı aynı koğuşu paylaştığı dava arkadaşları tarafından kimi gazetelere göre kablo veya telle boğularak, kimi gazetelere göre başına naylon torba geçirilerek öldürüldü. Delikanlının ismi Ulaş'tı. İsmini, ardından şiirler okunan, türküler söylenen yiğitten; Ulaş Bardakçı'dan almıştı. Cezaevi içinde olayı duyanlar, tanık olanlar Ulaş'ın boğuşma sırasında 'insanlık onuru işkenceyi yenecek' diye bağırdığını söylüyordu. Ulaş'ın son sözleri bu cinayeti tahammül edilemez kılıyordu. Aynı cezaevinde daha önce de örgüt içi kimi infazlar gerçekleştirilmişti. İki aylık zaman diliminde bir genç kız ve bir delikanlı daha Ulaş'la aynı kaderi paylaşmış, haklarında ölüm fermanı verilmiş, benzer yöntemlerle cezalandırılmıştı. Her ölüm acıdır. Birisinin diğerine göre daha önemli olduğunu söylemek, insan hayatını düşününce ne büyük haksızlık olur. Hele genç yüreklerin zamanlı zamansız, nedenli nedensiz susuşu nasıl da burkar yürekleri. Ama bu ölüm öyle "sıradan" bir ölüm değildi. Ankara Merkez Kapalı Cezaevi'nde peşpeşe yaşamlarına son verilen genç kız ve delikanlının ölümüne benzemiyordu. Başka zamanlarda ve başka mekanlarda örgüt içi infazlarda ya da sol içi çatışmalarda katledilenlerin hepsinin belki birer öyküsü vardı ama bu delikanlının öyküsü bir başkaydı. Çünkü bu delikanlının ismi Ulaş'tı. Ulaş Bardakçı gibi olmak istiyordu, kimbilir; gözükara, delişmen ve bir o kadar da yakışıklı. Yeniden dergisinin Aralık 1996 tarihli sayısında Yaşathak Aslan "Akrep gibisin kardeşim" diyordu, kendi arkadaşlarını gözünü kırpmadan öldürenlere. Sol dergilerin sayfalarında görmeye alışık olmadığımız bir yazı yazmıştı Yaşathak. Yaşathak'ın yaptığı anlamlıydı ama ortaya konan eleştirel yaklaşım, katliamları mahkum etmeye, durdurmaya yetebilir miydi? Çünkü Ulaş başına bir naylon torba geçirilerek vahşice öldürülmüştü. Ulaş'ın başına naylon torba geçirenler ve karşısına geçip, belki de ellerinden ayaklarından tutarak onun acı içinde ölmesini seyredenler için "kardeşim" demek...! Çünkü Ulaş yirmi yaşındaydı ve gençlik hayallerini ismini taşıdığı insanın hayatıyla süslemişti. Sahi Ulaş ne yapıyordu, kendinden önce aynı cezaevinde, aynı gerekçelerle iki arkadaşı öldürüldüğünde? Orada mıydı? Öldürenler arasında mıydı? Onların öldürülmesine karşı çıkmış mıydı? Kendinin öldürülmesine yol açan gerekçelere, o da o zaman hak veriyor muydu? Sahi, Ulaş ve Ulaş gibiler ne diyordu bu yaşananlara? Önemli olan Ulaşların alacağı tavırdı. Ulaşların tavrı sonucu değiştirecek güçteydi. Cogito'da (Şiddet) yer alan makalesinde Artun Ünsal, örgüt içinde yaşanan şiddeti "genişletilmiş şiddet tipolojisi" çerçevesinde değerlendiriyordu. Demek ki, ülkemizde de sık görülen örgüt içi şiddetin ‘şiddet teorisinde’ yeri vardı. Sosyolojik bir gerçekliği bulunuyordu. Ama Ulaş'ın bu gerçekliğin farkında olması mümkün müydü? Onun düşlerinde şiddetten arınmış bir gelecek yatmıyor muydu? Biraz da bunun için devrimci olmamış mıydı? Ankara Merkez Kapalı Cezaevi'nde Ulaş isminde bir delikanlı öldürüldü. İsmini Ulaş Bardakçı'dan almıştı. Ulaş'ın ardından türküler söyleyerek öğrenmiştik devrimciliği. Ulaş Bardakçı'yı "yaratana kurban” olmuştuk ama Ulaş'ı yaratanları hayatları boyunca unutamayacakları bir acıyla başbaşa bırakmıştık; evlat acısıyla. Tarık Ali’nin sözlerinden geriye döndük. Yakın tarihimizde bizleri utandıran iki olayı hatırladık. Derdimiz solcuların kendilerine gelmelerini sağlamaktır. Alışkanlıktandır, alıntıyla noktalamak yazıları. "Durum hiç hoş değildir ama durum bundan ibarettir; Homo Sapiens kendine gelinceye kadar." (Şiddet, Toplum, Birey ve Kan. Giovanni Scognamillo) Aleviyol, 24.2.2003 Yorum |
| Ana Sayfaya |
|Gündem | Yorumlar | Yazarlar | Politika | Dünyadan |
| Derneklerden | Belgeler | Kültür & Sanat | Alevilik| Arama |