|
İbrahim Ortaş
Orta Öğretimden Üniversiteye Taşınan
Eğitim ve Öğretim Sorunları
Sınav yorgunu tükenmişlik
Yeni öğretim döneminin yaklaşması ile birlikte bir taraftan yeni
YÖK yasası, diğer taraftan ilk ve orta öğretim okullarına alınacak öğrencilerin
sorunları, paralı eğitim, devlet okulları ve özel okullar derken üniversite
sınavlarını yeni kazanan öğrencilerin kayıtları ile birlikte ortaöğretimden
üniversiteye taşınan eğitim sorunları yeniden gündeme gelmeye başladı.
Üniversite sınavını kazanmak için ezberci bir yapı içerisinde yarışıp
eşdaşlarını geçip %10'luk bir sıraya girmeyi becererek kayda gelen gençlerin
gözlerindeki pırıltı ve gelecek beklentisi bizleri yeniden umutlandırmakla
beraber üniversitelilik bilinci ve gerçek anlamda üniversite eğitimi ve öğretimi
konusundaki kaygılarımızı yeniden hatırlatmış oldu. Uzun zamandır üniversite
öğretim üyeleri olarak liseden üniversiteye gelen öğrencilerin performansından
memnun olunmadığı sık sık konuşulmaktadır. Bu konudaki temel görüş; Milli Eğitim
okullarından ve özel okullardan gelen öğrencilerin yeterince tam bilgilerle
donatılmamış, çağın gereklerini ve değişimlerini kavramakta yetersiz, hobileri
olmayan, geleceğini nasıl belirlemek istediği konusunda yetersiz olan, yabancı
dil eksikliği ve kendini ifade etme yetersizliği olan kişiler olduğu yönündedir.
Bütün öğrenimleri boyunca ezbere ve test sınavlarına hazırlandıkları için
herhangi bir konuyu kâğıda dökerek ifade etmekte çok zorlandıkları
görülmektedir. Öğrenciler sınav yorgunu ve motivasyonları tükenmiş
durumdadırlar.
Sorumlu sadece öğrenci mi?
Üniversiteler yukarıda beklenilen ölçüde yetişmiş beyin gücü
yetiştirebiliyor mu? Cevap hayır. Burada sorulan soru üniversite seçme sınavı
üniversitelerin aradığı öğrenci tipini seçebiliyor mu? Bugün bu sorunun cevabı
net değil. Devlet üniversitelerinin içinden geçtiği sıkıntılı durum ortada.
Bunca zorluğa rağmen, bazı üniversitelerin ilkelilik gösterip batılı anlamda
eğitim vermeye çalışsalar da belirli bir bilim felsefeleri ve politikaları
olmadığı için sonuç alınamamaktadır. Özel üniversiteler Koç, Sabancı, Bilgi,
Kadir Has, Bilkent ve diğer vakıf üniversiteleri kendi içlerinde işletme
ciddiyetleri ile kendi özel okullarını kurarak istedikleri adam tipini
yetiştirmeyi hedeflemektedirler. Geride kalanların çoğu üniversite ile ileri
lise arasında sıkışıp kalmış durumdalar. Öğrenci, veli ve eğitmen ne yapacağını
bilmiyor. Üniversiteye giremeyen, üniversiteyi bitirip de işsiz kalan ve
bunalıma sürüklenen gençlik ordusu hepimizin malumu. Ciddi boyutlarda bir eğitim
ve öğretim sorunu ülke gündemini işgal etmektedir.
Yapılan yanlışlardan biri de sorunun doğrudan öğrenciye
yüklenmesi ve sorumlu kişi olarak yalnızca öğrencinin algılanmasıdır. Olayın
bilincinde olanlar sorunun bir sistem sorunu olduğunu söylemekte ve çözüm
yolları da önerebilmektedirler. Belki de üniversitelerin bu bağlamda her yıl
Milli Eğitim Bakanlığına gelen öğrencilerin performansları ile ilgili bilgi
sunması gerekir.
Milli Eğitim okulları üniversitelerin aradığı küreselleşen dünya
ölçeğinde yabancı dil bilen, kendini ifade edebilen, lider özellikli,
yaratıcılığı kazanmış, kendini yönetebilen ve güzel sanatlar konusunda gelişkin
bir bilgisi olan insan tipini eğitebiliyor mu? Cevap hayır. Peki, bu ülke
gelecekte yetişmiş insan kaynaklarını, bilim adamını, politikacısını,
yöneticilerini ve diğerlerini nerede bulacak?
Genç Cumhuriyetin öncüsü Mustafa Kemal tarafından o yokluk
yıllarında mutlu bir toplum yaratma amacıyla Milli Eğitime büyük önem
verilmişti.
Türk eğitim tarihine bakıldığında Cumhuriyetin eğitim projesinin
bu dönemde şahlandığı ancak çok kısa sürede önünün kesildiği görülmektedir. Bir
dönem 1940'lı yıllarda başta Köy Enstitüleri olmak üzere Türk eğitimi-öğretim
modeli Dünyaya UNESCO tarafından örnek olarak gösterilmeye çalışılırken bir anda
bizim eğitim sistemimiz zayıflatıldı ve bugün içinden çıkılamaz duruma
getirildi. Ne oldu da kim bu ülkenin yurttaşlarının üst düzeyde eğitilmelerini
istemedi? Hiç sorgulandı mı? Bugün hızla artan ve bir sektör haline gelen
dershanecilik, özel okullar, özel kurslar nereden çıktı? Bunların başarılarını
geçmişin eğitim modelleri ile karşılaştırıp eğer bir yanlış var ise bunu
sorgulamak gerekmez mi?
Bütün bu gelişmelerin sonucunda ülkemiz insani kalkınmışlık
yönünden dünyada son sıraları almaktadır. Yine merkezi Paris'te bulunan Ekonomik
İşbirliği ve Kalkınma Teşkilatı'nın (OECD), üye ülkelerin vatandaşlarının
ortaöğrenim başarısını ele alan araştırmasına göre Türkiye'nin yüzde 30'luk
başarıyla 30 üye ülke arasında 29. sırada bulunduğunu ortaya koymuştur.
Milli Eğitiminin amacı topluma yaratıcı, girişimci, kendine
güveni olan ve kendini yönetebilen insanlar sağlamaktır. Bunun için insan
kaynakları konusunda olası temel konuların başında
1. Sorumluluk sahibi ve sağlıklı kararlar verebilen kişiler
yetiştirmek,
2. İyi yabancı dil bilgisi,
3. Teknoloji kullanımına hazır olmak, 4. Güzel sanatlar
özellikle de müzik ve resim, iş eğitimi konusunda eğitime önem vermektir. Bugün
acaba bu beklentinin neresindeyiz? Bu bağlamda üniversite çalışanları olarak
liseden gelen öğrencilerin performanslarını sorgulamakta haksız mıyız?
Okullara devlet ve kamu sahip çıkamıyor mu?
Yaklaşık 18 milyon öğrencisi olan genç nüfuslu ülkemiz maalesef
geldiği noktada eğitim ve öğretimini devlet eli ile yürütmekte zorlanmaktadır.
Milli Eğitim Bakanlığına bağlı devlet okullarının şimdiki hali
gerçekten içler acısıdır. Hepimizin gözlemleri sonucu oluşan olgu her kim
iktidara gelirse gelsin ilk yaptığı iş hemen Milli Eğitimdeki yöneticileri
değiştirmektir. Neredeyse ilköğretim okullarının yaz boz tahtasına dönen
yönetici değişimi Türk Milli Eğitim sisteminin bugün içine sürüklendiği duruma
yol açmıştır. Okul yöneticiler; maddi yetersizlik ve ilgisizlikten şikâyetçi.
Bir çok okul müdürü velilerin desteği ve bağışlarla ayakta durduklarını
belirtmektedirler. Vatandaşlar eğitim kurumları adına alınan ek vergiler, katkı
payları ve bağışları seve seve vermektedirler.
Ancak yine de istenilen seviyede hizmet alınmadığından
şikâyetçidirler.
Eğitim gönüllüleri ve hayırseverlerde daha ne kadar okul
yaptırmaları beklenmelidir.
Okulların hemen hemen tamamına yakınında gri bir renk tonu
içerisinde insanın içini karartan bir yapı hâkim. Okulun bahçesinde çoğu yerde
yeşillik adına bir tek bitki yok. Müdürün odasının dışında okul koridorlarında
bir tek salon bitkisi bulamazsınız. Okulların tuvaletleri ve sıhhî koşulları son
derece kötü. Kışın ısıtma başlı başına bir sorun. Bazı okulların suları akmıyor,
temizlik yapacak elaman bulamıyorlar. Bu sorunları Milli Eğitim Bakanı da kabul
etmektedir. Öğrencilerin sosyal ve bedensel açıdan geliştirecek hiç bir fiziki
durum yok. Okul yöneticileri zorunlu olarak her yıl öğrencilerden bağış adı
altında kayıt parası almaktadırlar. Ayrıca bazı sınıfların mevcudu 60 öğrenciye
dayanmakta olup pedagojik olarak dünyanın hiçbir ülkesinde bu denli kalabalık
sınıfları görmek mümkün değildir. Ki bu ikili öğretim yapılmasına rağmen böyle
olmaktadır. Bu denli genç nüfusu olan ve halen nüfus artış hızı yüksek olan bir
ülkede yöneticilerin uzun süreli stratejiler ile bugünleri görebilmeliydiler.
Maalesef her iktidar kendisine oy getirecek alanlara yatırım yapmaktan eğitimin
uzun süreli sorunlarına zaman ayırmadıkları gibi gündemlerine de
almamışlardır.
Öğretmenlerin %87'si aldığı maaşla geçinemiyor, kimi
geçinemediği için ek iş yapmak zorunda ve bütün bunların sonucunda öğretmenler
kendini geliştirememekte %60'dan fazlası günlük bir gazete bile alamıyor. Bu
durum doğrudan öğrenciye her yönü ile yansımaktadır.
Özel de çare değil: Doğal çeşitlilik ve etkileşim kayboluyor
Özel okullara gelince, eğitimin niteliği, öğrenci disiplini konusundaki zaaflar
yanında, öğrencilerin kapasitelerine göre sınıflara ayrılarak doğal çeşitliliğin
birbirinden etkilenmesinin yolunu kesmeleri en çok eleştiri alan konuların
başında gelmektedir.
Eğer gelecekte dünyada söz sahibi olmak istiyorsak, güçlü olmak
zorundayız. Artık çağımızda güç silahta değil üniversitelerin yetiştirdiği
çağcıl beyin ordusunun gücünden geçtiği gerçeği ile en büyük seferberliği
eğitimde ve bilimde başlatmamız gerekir. Bu anlamda ilk ve orta eğitim-öğretim
sistemi ve bununla bağlantılı olarak üniversite eğitimi-öğretim çağcıl olarak
geleceğin beyin ordularını yetiştirmek üzere yeniden düzenlenmelidir. Bu
düzenleme Türk Milli Eğitim politikasının bir bütün olarak okul öncesinden
üniversite sonrasına kadarki süreci çağcıl olarak ele alınmasını
hedeflemelidir.
Prof. Dr., Çukurova Üniversitesi |