Alevilerin Günlük Haber Portalı

Prof. Dr. Niyazi Öktem

Siyasal İslam’ın Yükselişinin Kültürel Etkileri

Siyasal İslam’ın yükseliş ve kültürel etkilerini inceleyebilmek için her şeyden önce “Siyasal İslam” kavramı ve olgusunu irdelememiz gereklidir. İrdelemede karşılaştırma da zorunludur. Çünkü, “Siyasal Hıristiyanlık”, “Siyasal Yahudilik” ele alınmadığında, siyasallaşmanın sadece İslam dinine özgü bir yapı ve öz olduğu izlenimi ortaya çıkabilir.

Ülkemizde genel kanı İslam’ın öz itibariyle siyasallaşmaya uygun olduğu, Hıristiyanlığın ise olmadığı doğrultusundadır. Bu kanıya göre, Hz. Muhammed, peygamberliğinden takriben 10 yıl sonra bir İslam devleti kurmuştur ve devleti “şeriata” göre yönetmiştir. Arkasından gelen halifeler, Emevi ve Abbasi devletleri de teokratik kimlikteydiler. Aynı gelenek Selçuklu ve Osmanlı tarafından da yürütülmüştür. Bu tür bir yorumlama eğilimi aydın çevrelerde yaygın olduğu kadar, tutucu ve yobaz İslamcılar tarafından da savunulmaktadır. Bu yoruma bağlı olacaktır ki Suudi Arabistan, Afganistan, Şii İran devletleri mevcuttur. Terörcü İslami kesimde bu tür bir siyasal İslam devletini kurmak için çaba göstermektedirler.

Hıristiyanlık açısından ise, aydın kesim tam aksi kanıyı ortaya koymaktadır. Hıristiyan devleti, Hz. İsa’dan 300 yıl sonra kurulmuştur. Politik Hıristiyanlık, siyasal ihtiraslara bağlı olarak, yöneticilerin bu dini kendi çıkarlarına uygun bir şekilde yorumlamalarına dayanmaktadır. Zaten Hz. İsa, “Sezar’ın hakkını Sezar’a; Tanrı’nın hakkını Tanrı’ya verin” demek suretiyle açıkça dini politikanın dışına çıkarmıştır. Böylece Hıristiyanlık, laikliğe elverişli bir din olarak doğmuştur. İncil’in Hz. İsa ile başlayan “Yani Ahit-Yeni Antlaşma” bölümünde devlet yönetimiyle ilgili hükümler yoktur.

Durum gerçekten böyle mi?

Her şeyden önce Hıristiyanlığı ele alıp incelediğimizde, başta gözden kaçırılan bir husus vardır ki, bu din sadece Yeni-Ahit’i kutsal kitap olarak ele almamakta, İncil’in birinci bölümünü oluşturan Eski-Ahit de temel kredo olarak benimsenmektedir. Bizim Tevrat ve Zebur olarak adlandırdığımız Eski-Ahit, değişik küçük kitaplardan oluşmaktadır. Bu kitapların içerisindeki Musa’nın 5 kitabının adı “Torah”tır. Anlamı da “Yasa”dır. Burada tek tanrılı inanç içerisinde insanların, toplumda nasıl davranmaları gerektiği, ne tür yaptırımlarla karşılaşacakları ayrıntılı olarak belirtilmiştir. “Kutsal kitabın ilk bölümünü oluşturan Torah, Hıristiyanlar içinde mukaddestir.” (Michel, Thomas: Hıristiyan Tanrıbilimine Giriş, Dinler Tarihine Katkı, İstanbul 1992, Ohan Basımevi, s. 22). “Pentateukh” diye de (Beş Kitap) anılan Torah’ın dördüncüsünün adı “Leviticus-Levililer” kitabı ise her şeyden önce bir kanun kitabıdır ve Musa’nın yasasının kuralları ile ayin usullerini kapsar” (İbid. 23)

Torah’dan sonra gelen “Deuteronomos Tarihi” tarihsel olaylara girdikten sonra “eski hakimlerin, özellikle Samuel ve Saul’un saptadığı töreleri anlatır.” (İbid. 24). Bundan sonraki bölümlerinde de Eski-Ahit çeşitli sosyal ve yasal kuralları vaaz etmektedir. Yetimlerin, dulların, sosyal ve hukuksal statülerinden, devletin nasıl dinsel esaslara göre yönetilmesine kadar çeşitli hukuk düzenlemeleri bu bölümlerde yer almaktadır. (Bakınız İbid 22-27). Bu hükümler Yahudiler kadar Hıristiyanlar için de geçerlidir. O halde, özde Hıristiyanlığın politik olamayacağı ve laiklikle bağdaşabileceği yargısı tamamiyle havada kalmaktadır.

Özellikle Hıristiyanlık tarihi incelendiğinde 4. yüzyılda Roma İmparatorluğu’nun resmi dini haline geldikten sonra, bu din tamamiyle teokratik devletlerin resmi ideolojisi haline dönüşmüştür. Roma İmparatorluğu, 395 tarihinde ikiye bölündükten sonra Doğu Roma İmparatorluğu, Bizans, eski pagan kültteki teokratik yapıyı izleyerek, Patrik-İmparator ikilemi içerisinde bir devlet yönetimini sürdürmüştür. İmparator tüm icraatını “dinen caiz olup olmadığı hususunu” Patrik’e, yani “Partilex Maximus”a danışarak gerçekleştirmekteydi. Aynı gelenek Osmanlı’da Şeyhülislam-Sultan ikileminde görülür. Bir anlamda birbirinin devamı olan her iki devlette de, özellikle kendi din yorumları dışında kalan insanları katletme bağlamında, fetva icraatı dinen güç kazandıran bir mekanizmaydı. 7. ve 8. yüzyıllardaki isyanları, İmparator “katli vaciptir” fetvasını patrikten almak suretiyle bastırabilmiştir. Yavuz Sultan Selim de, yine aynı şekilde, Şeyhülislamdan aynı mealde fetva almak suretiyle Anadolu Alevilerini katlettirmiştir. Başka İslam ülkelerinde görülmeyen Şeyhülislamlık kurumu, Bizans’ın devamıdır; yani Hıristiyan bir geleneğe dayanmaktadır. Bugün de “laik” bir devlet içerisinde, paradoksal bir şekilde Diyanet İşler Başkanlığı’nın bulunması, işler aynı olmasa da geleneğin sürdürülmesi anlamına gelmektedir.

Batı Roma İmparatorluğu’nun yıkılmasından sonra ise, Batı’da Hıristiyan devletler, özellikle 11. yüzyılda Katolik Kilisenin Bizans’tan tamamiyle kopmasından sonra, Papalığa bağlı bir hiyerarşi içerisinde teokratik Hıristiyan İmparatorluklar, krallıklar şeklinde ideolojik ve cismanî varlıklarını sürdürebilmişlerdir. Devlet, tamamen Hıristiyan esaslara göre yönetilmekteydi. Bu esasların dışına çıkıldığı takdirde İmparatorla dahi Papa’nın aforoz riskiyle karşı karşıya kalmaktaydılar. Bu dönem burjuva devrimleri diye adlandırılan 18. yüzyıl devrimlerine kadar sürmüştür. Özellikle 1789 Fransız devriminden sonra ancak Katolik Klise gücünü kaybetmiştir.

Daha sonra Katolik Klise, “Siyasal Hıristiyanlığı” burjuva rejimleriyle “barış içerisinde bir arada yaşama” anlayışı içine sürdürmüştür. Bu anlayışı benimsemek zorunluydu, aksi takdirde Hıristiyanları büyük riskler beklemekteydi. Sosyal bir olgu olarak Hıristiyan inancı politikaya taşınacaktı. Her sosyal olgunun mutlaka politik yansımaları olur.

Böylelikle “Hıristiyan demokrat partiler” kuruldu. Zaman zaman iktidara da gelen bu partilerin ideolojik yapısı tamamiyle dinsel temellere dayanır. Bu partiler  Neo-Tomisttir. İdeolojik eğitimde inanç ağırlıktadır. Parti okullarında Saint Thomas d’Aguin ve neo-tomist olan Jacgues Maritain’in ve diğer 20. yüzyılda Katolik düşünürlerin görüşleri anlatılır. Tüm Hıristiyan demokrat partiler arasında sıkı bir işbirliği vardır. Bu işbirliği Vatikan tarafından kurulan vakıflar aracılığıyla koordine edilir. Tabii ki teokratik bir Hıristiyan devleti kurma hülya ve hayalleri artık yoktur; ama sosyal ve siyasal yapıya Hıristiyan ilkelerin egemen olması tüm bu partilerin ana hedefidir.

Anayasası laik kimlikte olan ABD’de ise, dinsel cemaatler, siyasal yapı üzerinde büyük etki yapmaktadırlar. ABD’de özellikle güney eyaletlerinde sosyal yaşam kiliseler etrafında şekillenmiştir. Tutucu ve yobaz Kalvenci yorumların mensupları baskı grupları oluşturmakta ve siyaseti yönlendirmektedirler. (Bu konuda bakınız, Öktem, Niyazi: Laiklik, Din ve Alevilik Yazıları, İstanbul 1995, Der Yayınları, s. 103-138)

Görülüyor ki politik Hıristiyanlık, yüzyıllardır etkili bir şekilde vardır; varlığını da hâlâ tüm Hıristiyan âleminde sürdürmektedir. Orada da zaman zaman Hıristiyan dinci ve ırkçı terör mevcuttur. Ku Klux Klan gibi yobaz Hıristiyan örgütler, ırkçılıkla Hıristiyanlığı meczedip vahşet yayabilmektedirler. İrlanda’daki, Bosna’daki dinsel çatışmaları körükleyenler yobaz “Siyasal Hıristiyanlık” yandaşlarıdır.

İsrail devletinin teokratik nitelikte olduğu, Siyonist esaslara göre kurulduğu açık bir gerçektir. Tarihte, Eski-Ahit’te görülem tüm Yahudi devletleri de “Siyasal Yahudiliği” yansıtmaktadır. Bugün sadece İsrail’de değil, dünyanın her yerinde tutucu Yahudiler kılık ve kıyafetleriyle dinsel kimliklerini ortaya koymaktan gurur duymaktadırlar. Kudüs’te, Mea Sharim Mahallesi tam bir “Eski-Ahit” mahallesidir. Kadınlar saçlarını sıkı sıkıya örterler. Erkekler siyah Yahudi şapka ve giysileri içerisindedirler; inançlarına uygun olarak favorilerini kesmezler, lüle lüle yandan bırakırlar. Bu insanların etkileri ve gücü Meclis’te (Knesset) azımsanmayacak derecede büyüktür. Özetle devlette “Politik Yahudilik” etkilidir. Benzer durumu ABD’nin büyük kentlerinde, Paris’te, Londra’da görürsünüz. Yahudi lobisi, dünyanın her yerinde “politik” kimliktedir.

Görülüyor ki her sosyal olgu gibi din de politikaya yansır. Yasaklarla, zorlayıcı önlemlerle önüne geçmek olanaksızdır. Tek çözüm yolu laik örgütlenme modelleriyle onunla mücadele sürecine girmektir.

“Politik İslam”ın diğerlerinden farkı, terör ve fanatikliğin Hıristiyanlıktan çok daha fazla olmasıdır. Bunun nedeni, Hıristiyan dünyasının reform aşamalarından geçmesi, Rönesans, Aydınlanma dönemini yaşaması, Ortaçağ karanlıklarından kurtulmuş olmasıdır. Oysa İslam, sonlarına gelmesini temenni etsek bile, hâlâ Ortaçağı yaşamaktadır. Politik İslam’a özgürlükçü, demokratik bakış yeni yeni gelmektedir. Öte yandan Afganistan, Suudi Arabistan ve Libya uygulamaları kötü örnekler oluşturmaktadır. Keza Cezayir, Mısır ve ülkemizdeki terörü benimseyen bazı aydınlarımız, jakoben bir yaklaşım içerisinde demokrasiden ödünler vermeye başlamış, temel hak ve özgürlüklerin kısıtlanmasını destekler konuma gelmişlerdir. Demokrasiden verilen ödünler ülkeyi açmaza götürür. Yakın tarihimizde de görülmüştür ki, “darbeler bizi kurtarır” anlayışı sonunda ters tepmiştir. Darbeler özgürlükçüleri, sosyalistleri içeri atmış, onlara eziyet çektirmiştir.

Bugünkü “siyasal İslam”ı değerlendirirken, tarihe kısaca göz atmakta yarar görmekteyiz. Gerçekten de Hicret’le birlikte (622) Medine’de, Hz. Muhammed’in başkanlığında bir İslam devletinden söz etmek mümkündür. Bu devlet Hz. Muhammed vefat edince, Medine ileri gelenleri önce iktidara talip olmuşlar, ancak devreye Hz. Ömer girip, gündeme Hz. Ebubekir’i getirince, halife Ebubekir olmuştur. Bu arada peygamberin damadı ve amcası oğlu Hz. Ali, kayınpederinin cenazesini kaldırmakla meşguldü. Sekiden beri süre-gelen Ümeyyeoğulları-Haşimoğulları politik çatışması, yeni dine de yansımıştır.

Hz. Muhammed’in de içinde bulunduğu Haşimoğulları hiçbir zaman Ümeyyeoğullarını (Emevileri) tasvip etmemişlerdir. 657 yılında Sıffın Savaşı’ndan sonra siyasal iktidar artık Ümeyyeoğullarının eline geçmiştir. Muaviye tarafından kurulan Emevi İmparatorluğu “siyasal İslam”ın zirvesini oluşturmuştur. Hz. Muhammed’in sülalesi “Ehl-i Beyt”, Kerbela gibi kanlı olaylarla siyasal arenadan silinmiştir.

Felsefi mahiyetteki “hakimiyet Allah’ındır” ayeti, politik alana çekilmiştir. Siyasal alanda bu ayet manipüle edilerek, “Siyasal egemenliğin Allah’ta olduğu ve bunu Emevi hanedanına adeta devrettiği” şeklinde yorumlanmıştır. Bundan maksat, muhalefeti sindirmekti. Allah iradesi karşısında muhalefet yapmak şirkten başka bir şey olamazdı. Böylelikle kitleler, “Politik İslam”ın boyunduruğu altına girmiş oldu. Aynı yapı Abbasilerde, Selçuklularda, Osmanlıda da büyük ölçüde sürdürülmüştür.

İslam’ın özünde siyalaşma vardır veya yoktur analizlerine girmek kanımızca hiçbir anlam taşımamaktadır. Kuran’dan hareket edersek, 6666 ayet içerisinde 350-500 ayetin siyasal ve hukuksal içerik taşıdığı söylenmektedir. Bu durumda İslam, belki de öz itibariyle diğerlerine nazaran daha az politik konumdadır demek de yanlış bir yargıdır.

Öze yönelik değerlendirme hiçbir şey ifade etmez. Hiçbir din kurulduğu dönemdeki ilkelerle günümüze gelmemiştir. Hepsi siyasal, sosyal ve felsefi yorum ve manipülasyonlarla bugüne aktarılmıştır.

20. yüzyılın yarısından itibaren İslam, Türkiye’de bir yükseliş trendi göstermektedir. Siyasal İslam’ın kültürü etkilediği tartışılmaz bir olgudur. Gündemde olan İslam, ağırlıklı olarak Sünni niteliktedir. Bunun böyle olması doğaldır. Çünkü Emevi’den Osmanlı’ya, oradan günümüze kadar bizim coğrafi bölgemize hakim olan yorum Sünni fıkıha dayanmaktadır. Ancak, Şii İran ve İsmaili Şia içerisinde olan Fatimi devletinin Politik İslam’ı Sünni değil, “Alevi’ydi”.

Bugün ülkemizde de politik İslam’da Sünnilik ağırlık taşımaktadır. Ancak unutmayalım ki özellikle son dönemlerde “Alevi Siyasal İslam”la da karşılaşmaktayız. Baskı grubu niteliğinde olan Alevi örgütlenmeler, politik ağırlıklarını ortaya koymaktadırlar. 1970’lerde Birlik Partisi, koalisyonların kurulması ve devredilmesinde etkili rol oynamıştır.

Bilindiği gibi Birlik Partisi’nin ambleminde 12 yıldız ve Hz. Ali’yi simgeleyen aslan resmi vardı. Barış Partisi de her ne kadar “Alevi Partisi” olmadığını öne sürse de, Alevi bakış açısı partiye hakimdi. Cumhuriyet Halk Partisi’nin politika ve stratejisinde de Alevi unsurlar önem taşımaktaydı. Ancak CHP’li Aleviler, Aleviliğin bir din yorumu olmadığı, yaşam biçimi ve kültür olduğunu söyleyerek, inanca dayalı bir Aleviliğe sıcak bakmamaktadırlar. Oysa her dinin bir kültür görünümü ve yaşam biçimi vardır. Hakk-Muhammed-Ali’yi kaldırırsan, Alevilik de yok olur. Bu insanlar, inançsız olup da eğer Alevi toplumunu siyasal bir potansiyel olmaları dolayısıyla oy deposu olarak görüyorlarsa, çok büyük ikiyüzlülük içerisinde olurlar.

Cumhuriyet tarihi ele alınıp irdelendiğinde, aşağıdaki yargılara varmak olanaklıdır:

Cumhuriyet, her şeyden önce Siyasal İslam karşısında olumsuz bir tavır almıştır. Bunun böyle olması doğaldır. Çünkü yeni rejimin temel ilkeleri arasında laiklik vardır. Bu laiklik, Fransız geleneğinin sürdürülmesi bağlamındaydı. İlk dönemlerde bu tür bir laikliğin benimsenmesi kaçınılmazdı. Çünkü Siyasal İslam, Kurtuluş Savaşı esnasında genelde padişahı tutmuştu. Her devrim, karşı devrimcileri yok eder. Böylelikle jakoben bir bakış açısı içerisinde politik İslam’ın eğitim yerleri olan tekke ve zaviyeler, dergahlar, tarikatlar çok güçlü bir şekilde kendilerini hissettirmeye başlamıştır. Bugün de tekke ve zaviyeler, dergahlar, tarikatlar çok güçlü bir şekilde varlıklarını sürdürmektedirler. “Anayasal yasaklar” içerisinde olmalarına rağmen hiçbir cezai yaptırımla karşılaşmamaktadırlar. Ancak sapık denebilecek sözde tekkelerin, yarı meczup (deli), sekso-manyak şeyhleri ile mücadele edilebilmektedir.

Bunun böyle olması doğaldır. Çünkü dinler yorumlarla günümüze gelir. Her yorumun etrafında bir “dergâh” ve müritler oluşur. Bunlar ülkemizde tekke ve zaviye adlarını alır; Hıristiyanlıkta manastırlarda örgütlenirler; veya ABD’de olduğu gibi yüzlerce alt mezhep olarak ortaya çıkarlar ve sosyo-politik, ekonomik yaşamı etkilerler. Fransa, gerek 1789 Devrimi sonrası, gerekse 3. Cumhuriyet döneminde manastırları kapatmış, papazları giyotine yollamıştır. Ama 20. yüzyılda önce illegal olarak örgütlenmelerine göz yumulmuş, daha sonra legal hale getirme mecburiyetinde kalmıştır. ABD köklü bir protestan-püriten geleneğe sahip olmasına rağmen, laik bir anayasa benimsemiştir. Ancak bu köklü dinsel geleneğe dokunmamış, değişik din ve mezhebin özgürce örgütlenmesine olanak sağlamıştır.

                     

Basın-Medya Arama Ozanlar Yazarlar Yol Alevilik
iletişim Linkler Deyisler Kitapevi Hüseyin Gazi Aleviyol