|
Murat Aksoy
Aleviler
için siyaset niye çıkış?
Bu sayfalarda ve uzunca sayılabilecek
bir yazı dizisinde Aleviler konusunda önemli açılımlar yer aldı. Aynı şekilde
yine Necdet Saraç son yazılarında Aleviler üzerine yeni sayılabilecek bir dizi
ipucu verdi.
Ben bu yazıda daha tarihsele bir
bağlamda bütün bunları tamamlayacak noktaya yani siyasete değineceğim.
Önce mevcut durumun analizini
yapalım.
Alevi’ler Osmanlı’ya göre Cumhuriyet
ile birlikte göreli olarak devlet katında özellikle tek parti döneminde daha çok
itibar gördüler. Bunda yeni kurulan Cumhuriyet’in kimliksel mayasını oluşturan
“Türk”lüğe ve “laik”liğe daha yakın durmalarının önemli bir payı var. Bu
tarihsel ana denk gelen konjoktürel durum Alevi’lerin özellikle bu dönem olmak
üzere başta kendini Cumhuriyet’le özdeşleştirmesine ve bunun siyasi temsili
olan CHP geleneğini desteklemesine yol açtı. Aleviler açısından bu durumun
siyasi yansıması ise büyük oranda pragmatizm/oportünizm eksenine oturdu.
Bu durum açıktır ki, sadece Alevi’ler
açısından değil, devlet açısından da aynı idi. Ancak açıktır ki, bu ikili algı
içinde devletin gücü daha ağır bastığından; her dönemde devlet yönlendirici
oldu. Devlet açısından başta Cumhuriyet’in ilk dönemi olmak üzere Alevi’lerin
siyaseten yüklendikleri tek misyon, yeni siyasi geleneğin meşruiyetine hizmet
eden bir kimlik ve toplumsal bir kesim olmaları oldu. Bu yönlendiriciliğin açık
bir kanıtı olarak Alevi’ler kültürel bir kimlik olarak hiçbir zaman kamusal
alanda var olamadılar. Var olma anlamı sadece kültürel bir değer olarak değil
aynı zamanda kültürel bir talep ve toplumsal kesim olarak da kamusal alanda
kendilerini temsil etme imkanı bulamadılar.
Bunun istisnai durumları olmadı
değil; özellikle 1980’lerin sonlarında bir anda Cemevleri’ne gösterilen ilgi ve
teşvik, yine her sene yapılan ancak bazı dönemlerde Türk İslam’ı motifine
ihtiyaç duyulduğunda devletin en yüksek mercilerinin katılımı ile gündeme gelen
Hacı Bektaş-ı Veli anma etkinlikleri.
Bu şekilde devletle kurulmuş olan
göbek bağı, büyük ölçüde Alevi’leri kitlesel kimliksel olarak devlete bağladı ve
özerkleşmesinin önünde engel olarak durdu. Böylece Alevi’leri hiç bir zaman
devletten bağımsız aktör olarak hareket edememesine yol açtı.
Bu ilişki bir başka açıdan da her iki
taraf için anlamlı oldu. Alevi’ler için bu ilişki, büyük ölçüde devlet
tarafından korunma ve kollanma olarak algılanırken, devlet açısından bu durum
“laiklik” eksenli tartışma ve çatışmalarda oyuna sürülen kimlik düzeyinde
dengeleyici sübap olarak işlev gördü. Bu anlamda Alevi’ler bizatihi devletin
kamusal alana vaz ettiği “laik yaşam tarzına” sahip olmadıkları ve yaşamadıkları
halde, bu kimliğin hem taşıyıcısı hem de savunucusu oldular.
1970 sonrası meydana gelen değişimler
tüm dünya da olduğu gibi Türkiye’de de kültürel kimliklerin siyasallaşarak
kamusallaşması sürecini başlattı. Bu durum Alevi’leri de kamusal bir aktör
olmaya itti. Bu durum bir taraftan devletin uyguladığı laiklik uygulamlarına
itiraz, diğer taraftan dinsel inancın kamusal alanda serbestçe yapılabilmesi
yönünde talepler olarak ortaya çıktı.
Bugün kabaca baktığımızda Alevi’ler
açısından iki farklı duruş ortaya çıkmaktadır. İlki, devletin laiklik ilkesi
gereğince Diyanet İşleri Başkanlığı’nı (DİB) lağvedilmesi önerirken; ikinci
bakış, bu kurumdan Alevi’ler de pay aktarılması talebi olarak karşımıza
çıkmaktadır. Ki bu nokta Alevi’ler için olduğu kadar devlet içinde siyaseten
bir kırılma noktasını ima etmektedir.
ALEVİ’LER NE YAPACAK?
Ortaya konulan bu tablo Alevi’ler
açısından iki temel noktada kritik edilmek durumundadır. Bu noktalar laiklik,
siyaset noktalarıdır.
Sırayla gidersek; “laikliğin” sadece
din devlet işlerinin birbirinden ayrılması olarak açıklanması ve
meşrulaştırılması, bugünün dünyasında laikliği açıklamaya yetmez. Çünkü laiklik,
devletin toplumsal düzlemde var olan inanç/sızların kamusal alanda bir arada
yaşatılabilmesi sorunudur. Bu ise tüm taraflara eşit uzakta olan “hakem devlet”
anlayışını zorunlu kılar.
Bu açıdan Alevi’lerin büyük bir
kısmının İslami ve sağ partileri eleştirirken verdikleri örnekler, yani
tarikatların çeşitli partileri desteklemesi, adam kayırmacılık vs, bugün
Alevi’ler de uzak olmadığı pratiklerdir (Hacı Bektaş-ı Veli anma şenliklerini
düşünelim). Gelinen bu noktada bir sağ parti temsilcisi çıkıp, “Cem Evleri
CHP’nin ya da bir başkasının arka bahçesidir” dese buna Alevi’lerin teorik bir
itirazı olamaz.
İkinci nokta ise siyaset. Alevi’lerin
bugüne kadar geleneksel anlamda CHP ile kurmuş oldukları karşılıklı pragmatik
ilişki Aleviler açısından sorgulanmalıdır. Bunun anlamı başta Cumhuriyet
geleneği ile şekillenen ve Alevi’lerin kendilerini konumladıkları pozisyonun
sorgulanmasıdır. Yani Alevi’lerin kendilerine sırf Alevi oldukları için
atfettikleri olumlu nosyonların kritiğinin yapılmasıdır. Bunun başında
kendilerine atfettikleri “ilericilik” ve “laikliğin teminatı” olduklarına dair
özgüvendir.
Bu noktalardan dolayı bugün Alevi’ler
içinde bir yol ayırımı söz konusudur. Bu yol ayırımının bir kenarında mevcut
durumun devamı dururken, diğer yanda Alevi’lerin demokratlaşması durmaktadır.
Alevi’lerin bireysel olarak
demokratlaşması ise hem laiklik yorumu, hem de siyaset açısından bir çıkış
olarak görünmektedir. Çünkü demokratlık; bireysel olarak kendini toplumsallığa
mahkum eden, cemaatsel olarak kendini farklı cemaatlarin varlığına ve onlarla eş
düzeyli ilişki kurulduğunda anlamıdır.
Gerek bireysel gerekse cemaatsel
düzlemde kurulacak bu eş düzeyli ilişki, kamusal alanda bir arada yaşabilmenin
ortak kodlarının üretildiği ve her gün yeniden sınandığı bir birlikteliği
zorunlu kılar. Bu eşdüzeyli ilişki yanı karşılıkla kabullenme, tartışma, anlama
ve birlikte ortak bir gelecek kurma siyasetin tam da kendisidir. |