|
Mustafa Düzgün
Hz. Ali'nin
doğum günü ve Sultan Nevrûz-2
Nevrûz’un
dayandığı söylenceler
Nevrûz’a
ilişkin söylencelerde yer yer büyük farklılıklarla karşılaşılır. Eldeki
kaynakların verdikleri bilgilere göre Nevrûz, İran kökenli bir bayram olup
oradan diğer ülkelere yayılmış, zamanla herkesin kendi söylencelerini de
katarak kutladıkları bir yerel bayram haline gelmiştir. Ancak, gittiği her
ülkede, yeni bir takım tema ve motifler alarak, anlam bakımından daha da
zenginleşmiş, her halka özgü nitelikler de kazanmıştır. Nevrûz, İran’dan
Orta Asya’daki Türki halklara, İslamiyet’in kabulü ile Araplar’a, geçmişte
Diyar-ı Rum diye adlandırılan Küçük Asya veya bugünkü Türkiye topraklarına
ve buradan da Balkanlar’a yayılmıştır.
Nevrûz’un
dayandığı mitolojik temel ve söylenceler, her halkın kendine özgü yorumunu
katması ve onu kendi tarihine uyarlama gereksinimini duyması sonucu, önemli
değişiklikler göstermektedir. Bununla birlikte, söz konusu söylencelerin bir
kısmında göze çarpan ortak tema, doğanın baharla birlikte canlanması,
kendisini yenileyip sürekliliğini korumasıdır. Diğer bir kısmında ise, ciddi
bir engelin, ağır bir baskının aşılarak kurtuluşa yönelme temi ağır basar.
İrani
halkların önemli bir bölümünde, söz konusu efsane, genellikle hükümdar
Cem’le bağlantılı bir biçimde sunulur. Cem’in diğer adının Sultan Süleyman
olduğu, Cem-şid (Işıklı-Cem) diye adlandırıldığı da ileri sürülür.
Söylenceye göre hükümdar Cem, İran’da dolaşırken Azerbaycan’a gelir. Orası
hoşuna gider ve emrindekilere, tahtını burada kurmalarını buyurur. En güzel
giysilerini giyer, mücevherlerini takınır, kristal kadehini kırmızı şarapla
doldurup eline alarak, geçer tahtına oturur. O anda onun elindeki kadehe ve
üstündeki mücevherlere çarpan güneş ışınları, kırılarak öyle bir renk
harmonisi, öyle bir nur oluşturur ki, bunu görenler hayretler içinde
kalırlar. Bu, Güneş’in, Tanrı Ahuramazda’nın, Cem’i nurlandırarak kutsadığı
biçiminde yorumlanır. Denilir ki, o tarihten beri bu gün, yılın ilk günü ve
kutsal bir gün olarak kabul edilmiştir. Şarabın veya genel olarak içkinin,
dem / bâde olarak nitelenip, makbul sayılmasının da buradan kaldığı
söylenir.
Cem efsanesi
genel kabul görmekle birlikte çeşitli halkların, daha değişik söylenceler
üreterek Nevrûz’la bütünleşmeye yönelmeleri, işin mitolojik ve mistik
boyutlarını daha da derinleştirir. Kürtler’e göre işin kökeninde kurtuluş’u
ve özgürlüğü simgeleyen bir eylem, baskıya karşı bir başkaldırı yatar.
Nevrûz, zalim bir hükümdardan kurtulmanın sevincini yansıtan saygın bir gün
olarak anılır, özgürlük bayramı olarak kutlanır. Dahak ya da Zahak adlı
hükümdarın, omuzlarında iki yılan peyda olur. Hekimlerini çağırıp çare
bulmalarını ister. Onlar da her gün genç bir erkek ve genç bir kızın beyni
yılanlara yedirilmezse, yılanların hükümdara zarar vereceklerini öğütlerler.
Zahak, Demirci Kava’ya, hekimlerin istediği beyni, her gün hazırlayıp
getirmesini buyurur. Kısaca her gün genç insan beyniyle beslenen yılanlar
keyfederken, neredeyse memlekette genç kalmaz katledilir. Bu kötü gidişe
çare arayan Demirci Kava, nihayet Zahak’ı öldürmeye karar verir. Bir gün
elindeki balyozu havaya kaldırıp vargücüyle yılanlı hükümdarın başına
indirir. Dahak yılanlarıyla birlikte ölür. İşte bugün, zalimin zulmünden
kurtulmanın sevinci ile kutlanan bir bayram haline gelmiştir.
Orta Asya
ülkelerinde de Nevrûz Bayramı’nın eskiden beri kutlana geldiğini
öğreniyoruz. Bunun, Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra, şimdilerde
daha da canlanıp yaygınlaştığı anlaşılıyor. Türki devletler topluluğunda
kaynak olarak gösterilen söylence, Türkler’in ciddi bir engeli aşıp
kurtulmaları esasına dayanır. Bir Türk boyu tam 400 yıl bir vadiye sıkışıp
kaldıktan sonra, bir gün bir Bozkurt’un önlerine düşüp yol
göstererek, onları buradan kurtardığı anlatılır. İşte bu günün Türkler’in
kurtuluşu anlamında algılanarak "Ergenekon’dan Çıkış Bayramı" olarak
kabul edilip her yıl kutlana gelir.
Türkiye’de,
diğer ülkelerde yaşamakta olan Şii ve Alevi topluluklar da, Sultan Nevrûz’u
en büyük bayramları olarak kabul ederler. Öyle ki, bahar ya da yeni yılda,
doğada ve yaşamda karşılaşılan canlanma ve değişimin gizi ve güzelliği ile
Hz. Ali’nin manevi kudreti arasında doğrudan bir bağ kurularak, 21 Mart’a
son derece büyük bir anlam ve önem atfedilmiştir.
Alışılageldiği
gibi, kutsal sayılan günleri daha da yüceltmek için, insanlık tarihinde
belirleyici öneme sahip ve fakat ne zaman meydana geldikleri kesin olarak
bilinmeyen bir çok olayın da, o gün ortaya çıktığını ileri sürmek gelenek
haline gelmiştir.
Osmanlı
döneminde herhangi bir Nevrûz yasağı ile karşılaşılmıyor. Osmanlı sarayında
da Nevrûz özel bir gün olarak kabul edilip kutlanmış. Her yıl 21-22 Mart’ta,
Nevrûziyye adı altında özel macunlar, kuvvet macunları hazırlanıp kristal
kâseler içinde Padişah’a ve devlet ileri gelenlerine ikram edilmiş. Sarayda
özelliği olan sofralar kurulmuş, farklı yiyecekler sofralara konulmuştur.
Sultan Abdülhamid’in kızı Şadiye Osmanoğlu’nun anılarından öğrendiğimize
göre, İranlıların Heft Sin sofrasına özenilerek, fakat değişik yiyeceklerden
oluşan bir sofranın hazırlanması sarayın âdetlerinden biri haline gelmiştir.
Yine Yedi-S gelenek olarak benimsenmiş, ama yiyecekler farklı olmuştur.
Susam, süt, simit, su, salep, safran, sarımsak gibi yiyecekler Osmanlı saray
sofrasını süslemiş. Görüldüğü gibi bunlar, İslami dönemin Nevrûz sofrasında
yer alan geleneksel nimet ve nesnelerden oldukça farklı şeylerden ibarettir.
Sarımsak dışındakiler, s harfiyle başlıyor olmaktan öte herhangi bir
benzerliğe sahip değiller. Böyle de olsa Nevrûz’un Osmanlı sarayına da
girdiğini görüyoruz. Saray çevresindeki şairler de, çeşitli ihsanlar
koparmak amacıyla Nevrûziyye diye adlandırılan şiirler yazıp padişahların
beğenisine sunmuşlar. Müneccimbaşı da her yıl 21 Mart’ta, yeni takvimi
padişaha sunarken, yine Nevrûziyye
adı altında padişahtan bir ihsan alırdı.
Aleviyol,
26.3.2003
Alevilik, Dizi
yazı |