|
DOĞUMUNUN 100.
YILDÖNÜMÜNDE:
NÂZIM HİKMET VE ALEVİLER
İSMAİL ONARLI
Kültür
Bakanlığı’nın teklifi üzerine UNESCO (Birleşmiş Milletler, Bilim ve Kültür
Teşkilatı)’nında kabulüyle; 2002 yılı Nâzım Hikmet (D.15 Ocak1902 Selanik
– Ö. 3 Haziran 1963 Moskova) yılı olarak belirlendi ve “Nâzım Hikmet Yılı”
olarak ilan edildi. Bu yıl tüm dünyada Nâzım Hikmet’in 100. doğum yılı
kutlanacak ve tanıtma etkinlikleriyle anılacaktır. Dünyada eserleri 72
dile de basılan bu “Ulu Ozan” için örgütlü Alevi kuruluşları olan;
dernek, vakıf ve dergahlar ne yapacak ya da ne yapmalıdır? Alevi
toplumunun aydınlanası için Nâzım Hikmet kısaca kimdir ve Aleviler için ne
yapmıştır? Sorusunu yanıtladıktan sonra ne yapılması gerektiği üzerinde
duralım.
1.Nâzım
Hikmet; toplumsal düşünüş tarzı ile şiirlerinin içeriği ve akıcılığındaki
coşkuya bakarak; Türk ozanlarından birine kök olarak bağlarsak o da,
“Bozkırın Tezenesi ve Başkaldırı Simgesi” Pir Sultan Abdal olur. Nâzım
Hikmet aynen Pir Sultan Abdal gibi bir dava adamı ve hayatı şiirle
özdeşleşmiş bir ozandır. Nâzım; Bektaşi-Mevlevi aydınlarının olduğu
Osmanlı aristokrat çevrede yetişmiştir. Bu nedenle de Alevi düşüncesiyle
de bire bir ilişkisi vardır. Dedesi Nâzım Paşa; Mevlevi, şair ve
özgürlükçü bir kişi ve Mithat Paşa’ın en yakın arkadaşıdır. Babası Hikmet
Bey, Galatasaray Lisesi Mezunu bir memurdur. Annesi Celile Hanım; Enver
Paşa’nı kızıdır ve dilci, eğitimci, ressam, Fransızca konuşan ve piyona
çalan aydın bir sanatçıdır. Nâzım devrin en iyi okullarında okumuştur.
Yahya Kemal’den etkilenen Nazım, aynı tarzda şiirler yazar. 1917 yılında
girdiği Heybeliada (Bahriye)Deniz Harp Okulu’nu 1919 bitirerek; “Hamidiye
Kruvazörü”ne güverte subayı olur. Ancak hastalık nedeni ile 17 Mayıs
1920’de askerlikten çürüğe ayrılır. Nâzım bu dönemde şairler arasında
ünlenmiştir. İstanbul işgaline karşı çıkan Nâzım; “Gençlik” adlı direniş
şiiri ile gençleri savaşmaya çağırır. 1 Ocak 1921’de İstanbul’dan
Anadolu’daki Mustafa Kemal yanlılarına silah sevkiyatı yapan bir gizli
örgüt vasıtasıyla, şair arkadaşları ile birlikte Sirkeci’den bindikleri
bir vapurla İnebolu’ya, oradan da Ankara’ya giderler. Mart 1921’de Nazım’a
verilen ilk görev “gençliği milli mücadele çağıran şiir yazmak”tır. Nazım
arkadaşı Vâlâ-Nurettin ile 3 sayfalık şiir yazarak on bin adet dağıtırlar
ve büyük yankı bulur. Annesinin akrabası olan İsmail Fazıl Paşa; Nazım’ı
ve Nuretin’i Mustafa Kemal Paşa’ya takdim eder. Bu olaydan sonra Bolu’ya
öğretmen olarak atanır. Kısa bir süre sonra Moskova’ya Üniversite’de
okumaya gider. Moskova’da Mayakovki’nin yazdığı şiirlerden etkilenir.
Şiilerini Türkiye’de çıkan dergilerde yayınlatır. 1 Mayıs 1925’te
yayınlanan bir bildiriden dolayı yargılanır ve Nazım gıyabında 12 Ağustos
1925’te 15 yıla mahkum edilir. 1926 yılında aftan yararlanarak Türkiye’ye
döner....
Aralık
1932’de İstanbul’da dağıtılan bir bildiri nedeni ile Nazım hakkında dava
açılır ve 5 yıl mahkum edilir. Haziran 1933’de Bursa Cezaevine gönderilir.
Cumhuriyet’in 10.ncu yıl affıyla mahbustan çıkar. Nazım takma adla
gazetelere yazılar, romanlar yazar. Senaryo yazarlığı, dublaj ve film
yönetmenliği yapar. Sinemada Muhsin Ertuğrul, Ferdi Tayfur, Adalet Cimcoz,
Baha Gelenbevi ile birlikte çalışırlar....
1937
yılında açılan bir davadan berat etmesin akabinde Nazım’ın evine resmi
giysili bir Harp okulu öğrencisi provokasyon için gelir. Bunu bahane eden
dönemin yönetimi 17 Ocak 1938 günü Nazım’ı gözetim altına alırlar. Tarihte
“1938 Harp Okulu Olayı” olarak anılacak olan davada yargılanan Nazım; 29
Mart 1938’de “askeri kişileri üstlerine karşı isyana teşvik” suçlamasıyla
15 yıla mahkum edilir. Buna ilavetende Donanma Komutanlığı Mahkemesi 29
Ağustos 1938’de “askeri isyana teşvikten” Nazım’a 20 yıl bir mahkümiyet
cezası verir. Toplam 35 yıl olan iki ceza birleştirilerek 28 yıl 4 aya
indirilir. Nazım; İstanbul’dan Çankırı’ya buradan da Aralık 1940’da Bursa
Cezaevine gönderilir... DP’nin iktidara gelmesiyle 15 Temmuz 1950’de
çıkarılan aftan yararlanan Nazım tahliye olur. Sürekli polis tarafından
izlenen Nazım’a rahat yüzü gösterilmez. Kitaplarını yayınlayamaz, tiyatro
eserlerini oynatamaz, yazı yazamaz...
17 Haziran
1951 günü sabahı akrabası Refik Erduran sürat motoru ile İstanbul
Boğazı’ndan
Karadenize açılarak Nazım’ı Romen şilebine bindirir. Nazım’ın 20 Haziran
günü Bükreş Radyosu’ndan Romanya’da olduğu öğrenilir. Buradan Nazım,
Moskova’ya geçer. Bunun üzerine 25 Temmuz 1951’de Bakanlar Kurulu kararı
ile Nazım, Türk vatandaşlığından çıkarılır... Artık Nazım bir Dünya
Vatandaşıdır.
3 Haziran 1963’de
Hak’a yürürü.....
2.Nazım’ın
Marksist olması ve O’nun sadece materyalist öğeleri şiirlerinde
biçimlendirecek anlamına gelmemektedir. “Rübailer”lerinde Alevi-Bektaşi
öğretisinde ki “tenasüh” anlayışını işlemesi ya da “Mavi Gözlü Dev” gibi
şiirleri materyalist ve marksist bir dünya görüşüyle bağdaşmamaktadır.
Nazım’ın yaşamı bir sanattır. Bu nedenle O’nun ideolojik görüşleriyle
sanatı ve etten kemikten insan olması farklı şeylerdir. Aşağıda
vereceğimiz Hazireti Ali’nin Hakk’a yürüyüşünü anlatan şiirde Nazım; Hulûl
(incarnation),Tenasüh (metempsycose), Don değiştirme (metamorphose)
tasavvufi anlayışı tarzında bir deyiş söylemiştir. O, hece kalıp ölçüsünü
kırarak Türkçe’nin zengin ses özelliklerini kullanarak serbest nazımla
şiirler yazdı. Ama Türkmen Ozan geleneğinin izlerini şiirlerine taşıdı.
Nazım, “Üç telinde üç sıska bülbül öten/üç telli saz” ile deyişler yazdı
söyledi... Bundan dolayı Nazım; geleneği çağdaş geleceğe taşıyan bir Alevi
Türkmen Ozanıdır.
(....)
Bir kambur deveydi
bu,
Bir tabut
taşıyordu,
Bir agelli Arap,
yüzünde nikap,
yediyordu deveyi.
Deveyi yeden,
tabutta yatan,
Hazireti Ali.
Bir yol yeşil,
bir yol al,
tabutun üstünde
şal,
Tabutta boydan
boya,
Tabuttan büyük,
Zülfikar, ağzı
çatal.
(....)
3.
Nazım; 1921’den itibaren bütün varlığıyla haklı kavganın içinde ve hep en
ön safta olmuştur. Nazım; Kurtuluş Savaşı’nı gerçekleştiren halkımızı,
işçiyi, köylüyü, askerleri ve önderlerini yazdı. Bağımsızlık savaşımızı en
özlü içerikli, coşkulu, özgür, yurtseverce ve yiğitçe vurgularla Türkçe
anlatan Nazım’dan başka bir şair yoktur. Bu nedenle Türk Ulusu olarak
Nazım için ne yapsak azdır. Nazım’ın şiirlerinde halk şiiri ve türkü
biçimleri ile birlikte lirizm öğelerini, felsefi ve insancıl boyutu,
evrensel derinlik, geniş ve yoğun tema ile zengin bir tarz görülmektedir.
“Memleketimden İnsan Manzaraları” şiiri biçim ve konu zenginliği
açısından, çağdaş dünya şiirinin en büyük yapıtları arasında yerini
almıştır. Nazım;
“Kuvayi Milliye Destanı”nında ATATÜRK’ü şöyle anlatıyor.
(...)
Dağlarda tek
tek
ateşler yanıyordu.
Ve yıldızlar öyle ışıltılı, öyle ferahtılar ki
şayak kalpaklı adam
nasıl ve ne zaman geleceğini bilmeden
güzel, rahat günlere inanıyordu
ve gülen bıyıklarıyla duruyordu ki mavzerinin yanında,
birdenbire beş adım sağında onu gördü.
Paşalar onun arkasındaydılar.
O, saati sordu:
Paşalar: “Üç” dediler.
Sarışın bir kurda benziyordu.
Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı.
Yürüdü uçurumun başına kadar,
eğildi, durdu.
Bıraksalar
İnce, uzun bacakları üstünde yaylanarak
ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak
Kocatepe’den Afyon ovasına atlayacaktı.
(...)
4. Selçuklu
sultanı soyundan olan Şeyh Bedreddin 1357 dünyaya gelmiş, 18 Aralık 1420
Serez’de Hakk’a yürümüştür.Bedreddin; Tebriz’den Tokat’a Halep’ten Mora’ya
dek geniş coğrafyada Alevi toplumsal hareketini ve düşünce gelişimini
incelemesi sonucunda bir kalkışma gerçekleştirmiştir. Bu kalkışmayı Nazım;
destanlaştırarak Alevi Toplumuna armağan olarak sunmuştur. Nazım;
Şeyh Bedreddin
Destanı’yla divan şiiri, halk şiiri ve modern şiir öğelerini kaynaştırarak
ulusal Türk şiirimizin baş yapıtlarından birini yaratmayı başarmıştır.
Nazım’ın bu tarih bilincine her Alevi varmalıdır. Aleviliğin tarihi olarak
“toplumsal duruş bilincini” her Alevi algılamalı ve öyle davranmalıdır.
İmam Hüseyin için “ağlama duvarı oluşturup” Yahudiler gibi Aleviler
ağlamamalıdırlar. Hazireti Hüseyin gibi “Zalimlerin zülmüne karşı” kıyam
etmelidirler. Şeyh Bedreddin; Alevi öğretisinde öngörülen toplumsal
duruştan hareket ederek ve İmam Hüseyin’in yolundan giderek serini
vermiştir. Nazım: “Simavne
Kadısı oğlu Şeyh Bedreddin Destanı’na yazdığı Zeyl’de
“Ne ah edin dostlar, Ne ağlayın!
Dünü bugüne
Bugünü yarına bağlayın!”
Aleviler ağlayıp sızlanmadan meşru zeminde tarihsel
önderleri gibi haklarını aramalı ve almalıdırlar.
SON SÖZ :
Nâzım Hikmet’in şiirleri ile TİP (Türkiye İşçi Partisi” kurulduktan
sonra tanıştım. Bazı şiirlerini gizlice verilen el yazmalarından okudum.
1965 sonrası Nazım’ın eserleri yayınlanmaya başlayınca çıkanların tümünü
geleneklerimizde yeri olan ulu ozanların nefesleri gibi huşu içinde içime
sindirerek okudum. Nazım ilk yıllarda hece vezni ile şiirler yazmıştır.
Daha sonra Türk şiirinde ilk “özgür koşuk/serbest vezin”le şiirler yazarak
modern çığırın öncüsü olmuştur. Nazım’ın divan ve halk şiirini ulusal
potada eriterek çağdaş sentezini yaparak evrensel boyuta kavuşturmuştur.
Bu nedenle Nazım bir dünya şairidir. “Fefkalade memnunum dünyaya
geldiğime” diyen Nazım ve “Uyumak şimdi, uyanmak yüz yıl sonra,
sevgilim...” diyerek de herhalde bu günleri işaret etmiştir. Dün Nazım’ı
kabul etmeyen, adını dahi anmayan, yasak koyan çevreler bu gün ne
yapacaklarını şaşırıyorlar. Halbuki Nazım dün olduğu gibi bugünde bizim
yaşamımızın hiç ayrılmayan bir parçasıdır.
Nazım dünyada zirveye ulaşmış bir
Türk şairidir. Türk kanı taşıyan bir insanda O’na sahip çıkmak zorundadır.
Bugün üst düzeyinde olan bazı kendini bilmez şartalanlar Türk
Milliyetçiliği adına Türkçe’yi en iyi şekilde kullanan Nazım Hikmeti
retdetmektedirler. Bu tipler Türkçü olmayıp, Arap şeriatını savunanlardır.
Bu zihniyet Türkmen katliamlarına fetvalar veren Ebusuudların, İdris
Bitlisilerin, Kuyucu Muratların günümüzdeki devamcılarıdır.
Nâzım
Hikmet; Türk şiirinde serbest nazmın ilk uygulayıcısı ve çağdaş Türk
şiirinin öncüsüdür. “Ben, bir insan/ben, Türk şairi Nâzım Hikmet” diyen
ulu ozan; Türk şiirini ulusal ölçekten evrensel dünya ölçeğine taşımış,
kendini kabul ettirmiş ve dünyanın en büyük şairleri arasında yer
almıştır. Nâzım, 20. yüz yılda insanlığın yetiştirdiği büyük bir dahidir.
Alevi
Toplumu; Nazım Hikmet için ne Yapmalı?
Şeyh
Bedreddin’in Bakanlar Kurulu'nun 23 Ekim 1961'de aldığı 5/1840 sayılı
kararla Cağaloğlu'ndaki Sultan Mahmut Türbesi'ne belirsiz bir şekilde
gömülen kemikleri çıkarılarak şanına uygun bir ANIT MEZAR yaptırmalı ve
bu yapının önüne de Nazım’ın heykeli dikilmelidir.
Şeyh Bedreddin ve Nazım Nikmet ayrılmaz bir bütündür. Ve bu
tümlüğe de Alevi toplumu sahip çıkarak yaşatmalıdır.
İSMAİL ONARLI/15 OCAK 2002 İSTANBUL
ŞEYH
BEDREDDİN DESTANI
Darülfünün İlâhiyat Fakültesi tarihi kelâm
müderrisi Mehemmed Şerefeddin Efendinin 1925-1341 senesinde Evkafı
İslâmiye Matbaasında basılan «Simavne Kadısı oğlu Bedreddin»
isimli risalesini okuyordum. Risalenin altmış beşinci sayfasına gelmiştim.
Cenevizlilere serkâtip olarak hizmet eden Dukas, tarihi kelâm müderrisinin
bu altmış beşinci sayfasında diyordu ki:
«O zamanlarda Yonyon (İyonyen) körfezi
medhalinde kâin ve avam lisanında Stilaryum - Karaburun tesmiye edilen
dağlık bir memlekette “ âdi” bir Türk köylüsü meydana çıktı. Stilaryum
Sakız adası karşısında kâindir. Mezkûr köylü Türklere vaiz ve nesayihte
bulunuyor ve kadınlar müstesna olmak üzere erzak, melbûsat, arâzi gibi
şeylerin kâffesinin umumun mâli müştereki addedilmesini tavsiye ediyor
idi.»
Stilaryumdaki âdi Türk köylüsüsün vaız ve nasihatlarını bu kadar
vuzuhla anlatan Cenevizlilerin serkâtibi, siyah kadife elbisesi, sivri
sakalı, sarı uzun merasimli yüzüyle gözümün önüne geldi. Simavne Kadısı
oğlu Bedreddinin en büyük müridine, Börklüce Mustafaya «âdi» demesi, her
iki manasında da, beni güldürdü. Sonra birdenbire risalenin müellifi
Mehemmed Şerefeddin Efendiyi düşündüm. Risalesinde Bedreddinin gayesinden
bahsederken,
«Erzak, mevâşi ve arâzi
gibi şeylerin umumî mali müşterek addedilmesini tavsiye eden Börklücenin
kadınları bundan istisna etmesi bizce efkârı umumiyyeye karşı ihtiyar
etmiş olduğu bir takiyye ve tesettürdür. Zira vahdeti mevcûda kail olan
şeyhinin Mustafaya bunu istisna ettirecek bir dersi hususiyet vermediği
muhakkaktır,»
diyen bu tarihi kelâm müderrisini
asırların üstüne remil atıp insanların zamirini keşfetmekte yedi tulâ
sahibi buldum. Ve Marksla Engelsten iki cümle geldi aklıma:
«Burjuva
için karısı alelâde bir istihsal âletidir. Burjuvazi, istihsal âletlerinin
içtimaileştirileceğini duyunca tabiatiyle bundan içtimaileştirilmenin
kadınlara da teşmil edileceği neticesini çıkarıyor.»
Burjuvazinin modern amele sosyalizmi için düşündüğünü, Darülfünün
İlâhiyat Fakültesi müderrisi de Bedreddin’in kurunu vüstaî köylü
sosyalizmi için neden düşünmesin? İlâhiyat bakımından kadın mal değil
midir?
Risaleyi kapadım. Gözlerim yanıyordu amma uykum yoktu. Başucumdaki
çiviye asılı şimendifer marka saata baktım. İkiye geliyor. Bir cıgara. Bir
cıgara daha. Koğuşun sıcak, durgun, ağır kokulu bir su birikintisine
benziyen havasında dolaşan sesleri dinliyorum. Benden başka yirmi sekiz
insanı ve terli çimentosuyla koğuş uyuyor. Kulelerdeki jandarmalar yine bu
gece düdüklerini daha sık, daha keskin öttürüyorlardı. Bu düdük sesleri ne
zaman böyle deli bir sirayetle, belki de hiç sebepsiz, telaşlansalar ben
kendimi karanlık bir gece batan bir gemide sanırım.
Üstümüzdeki koğuştan idamlık eşkıyaların zincir sesleri geliyordu.
Evrakları temyizde. Yağmurlu bir akşam kararı giyip döndüklerinden beri
hep böyle sabahlara kadar demirlerini şakırdatıp dolaşıyorlar.
Gündüzleri arka avluya çıkarıldığımız vakit kaç defa onların
pencerelerine baktım. Üç insan. İkisi sağdaki pencerenin içinde oturur,
birisi soldaki pencerede. İlk yakalanıp arkadaşlarını ele veren bu tek
başına oturanmış. En çok cıgara içen de o.
Üçü de kollarını pencerelerin demirlerine doluyorlar. Oldukları
yerden denizi, dağları çok iyi görebildikleri halde onlar hep aşağıya,
avluya, bize, insanlara bakıyorlar.
Seslerini hiç işitmedim. Bütün hapishane içinde bir kerre olsun
türkü söylemiyen sade onlardır. Ve hep böyle yalnız geceleri konuşan
zincirleri birdenbire bir sabah karanlığında susarsa, hapishane bilecek
ki, dışarıda ki şehrin en kalabalık meydanında göğüsleri yaftalı üç beyaz
uzun gömlek sallanmıştır.
Bir aspirin olsa. Avuçlarımın içi yanıyor. Kafamda Bedreddin ve
Börklüce Mustafa. Kendimi biraz daha zorlıyabilsem, başım böyle gözlerimi
bulandıracak kadar ağrımasa, çok uzak yılların kılıç şakırtıları, at
kişnemeleri, kırbaç sesleri, kadın ve çocuk çığlıkları içinde iki ışıklı
ümit sözü gibi Bedreddin’le Mustafa’nın yüzlerini görebileceğim.
Gözüme, demin kapatıp çimentoya bıraktığım risale ilişti. Yarısı
güneşten solmuş vişne çürüğü bir kapağı var. Kapakta, üstünlü esreli sülüs
bir yazıyla risalenin adı bir tuğra gibi yazılı. Kapağın içinden sararmış
sayfa yapraklarının yırtık kenarları çıkıyor. Bu İlâhiyat Fakültesi
müderrisinin sülüs yazısından, kamış kaleminden, dividinden ve rıhından
Bedreddin’imi kurtarmak lâzım, diye düşünüyorum. Aklımda İbni Arabşah’tan,
Âşıkpaşazâde’den, Neşri’den, İdrisi Bitlisi’den, Dukastan ve hattâ
Şerefeddin Efendi’den okuya okuya ezberlediğim satırlar var:
«Şeyh Bedreddinin tevellüdü 770 etrafında olmak lâzım
geleceğini kuvvetle tahmin etmek mümkündür.»
«Tahsilini Mısırda ikmâl etmiş olan Şeyh Bedreddin senelerce
burada kalmış ve hiç şüphesiz bu muhitte büyük bir kuvveti ilmiyeye mazhar
olmuş idi.»
«Mısırdan Edirneye avdetinde ebeveynini burada berhayat bulmuş
idi.»
«Kendisinin buraya vürudu peder ve validesini ziyaret maksadile
olabileceği gibi bu şehirde tasaltun etmiş olan Musa Çelebi’nin daveti
vakıasile olmak ihtimali de vardır.»
«Çelebi Sultan Mehmet kardeşlerine galebe ile vaziyete hâkim
olunca Şeyh Bedreddini İznik’te ikamete memur eylemiş idi.»
«Şeyh burada itmam etmiş olduğu Teshil mukaddemesinde "...Kalbimin
içindeki ateş tutuşuyor. Ve günden güne artıyor, o surette ki kalbim demir
de olsa selâbetine rağmen eriyecek..." demektedir.»
«Şeyhi İznik’e serdiklerinde kethüdası Börklüce Mustafa Aydın eline
vardı. Andan göçtü Karaburun’a vardı.»
«Diyordu ki: "Ben senin emlâkine tasarruf edebildiğim gibi
sen de benim emlâkime aynı suretle tasarruf edebilirsin." Köylü avam halkı
bu nevi sözlerle kendi tarafına celp ve cezb ettikten sonra hırıstiyanlar
ile dostluk tesisine çalıştı. Çelebi Sultan Mehmedin Sarohan valisi Sisman
bu sahte rahibe karşı hareket ettiyse de Stilaryumun dar geçitlerinden
ileriye geçmeğe muvaffak olamadı.»
«Simavne kadısı oğlu işitti kim Börklücenin hali terakki etti, o
dahi İznik’ten kaçtı. İsfendiyar’a vardı. İsfendiyar’dan bir gemiye binip
Eflak eline geçti. Andan gelip Ağaçdenizi’ne girdi.
«Bu esnada müşarünileyhin halifesi Mustafa’nın Aydın elinde avazeyi
huruç ve fesat ve ilhadı Sultan Mehemmed'in kulağına vâsıl oldu. Derhal
Rumiyei Suğra ve Amesye Padişahı olan Şehzade Sultan Murad’ın ismine hükmü
hümayün sadır oldu ki Anadolu askerlerini cem ile mülhid Mustafa’nın
def'ine kıyam eyliye. Ve mükemmel asker ve teçhizat ile Aydın elinde anın
başına ine...»
«Mustafa, on bine yakın müfsit ve mülhid müritlerinden olan asker
ile şehzadeye mükabeleye kıyam eylediler.»
«Mübalega cenk olundu.»
«Bir çok kan döküldükten sonra tevfiki ilâhi ile o leşkeri
ilhad mağlub oldu.»
«Sağ kalanlar Ayasluğ’a getirildiler. Börklüce’ye tatbik olunan en
müthiş işkenceler bile onu fikri sabitinden çeviremedi. Mustafa bir deve
üzerinde çarmıha gerildi. Kolları yekdiğerinden ayrı olarak bir tahta
üzerine çivilendikten sonra büyük bir alay ile şehirde gezdirildi.
Kendisine sadık kalan mahremanı Mustafa’nın gözü önünde katledildi. Bunlar
"Dede Sultan iriş" nidalarile mütevekkilâne ölüme tevdii nefs ettiler.»
«Ahir Börklüce’yi paraladılar ve on vilâyeti teftiş ettiler,
gideceklerin giderdiler bey kullarına timar verdiler. Bayezid Paşa yine
Manis’aya geldi Torlak Kemali anda buldu. Anı dahi anda astı.»
«Bu esnada Ağaçdenizi’ndeki Bedreddin’in hali terakkide idi. Her
taraftan birçok halk yanına toplandılar. Bilumum halkın kendisiyle
birleşmesine remak kalmış idi. Bundan dolayı Sultan Mehemmed’in bizzat
hareketi icab etti.
«Ve Bayezid Paşa’nın teklifiyle bazı kimseler Kadı Bedreddin’in
silki mütabaatına ve müritliğine dahil oldular. Ve birkaç tedbir ile orman
içinde derdest edip bağladılar...
«Sirozda Sultan Mehemmed’e getirdiler. Acemden henüz gelmiş bir
danişmend var idi. Mevlâna Hayder derlerdi. Sultan Mehemmed
yanında olurdu. Mevlâna Hayder etti "şeran bunun katli helâl amma mali
haramdır."
«Andan Simavne Kadısı oğlunu pazara iletip bir dükkân önünde berdar
ettiler. Bir nice günden sonra cünüb müritlerinden birkaçı gelip anı andan
aldılar. Şimdi dahi ol diyarda müritleri vardır.»
Başım çatlıyacak gibi. Saate baktım. Durmuş. Yukarıdakilerin
zincir şakırtıları biraz yavaşladı. Yalnız birisi dolaşıyor. Herhalde o
tek başına soldaki pencerede oturandır.
İçimde bir Anadolu türküsü dinlemek ihtiyacı var. Bana öyle geliyor
ki, şimdi yolparacılar koğuşundan yine o yayla türküsünü söylemeğe
başlasalar başımın ağrısı bir anda diniverecektir.
Bir cıgara daha yaktım. Eğildim. Çimentonun üstünden Mehemmed
Şerefeddin Efendi’nin risalesini aldım. Dışarıda rüzgâr çıktı.
Penceremizin altındaki deniz, zincir ve düdük seslerini kapatarak
homurdanıyor. Penceremizin altı kayalık olacak.
Kaç defa oraya, denizle duvarımızın birleştiği yere bakmak
istedik. Fakat imkânı yok. Pencerenin demir çubukları çok dar. İnsan
başını dışarı çıkaramıyor. Ve biz burada denizi ancak ufuk halinde
görebiliyoruz.
Benim yatağımın yanında tornacı Şefiğin yatağı vardı. Şefik bir şeyler
mırıldanarak uykusunda döndü. Karısının gönderdiği gelinlik yorganı kaydı.
Örttüm.
İlâhiyat Fakültesi tarihi kelâm müderrisinin altmış beşinci sayfasını
açtım yine.. Cenevizlilerin serkâtibinden bir iki satır ancak okumuştum ki
başımın ağrıları içinde kulağıma bir ses geldi. Bu ses:
— Gürültü etmeksizin denizin dalgalarını aşarak senin yanında
bulunuyorum, diyordu.
Döndüm. Denizin üstündeki pencerenin arkasında birisi var. Konuşan o:
«— Cenevizlilerin serkâtibi Dukas’ın yazdıklarını unuttun mu? Sakız
adasında Turlut tesmiye olunan manastırda ikamet eden Giritli bir keşişten
bahsettiğini hatırlamıyor musun? Ben, yani Börklüce Mustafa’nın
"dervişlerinden biri" bu Giritli keşişe de böyle baş açık, ayaklarım
çıplak ve yekpare bir libasa bürünmüş olarak denizin dalgalarını aşıp
gelmez miydim?»
Pencerenin demirleri dışında hiçbir yere tutunmasına imkân olmadan
böyle boylu boyunca durup bu sözleri söyleyene baktım. Gerçekten de dediği
gibiydi. Yekpare libası aktı.
Şimdi, yıllarca sonra, ben bu satırları yazarken İlâhiyat Fakültesi
müderrisini düşünüyorum. Şerefeddin Efendi öldü mü, sağ mı, bilmiyorum.
Fakat eğer sağsa ve bu yazdıklarımı okursa benim için: «Gidi hain,
diyecektir, hem maddiyundan olduğunu iddia eder, hem de Giritli keşiş
gibi, üstüne üstlük aradan asırlar geçmiş iken, Börklücenin denizleri
sessizce aşan müridiyle konuştuğundan dem vurur.»
Tarihi kelâm üstadının bu sözleri söyledikten sonra atacağı ilâhi
kahkakayı da duyar gibi oluyorum.
Fakat zarar yok. Hazret kahkahasını atadursun. Ben maceramı anlatayım.
Başımın ağrısı birdenbire dindi. Yataktan çıktım. Penceredekine doğru
yürüdüm. Elimden tuttu. Benden başka yirmi sekiz insanı ve terli
çimentosuyla uyuyan koğuşu bıraktık. Birdenbire kendimi o bir türlü
göremediğimiz, denizle duvarımızın birleştiği yerde, kayaların üstünde
buldum. Börklüce’nin müridiyle yan yana karanlık denizin dalgalarını
sessizce aşarak yılların arkasına, asırlarca geriye, Sultan Gıyaseddin
Ebülfeth Mehemmed bin ibni Yezidülkirişçi, yahut sadece Çelebi Sultan
Mehmet devrine gittik.
Ve işte size anlatmak istediğim macera bu yolculuktur. Bu yolculukta
gördüğüm ses, renk, hareket şekil manzaralarını parça parça ve çoğunu —
eski bir itiyat yüzünden —- bir çeşit uzunlu kısalı satırlar ve arasıra
kafiyelerle tesbit etmeğe çalışacağım. Şöyle ki:
1.
Sedirde al yeşil, dal dal Bursa ipeklisi,
duvarda mavi bir bahçe gibi Kütahyalı çiniler,
gümüş ibriklerde şarap,
bakır lengerlerde kızarmış kuzular nar idi.
Öz kardeşi Musayı ok kirişiyle boğup
yani bir altın leğende kardeş kanıyla aptest alarak
Çelebi Sultan Memet tahta çıkmış hünkâr idi.
Çelebi hünkâr idi amma
Âl Osman ülkesinde esen
bir kısırlık çığlığı, bir ölüm türküsü rüzgâr idi.
Köylünün göz nuru zeamet
alın teri timar idi.
Kırık testiler susuz
su başarında bıyık buran sipahiler var idi.
Yolcu, yollarda topraksız insanın
ve insansız toprağın feryadını duyar idi.
Ve yolların sonu kale kapısında kılıçlar şakırdar
köpüklü atlar kişner iken
çarşıda her lonca kesmiş kendi pirinden ümidi
tarumar
idi.
Velhasıl hünkâr idi, timar idi, rüzgâr idi,
ahüzar idi.
2.
Bu göl İznik gölüdür.
Durgundur.
Karanlıktır.
Derindir.
Bir kuyu suyu gibi
içindedir dağların.
Bizim burada göller
dumanlıdırlar.
Balıklarının eti yavan olur,
sazlıklarından ısıtma gelir,
ve göl insanı
sakalına ak düşmeden ölür.
Bu göl İznik gölüdür.
Yanında İznik kasabası.
İznik kasabasında
kırık bir yürek gibidir demircilerin örsü.
Çocuklar açtır.
Kurutulmuş balığa benzer kadınların memesi.
Ve delikanlılar türkü söylemez.
Bu kasaba İznik kasabası.
Bu ev esnaf mahallesinde bir ev.
Bu evde
bir ihtiyar vardır Bedreddin adında.
Boyu küçük
sakalı büyük
sakalı ak.
Çekik çocuk gözleri kurnaz
ve sarı parmakları saz gibi.
Bedreddin
ak bir koyun postu üstüne
oturmuş.
Hattı talik ile yazıyor
«Teshil»i.
Karşısında diz çökmüşler
ve karşıdan
bir dağa bakar gibi bakıyorlar ona.
Bakıyor:
Başı tıraşlı
kalın kaşlı
ince uzun boylu Börklüce Mustafa.
Bakıyor:
kartal gagalı Torlak Kemâl..
Bakmaktan bıkıp usanmayıp
bakmağa doymıyarak
İznik sürgünü Bedreddine bakıyorlar..
3.
Kıyıda çıplak
ayaklı bir kadın ağlamaktadır.
Ve gölde ipi kopmuş
boş bir balıkçı kayığı
bir kuş ölüsü gibi
suyun üstünde yüzüyor.
Gidiyor suyun götürdüğü yere,
gidiyor parçalanmak için karşı dağlara.
İznik gölünde akşam oldu.
Dağ başlarının kalın sesli sipahileri
güneşin boynunu vurup
kanını göle akıttılar.
Kıyıda çıplak ayaklı bir kadın ağlamaktadır,
bir sazan balığı yüzünden
kaleye zincirlenen balıkçının kadını.
İznik gölünde akşam oldu.
Bedreddin eğildi suya
avuçlayıp doğruldu.
Ve sular
parmaklarından dökülüp
tekrar göle dönerken
dedi kendi kendine:
«— O âteş ki kalbimin içindedir
tutuşmuştur
günden güne artıyor.
Dövülmüş demir olsa dayanmaz buna
eriyecek yüreğim...
Ben gayrı zuhur ve huruç edeceğim!
Toprak adamları toprağı fethe gideceğiz.
Ve kuvveti ilmi, sırrı tevhidi gerçeklendirip
biz milletlerin ve mezheplerin kanunlarını
iptâl edeceğiz...»
(*)
Ertesi gün
gölde kayık parçalanır
kalede bir baş kesilir
kıyıda bir kadın ağlar
ve yazarken
Simavneli «Teshil»ini
Torlak Kemâlle Mustafa
öptüler
şeyhlerinin elini.
Al atların kolanını sıktılar.
Ve İznik kapısından
dizlerinde çırılçıplak bir kılıç
heybelerinde el yazma bir kitapla çıktılar...
Kitaplarının adı:
«Varidat»dı.
4.
Börklüce
Mustafa ile Torlak Kemâl, Bedreddinin elini öpüp
atlarına binerek
biri Aydın, biri Manisa taraflarına gittikten
sonra ben de
rehberimle Konya ellerine doğru yola çıktım
ve bir gün Haymana
ovasına ulaştığımızda
Duyduk ki Mustafa huruç eylemiş
Aydın elinde Karaburunda.
Bedreddinin kelâmını söylemiş
köylünün huzurunda.
Duyduk ki; «cümle derdinden kurtulup
piri pâk olsun diye,
on beş yaşında bir civan teni gibi, toprağın eti,
ağalar topyekün kılıçtan geçirilip
verilmiş ortaya hünkâr beylerinin timarı zeameti.»
Duyduk ki...
Bu işler duyulur da durmak olur mu?
Bir sabah erken,
Haymana ovasında bir garip kuş öterken,
sıska bir söğüt altında zeytin danesi yedik.
«Varalım,
dedik.
Görelim,
dedik.
Yapışıp
sapanın
sapına
şol kardeş toprağını biz de bir yol
sürelim, dedik.»
Düştük dağlara dağlara,
aştık dağları dağları...
Dostlar,
ben yolculuk etmem bir başıma.
Bir ikindi vakti can yoldaşıma
dedim ki: geldik.
Dedim ki: bak
başladı karşımızda bir çocuk gibi gülmeğe
bir adım geride ağlayan toprak.
Bak ki, incirler iri zümrüt gibidir,
kütükler zor taşıyor kehribar salkımları.
Saz sepetlerde oynıyan balıkları gör:
ıslak derileri pul pul, ışıl ışıldır
ve körpe kuzu eti gibi aktır
yumuşaktır etleri.
Dedim ki bak,
burda insan toprak gibi, güneş gibi, deniz gibi
bereketli.
Burda insan gibi verimli deniz, güneş ve toprak...
5.
Arkamızda hünkârın ve hünkâr beylerinin timar ve
zeametli topraklarını bırakıp Börklücenin diyarına girdiğimizde bizi ilk
karşılayan üç delikanlı oldu. Üçü de yanımdaki rehberim gibi yekpâre ak
libaslıydılar. Birisinin kıvırcık, abanoz gibi siyah bir sakalı ve aynı
renkte ihtiraslı gözleri, kemerli büyük bir burnu vardı. Vaktiyle Musanın
dinindenmiş. Şimdi Börklüce yiğitlerinden.
İkincisinin çenesi kıvrık ve burnu dümdüzdü. Sakızlı Rum bir
gemiciymiş. O da Börklüce müritlerinden.
Üçüncüsü orta boylu, geniş omuzlu. Şimdi düşünüyorum da, onu,
yolparacılar koğuşunda yatan ve o yayla türküsünü söyliyen Hüseyine
benzetiyorum. Yalnız Hüseyin Erzurumluydu. Bu Aydınlıymış.
İlk sözü söyliyen Aydınlı oldu:
— Dost musunuz düşman mı? dedi. Dost iseniz hoşgeldiniz. Düşman
iseniz boynunuz kıldan incedir.
— Dostuz, dedik.
Ve o zaman öğrendik ki, Sarohan valisi Sismanın ordusunu, yani
toprakları tekrar hünkâr beylerine vermek isteyenleri, bizimkiler
Karaburunun dar, dağlık geçitlerinde tepelemişlerdir.
Yine, o yolparacılar koğuşunda yatan Hüseyin'e benziyeni dedi ki:
— Buradan ta Karaburunun dibindeki denize dek uzayan kardeş
soframızda bu yıl incirler böyle ballı, başaklar böyle ağır ve zeytinler
böyle yağlı iseler, biz onları, sırma cepken giyer haramilerin kanıyla
suladık da ondandır.
Müjde büyüktü. Rehberim:
— Öyleyse tez dönelim. Haberi Bedreddine iletelim, dedi.
Yanımıza Sakızlı Rum gemici Anastası da alıp ve ancak eşiğine
bastığımız kardeş toprağını bırakarak tekrar Âl Osman oğullarının
karanlığına daldık.
Bedreddini İznikte, göl kıyısında bulduk. Vakit sabahtı. Hava
ıslak ve kederliydi.
Bedreddin.
— Nöbet bizimdir. Rumeline geçek, dedi.
Gece İznikten çıktık. Peşimizi atlılar kovalıyordu. Karanlık,
onlarla aramızda duvar gibiydi. Ve bu duvarın arkasından nal seslerini
duyuyorduk. Rehberim önden gidiyor, Bedreddinin atı benim al atımla
Anastasınki arasındaydı. Biz üç anaydık. Bedreddin çocuğumuz Ona bir
kötülük edecekler diye içimiz titriyordu. Biz üç çocuktuk. Bedreddin
babamız. Karanlığın duvarı ardındaki nal sesleri yaklaşır gibi oldukça
Bedreddine sokuluyorduk.
Gün ışığında gizlenip, geceleri yol alarak İsfendiyara ulaştık.
Oradan bir gemiye bindik.
6.
Bir gece bir denizde yalnız yıldızlar
ve bir yelkenli vardı.
Bir gece bir denizde bir yelkenli
yapyalnızdı yıldızlarla.
Yıldızlar sayısızdı.
Yelkenler sönüktü.
Su karanlıktı
ve göz alabildiğine dümdüzdü.
Sarı Anastasla Adalı Bekir
hamladaydılar.
Koç Salihle ben
pruvada.
Ve Bedreddin
parmakları sakalına gömülü
dinliyordu küreklerin şıpırtısını.
Ben:
— Ya! Bedreddin! dedim,
uyuklıyan yelkenlerin tepesinde
yıldızlardan başka bir şey görmüyoruz.
Fısıltılar dolaşmıyor havalarda.
Ve denizin içinden
gürültüler duymuyoruz.
Sade bir dilsiz, karanlık su,
sade onun uykusu.
Ak sakalı boyundan büyük küçük ihtiyar
güldü,
dedi:
— Sen bakma havanın durgunluğuna
derya dediğin uyur uyur uyanır.
Bir gece bir denizde yalnız yıldızlar
ve bir yelkenli vardı.
Bir gece bir yelkenli geçip Karadenizi
gidiyordu Deliormana
Ağaçdenizine...
7.
Bu orman ki Deliormandır gelip durmuşuz
demek Ağaçdenizinde çadır kurmuşuz.
«Malûm niçin geldik,
malûm derdi derunumuz» diye
her daldan her köye bir şahin uçurmuşuz.
Her şahin peşine yüz aslan takıp gelmiş.
Köylü, bey ekinini, çırak çarşıyı yakıp
reaya zinciri bırakıp gelmiş.
Yani Rumelinde bizden ne varsa tekmil
kol kol Ağaçdenizine akıp gelmiş...
Bir kızılca kıyamet!
Karışmış birbirine
at, insan, mızrak, demir, yaprak, deri,
gürgenlerin dalları, meşelerin kökleri.
Ne böyle bir âlem görmüşlüğü vardır,
ne böyle bir uğultu duymuşluğu var
Deliorman deli olalı beri...
8.
Anastası Deliormanda Bedreddinin ordugâhında
bırakıp ben ve rehberim Geliboluya indik. Bizden önce buradan denizi
yüzerek geçen olmuş. Galiba bir dildâde yüzünden. Biz de denizi yüzerek
karşı kıyıya vardık. Lâkin bizi bir balık gibi çevik yapan şey bir kadın
yüzünü ay ışığında seyretmek ihtirası değil, İzmir yoluyla Karaburuna, bu
sefer şeyhinden Mustafaya haber ulaştırmak işiydi.
İzmire yakın bir kervansaraya vardığımızda, padişahın on iki
yaşındaki oğlunun elinden tutan Bayezid Paşanın Anadolu askerlerini
topladığını duyduk.
İzmirde çok oyalanmadık. Şehirden çıkıp Aydın yolunu tutmuştuk ki
bir bağ içinde, bir ceviz ağacı altında, bir kuyuya serinlesin diye karpuz
salmış dinlenen ve sohbet eden dört çelebiye rastladık. Her birinin
üstünde başka çeşit libas vardı. Üçü kavukluydu, birisi fesli. Selâm
verdiler. Selâm aldık. Kavuklulardan birisi Neşrî imiş. Dedi ki:
— Halkı ibahet mezhebine davet eden Börklücenin üzerine Sultan
Mehemmed Bayezid Paşa'yı gönderir.
Kavuklulardan ikincisi Şükrüllah bin Şihâbiddin imiş. Dedi ki:
— Bu sofinin başına birçok kimseler toplandı. Ve bunların dahi
şer'i Muhammediye muhalif nice işleri âşikâr oldu.
Kavuklulardan üçüncüsü Âşıkpaşazâde imiş. Dedi ki:
- Sual: Ahir Börklüce paralanırsa imanla mı gidecek, imansız mı?
- Cevap: Allah bilir anın çünkim biz anın mevti halini bilmezüz..
Fesli olan çelebi İlâhiyat Fakültesi tarihi kelâm müderrisiydi.
Yüzümüze baktı. Gözlerini kırpıştırarak kurnaz kurnaz gülümsedi. Bir şey
demedi.
Biz hemen atlarımızı mahmuzladık. Ve bir bağ içinde, bir ceviz
ağacı altında, bir kuyuya saldıkları karpuzları serinletip sohbet edenleri
nallarımızın tozları arkasında bırakarak Aydına, Karaburuna, Börklücenin
yanına vardık.
9.
Sıcaktı.
Sıcak.
Sapı kanlı, demiri kör bir bıçaktı
sıcak.
Sıcaktı.
Bulutlar doluydular,
bulutlar boşanacak
boşanacaktı.
O, kımıldanmadan baktı,
kayalardan
iki gözü iki kartal gibi indi ovaya.
Orda en yumuşak, en sert
en tutumlu, en cömert,
en
seven,
en büyük, en güzel kadın:
TOPRAK
nerdeyse doğuracak
doğuracaktı.
Sıcaktı.
Baktı Karaburun dağlarından O
baktı bu toprağın sonundaki ufka
çatarak kaşlarını :
Kırlarda çocuk başlarını
Kanlı gelincikler gibi koparıp
çırılçıplak çığlıkları sürükleyip peşinde
beş tuğlu bir yangın geliyordu karşıdan ufku sarıp.
Bu gelen
Şehzade Murattı.
Hükmü hümâyun sâdır olmuştu ki Şehzade Muradın
ismine
Aydın eline varıp
Bedreddin halifesi mülhid Mustafanın başına ine.
Sıcaktı.
Bedreddin halifesi mülhid Mustafa baktı,
baktı köylü Mustafa.
Baktı korkmadan
kızmadan
gülmeden.
Baktı dimdik
dosdoğru.
Baktı O.
En yumuşak, en sert
en tutumlu, en cömert,
en
seven,
en büyük, en güzel kadın :
TOPRAK
nerdeyse doğuracak
doğuracaktı.
Baktı.
Bedreddin yiğitleri kayalardan ufka baktılar.
Gitgide yaklaşıyordu bu toprağın sonu
fermanlı bir ölüm kuşunun kanatlarıyla.
Oysaki onlar bu toprağı,
bu kayalardan bakanlar, onu,
üzümü, inciri, narı,
tüyleri baldan sarı,
sütleri baldan koyu davarları,
ince belli, aslan yeleli atlarıyla
duvarsız ve sınırsız
bir kardeş sofrası gibi açmıştılar.
Sıcaktı.
Baktı.
Bedreddin yiğitleri baktılar ufka...
(...)
En yumuşak, en sert,
en tutumlu, en cömert,
en
seven,
en büyük, en güzel kadın :
TOPRAK
nerdeyse doğuracak
doğuracaktı.
Sıcaktı.
Bulutlar doluydular.
Nerdeyse tatlı bir söz gibi ilk damla düşecekti yere.
Birden-
- bire
kayalardan dökülür
gökten yağar
yerden biter gibi,
bu toprağın verdiği en son eser gibi
Bedreddin yiğitleri şehzade ordusunun karşısına
çıktılar.
Dikişsiz ak libaslı
baş açık
yalnayak ve yalın kılıçtılar.
Mübalâğa cenk olundu.
Aydının Türk köylüleri,
Sakızlı Rum gemiciler,
Yahudi esnafları,
on bin mülhid yoldaşı Börklüce Mustafanın
düşman ormanına on bin balta gibi daldı.
Bayrakları al, yeşil,
kalkanları kakma, tolgası tunç
saflar
pâre pâre edildi ama,
boşanan yağmur içinde gün inerken akşama
on binler iki bin kaldı.
Hep bir ağızdan türkü söyleyip
hep beraber sulardan çekmek ağı,
demiri oya gibi işleyip hep beraber,
hep beraber sürebilmek toprağı,
ballı incirleri hep beraber yiyebilmek,
yârin yanağından gayrı her şeyde
her yerde
hep beraber!
diyebilmek
için
on binler verdi sekiz binini..
Yenildiler.
Yenenler, yenilenlerin
dikişsiz, ak gömleğinde sildiler
kılıçlarının kanını.
Ve hep beraber söylenen bir türkü gibi
hep beraber kardeş elleriyle işlenen toprak
Edirne sarayında damızlanmış atların
eşildi nallarıyla.
Tarihsel, sosyal, ekonomik şartların
zarurî neticesi bu!
deme, bilirim!
O dediğin nesnenin önünde kafamla eğilirim.
Ama bu yürek
o, bu dilden anlamaz pek.
O, «hey gidi kambur felek,
hey gidi kahbe devran hey,»
der.
Ve teker teker,
bir an içinde,
omuzlarında dilim dilim kırbaç izleri,
yüzleri kan içinde
geçer çıplak ayaklarıyla yüreğime basarak
geçer Aydın ellerinden Karaburun mağlûpları...
10.
Karanlıkta durdular.
Sözü O aldı, dedi:
«— Ayasluğ, şehrinde pazar kurdular.
Yine kimin dostlar
yine kimin boynun vurdular?»
Yağmur
yağıyordu boyuna.
Sözü onlar alıp
dediler ona:
«— Daha pazar
kurulmadı
kurulacak.
Esen rüzgâr
durulmadı
durulacak.
Boynu daha
vurulmadı
vurulacak.»
Karanlık ıslanırken perde perde
belirdim onların olduğu yerde
sözü ben aldım, dedim :
«— Ayasluğ şehrinin kapısı nerde?
Göster geçeyim!
Kalesi var mı?
Söyle yıkayım.
Baç alırlar mı?
De ki vermeyim!»
Sözü O aldı, dedi:
«—Ayasluğ şehrinin kapısı dardır.
Girip çıkılmaz.
Kalesi vardır,
kolay yıkılmaz.
Var git al atlı yiğit
var git işine!..»
Dedim: «— Girip çıkarım!»
Dedim: «-—Yakıp yıkarım!»
Dedi: «—Yağış kesildi
gün ağarıyor.
Cellât Ali,
Mustafayı
çağırıyor!
Var git al atlı yiğit
var git işine!..»
Dedim: «— Dostlar
bırakın beni
bırakın beni.
Dostlar
göreyim onu
göreyim onu!
Sanmayınız
dayanamam.
Sanmayınız
yandığımı
el âleme belli etmeden yanamam!
Dostlar
"Olmaz!" demeyin,
"Olmaz!" demeyin boşuna.
Sapından kopacak armut değil bu
armut değil bu,
yaralı olsa da düşmez dalından;
bu yürek
bu yürek benzemez serçe kuşuna
serçe kuşuna!
Dostlar
biliyorum!
Dostlar
biliyorum nerde, ne haldedir O!
Biliyorum
gitti gelmez bir daha!
Biliyorum
bir deve hörgücünde
kanıyan bir çarmıha
çırılçıplak bedeni
mıhlıdır kollarından.
Dostlar
bırakın beni,
bırakın beni.
Dostlar
bir varayım göreyim
göreyim
Bedreddin kullarından
Börklüce Mustafayı
Mustafayı.»
(*)
Boynu vurulacak iki bin adam,
Mustafa ve çarmıhı
cellât, kütük ve satır
her şey hazır
her şey tamam.
Kızıl sırma işlemeli bir haşa
altın üzengiler
kır bir at.
Atın üstünde kalın kaşlı bir çocuk
Amasya padişahı şehzade sultan Murat.
Ve yanında onun
bilmem kaçıncı tuğuna ettiğim Bayezid Paşa!
Satırı çaldı cellât.
Çıplak boyunlar yarıldı nar gibi,
yeşil bir daldan düşen elmalar gibi
birbiri ardına düştü başlar.
Ve her baş düşerken yere
çarmıhından Mustafa
baktı son defa.
Ve her yere düşen başın
kılı depremedi:
—İriş
Dede Sultanım iriş!
dedi bir,
başka bir söz demedi..
11.
Bayezid Paşa Manisaya gelmiş, Torlak Kemâli anda
bulup anı dahi anda asmış, on vilâyet teftiş edilerek gidecekler
giderilmiş ve on vilâyet betekrar bey kullarına timar verilmişti.
Rehberimle ben, bu on vilâyetten geçtik. Tepemizde akbabalar
dolaşıyor ve zaman zaman acayip çığlıklar atarak karanlık derelerin içine
süzülüyorlar, henüz kanları kurumamış körpe kadın ve çocuk ölülerinin
üstüne iniyorlardı. Yollarda, güneşin altında, genç, ihtiyar erkek
cesetleri serili olduğu halde, kuşların yalnız kadın ve çocuk etini tercih
etmeleri karınlarının ne kadar tok olduğunu gösteriyordu.
Yollarda hünkâr beylerinin alaylarına rastlıyorduk.
Hünkârın bey kulları; çürümüş bir bağ havası gibi ağır ve büyük
bir güçlükle kımıldanabilen rüzgârların içinden ve parçalanmış toprağın
üstünden geçerek, rengârenk tuğları, davullarıyla ve çengü çigane ile
timarlarına dönüp yerleşirlerken biz on vilâyeti arkada bıraktık. Gelibolu
karşıdan göründü. Rehberime:
— Takatim kalmadı gayrı, dedim, denizi yüzerek geçmem mümkün
değil.
Bir kayık bulduk.
Deniz dalgalıydı. Kayıkçıya baktım. Bir Almanca kitabın iç
kapağından koparıp koğuşta başucuma astığım resme benziyor. Kalın bıyığı
abanoz gibi siyah, sakalı geniş ve bembeyaz. Ömrümde böyle açık, böyle
konuşan bir alın görmemişimdir.
Boğazın orta yerine gelmiştik, deniz durmamacasına akıyor, kurşun
boyalı havanın içinde sular köpüklenerek kayığımızın altından kayıyordu ki
koğuştaki resme benziyen kayıkçımız:
— Serbest insan ve esir, patriçi ve pleb, derebeyi ve toprak
kölesi, usta ve çırak, bir kelime ile ezenler ve ezilenler, nihayet bulmaz
bir zıddıyette birbirine karşı göğüs gererek bazen el altından, bazen
açıktan açığa fasılasız bir mücadeleyi devam ettirdiler; dedi.
12.
Rumeline ayak bastığımızda Çelebi Sultan Mehemmedin
Selânik kalesindeki muhasarayı kaldırarak Sereze geldiğini duyduk. Bir an
önce Deliormana ulaşmak için gece gündüz yol almağa başladık.
Bir gece yol kenarında oturmuş dinleniyorduk ki, karşıdan
Deliorman taraflarından gelip Serez şehrine doğru giden üç atlı,
doludizgin önümüzden geçti. Atlılardan birinin terkisinde bir heybe gibi
bağlanmış, insana benzer bir karaltı görmüştüm. Tüylerim diken diken oldu.
Rehberime dedim ki:
Ben tanırım bu nal seslerini.
Bu köpükleri kanlı simsiyah atlar
karanlık yolun üstünden dörtnala geçip
hep böyle terkilerinde bağlı esirler götürdüler.
Ben tanırım bu nal seslerini.
Onlar
bir sabah
çadırlarımıza bir dost türküsü gibi gelmişlerdir.
Bölüşmüşüzdür ekmeğimizi onlarla.
Hava öyle güzeldir,
yürek öyle umutlu,
göz çocuklaşmış
ve hakîm dostumuz ŞÜPHE uykuda...
Ben tanırım bu nal seslerini.
Onlar
bir gece
çadırlarımızdan doludizgin uzaklaşırlar.
Nöbetçiyi sırtından bıçaklamışlardır
ve terkilerinde
en değerlimizin
arkadan bağlanmış kolları vardır.
Ben tanırım bu nal seslerini
onları Deliorman da tanır..
Filhakika bu nal seslerini Deliormanın da
tanıdığını çok geçmeden öğrendik. Çünkü ormanımızın eteklerine ilk
adımımızı atmıştık ki, Bayezid Paşanın diğer tedbiratı saibe ile ormana
adamlar bıraktığını, bunların karargâha kadar sokulup Bedreddinin
müritliğine dahil olduklarını ve bir gece şeyhimizi çadırında uykuda
bastırıp kaçırdıklarını duyduk. Yani yol kenarında rastladığımız üç atlı
Osmanlı tarihindeki provokatörlerin ağababası idiler ve terkilerinde
götürdükleri esir de Bedreddindi.
13.
Rumeli, Serez
ve bir eski terkibi izafi:
HUZÛRU HÜMAYUN.
Ortada
yere saplı bir kılıç gibi dimdik
bizim ihtiyar.
Karşıda hünkâr.
Bakıştılar.
Hünkâr istedi ki:
bu müşahhas küfrü yere sermeden önce,
son sözü ipe vermeden önce,
biraz da şeriat eylesin ibrazı hüner
âdâb ü erkâniyle halledilsin iş.
Hazır bilmeclis
Mevlâna Hayder derler
mülkü acemden henüz gelmiş
bir ulu danişmend kişi
kınalı sakalını ilhamı ilâhiye eğip,
«Malı haramdır amma bunun
kanı helâldır» deyip
halletti işi...
Dönüldü Bedreddine.
Denildi: «Sen de konuş.»
Denildi: «Ver hesabını ilhadının.»
Bedreddin
baktı kemerlerden dışarı.
Dışarda güneş var.
Yeşermiş avluda bir ağacın dalları
ve bir akarsuyla oyulmaktadır taşlar.
Bedreddin gülümsedi.
Aydınlandı içi gözlerinin,
dedi:
— Mademki bu kerre mağlubuz
netsek, neylesek zaid.
Gayrı uzatman sözü.
Mademki fetva bize aid
verin ki basak bağrına mührümüzü..
14.
Yağmur çiseliyor,
korkarak
yavaş sesle
bir ihanet konuşması gibi.
Yağmur çiseliyor,
beyaz ve çıplak mürted ayaklarının
ıslak ve karanlık toprağın üstünde koşması gibi.
Yağmur çiseliyor,
Serezin esnaf çarşısında,
bir bakırcı dükkânının karşısında
Bedreddinim bir ağaca asılı.
Yağmur çiseliyor.
Gecenin geç ve yıldızsız bir saatidir.
Ve yağmurda ıslanan
yapraksız bir dalda sallanan şeyhimin
çırılçıplak etidir.
Yağmur çiseliyor.
Serez çarşısı dilsiz,
Serez çarşısı kör.
Havada konuşmamanın, görmemenin kahrolası hüznü
Ve Serez çarşısı kapatmış elleriyle yüzünü.
Yağmur çiseliyor.
TORNACI ŞEFİĞİN
GÖMLEĞİ
Yağmur çiseliyordu. Dışarda, demir parmaklıkların
arkasındaki deniz ufkunda ve bu ufkun üstündeki bulutlu gökte sabah
olmuştu. Bugün bile gayet iyi hatırlıyorum. İlkönce omuzumda bir elin
dokunuşunu duymuştum. Dönüp baktım. Tornacı Şefik. İçleri ışıl ışıl,
kapkara gözlerini yüzüme dikmiş:
— Bu gece uyumadın galiba, diyor.
Artık yukardan eşkıyaların zincir sesleri gelmiyordu. Ortalık
ağarınca onlar uykuya varmış olmalılar. Gün ışığında nöbetçilerin düdük
sesleri de manalarını kaybediyor. Boyaları siliniyor ve ancak karanlıkta
belli olan sert çizgileri yumuşuyor.
Koğuşun kapısı dışardan açıldı. İçerde çocuklar teker teker
uyanıyorlar.
Şefik soruyor:
— Ne oldun, bir tuhaf halin var senin?
Şefiğe geceki maceramı anlatıyorum:
— Fakat, diyorum, hani gözümle gördüm. Nah şu pencerenin arkasına
geldi. Yekpare ak bir gömleği vardı. Elimden tuttu. Bütün bir yolculuğu
yan yana, daha doğrusu onun rehberliğiyle yaptım..
Tornacı Şefik gülüyor. Bana pencereyi göstererek:
— Sen, diyor, yolculuğu Mustafanın müridiyle değil, benim
gömleğimle yapmışsın. Bak, dün gece asmıştım. Hâlâ pencerede..
Ben de gülüyorum. Simavne Kadısı oğlu Bedreddin hareketinde bana
rehberlik eden tornacı Şefiğin gömleğini demirlerin üstünden alıyorum.
Şefik gömleğini sırtına geçiriyor. Bütün koğuş arkadaşları «yolculuğumu»
öğrendiler. Ahmed:
— Bunu yaz işte, diyor. Bir «Bedreddin destanı» isteriz. Hem sana
ben de bir hikâye anlatayım onu da kitabın sonuna koyarsın...
Ahmedin anlattığı hikâyeyi işte kitabımın sonuna koyuyorum.
AHMEDİN HİKÂYESİ
Balkan harbinden önceydi. Dokuz yaşındaydım.
Dedemle, Rumelinde, bir köylüye misafir olduk. Köylü mavi gözlü ve bakır
sakallıydı. Bol kırmızı biberli tarhana içtik. Kıştı, Rumelinin kuru, çok
bilenmiş bir bıçak gibi keskin kışlarından biri.
Köyün adını hatırlıyamıyorum. Yalnız, yola kadar bizimle gelen
jandarma, bu köyün insanlarını dünyanın en inatçı, en vergi vermez, en dik
kafalı köylüleri diye anlattıydı.
Jandarmaya göre bunlar, ne müslüman, ne gâvurdular. Belki
kızılbaştılar. Ama, tam da kızılbaş değil.
Köye girişimiz hâlâ aklımdadır. Güneş battı batacak. Yol don
tutmuş. Yolda cam parçaları gibi pırıldıyan kaskatı su birikintilerinde
kızıltılar.
Köyün karanlığa karışmıya başlıyan ilk çitlerinde bizi bir köpek
karşıladı.
İri, alacakaranlık içinde kendi kendinden daha kocaman
görünen bir köpek. Havlıyordu.
Arabacımız dizginleri kastı. Köpek atların göğüslerine doğru
sıçrayıp saldırıyor.
Ben, «Ne oluyoruz?» diye başımı arabacının arkasından dışarı
uzattım. Arabacının kırbacı tutan kolu dirseğiyle yüzüme çarparak kalktı
ve yılan ıslığı gibi ince bir şaklamayla köpeğin başına indi. Tam bu
sırada kalın bir ses duydum:
- Hey. Vurduğunu köylü, kendini kaymakam mı sandın?
Dedem arabadan indi. Köpeğin kalın sesli sahibine «merhaba» dedi.
Konuştular. Sonra köpeğin bakır sakallı, mavi gözlü sahibi bizi evinde
konuk etti.
Kulağımda çocukluğumdan kalan birçok konuşmalar vardır. Bunlardan
çoğunun mânasını büyüdükçe anlamış, kimisine şaşmış, kimisine gülmüş,
kimisine kızmışımdır. Fakat çocukken yanımda büyüklerin yaptığı hiçbir
konuşma mavi gözlü köylüyle dedemin o geceki konuşmaları gibi bütün
hayatımın boyunca müessir olmamıştır.
Dedemin yumuşak, çelebice bir sesi vardı. Ötekisi kalın, hırçın ve
inanmış bir sesle konuşuyordu.
Onun kalın sesi diyordu ki:
— Hünkârın iradesi ve İranlı Molla Haydarın fetvasıyla Serezde,
çarşıda, yapraksız bir ağaç dalına asılan Bedreddinin çırılçıplak ölüsü
iki yana ağır ağır sallanıyordu. Geceydi. Çarşının köşesinden üç adam
belirdi. Birisinin yedeğinde kır bir at vardı. Eğersiz bir at. Bedreddinin
asıldığı ağacın altına geldiler. Soldaki pabuçlarını çıkardı. Ağaca
tırmandı. Aşağıda kalanlar kollarını açıp beklediler. Ağaca çıkan adam
Bedreddinin uzun ak sakalı altından ince boynuna bir yılan çevikliğiyle
sarılmış olan ıslak, sabunlu ipin düğümünü kesmeğe başladı. Bıçağın ucu
birdenbire ipten kaydı ve ölünün uzamış boynuna saplandı. Kan çıkmadı. İpi
kesmekte olan delikanlı sapsarı oldu. Sonra eğildi, yarayı öptü, doğruldu.
Bıçağı attı ve yarısından çoğu kesilen düğümü elleriyle açarak uyuyan
oğlunu anasının kollarına bırakan bir baba gibi Bedreddinin ölüsünü
aşağıda bekliyenlerin kollarına teslim etti. Onlar çıplak ölüyü çıplak
atın üstüne koydular. Ağaca çıkan aşağı indi. En gençleri oydu. Çıplak
ölüyü taşıyan çıplak atı yedeğinde çekerek bizim köye geldi. Ölüyü yamacın
tepesinde kara ağacın altına gömdü. Ama sonra hünkâr atlıları köyü
bastılar. Atlılar gidince delikanlı, ölüyü kara ağacın altından çıkardı.
Hani belki bir daha köyü basarlar da cesedi bulurlar diye. Bir daha da
dönmedi.
Dedem soruyor:
— Bunun böyle olduğuna emin misin?
— Elbette. Bunu bana anamın babası anlattı. Ona da dedesi
söylemiş. Onun dedesine de dedesi. Bu böyle gider...
Odada bizden başka sekiz on köylü daha var. Ocağın kızıla boyadığı
alaca aydınlık dairenin kıyılarında oturuyorlar. Arasıra bir ikisi
kımıldanıyor ve bu alaca aydınlık dairenin içine giren elleri, yüzlerinin
bir parçası, omuzlarından bir tanesi kırmızılaşıyor.
Bakır sakallının sesini duyuyorum:
— O gelecek yine. Çırılçıplak ağaca asılan çırılçıplak gelecek
yine.
Dedem gülüyor:
— Sizin bu itikadınız, diyor, hırıstiyanların itikadına benziyor.
Onlar da, İsa peygamber tekrar dünyaya gelecektir, derler. Hattâ
müslümanların içinde bile İsa peygamberin günün birinde Şamı şerifte
gözükeceğine inananlar vardır.
Dedemin bu sözlerine, O, birden karşılık vermiyor. Kalın parmaklı
elleriyle dizlerini tuta tuta, doğruluyor. Şimdi bütün gövdesiyle kırmızı
dairenin içindedir. Yüzünü yandan görüyorum. Büyük düz bir burnu var.
Kavga eder gibi konuşuyor:
— İsa peygamberin ölüsü etiyle, kemiğiyle, sakalıyla dirilecekmiş.
Bu yalandır. Bedreddinin ölüsü, kemiksiz, sakalsız, bıyıksız, gözün
bakışı, dilin sözü, göğsün soluğu gibi dirilecek. Bunu bilirim işte.. Biz
Bedreddinin kuluyuz, ahrete, kıyamete inanmayız ki, dağılan, fena bulan
bedenin yine bir araya toplanıp dirileceğine inanalım. Bedreddin yine
gelecek diyorsak, sözü, bakışı, soluğu bizim aramızdan çıkıp gelecektir,
diyoruz.
Sustu. Yerine oturdu. Dedem, Bedreddinin geleceğine inandı mı,
inanmadı mı, bilmiyorum. Ben, dokuz yaşımda buna inandım, otuz bu kadar
yaşımda yine inanıyorum.
(Nazım Hikmet: Seçme Şiirler, Haz.: Ülkü Tamer, Ararat Yay. 2. Bas. İst.
1970 s.243-280 ve Bütün Eserleri:3 Şiiler:3 Nâzım
Hikmet; Haz.: Asım Bezirci, Cem Yay, İst. 1980 s.146-208) BAKINIZ.
|