Güncel ve Tarafsız Haber

YÜKSEL IŞIK

İbadethane olmanın ölçütü

İslam'ın Sünni yorumuyla şekillenmiş Diyanet'ten görüş alarak, cemevi izni verilmemesi, Türkiye'nin kendisini dar kuyunun dibine itmesi anlamına geliyor

Yetkili mercilerin, cemevinin, Alevilerin ibadethane yeri olup olmadığını Diyanet'e sorma alışkanlığından vazgeçmeleri gerekiyor.İbadethane olmanın ölçütü

Aleviler, ister İslam içi isterse de İslam dışı olsun, inançlarını farklı ritüeller ve farklı ibadethanelerde yerine getiriyorlar. Alevilerin, ibadethanesinin cemevi olduğu, ibadetlerini hiçbir iradi engelle karşılaşmadan yapabilmeleri için, imar planlarında ibadet yeri olarak gösterilen alanlara, cemevi yapılabilmesi için o yerin en büyük mülki amirinin izin vermesi, bunun için de geleneksel davranışın yeni kültürel kodlarla değiştirilmesi gerektiğine ilişkin savları, Diyanet İşleri Başkanlığı'nın duvarına çarparak geri dönüyor. Diyanet İşleri Başkanlığı, devlet için bir çeşit yasak savma kalkanı işlevini görüyor. Zira, varlığı, İslam'ın Sünni yorumu üzerine kurulu bir kuruluşun, öncelikle Sünni yorumu İslam'ın esası olarak görmesi, sonra da Aleviliği, bu yoruma ait bir alt yorum olarak görmesi şaşırtıcı gelmiyor. Şaşırtıcı olan kendisini laiklik ile tanımlayan bir devletin, bir inanca mensup yurttaşlarının başvurusunu, bir başka inanca mensup yurttaşlara hizmet etmekle mükellef kuruluşa soruyor olmasıdır.
Diyanet'in cemevi açılamayacağına ilişkin en önemli gerekçesi, Aleviliğin İslam'a ait bir alt yorum olduğu tezine dayanıyor. Bu tezini kanıtlamak için de, 677 Sayılı Tekke ve Zaviyelerin kapatılmasına ilişkin yasayla İzmir 11. Asliye Hukuk Mahkemesi'nin 7.9.2004 tarihli kararlarını gösteriyor. Her iki gerekçenin de, sudan bahaneler olması bir yana, bu gerekçeler olmasaydı da, cemevi açılmasını istemeyen Diyanet'in başka bahaneler bulmaya kodlanmış olduğu anlaşılıyor.
 

Uluslararası belgeler
Tanımı üzerinde tam bir mutabakat olmasa da, bilim insanları dini, "kutsal fikrine dayalı olan ve müminleri bir sosyo-dinsel topluluk içinde birleştiren bir inançlar, simgeler ve ritüeller kümesi" olarak tanımlıyor. Sosyologların dini, toplumsal karşılaştırma yapma olanağı verdiği için Tanrıya olan inançla değil de, kutsala gönderme yaparak tanımlamaları tartışmamız açısından önemli bir ipucu veriyor. Buradan hareket ederek söylenebilir ki, Aleviliğin İslam'a ait bir alt yorum olup olmaması, kendisine özgü ritüellerinin bulunmasına ve bir ibadethaneye sahip olmasına engel değildir. Nitekim, Budizm'in bazı versiyonlarında Tanrı inancı olmadığı biliniyor. Her Budist'i, Budizm'in Tanrı inancını benimsemeye zorlamak, nasıl inanç felsefesine ve elbette inanç özgürlüğüne aykırıysa, Aleviliği de İslam'a ait bir alt yorum olarak görüp, farklı bir ibadethane taleplerini geri çevirmek de en az o kadar aykırıdır. Öte yandan, Yehova Şahitlerini ilgilendiren Hoffman davasında Mahkeme, adı geçen cemaat için kullanılan sekt terimini uygun bulmuyor. Çünkü, Öktem'in aktardığına göre, bir inancın din olarak sınıflandırılıp sınıflandırılmaması, AİHM açısından önem taşımıyor..
Esasen uluslararası uygulamalar da, Alevilere yönelik uygulamaların inanç ve ibadet özgürlüğünü engellediğini kanıtlıyor. Örneğin 1977'de BM azınlıkların Korunması ve Ayrımcılığın Önlenmesi Alt Komisyonu için hazırlanan raporda, azınlıkları, "bir devletin halkının geriye kalan kısmından sayısal olarak aşağıda bulunan ve hakim konumda bulunmayan, üyeleri halkın geriye kalan kısmından farklılık gösteren ... dinsel ... özelliklere sahip ve kültürünü, geleneklerini, dinin ... korumaya yönelik bir dayanışma duygusuna sahip bulunduğunu mutlak sarih bir biçimde sürdüren grup" olarak tanımlıyor. Bu tanım, dayanağını 31 Temmuz 1930 tarihli Milletlerarası Daimi Adalet Divanı'nın mütalaasına dayandırıyor. Emre Öktem, "İnanç Özgürlüğü" adlı kitabında, ayırdedici unsur olarak, ikisi nesnel(sayısal azlık ve hakim konumda olamama), biri öznel(ayırdedici müşterek irade) olmak üzere üç niteliğe dikkat çekiyor. Öktem'in de vurguladığı gibi, dini azınlığa kimliğini kazandıran inanç ve ibadet biçimleri olmakla birlikte, asıl problem, çoğunluğun inanç ve ibadet tarzlarının kendilerine dayatılmasından kaynaklanıyor.
İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi'nin 18. maddesi, herkesin din özgürlüğü olduğunu, bu hakkın din ya da kanaat değiştirmeyi, bu din ve kanaatini tek başına ya da toplu olarak, öğretim, ibadet, ayin ve törenler yoluyla açığa vurma özgürlüğü içerdiğini belirtiyor. Uluslararası Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Sözleşme'nin 18. maddesi de, herkesin vicdan ve din özgürlüğü bulunduğunu, bu özgürlüğünü tek başına ya da toplu halde, kamusal ve özel alanda öğretim, ibadet, ayin ve törenler yoluyla açığa vurabileceğini güvence altına alıyor. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi de, inanç özgürlüğüne kamu güvenliği dışında bir sınırlama getirmiyor.
 

Kararlar Alevilerin lehine
Hem evrensel laiklik ilkesi, hem de bu ilke çerçevesinde şekillenmiş bulunan uluslararası metinler, dini inançların etkin bir biçimde yerine getirilebilmesinin ancak ibadethanelerle olanaklı olabileceği gerçeğini kabul ediyor. Avrupa İnsan Hakları Komisyonu, ibadethane iznini verecek yetkili mercilerin, bu gerçeği dikkate alması gerektiğinin altını ısrarla çiziyor. Yani, "dinini toplu olarak izhar etme hakkı, daima din özgürlüğünün unsurlarından biri sayılıyor".
Bir önemli noktanın daha altını çizmemiz gerekiyor. Bilindiği gibi Türkiye'de din adına ne varsa tek yetkili kurum olarak Diyanet görülüyor ve gösteriliyor. Oysa kuruluş yasasında da belirtildiği gibi, Diyanet, İslam'in ibadet ve inanç hizmetlerini yerine getirmeyi amaçlıyor. Uygulamada da görülüyor ki, bu hizmetler İslam'ın Sünni yorumuyla sınırlı kaldığı gibi, farklılıkları da bu yoruma uygun ibadete çağırmaktan da geri durmuyor. Oysa AİHM, Şerif Yunanistan'a karşı dava kararında, "demokratik toplumlarda, devletin dini toplulukların tek bir yönetim altında tutulmalarını sağlayacak tedrbirler almaya ihtiyacı yoktur... devletin rolü, çoğulculuğu ortadan kaldırmak değil, rakip grupların birbirlerini hoş görmesini sağlamak olmalıdır" deniyor. Hassan ve Tchaouch Bulgaristan'a karşı davasında da, AİHM, "bölünmüş bir dini cemaatin şu veya bu yöneticisini kayıran ya da cemaati, müminlerin iradesi hilafına, tek bir yönetim altında toplamaya zorlayan devlet tedbirleri, din özgürlüğüne aykırılık oluşturur" görüşünün altını çiziyor.
 


Her iki karar da, Alevilerin inançlarını serbestçe yerine getirmesi konusundaki eğilimlerinin önündeki engellerin kaldırılmasını zorunlu kılıyor. Elbette tamamen Sünni İslam'ın gereklerine göre örgütlenmiş Diyanet İşleri Başkanlığı'nın bu kurgusunda ısrar etmenin iler tutar hiçbir yanı bulunmuyor. Bu nedenle laikliği ilke olarak benimsemiş devletin yetkili mercileri, cemevinin, Alevilerin ibadethane yerlerinin olup olmadığını, Diyanet'e sorma alışkanlığından vazgeçerek, uluslararası ölçütleri uygulamaları gerekiyor.
Bu ölçütlerin ne olduğuna gelince... Öncelikle söz konusu din ve/ya inancın varlığının bilinip bilinmediği gerçeği geliyor. Eğer bir inanç kendisini din dışı olarak tanımlıyorsa o zaman da ciddiyet ölçütü konuluyor. Alevilik hem dünya ölçekte bilinen bir inançtır hem de İslam dışı kabul edilse bile, ibadet biçimleri, ritüelleri itibariyle ciddiyet ölçütüne tartışmasız olarak uyuyor. Öte yandan, Öktem'in de belirttiği gibi, bir ibadethane açılmasının ön izne bağlandığı ortamlarda da, dikkate alınması gereken noktalar, "tanınmış bir din(inanç) olmak, kamu düzenine zarar vermemek, prozelitizm gayesi gütmemek" gibi ölçütlerden hareket ediliyor. Dikkat edilirse, içinden çıktığı veya etkilendiği dini inancın görüşü dikkate bile alınmıyor.
Bu durum karşısında, başvurusu reddedilen bütün cemevi girişimleri gibi, Çankaya cemevi'nin de idari yargıdan başlamak üzere AİHM'ne kadar uzanan yargı sürecinde hakkını aramanın yolu açılmış bulunuyor. Oysa AB'ye katılma sürecinde her alanda olması gerektiği gibi din ve inanç özgürlüğü alanında da, Türkiye'nin ufkunu genişletmesi, ölçütlerini uluslararası normlara uygun hale getirmesi ve elbette yurttaşlarının bir bölümünün inanç ritüellerinin farklılığını dile getirecek farklı ibadethanelerin açılmasını kolaylaştırması gerekiyor. İslam'ın Sünni yorumuyla şekillenmiş Diyanet'ten görüş alarak, Alevilere cemevi izni verilmemesi, Türkiye'nin kendi kendisini dar kuyunun dibine itmesi anlamına geliyor. Oysa kuyunun dışına çıkıldığında, Alevileri de, Sünnileri de, Bahaileri de, Hıristiyanları da, Yahudileri de kapsayacak ve birarada yaşamasına olanak tanıyacak kadar geniş, koskocaman bir dünya var; o dünya, bizi bekliyor.

Radikal

|  Ana Sayfaya |

|Gündem | Yorumlar | Yazarlar | Politika | Dünyadan |

| Derneklerden | Belgeler | Kültür & Sanat | Alevilik| Arama |

 

aleviyol@aleviyol.com