
|
HACI
BEKTAŞ VELİ
VE MEVLANA
CELALEDDİN RUMİ TOPLUMSAL
/ SİYASAL KONUMLARI VE KARAKTER
FARKLILIKLARI İsmail
Kaygusuz
Ön
Değerlendirme
Hünkar
Hacı Bektaş Velinin (ö.1271-2) yaşamı boyunca
toplum için yaptığı onca güzel işler, kendisi egemen
Sünni yönetimlerin inancına aykırı düştüğünden,
ancak birer keramet
yumağı olarak günümüze taşınabilmiştir. Halk
bilinci onu gönüllerine, iç dünyalarına sultan yapmış;
yürüdüğü dağı taşı, dokunduğu toprağı
ağacı ve oturuşunu kalkışını, elverişini,
gözaçıp kapatışını kutsamış ve olağanüstü
ögelerle bezemiş. Ağızdan ağıza geçen
geleneksel sözlü aktarımlar içinde, gerçekle gerçekdışı
biribirine karışmış. Onları halkın ağzından
ilk toplayıp yazan ve çoğaltanlar, ya yönetime yaranmak için
günün siyasetine uydurmuş, ya da hayallerini katıp gerçeküstülükleri
artırarak halka geri getirmişlerdir. 15.yüzyılın
sonlarında ilk kez yazıya geçirilmiş olup şiirsel ve
düzyazı biçiminde günümüze ulaşan Hacı Bektaş
Vilayetnamesi bu özellikleri taşır. Kendisinin yazdığı
ya da yazdırdığı yapıtlardan ise sadece tam
olarak Sadeddin Molla'nın Türkçeleştirdiği Makalat elimizde
bulunmaktadır. Ona da bazı
Sünni inanç ögeleri sokuşturulmuş, sözcükler tahrif
edilmiş, hâlâ da edilmektedir. Menakıbname'lerdeki
keramet olağanüstülüklerini tel tel sağıp, her birinin
dayandığı tarihsel ve sosyo-ekonomik özü ortaya çıkarmak;
elle tutulur, gözle görülür ve hissedilir maddi temelleri saptamak araştırmacıların
gerçek görevidir. Yine Makalat'ı iyi anlayabilmesi ve
inceleyebilmesi için araştırmacı, Batıniliği ve
Şeriat ögelerini birbirinden ayıracak birikime sahip olarak işe
başlamalıdır. Kısacası bu ulu kişiyi, büyük
Alevi-Bektaşi inanç ve düşünce önderini; 13.yüzyıldan
çağlar aşarak günümüze ışık tutmuş bu
tarihsel kişiliği, bilim ve akıl dışı söylenceler
sarmalı içinde görmeye ve orada bırakmaya kimsenin hakkı
yoktur. Yediyüz elli yıl önce herşeyi bilime bağlamış
ve bilim bütün değerlerin üzerindedir ve bilimle gidilmeyen
yolun sonu karanlıktır demiş olan Hünkara bu kötülüğü
yapmayalım. Ancak,
onun nesnel dünyasına girerek tanımak ve tanıtmak için,
13.yüzyıl Anadolusunda
yükselen sosyal ve siyasal mücadeleleri ve nedenlerini öğrenmek
zorunluğu vardır. Selçuklu-Moğol-Bizans ilişkilerini,
çağın toplumlarının sosyo-ekonomik ve inanç yapılanmalarını
iyi incelemeden bunu yapmak zaten olası değildir. Hiçbir
tarihsel kişilik, Hacı Bektaş Veli kadar, kişiliğine
ve konumuna ters değerlendirilip, kendisine yabancılaştırılmamış
ve üstüne aykırı giysiler giydirilmemiştir. Tarihe
ve tarihsel olaylara bakış çarpık ve yöntemler yanlış
olunca, ortaya farklı kişiliklerde Hacı Bektaşlar
çıkıyor: 1)
Namazında orucunda bir zahid, yani aşırı ibadet düşkünü
şeriatçı Sünni müslüman. 2)
Ahmet Yesevi tarafından Anadoluda Türklüğü ve Türkçeyi
yaymak için gönderilmiş bir şeyh. 3)
Anadoluyu Türkleştiren ve İslamlaştıran alp
erenlerin başı, bir fetihçi. 4)
Beylerle sultanlarla uzlaşmış, Osmanlı işbirlikçisi
bir tarikat kurucusu. 5)
Dünyadan elini eteğini çekmiş, tekbaşına inziva deliğinde
riyazat ve ibadetle iştigal edip kerametler göstermiş bir
ermiş. 6)
Babai halk ayaklanmalarında gizlenmiş, ayaklanma bastırılınca
birden ortaya çıkmış meczup ve korkak bir derviş.
Kuşkusuz
Hacı Bektaş Veli bu kişiliklerin hiçbiri değildir ve
olamaz! Yüzyılın
başından beri hakkında yapılan araştırmaların
büyük çoğunluğu, milliyetçi devlet anlayışı
ve ortodoks İslam inancı çerçevesinde yapılmış.
Onun içindir ki, Hacı Bektaş Veliyi bu anlayış ve
değerlendirmelerin hiçbiri tanımlayamaz. Çağları aşarak
günümüze ışık tutan Hünkarın yolu, dünyasal yaşamı
daha iyiye, daha güzele götüren bilimsel düşüncenin ve aklın
yoldur. (Hacı Bektaş üzerinde farklı değerlendirme ve
yeni yorumlar için bkz. İsmail
Kaygusuz, Hünkar Hacı Bektaş, Alev Yayınları:
İstanbul, 1998, s.6-51; Hacı
Bektaş Veli Bir Batıni Dai'siydi, YOL Dergisi 6, 2001,
s. 24-34) Mevlana
Celaleddin Rumi'ye (ö.1273) gelince o, Şeriatın
gerekliliklerini göze çarpacak biçimde yerine getirerek, aykırılıklarını
egemen yönetimlerin Sünni inancıyla çatışmadan sürdürmüş.
Moğol korumalığı altındaki Selçuklu sultanları,
sultan naibleri, emirler ve Moğol İmparatorluğunun
temsilcisi büyük vezirlerle çok sıkı dostluk ilişkileri
kurmuştu. Mevlana çağını aşan felsefi ve dinsel bilgi birikimi; birer duygu seli olan, aşk ve cinsellik,
yaşama sevinci dolu beyitlerle örgülenmiş Mesnevi tarzı
şiirleri arasına batıni yönünü ustalıkla gizlemeyi
başararak onları etkilemiştir. Bu arada, düzyazı
metinlerinde (mektuplarında) o incelmiş edebiyat dili Farsça
ile yöneticilere düzdüğü övgüler, onun aşırı
uzlaşmacılığının ötesinde, bencil ve dar çevre
çıkarcısı kişiliğini ortaya çıkarmaktadır.
Konya dışında olup bitenlere, kıyımlara zulüm ve
saldırılara gözünü kapamış olan Mevlana, Hacı
Bektaş'ın yaşam biçimine, sosyal ve siyasal anlayışına
tamamıyla karşıt konumdaydı. Esnaf, tüccar,
zanaatkar ve başkent aristokrasini oluşturan zengin sarraflardan,
taşrada toprak ve çiftlik sahibi olup kentte oturan varlıklılardan
(dikhanlar) pek çok yandaşları vardı. Ayrıca büyük
temlik ve ikda sahipleri Emirlerden de müritleri bulunuyordu. Kendisi ne
Türk dilinin ve ne de Türkmen halkların dostuydu. Rum ve Ermeni
etnik Hristiyan gruplara gösterdiği yakınlığı
onlara asla göstermemiştir. Mevlana
Celaleddin, daha otuzlu yaşlardayken büyük ün sahibi olmuştu.
Ona batıni eğitimi vererek Mevlanayı İsmaili yapma
görevini üstlenmiş olan Şemseddin Tebrizi Konya'ya 1243 yılında
geldi. Konya'da kaldığı
üç yıl içinde Şems Mevlana'yı istediği biçime
sokmuş, değiştirmiştir. İlhan Başgöz Yunus
Emre üzerinde yaptığı çalışmada
şöyle diyor: Mevlana...
coşkun bir dervişe, Şems'e rastlıyor; onunla yedi gün
halvet oluyor. Bu halvetten çıkan Mevlana artık bambaşka
bir Mevlana'dır. Devrinin en büyük camilerinde ders veren, ayakkabılarını
çıkarıp saray kadınlarıyla semah ettikten sonra,
ayakkabılarını altınlı, elmaslı, pırlantalı
küpe ve yüzüklerle dolu bulan, dinleyicileri beylerden ve sultanlardan
oluşan Mevlana tümden değişecektir. Dergahının
kapısını yoksullara ve kötü kadınlara açacak,
kurulu düzenin hoş görmediği yerlerde semaha duracaktır.
Mevlana'yı karşı kültüre ve aykırı yola çeken
Şems, bu nedenle öldürülecektir. (İlhan
Başgöz, Yunus Emre I, İstanbul-1999, s.49) Elbette
ki Mevlana Şems ile halvette kaldığı bir hafta içinde
değişmedi. Şems Konya'da kaldığı sürece,
1247'de öldürülmesine dek, zorunlu geziye çıktığı
bir yıl dört ay dışında, tüm zamanını
verdiği batıni eğitimle Mevlana'yı değiştirmekle
geçirmişti. Mevlana'nın
oğlu Sultan Veled, İbtidaname adlı yapıtında
Mevlana ile Şemsin buluşmasını Musa Peygamberle
Hızırın buluşmasına
benzetmekte. Ona göre Mevlana Musayı, Şems de Hızırı
temsil ediyordu. Orada buluşmayı şöyle anlatıyor: Şemsin
yüzünü görünce gün gibi aydın sırlar ona açıldı.
Görülmemiş şeyleri gördü, kimsenin duymadıklarını
duydu. Ona aşık oldu, elden çıktı. Yanında yücelikle
alçaklık bir oldu. Şemsi evine çağırıp,
padişahım dedi, şu dervişi dinle. Evim sana layık
değil, ama sana sadakatle aşıkım ben. Kulun nesi varsa,
eline ne geçerse hepsi efendisinindir. Bundan böyle ev senin evin. (İbtida-name'den
aktaran Abdülbaki Gölpınarlı, Mevlana Celaleddin,
4.baskı, İstanbul,1985, s.71-72) İşte
bu buluşmayla Şems ile birlikte geçirdiği yıllar içinde
Mevlana, en insancıl, en güzel aşk ve güzellik şiirlerini,
ayrıca en keskin ve batınilik içeren düzene aykırı söylemlerini
yazıya geçirtmiştir. Bahaaddin Veled oğlu Celaleddin'i,
Mevlana (Farsçada Mevla-na 'Efendi-miz,
Tanrı-mız' anlamlarına gelmektedir) yapan da bunlar olmuştur.
Ancak yine İlhan Başgöz'ün kapalı olarak belirttiği
gibi Şems'in siyasi cinayete kurban gitmesinden[1]
bir süre sonra, Mevlana'nın yine eski neşesine dönmüş ve
egemen siyasetin bir parçası olmuş bulunduğunu görmekteyiz.
Onun bu özelliği dolayısıyladır ki hem kendi yapıtları,
yani Mesnevi'si ve Divan'ı eksiksiz olarak günümüze
kadar korunmuş, hem Menakıbname'ler dışında
da, hakkında yüzlerce kitap yazılmış incelemeler yapılmıştır.
19.yüzyılın başlarından beri Batılı araştırmacılar,
Mevlana'nın tam korunmuş yapıtlarında saklı tuttuğu
duygusal yoğunluğu ve batıniliğin derin hümanizmasını
açığa çıkardıktan sonra, onu bu derece yüceltmişlerdir.
Mevlana Celaleddin belki kişiliğiyle değil, ama kuşkusuz
yapıtlarıyla bu yüceliğe layıktı.
Bu
yazımızda Hacı Bektaş Veli ve Mevlana Celaleddin'in
Menakıbname'lerde (Hacı Bektaş Veli Menakıbnamesi
olan Vilayetname'de ve Ahmet Eflaki'nin Ariflerin Menkıbeleri'nde)
keramet söylenceleri biçiminde verilmiş bulunan davranışlarından
- eylemlerinden; ayrıca da Mevlana'nın büyük emirlere,
vezirlere yazdığı özel Mektupları'ndaki tartışmasız
başeğmeci -yalvarıcı tutumundan toplumsal ve siyasal
konumlarını, dönemsel bölge tarihinin nesnel ve sosyo-politik
koşulları içinde değerlendirmeye çalışacağız.
Başta
söylediğimiz gibi, 13.yüzyıl Anadolusunda yükselen sosyal
ve siyasal mücadeleleri derinliğine kavramak ve Selçuklu-Moğol-Bizans
ilişkilerini, çağın toplumlarının sosyo-politik
ve inanç yapılanmalarını iyi incelemek gerektiğinin
bilinci içinde bunu yapmayı deneyeceğiz. 1.
Hacı Bektaş Velinin Merkezi Feodal Devlet ve Toplumlara Karşı
İzlediği
Siyasete Dair Değinmeler[2] Hünkar
Hacı Bektaş Velinin Hristiyan keşişleriyle sıkı
ilişkilerde bulunduğu, Vilayetnamede söylencelere yansımış ve keramet
boyutları içerisinde verilmiştir. Bunların Hacı Bektaşın
büyüklüğünü kabul etmiş ve onun müridi olarak iki inançlı
yaşadıklarını, yani Hünkarın yolunu gizli
olarak sürdürdüklerini öğreniyoruz. Ama bu, Hristiyanların,
üstünlüğünü kabul ederek İslam dinine döndükleri anlamına
gelmemelidir. Ortodoks İslam ile Ortodoks Hristiyanlık sürekli
birbirlerine düşman, karşılıklı birbirlerinin
inançlarını yadsıyan ve dinsiz-kafirler olarak
niteleyen konumdaydılar. Bunlar yönetimlerin dinleri olduğundan,
egemenlik alanlarını koruma, sağlama alma çıkarlarıyla
doğrudan ilişkiliydi. Yönetimler,
karşılıklı kabul, anlaşma ve uzlaşma
dönemlerinde bile halkları, yani tebalarını sürekli
birbirine düşman tutmaya büyük özen göstermişlerdir.
[1]
Gerçekte Selçuklu çevresini
aşan bir siyasi cinayet sözkonusudur; bunu Şemseddin
Muhammed Tebrizi incelememizde genişçe vereceğiz. Şems'in
katledilmesini A.Gölpınarlı, Mevlana'nın oğlu
Alaaddin Çelebi, Şems'in karısı Kimya hatunu önceden
sevdiği için onun kıskançlığına bağlamaktadır.
Son yıllarda Ahi Evren üzerine geniş araştırmalar
yapmış olan Mikail Bayram ise, birkaç toplantıda inançsal
görüş çatışmasından ötürü, Şeyh Nasırüddin
Mahmud el-Hoyi (Ahi Evren?) tarafından öldürüldüğü gibi,
hiç de akılcı olmayan bir görüş ileri sürmektedir:
A.Gölpınarlı, agy, s.81-83; Ahi Evren (Şeyh Nasırüddin
Mahmut al-Hoyi), İmanın Boyutları (Metali-ül İman),
Çeviri ve İnceleme: Doç.Dr. Mikail Bayram, Konya, 1996,
s.28-34.
[2]
Aşağıdaki
yazının bir kısmını "Hünkar Hacı
Bektaş" çalışmamızdaki I.Bölüm'ün bazı
alt başlıklarını (s. 52-85) yeniden gözden geçirip
özetleyerek oluşturduk. Amacımız konuyu tartışmaya
açmaktır.
|
|
Buna
karşılık heterodoks inançlar, daha çok kırsal halk yığınlarına
özgü olduğundan ortak yanları çoktu. Öyle
ki, bir Alevi-Bektaşi dervişiyle, yoksul bir manastır keşişinin
yaşam görüşünü ve biçimini birbirinden ayırmak güçtür.
Anadoluda İslami halk tasavvufunu, Hacı Bektaş Veli ve
onun Sulucakarahöyükteki dergahına bağlı halife ve
dervişleri temsil ettiği gibi, Hrıstiyanlık halk
mistisizminin temsilcileri de bu manastır keşişleriydi.
Kapadokya bölgesinde, Alevi inançlı Türkmenlerle, kent
merkezlerinde yaşayan Bizanslıların küçümseyerek
Trogtlytai
(toprak altındaki
deliklerde yaşayanlar) dedikleri bölge Hristiyanları içiçe yaşamaktaydılar. 1239-40
yılındaki büyük Babai halk ayaklanmasından 5 yıl
sonra Anadolunun Moğollar tarafından istilasına karşı
koyamayan bağımsız Konya Selçuklu merkezi feodal devleti
dağılmış ve Büyük Moğol İmparatorluğunun
Batı Uç Eyaletine dönüşmüştür. Horasanlı
Hacı Bektaşın piri Horasanlı Baba İlyas ve
Baba İshak, feodal hükümete karşı, Sultan I.Alaaddinin
(ö.1237) son dönemlerinden itibaren oluşmaya başlayan nesnel
koşulların tam olgunlaştığı; feodal beylerin
köylü ve konar-göçer halk yığınlarını ağır
haraç ve vergilerle canından bezdirdiği 7-8 yılda yarattıkları
ihtilalci Babai Siyasetiyle, Konyaya yürümüşlerdi. Amaçları,
iktidarı ele geçirerek eski düzeni yıkıp, kendi düzenlerini
kurmaktı.[1]
Ancak, kazandıkları onca zaferlere rağmen, çok büyük bir
yenilgi ve kırımla sonuçlandı başkaldırı.[2] Hünkar
Hacı Bektaş siyasetini, döneminin öznel ve nesnel koşulları
içerisinde, Moğol istilasıyla yıkılan yokolan
kurumların restorasyonunda birlik sağlama üzerinde denedi. Baba
Bektaş, geldiği Babai ihtilalci geleneğini, varolan koşullar
içinde uygulamaya gitmedi, yani Türkmen halk gruplarını Selçuklu
Sultanlarına karşı isyana yöneltmedi. Çünkü önce dış
düşman tehlikesinden kurtulmak gerekiyordu. Kısacası,
istilacılardan memleketin kurtarılmasını öne almak
amacı güdülmüştür. Bu nedenle Moğol korumalığındaki
işbirlikçi yönetime ve Selçuklu prensi İzzeddini kentleri
köyleri yakıp yıkan Moğollara karşı savaşmaya
yönlendirerek onun yanında yer aldı. Bu konuyu ileride, Hacı
Bektaşın Nureddin Cacaya gösterdiği kerameti
incelerken ayrıntılayacağız. Öbür
yandan Hacı Bektaş Veli, (halife ve dervişleri dahil) içiçe
yaşamakta oldukları Hristiyan halk ve manastır keşişleriyle
dostluk, yakınlık ilişkileri sürdürdüğü gibi, sürgün
Bizans İmparatorluğunun başkenti ve aynı zamanda bilim
ve kültür merkezi İznikden de haberliydi; gelişmeleri
izliyordu. Orada 1241de rakiplerini yenerek yönetimi tam ele geçirmiş
olan İoannes Vatatzes ertesi yıl Moğollarla anlaşma
yapıp devletini güvenceye almış ve bir barış dönemine
girmiş bulunuyordu. Öyle ki, 1243 yılında Konya Sultanlığıyla
da ittifaka girdiği halde, kendisine dokunulmadı. İznik'teki
sürgün Bizans devleti, 1260lara kadar bölgenin ekonomik yönden en
gelişmiş zengin devleti olma ününü korudu. Gerek Vatatzes I.İoannes
ve gerekse oğlu Theodoros II. Laskaris dönemlerinde İznik, aynı
zamanda tam anlamıyla bilim, felsefe eğitim merkezine dönüşmüştü.
Özellikle
Hacı Bektaş ile yaşıt olan ve aynı yıllarda
ölmüş bulunan Nikephoros Blemmydes (1197-1272), kendi manastırında
verdiği felsefe derslerinde evrensel sorunlarla ilgilenmekteydi:
Burada, aşağıdaki varlıklar tarafından şekillendirilmeden
önce, ırk ve türlerin her cinsinin Tanrının düşüncesinde
yeraldığını farzeden nominalizm ile realizmi uzlaştırma
yollarını araştırıyor, aynı zamanda
herkese, herşeye yeryüzünde
gerçek tanrı olacak ideal bir filozof-kral
portresi çiziyordu. Nikephoros Blemmydes, Vatatzes I'in oğlu,
öğrencisi Theodoros II. Laskarisi bu amaçla yetiştirmişti.
13.yüzyılın sonu
ve 14.yüzyılın başlarında Bizans düşüncesine
hep Aristoteles felsefesi egemendir. (Louis
Bréhier, La Civilisation Byzantine,
Paris-1970, s.364-365; G. Ostrogorsky, Çev. Fikret Işıltan, Bizans
Devleti Tarihi, Ankara-1981, s.410-12; Louis Bréhier, La
Civilisation Byzantine, Paris-1970, s.364-365; G. Ostrogorsky, Çev.
Fikret Işıltan, Bizans
Devleti Tarihi, Ankara-1981, s.410-12) Hacı Bektaşın
günümüze ulaşmış yapıtlarında akıl, bilim,
evren ve dünya üzerine sözlerinde gününün felsefesinin izlerini görmemekolanaksızdır.
Sulucakarahöyükde yaşadığı yaklaşık
otuz yıl boyunca yeni bir inanç ve yaşam tarzı oluşturmuş;
yeni bir toplum örgütlemesi yaratmış olan Hünkar Kapadokya,
İznik, Konya ve sonra İstanbul hattı üzerinde yürümekten
çekinmemiş. Düşünsel,
inançsal ve siyasal düzlemi genişleterek, daha sonraki yıllar
Halifesi Saru Saltuku da 10-12 bin kişilik Türkmen gücüyle
İstanbula Mikhail VIII. Paleologosa göndermişti. Vilayetname'deki
Frengistana atılan genç çoban ve iki inançlı keşişin
işaret ettiği tarihsel olayların arkasında yatan bu
ilişkilerdir. Öyleyse, İslam ülkesinin öte yanındaki
bir memlekette bulunan bir keşiş, biz de Hünkarın dervişiyiz
boşuna dememiş. Ayrıca Hünkar durup dururken, sırf
kendisine şaka yaptı diye, neden çobanı Frengistana atıp,
keşişin kara canavarlarını (domuzlarını)
otlattırsın? Vilayetname'den okuyalım: İslam
ülkesinin öte yanındaki bir ülkede bir keşiş vardı.
Bir yıl kıtlık olmuş, keşiş de sıkıntıya
düşmüştü. Bir gün, ne olurdu, Hünkar lütfetseydi de,
bana biraz buğday gönderseydi, diye
düşündü. Bu durum o anda Hünkar'a malum oldu, dervişlerinden
birine biraz buğday verdi ve bu buğdayı keşişe
götür diyerek yolladı. Derviş buğdayı götürürken
yolda alıcı çıktı. O kadar fazla para önerdiler ki
dayanamadı; buğdayın bir miktarını sattı,
yerine toz ve saman doldurdu. Gide gide o kente vardı ve sora sora
kiliseyi buldu, keşişle görüştü. Getirdiği emaneti
teslim etti. Keşişin konuksever ve insancıl davranışlarından
etkilenen Derviş, ne olurdu, bu adam müslüman olsaydı
diye düşündü. Keşiş onun içinden geçenleri anladı
ve Derviş, ben de müslüman olurdum, ama senin gibi bir müslüman
olup, erenlerin gönderdiği buğdayın bir kısmını
satar, yerine toz ve saman doldururum diye korkuyorum diye karşılık
verdi. Bu
sözler karşısında çok utanmış olan Dervişi
alıp, birlikte kilisenin mahzenine indiler. Orada bir oda gördü;
karşıda bir mihrap vardı; üstünde bir bohça duruyordu;
bohçanın üzerine bir elifi taç konmuştu. Keşiş
kendi giysilerini çıkardı. Bohçayı açıp, içindeki
derviş hırkasını giyindi ve tacı da başına
koyarak mihraba geçti ve birlikte ibadet ettiler. Tapınma ve
dualardan sonra Keşiş yine eski Kilise giysilerini giyerken:
Biz de Hünkarın dervişiyiz dedi. Ona
armağanlar verip yola saldı. (Vilayetname/Menakıb-ı
Hünkar Hacı Bektaş-ı Veli,
Haz.A. Gölpınarlı, İnkılab Kitabevi: İstanbul,
1990, s.55; Vilayetname /Menakıb-ı Hacı Bektaş Veli,
Haz. E.Korkmaz, Ant Yayınları: İstanbul, 1995, s.107-108) Hacı
Bektaş Veli Dergahı herkese ve hangi din ve inanca mensup olursa
olsun her insana açıktır. Onun Horasandan kalkıp
ziyaretine gelen Kalenderi, Haydari konukları da vardır; her yıl
düzenli olarak Dergaha gelip kurbanlarını keserek, Cem-cemaata
katılan ve lokma yiyen Hristiyan köylülerinden müridleri de... Hacı
Bektaşı Kapadokyalı Aziz Kharalambosla aynılaştırıp,
din değiştirmeden onun hoşgörüsüne sığınmış
köylülere karşı, kentli Hristiyanlar ve manastır keşişleri
gizli gizli haberleşerek duasıyla birlikte yardımlarını
da alıyorlardı. Görüldüğü
gibi, Hacı Bektaşa derviş olduğunu söyleyen Keşiş,
çıkarcı ve hilekar derviş gibi bir müslüman olmaktansa
Hristiyan kalmayı tercih ediyor. Çünkü Hünkarın Bizanslı
Hristiyanlara yaklaşımı insancıldır; eşitlik
ve sevgi yüklüdür davranışları. O İsayı da,
Muhammedden aşağı görmemektedir. Hünkar Hacı
Bektaş Fevaid (Haz. M.Yaman,
s.51) adlı yapıtında İsa peygamberden şu sözleri
nakleder: ...Ve
dört şeydir ki insanı Hakka eriştirir: Büyüklerle
oturmak, akıllı kişilere danışmak, kısmetsiz
kişilerden (çalışmayan, kendine bile yararı
olmayanlardan İ.K.) sakınmak, münzevilerden (köşesine
çekilmiş sadece ibadetle uğraşanlar İ.K.) yardım
istemek. Hacı
Bektaş, Vilayetnamedeki
söylencelerden anlaşıldığı üzere, gerçekten bu
dört ilkeyi aynen uygulamıştır Hristiyanlarla ilişkilerinde:
Büyükleriyle oturup sohbet etmiş. Akıllılarına danışmış;
düşünce alışverişinde bulunmuş. Kendine yararı
olmayan yani çalışıp da kısmetini ele geçiremeyenlerinden,
tembellerinden uzaklaşmış. Ama asıl yoksul Hristiyan
halkla karşılıklı yardımlaşmalarını
sürdürmüştür. Hacı
Bektaş Velinin pek çok yerleri gezdiği, adı Frengistan
adaları diye geçen o dönemlerde Frankların egemen olduğu
Ege Adalarındaki keşişlerden de muhibleri olduğunu
anlıyoruz. Hünkarın, kendisiyle alay eden çobanı,
vilayet eliyle kaldırıp Frengistana attığı
keramet söylencesi, bize göre önemli bir tarihsel olayla Hacı
Bektaşın yakından ilgili olduğunun işaretlerini
veriyor. Söylenceyi kısaca özetleyelim: Bayamlu
Deresi çevresinde bulunan Kızoğlu kışlağında
Hünkara inanmayan ve onunla hep alay eden bir çoban vardı.
Bir gün oraya uğradığında çoban yine alaya başlayınca,
Hacı Bektaş vilayet elini uzatarak, adamı tutup
Frengistanda bir adaya fırlattı
Aklı başına
geldiğinde adanın içine doğru ilerlerken bir kilise gördü.
İçinden çıkan
ermiş bir Keşiş: 'Sen nasıl, öyle bir cihan kutbu
veli ile uğraşırsın?' diye ona çıkıştı.
Sonra kendisini kara canavarlarına (domuzlarına) çoban yaptı.
Bir yıl tamam olunca Hünkar adaya geldi; Keşişle birkaç
gün konuşup görüştüler. Bu arada Hünkardan, çobanı
bağışlamasını diledi. O da, Sulucakarahöyüke
değil, Mekkeye gideceğini; Karahöyüke döner dönmez,
adam gönderip çobanı aldırtacağını söyledi. Hünkar
sözünü yerine getirerek, bir dervişini gönderip çobanı aldırttı,
Bayamlu Deresindeki koyunlarının başına bıraktı.
Kışlaktan kardeşi yanına geldiğinde onu kendi
kendine ağlar buldu. Olup bitenleri anlattığında kardeşi
şaşırıp, sen çıldırmışsın
dedi, nasıl bir yıl Frengistanda kaldığından
söz ediyorsun? Bir saattan beri burada oturmaktasın, seni gözlüyordum.
Çoban, kendisine bu olayı yaşatan
Hünkarın velilik gücüyle
bir oyun oynadığını anladı. Erenlere canla
başla ve gönülden muhib yar oldu. (Vilayetname, Haz. A.Gölpınarlı, s.65-66; Haz. E.Korkmaz,
123-124) 1206
yılında Antalya ve çevresinin Gıyaseddin I.Keyhüsrev
tarafından Frenklerden alınıp oraya Tekelü Türkmenlerinin
yerleştirildiğini; 13.yüzyılın son yarısında
Menteşe Oğullarının Frenk (ya da Frank)
memleketleri İskenderiye ve civar adalarıyla ticari ilişkilerde
bulunduklarını; 14. yüzyılda Anadolu Beyliklerinin
Bizansla birlikte Frenkler ile sürekli mücadele ettiklerini ve
Frenklerin zaman zaman birine karşı diğerini tuttuklarını
biliyoruz. (İ. Hakkı Uzunçarşılı, Anadolu Beylikleri, Ankara-1984, s.67, 81, 228) Ama asıl Frank
ya da Frenk egemenliği Yunan yarımadasına damgasını
vurmuştur; Latinlerin İstanbulu 1204de işgal
etmesiyle başlayan bu egemenlik 1428lere, yani Osmanlı
fetihlerinin arifesine kadar sürmüştür. (Ostrogorsky, agy,
s.179, 401, 517) Demek ki, gerek Vilayetnamede
ve gerekse Yunus Emrenin şiirlerinde geçen Frengistan ya da Frenk
(ülkesi) ile, daha çok Ege adaları dahil Yunan yarımadası
kastediliyordu. Hatta Pir Sultan Abdalın, Şah İstanbulda
otura / Frenkten yessir getire dizelerini gözönüne getirirsek,
16. yüzyılda da bölgeye halk arasında hâlâ bu adla çağrıldığını
anlamış oluruz. Bu
söylencede Hacı Bektaşın, Frengistana gidip geldiği
ve orada manastır keşişlerinden kendisine muhibler (sevenler)
ve dervişler edinmiş olduğu açıkça görülmektedir.
Ayrıca Hünkarın bu bölgeye dervişlerini gönderdiği
gibi Bayamlu Deresi kışlağında yaşayan çoban
gibi gençlerin de gitmesine aracılık ettiği anlaşılıyor.
Genç bir çobanın Frengistana gönderilip bir süre kaldıktan
sonra sağsalim geri dönmesi, o günün yaşam koşullarında
öylesine olağanüstü
bir olay olarak algılanmıştır ki, üzeri kerametle sırlanıp
parlatılarak Hacı Bektaşın velilik gücüne bağlanmıştır.
Oysa bir değil binlerce Türkmen genci Frengistana gitmiş,
bazan Bizanslıların yanında Frenklerle, bazan Frenklerin
yanında Bizanslılara karşı savaşmışlardır.
Bunun nasıl olduğunu, yargımızı bilinen gerçek
tarihsel olayla birleştirerek açıklayacağız. 1260larda
Hacı Bektaş Sulucakarahöyükü Alevi-Bektaşi inancının
merkezi yapmasının ötesinde, burada çağının her
türlü bilim ve felsefe yeniliklerine açık, kültür ve siyaset üretilen
sosyo-politik merkezinin temellerini atmıştır. Yukarıda
değindiğimiz gibi kendisine bağlı Alevi Türkmenleriyle,
Moğollara ve onlarla işbirliği yapan kardeşlerine karşı
mücadelede İzzeddin II. Keykavusu desteklemişlerdi. Ancak
İzzeddin, 1256-57 ve 1261 girişimlerinde, üstün savaşçı
Moğol güçleri tarafından yenilince İstanbula gelip,
VIII.Mikhael Palaiologosdan istediği yardımı elde
edemedi ve Kırıma geçti. Ama, asıl bizi ilgilendiren,
onunla birlikte 1262 yılında, başında Hacı Bektaşın
halifelerinden Saru Saltukun bulunduğu 12 bin kişilik Alevi Türkmen
gücüdür. (İ. Kaygusuz, Alevilik
İnanç, Kültür, Siyaset Tarihi Ve Uluları I, İstanbul-1995,
s.115-118) Bu
güç Hacı Bektaşın bilgisi ve olasılıkla
Sulucakarahöyükdeki Dergahta alınan kararlar doğrultusunda
toplanmış ve orada bulunmaktadır. 1246dan sonra tek ya
da üçlü-ikili (triumviri-duumviri) on yıla yakın Konya Selçuklu
tahtında oturduğu dönem içerisinde, bir süre Kırşehir'de
kaldığı ve Babai ayaklanmasının bastırılması
sırasında zindanlara atılmış Babai Türkmenleri
salıverdiği bilinen İzzeddin II.Keykavus kadar; o yıllarda
kendisine süvari alayı kumandanlığı (Emir-i ahur)
yapmış ve Türkmenlerin başında Selçuklu adına
savaşmış, son savaşta yenilince Kastamonu bölgesindeki
Türkmenler arasına sığınmış ve şimdi
Bizans imparatoru bulunan Mikhael VIII. Palaiologos da Hacı Bektaşı
ve Saru Saltuku çok iyi tanıyordu. Daha
önce adı geçen kitabımızda açıkladığımız
gibi, bu imparator Saru Saltukun güçlerinden 5000 savaşçıyı,
Yunanistandaki Latin güçlerine karşı kullanmıştır.
(İ. Kaygusuz, agy, s.116) Bu Latin güçlerinin, Yunanistan
yarımadasında uzun yıllardır egemenlik kurmuş
Frenkler olduğunu görüyoruz. Mikhael VIII.Palaiologos, kardeşi
Konstantinos yönetimindeki bu Türkmen savaşçılarını
Peloponessos'a (Mora yarımadasına) gönderdi. Bizanslılar
bunların yardımıyla ilk yıl (1263) büyük başarılar
kazandılar. Güney Yunanistandaki savaşlar, ilk başarılardan
sonra kötüye dönmeye başladı. Ücretleri düzenli ödenmeyen
Türk savaşçıları Frenklerin tarafına
geçtiler. Bunu üzerine, bu bölgeye kadar zaferler kazanarak
ilerlemiş olan Bizanslılar büyük bir bozguna uğrayarak
geri çekilmek zorunda kalmışlardır. (G. Ostrogorsky, agy,
s.419) Bize
göre Hacı Bektaş Veli'nin, bütün bu olaylarla doğrudan
ilişkisi vardır ve çok yakından ilgilenmektedir. Genç çobanın
bu savaşçı erlerden biri olması ve savaş sonrası,
ya da kaçarak Hacı Bektaşın keşiş
muhiblerinden birinin yanına sığınmış olması
çok olasıdır. Keşişin, Hacı Bektaşı
tanıyan ve ona bağlı bir genç savaşçıyı
korumuş olduğu ve sonra ülkesine gönderdiği anlaşılıyor.
Saru
Saltuk Dede 12 bin kişilik Türkmen gücünün başında,
İmparatora savaşçı asker kiralayarak, karşılığında
Balkanlarda yerleşmek üzere yola çıkmadan önce kuşkusuz
Pir'inden destur almıştı. Olasıdır ki Hünkar
Hacı Bektaşın Fevaidinde
ona verdiği öğütler bu döneme rastlamaktadır: Bir
gün Hacı Bektaş Veli Saru Saltuka buyurdu ki: Diğer
şeyhlere yüzünü çevirme; onların sohbetleri zarar verir.
Bizim nazarımız ise güneştir. Mürid taştır.
Ancak kaliteli taş (yetenekli
mürid), güneş ışığıyla yakuta dönüşür.
Diğer şeyhlerin nazarları gölge gibidir ki, kabiliyetli taş
güneşin feyizli ışığından gölgeye giderse,
değerli taşa dönüşmez. (agy, s.73) Ve
Hacı Bektaş kendini Saru Saltuka göstererek buyurdu:
Hangi veliyi bulmak istiyorsan, gerçekte o benim; istediğini-dileğini
ondan elde et. (agy, s.76) 2.
Kana Dönüşen Abdest Suyu, Nureddin Caca ve Mevlana Celaleddin Vilayetnamede
Kırşehir tımar beyi Nureddin Caca ile Hünkar arasında
geçen keramet olayları göstermektedir ki, Moğol yandaşı
yönetim, Hacı Bektaş Velinin Sulucakara-höyüke yerleşmesini
istemiyordu. Eski Babai önderleri, Baba Resul ardıllarının
yavaş yavaş onun çevresinde toplanıp
haberleştiklerinin ve ilişkilerinin sıklaştığının
farkına varılmıştı. Olasıdır ki, bu işte
bizzat Hacı Bektaşın konuğu olduğu İdris
Hocanın kardeşi Saru kullanılmış ya da görevlendirilmişti.
Belki ortadan kaldırılması planı da vardı.
Sarunun sadece kardeşinin namusunu koruması ya da yengesini kıskanması
yüzünden Hacı Bektaşa karşı çıkmayıp,
doğrudan bölgenin Emirini devreye sokmasından anlaşılıyor.
Çünkü Hacı Bektaş çalışkanlığı,
bilgisi, ululuğu ve önderlik konumuyla çevre halkının güvenini
kazanmış bulunuyordu. Sarunın tüm iftira ve aleyhte
girişimleri, tersine onun daha çok sevilip sayılmasına
yaramıştı. Saru,
Hacı Bektaşın, İdrisin evinde karar kıldığını
köylülere kötü sözlerle anlattı. Köylü de, bu derviş Kadıncıkı
seviyor da onun için evinde oturuyor diye dedikoduya başladı.
Birgün İdrise, utanmaz mısın dedi, şu
dervişi evinde besleyip durursun; izin ver, başını alsın
nereye gidecekse gitsin. İdris,
Saruya sen işine git, senin bu halden haberin yok, gördüğün
derviş, zahir batın vilayet eridir dedi ve Hünkardan gördüğü
kerametleri anlattı.. (Vilayetname,
Hz.A.Gölpınarlı, s.28-29; Hz. E. Korkmaz, s.56-59) [1]
Başka
bir yazımızın konusu olan bu düzen için, sadece bir
iki cümlelik tanımlama vermek istiyoruz: İranda
Zerdüşt ortodoksizmine karşı yükselen
heterodoks (aykırı) Mazdekizmin mutlak eşitlikçi ve
paylaşımcı siyaseti Heterodoks İslamın (Aleviliğin)
içine girip yerleştikten sonra isyanlar, kutsal kişilerin
yani Ehlibeyt ve Oniki İmamların öcünü alma hareketleri
olmaktan çıkmış ve komünistik ihtilaller niteliğini
kazanmışlardı. 9. Yüzyılın ilk yarısında
20 yıl aralıksız süren Babek Hurremi ihtilalci
hareketi, onun bir çeşit devamı olan Karmati Alevilerinin
ihtilalci siyaseti ile aynı yüzyılın son yarısında,
yaklaşık 200 yıl süren bir devlet kurdurmuştu.
Batılıların İslam Bolşevikleri
dedikleri Karmatiler, Mazdekizmden alınıp geliştirilen
komünistik düzeni, kurdukları kale-kentlerinde uygulamışlardı.
Arkasından Hasan Sabbah'ın 1090'larda kurduğu Alamut
Nizari İsmaili devleti aynı düzeni
bir 167 yıl daha sürdürmüştür. Aleviliğin
Babai siyasetinin de amaçladığı düzen farklı değildi.. [2]
Babailer
ve Hacı Bektaş'ın Babai ayaklanmasındaki rolü için
bkz. İsmail Kaygusuz, "Babailer ve Babai Ayaklanması",
YOL Dergisi, 7, s. 5-17) |
|
Aslında,
bu sözlerle başlayıp, Nureddin Cacayla Hünkarı karşı
karşıya getirerek, Cacanın başına kerametle işler
açtırılan bu bölüm içinde ilginç bilgiler saklıdır.
Saru, Hacı Bektaş aleyhinde çok uğraşmış.
Ama her seferinde, keramet gösterileriyle(!) yenilgiye uğramış
ve kendine yandaş bulamamıştır. Gerçekte, Vilayetname
yazarı ya da menakıb toplayıcısının
dediği gibi, başlangıçta hemen Nureddin Cacaya gitmediği
anlaşılıyor. Zaten Kırşehir beyi Cacaya vardığında
da Hacı Bektaşın, yengesi Kadıncıkı
sevmesinden filan sözetmiyor: Saru
Kırşehrine
doğru yola çıktı. Nureddin Hocaya vardı. Sultanım
dedi, kardeşimin evine bir derviş geldi, garip halli bir
kimse. Kalkıp bir yere gitmez. Bir adam gönderin de bu dervişi
ordan yollasın. Bunun üzerine Nureddin Hoca, bir naip gönderdi
(agy)
Nureddin
Cacanın adamına Hacı Bektaşın, mülk
sahibi gibi konuşuyorsun, beni buradan kimse çıkaramaz. Var git
yoluna diye korkusuzca konuşmasının ardında keramet
gücü mü vardı diyeceğiz? Elbette ki, hayır. Arkasında
bir Türkmen gücü oluşturmamış olsaydı, Ca-cayı,
hemen atına atlayıp Sulucakarahöyüke gelecek kadar kızdırır
mıydı? Tımar beyi olarak oturdukları ilin, toprakların
yasal sahibi Nureddin Cacaydı. Ona meydan okumanın neye mal
olacağını bilmez miydi Hacı Bektaş? Cacanın,
Hacı Bektaşı sakalı-bıyığı ve tırnaklarının
uzunluğu ve namaz kılmaması nedeniyle Vilayetnameye
yansıtılan yargılama sahneleri ne anlama gelmektedir? Hünkar,
sakal-bıyık ve tırnak sorgulamasında, şahin
perçemsiz, pençesiz olmaz! derken güvercin değil, korkusuz bir
şahin olduğunu ortaya koyuyor. Şeriata uyup, abdest alıp
namaz kılması istendiğinde, kendisine verilen abdest suyunu
kan olarak nitelemiştir. Vilayetnamede,
Nureddin Cacanın adamlarının Hünkar abdest alıp
namaz kılması için getirdikleri suyun kana dönüştüğü
anlatılmaktadır. Sonra Nureddin Caca, herhalde avladıkları
kekliklerin kanının suya karıştığını
söyleyerek, bizzat kendisi maşrapayı başında karşılaştıkları
Üçpınardan doldurup eline döker. O da kan olmuştur. Hacı
Bektaşın suyu kana çevirmesi (kerameti) Ahmet Eflakinin Ariflerin
Menkıbeleri I (Çev. Tahsin.Yazıcı, s.345, Hikaye.476)
adlı yapıtına da yansımıştır. Vilayetnameden
125 yıl kadar önce yazılmış
olan kitapta olayın geçmesi elbetteki önemlidir ve çok şeyler
açıklamaktadır. Ama ilginç olan, bu Mevlevi kitabında, Vilayetname'de
yeteri kadar açık olduğu üzere, Nureddin Caca, Hacı Bektaşa
gözdağı vermek ya da onu cezalandımak için Sulucakarahüyüke
gitmemiştir; tam tersine onun hizmetine gittiğinden söz edilmektedir.
Ama, aşağıda vereceğimiz bazı metinlerde Nureddin
Cacanın kimin adamı ve Mevlanaya ne derece yakın olduğu
da ortaya çıkacaktır: Pervanenin
yar-ı garı ve naibi, Kırşehir
vilayetinin emiri ve Mevlananın candan müridi Cacanın oğlu
emir Nureddin, birgün Mevlana hazretlerinin yanında, Hacı Bektaş-ı
Horasaninin kerametlerinden bahsediyordu: Bir gün Hacı Bektaşın
hizmetine gittim. O dış görünüşe hiç saygı göstermiyor,
şeriata uymuyor ve namaz kılmıyordu. Ona mutlaka namaz kılması
gerektiğine dair ısrarda bulundum. O: git su getir de abdest
alayım, taharetleneyim diye buyurdu. Testiyi kendi elimle doldurup
onun önüne getirdim. Maşrapayı alıp bana verdi ve dök!dedi.
Onun eline su döktüğüm vakit, berrak suyun
kan olduğunu gördüm. Bu durum karşısında
şaşakaldım. Mevlana Hazretleri: Keşke kanı
su yapsaydı; çünkü temiz suyu kirletmek o kadar büyük hüner değildir
(Ama) bu kişide o güç yoktur. Buna israfın değiştirilmesi
derler ki, Kuranda: Şüphesiz israf edenler şeytanın
kardeşleridir. (Kuran, XVII, 27) buyrulmuştur. Has
tebdil (değişim) senin
şarabının sirke olması ve güç sorununun çözülmesidir.
Senin alçak bakırın saf altın olur, kafir nefsin islam
olur
Hemen o anda Nureddin baş koyup, Hacı Bektaşa
gösterdiği istekten vazgeçti. Şiir: İnsan
yüzlü birçok iblisler olduğundan, her ele el vermek doğru değildir.(Ahmet
Eflaki, Çev.Tahsin Yazıcı, Ariflerin Menkıbeleri I, s.345, Hikaye. 476 Bu
olayla Mevlana Celaleddin'in kişilik ve siyasetine girmek zorundayız.
Hemen soruları
ardarda soralım: Mevlana
Celaleddinin Hacı Bektaşa karşı bu kadar nefret
ve düşmanlığı nereden kaynaklanıyordu? Kurandan
17.surenin 26.ayetini ("Bir de akrabaya, yoksula yolcuya hakkını
ver. Gereksiz yere de saçıp savurma") tamamlayan 27. ayeti
("Zira böylesine israfta bulunanlar şeytanların dostları,
kardeşleridir") ilgisiz bir biçimde,
Cacanın anlattıklarına kanıt
göstererek, Hacı Bektaşa şeytanın kardeşi
demesi ve onu insan yüzlü iblislerden sayması nasıl bir kine
dayanıyordu? Acaba
Cacanın Hacı Bektaşa yakınlaşmasıyla
onu kaybetmesinden mi korkuyordu? Nureddin
Caca, yukarıdaki alıntıda görüldüğü gibi Mevlana'nın
çevresindekiler tarafından peygamber gibi nitelenen, Moğol
korumalığındaki Selçuklu devletinin başveziri
Muineddin Pervanenin yar-ı garI (mağara arkadaşı),
yani Ebubekiri ve naibidir. Başvezirin adına iş yapan, görevde bulunan en yakın yardımcısı
durumundadır. Asıl adı Cibril Nureddin olan
bu kişinin kendisi de Moğol soyludur. Ayrıca, Ahmet
Eflakinin bu yapıtında adı, Muineddin Pervane, Sahib
Fahreddin, Celaleddin Müstevfi, Taceddin Mutez, Hatıroğulları,
Emideddin Mikail vb. gibi Mevlanayı ziyarete gelen ünlü Selçuklu
beyleri arasında geçmektedir. (agy, I, s.155) Biz
burada metnin aynını alıntıladık. Abdülbaki Gölpınarlı
ise bu olayı kendi yorumunu katarak şöyle anlatıyor: Mevlana
bunu (Nureddin Cacanın anlattıklarını)
duyunca dedi ki: Temizi pislemek kolay, pisi temizlemek güç. Mürşit
ona derler ki senin şarabını bal yapsın, müşkülünü
halletsin. Bakır haline gelmiş gönlünün ayarını tam
altın haline getirsin. Hem de bu keramette israfın son derecesi
var. İsrafta ileri gidenlerse şeytanın kardeşleridir.
Hacı Bektaş, ihtimal böyle bir hokkabazlık yapmıştı,
belki yapmamıştı. Fakat menkabeden aradaki ayrılığı
ve Mevlananın keramet hakkındaki telakkisini anlıyoruz.
(Abdülbaki Gölpınarlı, Mevlana
Celaleddin, 4.basım, İstanbul-1985, s.238)
Böyle
bir keramet yakıştırmasının altında yatan
nesnelliği görmeyen Gölpınarlı, Mevlananın
temizi pis etmiş yargısını haklı göstermek
için, bu kerametin varlığını kabul ediyor ama bunu gösteren
insan Hacı Bektaş olunca hokkabazlık olarak niteliyor. Kitabında Mevlana
ile karşılaştırdığı 3-4 sayfa içinde,
sürekli küçük düşürücü cümlelerle anmasının nedeni,
Hacı Bektaşın bütün manasıyla batıni inanışların
bir mürevvicisi (yayıcısı), Makalatında
açıkça gösterdiği gibi Batıni Daisi olması"ydı. (A.Gölpınarlı,
agy, s.237) Gölpınarlı bir ortodoks müslüman olarak, aşağılık
bir suçmuşçasına, baştan bu doğru hükmü verdikten
sonra onun hakkında kafasındaki olumsuzlukları sıralıyor.
Oysa Mevlevi
Dedesi Ahmet Eflakinin kitabında anlatılan olayda, yukarıda
belirtildiği gibi, hiç ilgisiz yere bir Kuran ayetini kanıt
göstererek, asıl Mevlana hokkabazlık yapmıştır.
Eğer olay Eflakinin yazdığı gibi geçmişse
Mevlana Celaleddin, Nureddin Cacayı Hacı Bektaştan uzaklaştırmak için son
çare olarak Kurana başvurmuş ve onun insan yüzlü
iblis (!) olduğuna Cacayı inandırmıştır.
3.
Mevlana Celaleddin Ruminin Özel Mektuplarına Yansıyan Karakter
Yapısı Ve Siyaset Anlayışı
Şimdi
biz asıl Mevlana Celaleddinin Nureddin Cacaya mektuplarından
örnekler vererek, aralarındaki ilişkinin boyutları ve
niteliğini görelim. Arkasından irdelemeye geçeceğiz. Yine
Abdülbaki Gölpınarlı diyor ki: Mevlana,
beyler halkın ve kendilerinin işleriyle uğraşsınlar
da bize zahmet vermesinler demiştir. Hatta Taceddin Mutezin gönderdiği
üç bin altını geri yollamış, Sultan Rükneddinin
gönderdiği üç kese altını ise hendeğe attırmıştı
O,
bütün ömrünce kendisi için değil başkaları için yaşamaktaydı.
(A. Gölpınarlı, agy, s. 221-223)
|
|
Önce
yakın dostu ve kayıtçısı Çelebi Hüsameddin için,
Ekmeleddin Tabib beye yazdığı mektuptan neleri nasıl
istediğine bir bakalım:
Hekimlerin
padişahı, yaşayış mücevherlerinin en temizi, en
aydını, bela zehirlerinin panzehiri, akıllar ağacının
meyvası
düşünceleri yüce ulular ulusu, Hakkın ve
dinin Ekmel(eddin)inin selamları geldi erişti
O selamlar
selam gönderenin keremine, üstünlüğüne benziyordu; ululuğunun
büyüklüğünün şeklindeydi; yüceliğiyle,
soyunun-sopunun temizliğiyle eşti
Malumunuz olsun ki, bu yıl,
şeyhlerin efendisi, zamanın Cüneydi ve vaktin Bayezidi,
kalblerin emini, Hak ve dinin Hüsam(eddin)i - Allah bereketini daim
etsin -, yıkılmış olan bağ duvarını
onartmak için çok zahmet çekti, çok masraf etti. Siz de bilirsiniz ki,
gönlüm onun masraflarına karşı, bir yardımda
bulunmanıza takılmıştır
Sen bize, genişlik
zamanımızda güzelliksin, çetinlik çağında da silahsın,
mal-mülksün. (Mevlana Celaleddin, Mektuplar,
Haz. Abdülbaki Gölpınarlı.
İstanbul-1963, s.26-28) Kendisine
en yakın kişi ve özel yazmanı Çelebi Hüsameddinin bağ
duvarının onarım masraflarını bile beylere ödettirecek
kadar onlarla içli dışlıdır Mevlana. Evinin
ve ailesinin geçimi de bu feodal beylerin-emirlerin hayırları
ve ihsanlarıyla, yani bağışlarıyla sağlanmaktadır.
Bunu aşağıdaki mektubunda görüleceği gibi tek cümleyle,
yaptığınız hayırlar yüzünden bu bucakta
amandayız diye kendisi itiraf etmektedir. Böyle bir yaşam
biçimini seçmiş, bu koşullarda yaşayan kişi halk
adamı ya da halkın adamı olabilir mi?
Vilayetnamede
kişiliğine uyarlanan kerametlerin maddesel açınımlarından
rahatlıkla görebildiğimiz, yapısal etkinlikleriyle; düşünsel-inançsal,
siyasal her türlü üretime dönük çalışmalarıyla halk
adamı Hacı Bektaş Veliyi, Mevlana Celaleddin ile bu yönden
nasıl karşılaştırabiliriz? Ama Abdülbaki Gölpınarlı
şunları rahatlıkla yazabiliyor: Mevlana
yüksek bir bilgin, eşsiz bir şair ve derin bir hakim olmakla
beraber fikriyle, gayesiyle sözüyle tam bir halk adamıdır.
Yunus Emre, nasıl halk şairi olmadığı halde,
halkın şairi olmuşsa (bu karşılaştırma
tartışmaya bile girmeyecek kadar yanlıştır -
İ.K.), Mevlana da halk ulusu değilken, halkın ulusu ve
muhtedası olmuştu. Ancak şurası muhakkak ki hiç bir
şeyinde ve hiç bir vakit halktan ayrılmayan (Hangi halktan?
Feodal beyler ve çeşitli inançta olan Konya aristokrasisi halk mı
sayılıyor?- İ.K.) Mevlananın özlü bilgisi,
sonradan kendisine uyanların aristokrat bir zümre haline gelmelerine
de müsaitti. (A.Gölpınarlı, Mevlana
Celaleddin, s.239) Gölpınarlının
Mevlana hakkında verdiği bu zorlama yargı, kendi içinde de
çelişkileri birlikte sergiliyor. Mevlananın özlü bilgisi
mevlevi bir aristokrat zümre oluşturmaya uygunmuş, ama kendisi
halka hitap etmiş; bu özlü bilgileri onlara sunarak halkın
adamı olmuş! Ne demek bunlar? Elbette Mevlana Celaleddinin,
zamanın yüksek din bilgini ve İran dilinin eşsiz bir ozanı
olduğunu hiçkimse yadsıyamaz. Gerçekte özgür düşünceli
bir aristokrat mutasavvıftı o. Ama, Mevlana halkın adamı,
halkın ulusu makamına oturtulamaz.
Mevlana,
Pervanenin damadı Mecdeddin Atabekin hizmetine oğlu
Bahaaddin Veledi yolladığında şunları yazıyor
mektubunda:
Gönülden
gönüle pencere var. Daimi
olsun bu sevgi. Yüce Allah katında en üstün olan şey, yüce
Allah için birisini sevmektir. Yaptığınız hayırlar
yüzünden bu bucakta amandayız;
hayır sahibi olanlar da, eminlikle yüce işlere o sayede koyulmuşlardır
Adetlerin en hayırlısı, dinin harimini korumak, Müslümanların
oturdukları yerleri görüp gözetmekti. Mektubumu getiren Bahaddin,
- Allah güzelliğini artırsın - hizmetinize yönelmiştir
Umarız
ki inayetiyle görülür de şükrederek, lütfunuzu anarak döner...(Mevlana
Celaleddin, agy, s.25) Az
sonra Çelebi Hüsameddininin damadı Nizameddin için yardım
isterken Nureddin Cacaya nasıl övgüler düzdüğünü de göreceğiz.
Ama önce, Nureddin Cacanın Mevlana ile buluştuğu tarihi
saptamaya yarayacak olan, Emir Celaleddin Karataya yazdığı
mektuptan sözetmek gerekiyor: Büyük
adalet ıssı büyük bilgin, iki devlet, iki kutluluk ıssı,
adalet döşeyen, mazlumu yetiştirip geliştiren, ihsanı
adet edinmiş, sonu düşünür, yoksullara yardımcı,
bilginleri yetiştirir, Müslümanlarla Müslümanlığa
kuvvet olan, padişahlara sultanlara yardım eden ulular ulusu
emir,
kutlu devlet ve dinin Celalinin (Celaleddin Karatay'ın-
İ.K.) Allah yüceliğini daimi etsin; düşmanının
burnunu yerlere sürttürsün; onu kuvvetlendirsin, yardım etsin ona;
kolay şeyi kolaylaştırsın ona, güç şeylerden
korusun onu (Kuran, 92,
7)
Ululandıkça ululansın, yaratıp olgunlaştıran
Tanrı, gece gündüz korusun onu, hayırlarına karşılık
fazlasıyla mükafat versin ona. Selam
ve duadan sonra size kavuşmak yüceliğine ermeyi, o güzel yüzü
görmeyi o kadar istiyorum ki,
o özlemimin sınırı yok
Aziz devletinizi dileyenlerden,
sizi sevenlerden, nimetlerinize şükreden, lütfunuzu, ihsanınızı
yayan, özü doğru, inanç ıssı oğlumuz Nizameddin,
adetiniz olan, daima edegeldiğiniz yardımı, ihsanı, lütfu
umarak tapınıza (size yalvarmaya, ricaya -İ.K.)
geliyor. İçilecek tatlı suyun başı kalabalık
olur. Pek çok zarar ziyan sebepleri birbiri ardınca geldi;
uygunsuz anlar kolunu kanadını kırdı
Acınacak,
esirgenecek bir hale düştü. Onu bu sınık hale düşüren
sebeplerden biri de emirler efendisi, askerlerin yücesi, devlet ve Din
Nurunun (Nureddin Caca - İ.K.) naiblerinin, ondan on iki
bin (dinar) almalarıdır. Ancak artanı elinde kalmıştır.
Umarım ki elini genişletir de hukukunu diriltmiş olursunuz
Göstereceğiniz her padişahlık, her lütuf, gerçekte bu
duacıya gösterilmiş olacaktır
(Mevlana Celaleddin, agy,
s.39-40) Alaaddin
Keykubadın Rum asıllı azadlı kölelerinden olup,
kendisine on yedi yıl hizmet etmiş olan bu Emir Karatay, oğlu
Gıyaseddin Keyhusrevden başka torunlarından İzzeddin
II.Keykavus'a da hizmet vermiştir. Çok güçlü olan bu feodal bey,
yakın arkadaşı Sahib Şemseddin ile birlikte İzzeddin
II.Keykavusu sultanlığa gerçek yetkili kılmış
(1249) ve kendisi de naib olmuştu. Sultan İzzeddin,
Karatay ile birlikte geniş Türkmen desteğiyle, Moğollara
baş eğme yanlısı kardeşi Rükneddin Kılıçarslanın
aksine bağımsızlık siyaseti mücadelesi vermekteydi. Ancak
1254 yılında, bazı emirler aşçı elbiseleri
giydirip, Rükneddinin kaçmasını sağlayarak onu
Kayseride tek Sultan ilan ettiler. Moğolların isteğiyle
Doğudaki bir çok kentlerde onun sultanlığı kabul
edildi. Bunun üzerine İzzeddin II. Keykavus, başkaldıranlara
karşı bir ordu derlemiş, görüşme çabaları sonuç
vermeyince de onları yenilgiye uğratmıştı. Rükneddin
ağabeyinin eline düştü ve İzzeddin herkesin gözü önünde
barıştığını ilan ettiyse de, onu Uluborlu
yakınındaki Davalu (ya da Burgulu) kalesine hapsettirdi 1254 yılının
sonlarına doğru. Celaleddin Karatay aynı yıl
Kayseride ölmüş bulunuyordu. Ancak, iki yıl sonra
Moğol kumandanı Baycu ordusuyla gelip, 11 Ekim 1256da
yapılan savaşta, İzzeddinin Türkmen gruplarından
oluşturduğu kuvvetlerini yendi. Savaştan sonra Emir
Fahreddin Arslandoğmuş, Sultan İzzeddinden hoşnut
olmayan diğer ileri gelen emirlerle Burgulu kalesine giderek, kalede
tutsak bulunan Rükneddin IV. Kılıçarslanı alıp
saltanata geçirmişlerdir. (Ahmet Eflaki, Çev.Tahsin Yazıcı,
agy, I, s.43-44,51; Claude Cahen,
Çev. Yıldız Moran, Osmanlılardan
Önce Anadoluda Türkler, İstanbul-1979, s.267-268; Gregory
Abul Farac, İngilizceden Türkçeye Çev. Ömer Rıza Doğrul,
Abul Farac Tarihi II,
2.baskı, Ankara-1987, s.560) Mevlana
Celaledin bu mektubu, 1254 yılından önce, yani ellinin iki ya
da üçüncü yılında Celaleddin
Karatayın güçlü naiblik döneminde yazmış olmalı. Moğolların
baskısıyla kardeşler arası ikili ve üçlü ortak yönetimler
denenmişse de, bu dönem İzzeddin II. Keykavus'un en etkin dönemiydi.
Bu mektupta, emirler efendisi, askerlerin yücesi, devlet ve dinin
Nuru gibi övgülere rağmen, Nureddin Cacayı Karataya (nakiplerinin
yaptıklarından dolayı adaletsizliğinden şikayet
diyebileceğimiz) çekiştirme görüyoruz. Moğol yandaşı
Rükneddin Kılıcarslanı tutan bir emir ve Pervanenin
yakın adamı olan Nureddin Cacayı Karatayın
sevmediğini ve bunların birbirlerine rakip olduklarını
Mevlana bilmez mi? Bilir, ancak kime, ne zaman ve nasıl yazacağını
da bilir Mevlana Celaleddin Rumi
Öyle
sanıyoruz ki, aynı tarihlerde belki de hemen arkasından
Nureddin Cacaya şu mektupları gönderiyordu:
Layık olanları yücelten, keremlerde bulunan, hayırlar
yayan, yoksullara yardımcı olan, müslümanlığıyla
müslümanlara ışık olan ulu emir, devletin ve Dinin
Nuruna eş-dost olsun! Allah yüceliğini daimi etsin; dostları
yardım görsün, düşmanları kahrolsun
Bu özü doğru
duacıdan selam ve duadan sonra bilsinler ki, bu duacı,
kendilerinin, devletlerinin hayır-duasıyla meşguldür. Ey
şahsı yanımda bulunmayan, anısı yanımda olan!
(bir anısını taşıdığına göre,
demek ki daha önce Mevlananın ziyaretine gelmişti Caca -
İ.K.) Şunu bildireyim ki: Allah sonunu pek güzel bir hale
getirsin, aziz oğlum Nizameddin, işittik, duyduk ki, hayırlar
düşünen, yoksulları yetiştirip geliştiren kutlu gönlünüzün
gazebine uğramış; bir küstahlıktır etmiş; yüce
gönlünüz incinmiş ona. Bu duacı, şefaat ederek Allah için
yalvarmada. Yaptığınız iyi işlere, kulluklara,
oruçlarınıza, namazlarınıza, sadakalarınıza
üstelik, bu bağışlamayı da belirtirseniz, şüphe
yok ki Allah, bütün kulluklarınızı en güzel bir şekilde
kabul edecektir. (İlginç değil mi? Mevlana, Cacanın
Tanrıya yaptığı tüm tapınmalarıyla gösterdiği
kulluğa, bir yakınını bağışlamasını
eşit görüyor. Bunu yapmadığı takdirde namazları,
oruçları ve sadakaları boşa gidecek, kulluğunu
tamamlamıyacaktır! - İ.K.)
Oğlumuz Nizameddin,
sizi sevenlerdendir; o devletin sürmesini, artmasını diler;
boyuna sizi anarak neşelenir. Bir küçük suç, o da bilmeyerek yaptıysa,
bağışlanması
Bu takdirde pek minnettar olurum; büyük
bir sevaba, güzel bir övülmeye erişirsiniz. (Mevlana Celaleddin, agy,
s.80-81) Olasıdır
ki, Nureddin Cacaya karşı işlediği suçtan dolayı
naibleri, Nizameddinin oniki bin dinarına (altın para) el
koyarak onu cezalandırmışlardı. Mevlana Celaleddin,
Cacadan aziz oğlu Nizameddini bağışlamasını
dilerken, ona ödediği parayı rakibi durumundaki Emir
Karataydan tazmin ettirme kurnazlığını gösteriyor.
Celaleddin Karatay, onun bu isteğini fazlasıyla yerine getirmiş
olmalıdır. Elbette ki bu, koyu bir Rükneddin ve Pervane yandaşı
olan Mevlanayı saflarına çekme taktiğiydi; çünkü karşısında
olan kişinin emirler üzerindeki onun mistik etkisini çok iyi
bilmektedir. Mevlana
Celaleddin, hiç sevmediği ve hor gördüğü konar-göçer ve
yerleşik geniş Alevi Türkmen grupları tarafından
desteklenen ve eski düşmanları Moğol istilacılarına
karşı çıkmaya zorlanan İzzeddin II.Keykavus'u
tutmuyordu. Çünkü ona göre Moğollar, Muhammedin şeriatını
yerine getirmeyen bu heterodoks inançlı (Alevi) Türkmenleri
cezalandırmak için, Tanrı tarafından gönderilmişti.
Annesi Hristiyan olan İzzeddin Keykavusun da, bu çevreye göre
İslam şeriatıyla ilişkisi yoktu; şarap ve eğlence
meclislerinin adamıydı! Sultan
İzzeddin II.Keykavusun ve emirlerinin, atabeylerinin bu
propagandayı ortadan kaldırma çabalarından birini Ahmet
Eflakinin kitabında görüyoruz. Bunun gerçekleşmesi de kuşkusuz
Mevlananın dergahından ve onu saflara kazanmaktan geçiyordu.
Bir çok yol denenmiş olabilir, ama bu başarılamamış;
Mevlana tarafından kabul görmemiş uzlaşma sağlanamamıştır.
İzzeddin siyaseti bağlamında sultan kardeşler arası
anlaşma asla gerçekleşmemiş, başlarında Mevlana
olmak üzere kent yaşamının rahatlığına alışmış
Konya mutasavvıfları, dervişleri ve ahileri, düzenlerinin
bozulmaması için Moğol korumalığı siyasetine
angaje olmayı yeğlemişlerdir. Emirler için zaten birşey
farketmiyordu; tımar olarak sahibi bulundukları illerin geniş
topraklarında yaşayan yoksul halk yığınları
üzerinde her durumda baskılarını sürdüreceklerdi
Eflakinin,
Mevlana ve İzzeddin II. Keykavus ilişkilerine dair öykülerini
bu bağlamda değerlendirmek gerekir. Öykülerden birinde,
emirlerinden Sahib Şemseddinin, İzzeddinin Mevlanayı
ziyareti için aracılık ettiğini görüyoruz. Defalarca
Mevlanayı överek, onu mutlaka ziyaret etmesini istemektedir.
İzzeddin Keykavus, birgün altın bir hokka içine yılan
yavrusunu kapatarak, onu denemek için, içinde ne bulunduğunu sorar.
Bu davranışına kızan Mevlana onu yanıtlamaz bile,
yakın halifesi Şeyh Selahaddine hokkanın sırrını
söyletir. Böylece sözde İzzeddinin Mevlanaya saygısı
artar. (Ahmet Eflaki, Çev. Tahsin Yazıcı, agy, II,
s.108-109) Diğer
iki öyküden birinde Mevlana, vezir, naib ve emirleriyle birlikte
ziyaretine gelen İzzeddini kabul etmeyerek, hücresine girip
ibadetini sürdürmüş. Öbüründe ise, ziyareti sırasında
İzzeddin Keykavus Mevlanadan bir öğüt isteyince, sana çobanlık
emretmişler, kurtluk yapıyorsun. Sana bekçilik emretmişler,
sen hırsızlık yapıyorsun demiş. (A.Eflaki, Çev.
Tahsin Yazıcı, agy, I, s. 218, 317) Görülüyor ki
Mevlana, İzzeddini Sultan olarak kabul etmiyordu. Bunu,
Moğol hakanı Hulagü Han tarafından, Selçuklu kentlerinden
baç ve vergileri toplamak üzere tam yetkiyle gönderilmiş vezir
Taceddin Mutez el-Horasani ile olan dostluğu da açıkça gösteriyor.
İlk ortak sultanlık döneminde İzzeddin II.Keykavus tarafından
Konyada kabul görmeyen Taceddin Mutez, Sivasa Rükneddinin yanına
gitmiş, orada Muineddin Pervane tarafından çok iyi karşılanmış
ve bundan sonra İzzeddin II.Keykavus aleyhinde çalışmıştır.
Moğol hanları adına toplanan vergilerin miktarını
görünce, vezir makamındaki bu kişinin modern sömürge
valisi tipindeki korkunç yüzünü öğrenmiş olacağız: Bedreddin
Ayniye göre ilk Moğol baskısı döneminde Anadolu
vergisi 60 000 dinar, 10 000 koyun, 1000 sığır ve 1000
attan oluşuyordu. Oysa Baycunun Anadolu kumandanlığı
zamanında Aksarayiye göre- bu vergi 200 000 dinara yükselmiştir.
1256 yılına kadar bu miktarda kaldı. 40 yıl sonra
Gazan Han döneminde 600 000 dinara çıkacaktır. (Prof. Dr. Fuad
Köprülü, Osmanlı Devletinin
Kuruluşu, 4.baskı, Ankara-1991, s.55) Bütün bu ağır
vergiler Anadolunun yoksul halk yığınlarının sırtından
ödenmiştir. İstilacı,
kan dökücü Moğol hanının temsilcisi vergici vezir
Taceddin Muteze yazılmış 9 mektubu bulunmaktadır
Mevlananın.
Mektuplarının çoğunda Vezir-i Azam (en büyük vezir) diye
hitabetmekte ve yakınlarının, dostlarının işlerinin
görülmesi ya da parasal yardımda bulunulmasını rica
etmektedir. Her
nedense bir türlü işleri yoluna girmeyen(!) Nizameddin
için de mektup yazmıştır. Bakalım yoksul halkın,
mazlumların düşmanı ve Moğol kuklası, kadı
Muhyiddin Tahir oğlu Taceddin Muteze nasıl övgüler düzmüş:
|
|
Devlet
güneşi, emirler padişahı, Rabbani emir, anısı büyük,
düşüncesi güzel, emin ve kutlu kişilerin gıpta ettikleri
er, yosulların ışığı (!)
Horasanla
Irakın övüncü, iki devlet ıssı iki kutluluk ehli;
adaleti yayan, mazlumu besleyip yetiştiren
şehirlerin amanı,
kulların sığınağı olan, yoksullara inanan
Hak ve Dinin Tacı (Taceddin Mutez - İ.K.), insanları
bağışlıyanları, ihsanda bulunanları Allah
sever (Kuran, 3,76) Allah yüceliğini daimi etsin; düşmanının
burnunu yerlere sürtsün, kendisini kuvvetlendirsin
Nimet verene
şükür vaciptir ama, lütfunuz sınırı aştı;
şükürden aciziz
Allah işlerini düzene soksun, özü doğru
inanç ıssı
Nizameddin,
bu duacının oğludur. Bu duacıya evlatlık haklarını
yerine getirmiştir
Küçüklüğünden beri rabbani fakıyrlerin
(Mevlana kendisini kastediyor - İ.K.) kapısında, mal
da nedir ki canını vermiştir. Çünkü fakıyrlerin
kulluğunda bitmiş, gelişmiştir
İnsanın
gidişinden sormaya hacet yok; kimlerle düşüp kalkıyor ona
baksınlar. Maldan sormaya, nereden ele geçirdin demeye hacet yok;
nereye harcıyor, ona bakmak gerek. (Bu 13.yy.
kentli aristokrat tasavvuf şairinin halk düşmanı görüş
ve anlayışının bugünün işçi-emek düşmanı
yönetimlerin anlayışıyla koşut olması
ilginç değil mi? - İ.K.)
Emirler padişahının
her lütfu, her keremi her
padişahlığı, önden sona dek hepsi bu duacıya yapılmıştır
Hatta bu mektubu yazmak doğru da değildi. Özü doğru duacı,
bizzat gelip kendi ağzımla söylemeyi isterdim... Utanmakla
beraber ...padişahçasına, sultancasına ululuğuna layık
olarak bu sefer de yardım gölgesini, oğlumuz Nizameddinin üstüne
salarlar da bu ağır yükün altından çıkar
Allah için
olsun, bu ihsanı öbür ihsanlardan saymayın. Sonra
coşa gelip dizeler döktürüyor Mevlana: Sürme
çekmek, sürmegöz ıssı (sahibi) olmaya benzemez. O göz ki,
inciyi saman çöpünden ayırdetsin, o göz ki, doğanı
sinekten ayırsın. (Mevlana Celaleddin, agy, s.36-39) Yeri
geldiği için bazı bölümlerini aldığımız
mektubun içerdiği anlam, yorum ve açıklama gerektirmeyecek
kadar açıktır. Koca
Mevlananın kimlere gel, sen de gel! dediği ortadadır.
4.
Nureddin Caca Mevlana İle Buluşmasının Arkasındaki
Asıl Nedenler Mevlana
Celaleddin'in, Nureddin Cacaya yazdığı bir diğer
mektubu, aradan biraz zaman geçtikten sonra gönderdiği anlaşılıyor.
Hemen arkasından da Ahmet Eflakinin anlattığı buluşma
olmuştur. Bu mektubun başında da öbürlerinde olduğu
gibi Devlet ve Dinin Nuruna övgüler, selam ve duadan sonra
Mevlana, bir ayetle buluşma arzuluyor: Yüzlerinde
secde belirtileri görünür" (Kuran, 48, 29) ayetinde
bildirilen yüzlerden olan yüzünüzü görmeyi özlediğimi, sizinle
buluşmayı pek arzuladığımı da bilin. Hayırlı
buluşmalar nasibolsun
Özü doğru oğlumuz Nizameddin pek
çok çeşitli ziyanlara girmiştir. Bütün dostların gönülleri
yaralıdır, o yana yönelmiştir
Dostluğunuzdan
umulan
adaletiniz olduğu gibi gene lütufta bulunmanız, elini
tutmanız, yardım etmenizdir. Netekim bundan önce de lütuflar
ettiniz; kendiniz ziyanlara
girdiniz
|