Ali Yıldırım
Aleviler
ne istiyor ? Anadolunun gerçek sahibi.....
Anadolu’nun
öz ve özgün öğretisi olan Alevilik bütün bir bin yıl
boyunca kendini varetme çabası içerisinde olmuştur. Bu varetme
tutumu yoktan bir şeyin var edilmesi, ortaya çıkarılması
olmayıp tam tersine varolanın varedilmesi yani korunması ve
yaşatılmasıdır. Çünkü Alevilik farklı din ve
inançlardan, farklı kültürlerden farklı tarihsel kesitlerden
alıp getirdiği unsurları Anadolu toprağında yoğurup
pişirmiş ve gerek Selçuklu devletini gerekse Osmanlı
devletini yöneten hanedan ve şurekasından oluşan bir avuç
azınlık dışında Anadolu insanının temel
öğretisi/kültürü halini almıştır.
Daha bin yılın
başında kendini oluşturan unsurlara karşı yabancılaşıp
devlet ve kültür yaşamında Arap/Fars kaftanını sırtına
geçirerek debdebeli bir yaşantı sürmenin bedelini ağır
vergiler ve baskı politikalarıyla yoksul Anadolu insanından
çıkarmaya çalışan Selçuklu hanedanı, karşısında
farklı din ve milletlerden insanları Babai Bayrağı altında
birleştiren(1240) Aleviliği bulmuştur.
Alevilik
Anadolu’nun bin yıllık tarihsel sürecinde farklı adlar
altında yoksul Anadolu insanının “tutunacak dalı”
olmuştur.
Ne var ki
insanlar arasında her türlü ayrımı reddeden, tüm
insanları bir ve eşit gören, “72 millete bir nazarla bakmak”
ilkesiyle insanların din, dil, ırk, cinrs farklılığı
olmaksızın kardeşliğini savunan Alevilik 700 yıllık
Osmanlı azınlık iktidarı boyunca da ağır
baskı, sindirme, imha politikalarına maruz kalmıştır.
Buna rağmen Alevilik ortadan kaldırılamamış, yok
edilememiştir. Tarihçiler XVI.yüzyılın başında
Anadolu nüfusunun % 80’ini Alevi tabiatlı insanların meydana
getirdiğini kaydetmektedirler.
Anadolu’nun
gerçek sahipleri olarak Alevilerin bu yaşadıkları derin
bir trajedidir.
#
KURUCU İRADE
İLE BERABER
1919’da
Osmanlı devleti tarihin sayfaları arasına karışıp
giderken Aleviler Anadolu’da yeni bir kurucu irade olarak ortaya çıkan
hareketle kaderlerini birleştirdiler.
Osmanlı
iktidarı ve şeriatın baş temsilcisi şeyhülislamca
“asi” ilan edilerek hakkında “katli vaciptir” fermanı/fetvası
çıkarılan Mustafa Kemal Hacı Bektaş Dergahında görkemli
bir törenle karşılanır.
Aralık
1919’da Hacı Bektaş Dergahı’nı ziyaret eden
Mustafa Kemal’e gerek Babalar, gerekse Dedeler(Çelebiler) tüm
olanaklarını ve varlıklarını açarlar, onu
“hanelerine alıp mihman eylerler”. Dergahın olanca maddi ve
manevi ağırlığı yeni kurucu iradenin hizmetine
sunulur.
Bu nedenledir
ki kendi değerleri ile Cumhuriyet değerlerini bir ve ortak gören
Aleviler kendilerini kurucu iradenin bir parçası sayarlar ve görürler.
ALEVİ
VARLIĞI
Ne var ki
şekillenen Cumhuriyet rejimi Şeriat Vekaleti’ni kaldırıp
yerine Diyanet İşleri Başkanlığı’nı
ikame ederken Alevi kimliğini ve varlığını tanıma
yönünde herhangi bira dım atmamıştır. Diyanet
İşleri Reisliği İslamiyeti, onun da yalnızca bir
mezhebini (sünni/hanefi) örgütlemesi ve işleyişi ele alması
ile görevli kılınmıştır.Gerçi bu dönemde dine
“kişi ile tanrı arasında özel bir ilişki” bir
vicdan sorunu olarak yaklaşma politikası güdülmüş ve böylece
dinin toplumsal hayatın dışına çıkarılması
amaçlanmıştı. Nitekim 1937’de laiklik ilkesi bu tutumun
bir sonucu olarak Cumhuriyetin temel niteliklerinden biri olarak Anayasada
yerini aldı. Fakat çok geçmeden 2.Dünya Savaşının
hemen ertesinde sosyal hayatta uykuya yatırılan din bizzat
devlet eliyle adeta hortlatıldı. Kamu olanakları İslamiyet
ve onun sünni mezhebi için seferber edildi. Devlet yurttaşlardan
herhangi bir talep olmadığı halde “yurttaşın
imam ihtiyacını” keşfedip, imam hatip kursları,
ilahiyat fakülteleri açma yoluna gitti. Tabi İnönü döneminde başlayan
bu mezhepçi tutum ile laiklik ilkesi de güme gitmiş oldu. Böylece
laiklik ilkesi ili bağdaşması mümkün olmayan DİB’in
yanında anti laik ve mezhepçi başka kurumlar da
boy göstermeye başladı. Yani süreç tersine işlemiş
oldu. Şöyle ki laikliğin anayasal bir ilke olmasıyla DİB’in
bir kamu kurumu olarak tasfiye edilip devletin din işlerinden elini
çekmesi gerekirken tersine devlet din adına(yani sünnilik için) başka
yükümlülükler altına girer oldu. 1950’lerden sonra ise bu anti
laik sürecin önünü kesmek hiç mi hiç mümkün olamaz hale geldi.
Laik görünümlü aslında ise sonuna kadar mezhepçi bir yapılanma
ortaya çıkmış oldu.
Bu noktada
laiklik sorunu demokrasi sorununun bir parçası olarak demokrat, çağdaş,
özgürlükçü tüm güçlerin sorunu olması gerekirken ihale
Alevilerin üzerinde kaldı. Aleviler dışındaki güçler
tüm çığırtkanlıklarına karşın laikliği
anti laik kurumlara ve yapılanmalara karşı çıkmaksızın
utangaç bir biçimde “kerhen” savunmaktan öteye geçemediler.
Aleviler laikliği savunurken ve bunun zorunlu bir sonucu olan ve bir
kurumsal faaliyet yürüten Diyanet İşleri Başkanlığı,
İmam Hatip Okulları, Kuran Kursları, Zorunlu Din Dersleri
gibi anti laik yapı ve uygulamalara son verilmesini isterlerken
talepleri salt Alevilik adına bir talep olmayıp öncelikle
Aleviler dışındaki demokrasi güçlerinin sahiplenmesi
gereken istemlerdi. Oysa somutta yaşanan tam bir tutarsızlık
olarak karşımıza çıktı. Laiklik ilkesinin sözde
bayraktarlığını elinden bırakmayanlar sözkonusu
olan anti laik yapılanma ve uygulamalar olunca derin bir suskunluğa
gömülür oldular! Bu ne yaman çelişkidir, anti laik kurumlara karşı
çıkmadan laikliği savunmak! Becerilen budur(!)...
Türkiye
Cumhuriyetinin temel niteliklerinden birinin laklik olduğu Anayasa hükmü(madde
2) olmasına rağmen Türkiye’de tüm din ve inançlar karşısında
eşit mesafede duran, tüm din ve inançlarla ilişkisini kesmiş
bir devlet yapılanmasından söz etmek mümkün değildir.
Laik devlet
tanımlaması, varolan gerçekliği yansıtmaktan uzak,içi
boş, ayakları havada kalan bir tanımlamadır. Devletin
bu laik olmayan yapılanması yalnızca laiklik ilkesinin içini
boşaltmakla kalmamakta yine bir temel ilke olan “yurttaşların
yasa önünde işitliği” ilkesine (Anayasa madde 10) de gölge
düşürmektedir. Şöyle ki devlet dini inancı islam olan
bir kısım yurtaşlarına kamu olanakları sunarak eşitlik
ilkesine aykırı davranmakta, İslam inancına mensup
olmayan yurttaşlarının haklarını çiğnemektedir.
TÜRKİYE
LAİK DEĞİLDİR
LAİK
OLMALIDIR!
Aleviler temel
haklar ve özgürlükler adına varolan anti laik yapılanmanın
bir an önce son bulmasını istemektedirler. Bu istemleri
demokrasiden yana herkes içindir.
Aleviler kendi
inançları/kimlikleri/öğretileri konusunda kendilerinin karar
vermesini istemektedirler. Öğretilerine yapılan müdahalelerin,
onu bozup saptırma, ortadan kaldırma girişimlerinin son
bulmasını, inanç ve öğretilerinden dolayı baskı
ve soruşturmaya uğramamayı, kınanmamayı(Anayasa
madde 24) talep etmektedirler.
Kuşkusuz
laiklik ilkesine ve eşitlik ilkesine uygun davranılmasını
beklemek “gölge etme” şeklinde özetlenebilecek pasif statü
hakkının yerine getirilmesini istemektir.
Bir adım
ötesinde asıl sözkonusu olması gereken ise devlete karşı
tüm yükümlülüklerini yerine getiren yurttaşlar olarak Alevilerin
gündeme getirdikleri talepleridir. Bunlar aslında devletin sosyal
devlet olmasından kaynaklanan yükümlülükleridir.
Alevlilerin
birinci ve temel tercihi devletin inanç alanına olumlu ya da olumsuz
herhangi bir müdahalesinin olmamasıdır. Fakat eşitlik
ilkesi çiğnenilip çubuk bir mezhebin lehine bükülmeye başlanıldığında
çubuğu düzeltmek devleti laik çizgiye çekmek için bir tersine bükme
işini gerçekleştirmek zorunlu olmaktadır. İşte
burada devletten Alevilerin olumlu anlamda talepleri gündeme gelecektir.
Türkiye’de
dinin kamusal alandaki resmi yapılanması ülkenin demokratikleşememesinin
önündeki en önemli engellerden biridir. Devlet bir dini ve bir mezhebi
kendisine inanç olarak seçince artık farklı din ve inançları
kendisinin dışında, yabancı görmekte, eşitlik
ilkesi gibi evrensel bir ilkeyi rahatlıkla gözardı
edebilmektedir.
Farklılıkları
zenginlik sayan ve onları
kucaklayan demokratik bir ortamın oluşması tüm ülke insanının
istemi olması gerekirken bu alanda çoğunlukla Alevilerin
seslerinin yükseliyor olması hüzün vericidir.
ALEVİLER
NE İSTİYOR?
Alevilerin
tarihsel kimliklerine ve öğretilerine uygun olarak baskının
ve zulmün olmadığı, insanların insanca yaşadığı,
barış ve kardeşliğin hakim olduğu, laik,
demokratik bir ülke özlemektedirler. Bu özlemi paylaşan tüm
insanlara kucak açmaktadırlar.
Aleviler her türlü
farklılığı –etnik, dinsel, inançsal, kültürel-
bir zenginlik olarak değerlendirirken, kendi öğretilerine yapılan
saldırıya, ortadan kaldırma girişimlerine elbette
sessiz kalamazlar.
Aleviler
laiklik ve demokrasi istiyorlar ki herkes kendi kimliği
ile onurlu ve eşit bireyler olabilsin! Dünyanın kardeş
sofrasından herkes ağız tadıyla bir yudum dolu
tadabilsin!
İşimiz
zor!
Bozatlı Hızır
yardımcımız olsun!