Güncel ve Tarafsız Haber

Ali Küçükahmet

Mehmed Ali Hilmi Dedebaba’yla sohbet -II

 

Bu defa yağmurlu bir gün. İnsanlar büyük kardan kurtulmanın sevinciyle yağan yağmura aldırmadan kendilerini sokaklara atmışlar. El kaldırdığım Göztepe/Gözcübaba minibüsüne itiş kakış bindikten sonra oturabilecek yer bile buldum. Sırtımdaki çantayı kucağıma almış sanki kapkaççılara kaptırmaktan korkuyormuşçasına sıkı sıkı tutuyordum. Bu çanta benim her şeyimdi. İçi bir kapkaççının –dijital fotoğraf makinesi dışında- hiçbir işine yaramayacak malzemelerle doluydu. Bir dürbün, bir büyük tornavida, bir lavabo fırçası, iki tane –yolda para harcamamak için- evde doldurulmuş yarımşar litrelik su şişesi ve içine peynirle domates konulmuş yarım ekmek. Mezar taşlarını incelemek için gerekli malzemeydi bunlar. Lavabo fırçasıyla mezar taşlarının yazılarını kaplayan yosunları temizlemekte, tornavidayla yazıların üstü kireç bağlamışsa kazımaktaydım. Mezarlıklar çok geniş bir alanı kaplıyordu ve uzaktan Bektaşî mezarının –özellikle kadın mezarı ise- olup olmadığını belirlemek için bu dürbünü kullanıyordum.

 

Minibüs Şahkulu Sultan Bektaşî tekkesi (şimdi cemevi) nin yakınında beni indirdi. Yoldan geçenlere Gözcübaba’nın türbesini sordum, tarif ettiler. Acaba Mehmed Ali Hilmî Baba’nın kabrini sorsaydım yine bilip tarif edebilirler miydi? Yağmur hafiflemişti, aptal ıslatan türünden yağıyordu. Kendi kendime “Bu aptal ıslatan değil, “abdal ıslatan” erenler aldırma işine bak” dedim. Hilmî Baba’nın kabrinin de içinde bulunduğu Gözcübaba haziresi bir yokuşun sonunda idi. Yanında yeni yapılmış olduğu belli olan devâsa bir câmi vardı.  Aklımdan Hilmî Baba geçti, “erenler himmete hazır olasın, baban imamdı, camiye alışıksın” diye içimden geçirdim. Hazirenin etrafı demirlerle ve tellerle çevriliydi, giriş kapısının üzerinde ise koca bir kilit vardı. Haziredeki mezarlar görünüyordu ama Hilmi Baba hazretlerini ruhunu göremedim. Belki de içeri girmemi bekliyordu. Yolun karşı tarafındaki bakkal dükkanına –levhasında market yazıyordu ama- girip, Gözcü Baba haziresinin kapısının anahtarını nereden bulabileceğimi sordum. Bakkal karşıki caminin imamındadır dedi. Bu sefer caminin yolunu tuttum. Yağmur hâlâ yağıyordu. Caminin arka tarafına, imam odasının bulunduğu kapıya gittim ve zili çaldım. Kapıyı 60 yaşlarında sakallı, uzun boylu ve yaşına rağmen çok dinç görünen imam efendi açtı. Kendimi tanıttım ve Hilmî Baba hakkında bir araştırma yaptığımı –Hilmî Baba’nın ruhuyla buluşacağım diyemezdim ya- bunun için de kabrin fotoğrafını çekeceğimi söyledim. İmam çetrefil bir Karadenizli aksanıyla konuşuyordu. Beni odasına davet etti, biraz işi olduğunu beklersem kapıyı açacağını söyledi.

 

İmam “aşere takrib” denilen ve Kuran’ın on ayrı Arap lehçesiyle okunuşunu ortaya koyan bir yöntemi bir öğrencisine öğretmekteydi. Yarım saat kadar onları seyrettim. Sonra imamın işi bitti. İmam beni derin bir sorgudan geçirdi. Bu araştırmayı niçin yaptığımdan, kim olduğuma kadar. Neyse –Hilmî Baba’nın himmetleriyle- soruşturmayı yüz akıyla atlattık. Hatta imama

 

-“Yahu emniyet siyasi şubede bile böyle soruşturma olmaz” dedim. İmam güldü:

-“Beyefendi” dedi “Mezartaşı tâcirleri kol geziyor, burayı korumak lâzım”

-“İçinde kimlerin yattığını biliyor musun?” dedim

-“Büyük evliyalarmış” dedi.

-“Bu hırsızlardan korumak için mi kilit altında tutuyorsun?

-“Evet hem öyle, hem de bazı kadınlar gelip bu mezarların etrafında kâbeymiş gibi dönüyorlar, mum yakıyorlar, bu durumu önlemek için”

-“Yapsınlar ne olur ki?” diyecek oldum, imam Karadeniz aksanıyla kükredi:

-“Olur mu hiç, küfür bu küfür.” Sonra biraz sakinleşti ve:

-“Sen araştırmışsındır, burada yatanlar gerçekten de evliya mı?” dedi

-“Evet” dedim. Hilmî Baba’yı kastederek “hem de birisinin babası Güngürmez semtinde imamdı” İmamın içi ferahlamıştı, durdu, gizli bir şey söylüyor edasıyla kulağıma eğilerek:

-“Burada yatanların şu Kızılbaş tekkesinden -Şahkulu Sultan tekkesini kastediyordu- olduğunu söylemişlerdi de”

-“Evet dedim doğru söylemişler, ama orası eski bir Bektaşî tekkesidir”

-“Şimdi Kızılbaşlar geliyor oraya” dedi

-“Şimdi kimlerin geldiğini bilemem ama orası Mehmed Ali Hilmî Baba’nın da şeyhlik yaptığı bir Bektaşî tekkesidir”

 

İmamın kafası iyice karışmıştı:

-“Bu Hilmî Baba ne zaman yaşamış?”

-“19. yüzyılda yaşamış, sen seversin mutlaka II. Abdulhamid’in has adamıymış” İmamın yüzünde güller açtı.

-“Sevmem mi hiç evliya padişahtı o, onun adamıysa o da mübarektir”

 

Konuşarak hazirenin kapısına kadar gelmiştik, imam kilidi çevirir çevirmez, ben Mehmed Ali Hilmî Baba’nın ruhunu kendi mezar taşına dayanmış olarak gördüm. Demek bekliyormuş da, bana şaka yapmış, illa imamla cedelleşmem lazımdı ya. İmamla beraber hazirenin içine girdik, içerdekilere birer fatiha okuduk. Hilmi Baba kükredi

 

-“Yalnız gelemez miydin”

-“Ben sen miyim, kilitli parmaklıkların arkasına nasıl geçeceğim” diye düşündüm.

-“Haklısın” dedi, “Hadi şimdi şu imamdan kurtul da rahat rahat sohbet edelim”

 

İmama

-“İmam efendi benim incelemelerim uzun sürecek, istersen sen git yağmurda boşuna ıslanma ben anahtarı getiririm” dedim. İmama güven telkin etmiş olacağım ki

-“Olur” dedi, “işin bitince kapıyı kilitle ve kontrol et”

-“Tamam”

İmam yavaş yavaş caminin müştemilatındaki odasının yolunu tutarken ben de Mehmed Ali Hilmî Baba’yla yalnız kalmıştım.

 

|  Ana Sayfaya |

|Gündem | Yorumlar | Yazarlar | Politika | Dünyadan |

| Derneklerden | Belgeler | Kültür & Sanat | Alevilik| Arama |

 

aleviyol@aleviyol.com