|
|
|
Güncel ve Tarafsız Haber |
|
|
|
Murat Aksoy Küreselleşmeden, küresel muhalefete Avustralya’dan ABD’ye kadar tüm dünyada 600’den fazla şehirde 15 Şubat’ta yapılan “savaş’a hayır” gösterileri, tüm dünyayı siyaseten yeni bir kavşağa bırakmışa benziyor. Bu gösteriler, Vietnam Savaşı’ndan bu yana yapılan en geniş katılımlı gösteriler olarak tarihe geçti. 15 Şubat gösterileri, Türkiye’de savaşı destekleyen medyayı bile hizaya getirmiş görünüyor. Adım adım yaklaşan savaşı giderek zorlaştıran gösteriler, Türkiye’de örtük olarak savaşı destekleyen medyayı hizaya getirmiş görünüyor. 16 Şubat tarihli gazetelerin büyük bir kısmında, yapılan bu gösterileri tanımlamak için kullanılan kavram; “küresel muhalefet”, “küresel isyan” oldu. (Gerçekten dünyanın bir çok yerinde yapılan bu eylemlerin savaşı durdurma potansiyeline sahip olması, savaş karşıtlığı gibi ahlaki temelli arayışın kelimenin anlamıyla “küresel” olması ile mümkün olmaktadır. ) Küreselleşme ya da küreselleşememe Bu gösterileri yukarıda kullandığımız “küreselleşme” kavramı içinde ele aldığımızda garip bir paradoks ortaya çıkıyor. Küreselleşme üzerinde yapılan tüm tartışmaları göz önüne alırsak; küreselleşme “nötr” bir kavram olarak karşımıza çıkar. O’nu üzerinde tartışılır kılan, kavramın var olan uluslararası güç dengeleri içinde şekillenmesidir. Küreselleşme şimdiye kadar tüm dünyada büyük ölçüde iktisadi (olumsuz) sonuçları ile gündeme geldi ve tartışıldı. Bu durum küreselleşmenin sıfır “0” noktasından başlanan değil, var olan güç ilişkileri içinde çalışmaya başlamasının bir sonucu. Küreselleşmenin iktisadi sonuçları yanında özellikle kültürel ve bilgi teknolojisi alanındaki sonuçları, bugün dünyanın yeniden şekillenmesinde en önemli imkan olarak görünmektedir. 15 Şubat’ta tüm dünyada gerçekleşen savaş karşıtı gösteriler, küreselleşmenin yarattığı teknolojik imkanın yani bilginin serbest dolaşım imkanlarının basit bir sonucudur. Yine her akşam saat 20.00’de dünyanın bir çok yerinde insanların “Barış İçin Bir Dakika Karanlık” eylemi için ışıklarını açıp kapamaları küreselleşmenin bir başka sonucu. Küreselleşmenin bu boyutları, dünyanın bir çok yerinde birbirinden farklı kültürel kimliğe, farklı aidiyetlere sahip insanların aynı ahlaki duyarlılıkla bir araya gelmesinin yolunu açarken; bu imkan aynı zamanda yeni bir siyaset kültürü içinde önemli bir zemin yaratmıştır. Küreselleşme ve ulus-devlet Küreselleşmenin burada değindiğimiz üç boyutunun yaratmış olduğu bu siyaset zemini ilk olarak kendine ulus-devlet kurgusu içinde hayat bulmuştur. Siyasal düzlemde liberal (relativist) zihniyetin varsayımı olan çoğunlukçu demokrasi modelinin farklı kimlikleri sürekli sistem dışında bırakması yani vatandaşlık tanımının kapsayıcılığının zedelenmesi; demokrasi modelinde bir değişim yaratmış çoğulcu demokrasi modelinin yani zihniyet düzleminde demokratlaşmanın yolunu açmıştır. Bu durum, ulus-devletleri toplumsal düzlemde var olan tüm toplumsal talepleri siyasete katan, şeffaf, katılımcı modeller kurmalarını zorunlu hale getirmiştir. Hatta bu durumu toplumu yönetebilmenin bir zorunluğu olarak kabul etmek durumunda kalmışlardır. Ulus-devlet kurgusundaki bu yönelim; birbirine rakip iki fiili duruma denk düşmektedir. Bir taraftan ulus-devletler kendi içinde demokratlaşırken, diğer taraftan uluslararası siyasette ulus-devlet sistematiğindeki rekabetin sürmesidir. Bu birbirinden farklı iki durum; ulus-devletlerin içerde dönüştüğü zihniyet ile uluslararası siyasi düzeninin dayandığı zihniyet farklılaşmasının sonucudur. Küreselleşme ulus-devletleri kendi içinde demokratlaşmaya zorlarken, uluslararası siyasette var olan sistem hala ulus-devlet kurgusu üzerine çalışmaktadır. Kurulmuş olan bölgesel ekonomik / siyasi birlikler güç kazansa bile, ulus-devlet sisteminde devletlerin karşılaşmasında üretilen siyaset “ulusal çıkar” kavramına dayanmaktadır. Bu zihniyetin izdüşümü liberal bireyin, kendi çıkarını optimize etme çabası ile örtüşmektedir. Bugün ululuslararası siyasette doğu / batı ya da kuzey / güney farklılaşması ve bu bloklara arasında var olan ekonmik ve kültürel (medeniyet) farklar; temelde relativist ve otoriter zihniyetin birer tezahürü yani modernitenin yarattığı yanılsamanın sonuçlarıdır. Çıkış yolu ise kaçınılmaz olarak ulus-devlet içinde olduğu gibi, uluslararası siyasette de katılımcı bir model yaratmak; siyasi ve ekonomik fark gözetmeksizin doğu / batı / kuzey / güney’i bir araya getirecek eşdüzeyli bir dizi kurumsallaşmanın önünün açılması ya da var olan kurumları bu farklı duyarlılıklara göre kendilerini dönüştürmesi yönünde çaba çıkarmaktadır. Bu kurumsal yapılanma hem daha katlımcı bir siyaseti hem de daha katılımcı bir ekonomik düzenin bir başlangıç rolü üstelenebilir. Eylemler ve siyaset 15 Şubat’ta kristalize olan ve temelde ahlaki arayışı simgeleyen küresel muhalefetin varlığı, böyle bir düzenin oluşturulmasında en önemli imkan ve şans olarak ortada durmaktadır. Bu yüzden bu şansı hem toplumların kendilerini tanıması hem de farklı toplumlar arasında kurulacak bir ilişki ve bu ilişkiler ağının ortak bir siyaset üretmesi bunu sahiplenmesi ile olacaktır. Bugün ister batı’da, ister doğu’da ya da ister kuzey’de ister güney’de bu eylemlerin parçası olan ve bu ahlaki sorumluluğu paylaşan sayıları küçük ya da büyük bir çok toplumsal muhalif kişi ve kurum bulunmaktadır. Şüphesiz demokrat bir zihniyetten baktığımızda, geleceğin bu grupların zaferiyle çizileceğini iddia etmek mümkün değildir. Dünyanın bir çok bölgesinde süren bu muhalefetin başarısı ancak kendi içlerinde demokratlığı güçlendirmeleri ve hayatın onları mahkum ettiği tevazuya rıza göstermeleri ile mümkün olacaktır. Aleviyol, 20.2.2003 Yorum |
| Ana Sayfaya |
|Gündem | Yorumlar | Yazarlar | Politika | Dünyadan |
| Derneklerden | Belgeler | Kültür & Sanat | Alevilik| Arama |