Güncel ve Tarafsız Haber

İsmail Onarlı

Marksist açıdan Aleviliğe bakış

İnsanoğlunun soru sorması ile bilim başlamıştır. Bu nedenle soru sorma da bilimsel bir yaklaşım olup sanatsal bir estetiği vardır.

“İnsan, başından beri doğa varlığı ve birlik içindeki doğal dünyanın bir parçası olarak; ‘etkili olduğuna’ ya da eylemde bulunduğuna göre, bu etkinliğin sonuçları da; - ‘beşerileştirilmiş doğa’, ‘insanca algılanmış dünya”(1) Diyen Marx, İnsanlığın gelişimiyle insanın “toplumsal insan” olmasını öngörmektedir.

Alevilik Kuramı’nda da aynı öngörü vardır. Ham pişmemiş bir insan “4 Kapı 40 Makam 360 Menzil” programından geçerek, eğitim ve öğretimle birlikte, dört aşamalı olarak;  “Vahet-i Şuhûd - Vahdet-i Kusûd - Vahdet-i Vücûd - Vahdet-i Mevcûd”  evrelerinden sonra;  “kamil insan / toplumsal insan” olur ve bütün insanlarında böylesi bir formasyon almalarıyla da tüm toplum “kamil toplum”a doğru evrilir. Demek ki K.Marx’dan çok önceleri Alevi tasavvufcuları “insan-doğa-toplum” nasıl olmalıdır?  “insan-doğa-çevre ilişkisi” nasıl olmalıdır?  Sorusunu yanıtlamışlar ve  “Tanrı-İnsan-Evren” bütünselliğin içinde ele almışlardır. Madde (yaratılan) sonsuzdur, hareket halindedir, ancak değişime ve dönüşüme uğrar ya da Tanrı’da yok olur, bütünleşerek onda varlığını idame ettirir. Bu somut durumu ve nesnel uygulamayı; bilgi ve beceri alanında tarihsel olarak bilmekteyiz. 

Devrimcilik; her dönemde olan ve her öğretinin inanları tarafından gerçekleştirilen eylemlerdir. Devrimcilik, edilgenlik değil ataklıktır. Devrimcilik, tek başına bir öğreti değildir, radikalizmdir ve aksiyondur. Devrimcilik; devinimdir-dönüşümdür-değişimdir-gelişimdir. Devrimcilik, terörizm ve anarşizm demek değildir. Devrimcilik, aksiyoner-dinamik-aktif bir hareketliktir. 12 Eylül öncesi çeşitli ideolojilere mensup insanlar, yurt sathında Anti-Faşist mücadele yürüttüler ki, bu kavga devrimci bir karşı koyuştu, devrimci bir eylemdi. İşte böylesi bir tavır alış devrimciliktir. Devrimci birey militan demektir. Devrimci, 24 saatini inandığı dava için üreterek ya da aktif eylemlilik içinde geçiren demektir. Devrimci, parti veya örgütün çelik çekirdeğinin içinde yer alan kişi demektir. Devrimci, etik değerlere sahip ahlaklı ve erdemli, çelikleşmiş bireyi ifade eder. Alevilik üç boyutlu bir öğretidir. Doğal olarak Aleviliğinde devrimcilik bir işlevi vardır. İslamcılık’da bir öğreti olduğundan onunda devrimcilik bir yanı vardır. “Sol”un çeşitli versiyonları vardır: “Sol”da evrimci olduğu kadar, devrimci olan öğretileri de vardır. Ama “Sol” ile  “Alevilik” bağdaşmaz ve bütünleşemez. Bu çağda böylesi bir durum şap ile şekerin karıştırılması gibi olur. Türkiye’de solculukla devrimcilik özdeşleştirildi, fakat bu yanlış bir tanımlama olduğu kadar, yanlış bir duruş ve tutumdur. 12 Eylül öncesi değişik sol gruplara mensup olan Alevi kökenliler, köprünün altından çok sular aktığı halde kendilerini eski yapılarının-teşkilatlarının aidiyatı bir fert gibi görerek, o yapıya uyumlu bir Alevilik yaratmaya çalışıyorlar. Bu durum hem sol için hem de Alevilik için çok tehlikeli bir oyundur. Gelenekten bir kopuş yaşayarak yüzü geleceğe dönmek gerek.  Ülkeye yararlı olunacaksa tutarlı olunmak bir zorunluluktur. Makyavelistikten kaçınmak  gerekir.

Objektif olarak, analitik ve sentezci açıdan, Aleviliğe bilimsel yöntemle bakılınca ve değerlendirilince, tahlil edildiğinde görüşecektir ki, hiçbir öğretiye benzememektedir. “Sol”,“Sağ”,“Çeşitli Sol Devrimci Gruplar”, “Çeşitli ideolojiler” kendilerinden göstererek Aleviliği “maniplasyon ya da asimilasyon”etmeye çalışıyorlardır ki, bu boş bir çabadan öteye gitmez. Çünkü, Alevilik hiçbir zaman asimile edilememiştir ki, şimdi edilsin...

Kısaca; Alevilik- Bektaşilik- Kızılbaşlık tanımlaması şöyledir:

1. Alevilik: Birinci İman  Ali’nin İslam anlayışını ve yorumunu, beşeri uygulamasını benimseyen bir inanç ve toplumsal sistemidir. Bu yola baş koyanlara da Alevi denir.

2. Bektaşilik: Hacı Bektaş Veli, Alevilikte gelişim-değişim-dönüşüm yaparak Hz. Ali’nin yaşadığı dönemde başlayan Alevilik öğretisini, Türkmen ve Anadolu’nun yerli kültürleri ve çağın gereksinmeleri ile sentez yaparak, hoşgörülü bir dini tasavvuf- felsefesi olan Bektaşiliği kurmuştur ve sistemleştirmiştir. Halifeleri ve pirdaşları da devam ettirmiştir.

3. Kızılbaşlık: Aleviliğin-Bektaşiliğin ihtilalci-devrimci  ve devlet iktidarını ele geçirme doktrinidir. Yani, Alevi inanç-kültür-toplumsal yaşam tarzının; siyasallaşmış doktrinel adına ve devlet iktidarını amaçlayan stratejik hedefine; sosyo-ekonomik  sistemine Kızılbaşlık denir. 

1826 yılından bu güne değin ki süreçte, bu üç anlayış ve diğer versiyonları, Alevilik adı altında tekleşmişler ve bütünleşmişlerdir.

Toplumsal Demokrasi ve Özgürlükçü Enternasyonalist Sosyalizmin kuramcısı Karl Marx (d.5.5.1818 – ö.18.3.1883); insanlık tarihini  bilimsel yöntem ile çözümlemiştir. Marksizm yalnız toplumsal olayların değil, doğa olayların da tanınmasında  tek doğru yöntemdir. Marksizm her türlü yabancılaşmayı reddederek, insanın insanı sevmesini öngörerek, “SEVGİYİ” temel alır: Namusluluk, ahlaklılık ve erdemlilik, dürüstlük ve yüreklilik, fedakarlık ve feragatlık, dostluk ve arkadaşlık, çalışana ve emeğe saygı, vb hasletler temel ölçüttür.Aynı anlayışlar Alevi etik kurallarında da vardır. Bu ilkeler Aleviliğin olmazsa olmazlarıdır.

Marx en şiddetle din düşmanı olduğu dönemde bile fetişlerin ve tanrıların gerçekliğini savunmuştur.(2)

Dinin kültürel boyutunu yadsımamıştır. Kültürel antropolojinin kurucusu sayılan İngiliz Edward B.Tylor (1832-1917) ‘da  toplumların gelişimini fetişlerin ve dinlerin evrimi olarak görmüştür ki bu anlayışıyla, Marx’tan farklı düşünmektedir. Marx, kültürü  Latince’den “Colere = ekip,biçmek” den  Almanca’ya geçen  “Cultur” sözcüğünü kullanarak açıklıyor ve şöyle bir tanım yapıyor:

“Kültür doğanın  yaratıklarına karşılık, insanoğlunun  yaratığı her şeydir.” (3)

Marx’ın böylesi bir geniş, kapsamlı kültür açıklaması içine doğal olarak “Alevilik”te girmektedir. 20.Yüzyıl  Marksist teorisyenlerinden  L.Althusser; Altyapı ve Üstyapı ilişkilerinde şunları söylemektedir:

“Temelin son kertede belirleyiciliği ile belirlenmiş olarak, etkinlik (ya da belirleme) göstergeleri Marksist gelenekte iki biçimde düşünülmüştür:

1.  Üstyapının temele karşı  “görece bir özerkliği” vardır;

2.  Üstyapının temele “bir karşılık olarak etkisi” vardır...” (4)

A.Gramscı ise bu konuda şöyle demektedir:

“Düşünüş, yapı ile üstyapılar arasındaki zorunlu karşılıklı ilişkilere dayanır; (işte bu da diyalektik süreçtir)”... (5)

Viladimir İliç Lenin; Novaya Zihn, Sayı: 28, 3 Aralık 1905 “Sosyalizm ve Din” adlı ile yayınlanan makalesinde  din ile ilgili olarak şöyle demektedir:

“...Din, bütün yaşamı boyunca çalışan ve yokluk çekenlere, bu dünyada azla yetinmeyi, kısmete boyun eğmeyi, sabırlı olmayı ve öteki dünyada bir cennet umudunu sürdürmeyi öğretir. Oysa yine din, başkalarının emeğinin sırtından geçinenlere bu dünyada hayırseverlik yapmayı öğreterek, sömürücü varlıklarının ceremesini pek ucuza ödemek kolaylığını gösterir ve cennette de rahat yaşamaları için ehven fiyatlı bilet satmaya bakar. Böylelikle din, halkı uyutmak için afyon niteliğindedir. Din, sermaye kölelerinin insancıl düşlerini, insana daha yaraşan bir yaşam isteklerini içinde boğdukları bir çeşit ruhsal içkidir...

Din, kişinin özel sorunu olarak kabul edilmelidir. Sosyalistler, din konusundaki tavırlarını genellikle bu sözlerle belirtirler. Oysa herhangi bir yanlış anlamaya yol açmamak için bu sözlerin anlamı kesinlikle açıklanmalıdır. Devlet açısından ele alındığı sürece, dinin kişisel bir sorun olarak kalmasını isteriz. Ancak, Partimiz açısından dini kişisel bir sorun olarak göremeyiz. Dinin devletle ilişkisi olmaması, dinsel kurumların hükümete değin yetkileri bulunmaması gerekir.

Herkes istediği dini izlemek ya da dinsiz, yani kural olarak bütün sosyalistler gibi ateist olmakta tamamen özgür olmalıdır. Vatandaşlar arasında dinsel inançları nedeniyle ayrım yapılmasına kesinlikle göz yumulamaz. Resmi belgelerde bir vatandaşın dininden söz edilmesine de son verilmelidir...

Dinin devletten ayrılması açısından, devrimci proletarya dini gerçekten kişisel bir sorun durumuna getirmeyi başaracaktır. Ve ortaçağ kalıntısı küflenmiş görüşlerden arınmış, bu siyasal düzende, proletarya, din aldatmacasının gerçek kaynağı olan ekonomik köleliğin kalkması için açık ve yaygın mücadele verecektir.”

“Din halkın afyonudur” sözü “Marksist” bir söz değildir. Lenin bu sözü Avrupalı Aydınlanmacılardan ödünç alarak kullanmıştır. Lenin burada Hıristiyan Katolik ve Ortodoks dini mezheplerin görüşlerini tanımlamaktadır ki, heterodoksi dini görüşler bu anlayışın dışındadırlar. Tarih boyunca dinler tarihide göstermiştir ki; heterodoksi dini görüşler muhafazakar düzene karşı, muhalif olarak toplumsal mücadele vermişlerdir. Alevilik öğretisi de bunlardan biridir. Türkiye’de Sünnilik, İran’da Şiilik, Suudi Arabistan’da Vahabilik gibi dini inançlar devletin resmi ideolojisi olduğu için, tutucu ve gericidirler. İşte bunlar halkların afyonudur.

“Din halkın afyonudur” sözü Marksizm’i savunmak veya Marksizm’in zayıflığını göstermek adına temel önerme olarak zikredenlerin bilmediği veya unuttuğu bir şey vardır: Bu söz   “Marksist” bir söz değildir ve aslında Marks’tan kaynaklanmaz. Dinin halkın afyonu olduğu fikri, Marks’tan önce de Kant, Herder, Bauer, Heine gibi burjuva düşünür ve filozoflarınca da çeşitli bağlamlarda ifade edilmiştir. Yani dinin halkın afyonu olduğu fikri, büyük ölçüde, burjuvazinin dini özel diyerek politik alanın dışına itip politik olanı ulusal olanla tanımlamak için savaştığı dönemin; modern toplumun dininin eski toplumun dini üzerinde diktatörlük kurup, politik alandan dışlamak üzere kavga verdiği; onu sadece bir düşünce ve ideoloji olmaya ittiği ve indirgediği dönemin bir fikridir. Bunu Marks’ın sözü diye benimseyen Marksistler aslında, Marksist olmayan, aydınlanmacı bir önermeyi, burjuva ideolojisini Türk ve Kürt Solcusu geçinenler Marksizm diye savunmaktadırlar. Geçmişte, “Alisiz Alevilik” ve “Alevilik ayrı bir dindir” diyen Solcu ve Marksist geçinenlere, Anti-Marksist birer tutucu-çıkarcı  olduklarını söylemiştim ki, hala aynı görüşteyim...

Marksizm’in etkilendiği üç ana kaynak ve kökeni şöyledir: İngiliz burjuva ekonomi politiği, Fransız sosyalizmi ve Alman felsefesi. Toplumsal Mücadele Tarihi ise; sınıfsal ve toplumsal dönüşümü ve gelişimi açısından çok eskilere gitmektedir.( 6) Yani, Marks ve Engels; kendilerini aynı zamanda Owen, Fourier ve Saint Simon’un bir izleyicisi olarak görmüşlerdir.  Engels; “Ütopik Sosyalizmden Bilimsel Sosyalizme” adlı çalışmasında bu durumu belirtir.(7) Yani ilk sosyalist olarak Saint Simon’un görüşlerinin Marksizm’in kökeninde olduğu, Marksizm’in kurucularınca belirtilmiş ve bu geleneğe sahip çıkılmıştır. Marx-Engels; Bilim Dışı ve Ütopik Sosyalizmi red ve inkar ederek, yerine, Devrimci Sosyalizm  ihdas etmişlerdir.Tarihsel Maddecilik bir yanıyla da bu ilk sosyologun görüşlerinin geliştirilmesidir. Sosyolojik olarak, bu köken ilişkisi bile, Tarihsel Maddeciliğin gerçek sosyoloji, yani toplum bilim olduğunu gösterir. Bu gün “Anadolu Solu” da  kendi kökeni olan, tarihsel bilinç ve bellek olarak, Aleviliğe sahip çıkmak zorunluluğundadır.

Sosyalizmle sosyoloji sözlük anlamı ile birbirlerinden pek az farklı olmalarına karşın, Marksizm’in çıkışından bu yana birbirlerine düşman kesildiler. Sosyoloji burjuva bilimi olarak kaldı. İşçi sınıfının sosyolojisine de  tarihsel maddecilik adı verildi.(8)

Marksizm’in bir milliyetçilik ya da ulus teorisi olmadığı kurucuları tarafından söylenmiştir. Enternasyonalist yani evrensel-dünyasal bir öğretidir.Ama, bir din teorisinin olmadığı hemen hemen hiç söylenmemişlerdir. Bu nedenle, Marksist metodoloji ile Alevilik incelenebilir.  

Genel olarak Din; egemen toplumunun, egemen zümrenin ideolojisinin bir kategorisidir, toplumu düzenleyen bir öğedir. “Modern kapitalist ya da burjuva toplumunda ve ideolojisinde dinler inanç kategorisi içinde tanımlanmaktadırlar.”

Din, modern toplumun hukuken kabul ettiği inanç veya özel olarak tanımladığı din değil, kapitalizm öncesindeki “din” bir “üst yapı kurumu” değil, genel kamusal alanı da içeren tümüyle toplumu saran bir ağdır. Keza, modern kapitalist toplumda, kendini inanç olarak tanımlayan din de, “bir üstyap kurumu” değil; bütünüyle üstyapıyı oluşturan, modern toplumun dini olan ulusçuluğun bir bileşenidir. Türkiye’de bu da Sünni-Hanifi mezhebidir. Diğer mezhepler, tarikatlar ve inançlar bu yapının dışındadır.

İnsanlık tarihi bir bütündür. Farklı üretim aşamasında ve zaman içinde oluşmuş Aleviliği irdeleyip ve birbirinden ayırmayarak bir süreç içinde bilimsel tarih metodolojisi ile değerlendirmek gerekmektedir:

1. Kapitalizm öncesinde asırlar boyu yaşamış olan, tüm toplumsal hayati düzenleyen veya etlileyen; Alevilik. Buna otantik-geleneksel Alevilik denmektir. (Örneğin, Hz.Ali dönemi-Karmati-Nizari İsmaililer-Şah İsmail döneminde ki Safeviler)

2. Kapitalizmin ve burjuva sisteminin eğemenliği ile birlikte, bir inanç olarak tanımlanmış ve kendini öyle kabul etmiş Alevilik. Buna inanç olarak Alevilik veya düzen Aleviliği denir. (1826 yılından sonraki ve günümüzdeki Alevilik ki, çoğu Alevileri de bu kapsamdadır. Ehlibeyt Vakfı bu duruma en somut örnektir.)

3. Emevi-Abbasi-Selçuklu-Osmanlı ve Türkiye devletleri dönemlerinde; Aleviliğin uğradığı özgül baskıya, şiddete ve katliama karşı, Alevilerin direnişinin ifadesi olan; bir sosyal hareket olarak Alevilik. (Örneğin, Babailer İsyanı-Şeyh Bedrettin Ayaklanması, Dersim Olayları gibi, Alevi Başkaldırıları.)

Tarihsel süreçte beli olaylar vardır ki; Alevi öğretisin yeniden şekillenmesine, Alevi hareketinin ivme kazanarak şahlanışına, toplumsallaşmasına, derlenip toparlanmasına vesile olmuş, bu olay ve olgular sonucunda kırılma ve dönüm noktaları olmuştur. Bu nirengi noktalarından ve olaylarından bazıları şunlardır:

1. Hz. Hüseyin’in katli ve Kerbela Olayı,

2. Karmati devleti’nin kurulması ve uygulamaları,

3. Nizari İsmaili-Alamut Devleti'nin kurulması ve uygulamaları,

4. Babailer Olayı,

5. Sultan Hünkâr Hâce Bektaş-ı Veli’nin Aleviliği yeniden sistemleştirmesi,

6. Şeyh Bedreddin Olayı,

7. Safevi Türk Kızılbaş Devleti’nin kurulması,

8. Yeniçeri Ocağı ve Alevi-Bektaşi Dergahlarının kapatılması,

9. Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşu. (Ankara ve çevresinde kurulmuş olan, Ahi Cumhuriyeti’nin yeniden tezahürüdür.)

Alevilik’te bir üstyapı kurumu olduğu için, tarihsel süreçte  altyapıdan görece bağımsız kalarak,  1400 yılık bir zamanda değişik üretim biçimlerine ve devlet yönetimlerine karşın,  öğretisini korumuş ve yaşatmıştır. Hatta, Karmati ve Nizari İsmaililerde Alevilik kurumsal ve ideolojik bazda uygulanmasına karşın; bu devletlerin yok olmasından sonra da Alevilik öğretisi yaşayarak, Safevi Kızılbaş Devleti’nin kuruluş aşamasında tekrar ete kemiğe bürünerek  bugünlere gelmiştir. Demek ki, Alevilik dönem dönem altyapıyı etkilemiş ya da belirlemiştir. Alevilik her ne kadar İslam’ın bir yorumu olarak idealist felsefe ve metafizik yöntem ise de; Aleviliğin, ideolojik, kültürel, sosyo-ekonomik temelde materyalist felsefe ve  diyalektik yöntemle bütünlük içinde dayanakları vardır. Yani bir madalyonun iki yüzü gibidir. Aleviliğin bu dayanakları ya da evrensel boyutu şunlardır:

ALEVİLİĞİN TARİHSEL VE EVRENSEL ÜÇ BOYUTUNUN TEMELİ:

1. İnançsal Boyutu: Allah ile İnsan arasında ki bireysel bir ilişkidir. Aleviliğin dinsel anlamda ki ibadet tarzlarını kapsayan bir boyutudur. Çeşitli ritüellerini kapsar. Cemlerde eda edilir. Dar-Semah gibi, Kurban tören ve şölen seromonileriyle devam edilen bir boyuttur. Tüm Alevilerde Tevhid’te  ve Oniki İmam öğretisinde tam bir birlik vardır. Alevi inanç boyutun tasavvufi doruğu “Enel-Hak” anlayışıdır.

2. Kültürel Boyutu: “Yol bir sürek bin bir” anlayışıdır ki, Aleviliğin tarihsel süreç içinde bölgelerde ve yörelerde uygulanış  biçimselliğiyle, sosyolojik ve antropolojik açıdan farklılıklar vardır. Alevilik bir ırksal mensubiyet olmadığından; Aleviliği benimseyen  uluslar, kavimler, kabileler aşiretler ve yerel cemaatler kendi kültürlerine, gelenek ve göreneklerine, töre ve örflerine Aleviliği adapte ederek uygulamışlardır. Arnavutluk ve Bulgaristan ile Trakya’da  farklı, Ege ve Akdeniz’de farklı, İç Anadolu ve Karadeniz’de farklı, Zaza ve Kürtler’de farklı, Arap ve Acemler’de farklıdır. Aleviliğin kültür temelinde Müslümanlığın dışında yüzlerce uygarlığın kültür ve kült izleri, tortuları vardır. Çok kültürlülük ve farlılıklar birliği olan, seculer evrensel bir öğretidir; Alevilik. 

3. Yaşam Tarzı/Biçimi ya da Toplumsal Boyutu: Aleviliğin bu boyutunun ana eksenini “Musahiblik Kurumu” oluşturur. İki ailenin “canı cana malı mala katarak” kardeş olmasıdır. Toplumsal sisteminde ise,  Medine Vesikası’yla uygulanan ve Buyruk’ta tasarım olarak sunulan “Rıza Şehri” toplum mühendisliği projesi vardır. Bu proje, Karmati ve Nizari İsmaililerin “Dar-ül-Hicra” dedikleri köy ve kalelerde uygulanmıştır. Rıza Kent’i uygulamasının en somut örneği;  Hz.Muhammed döneminde ki “Medine Site Devleti” ve Alamut Kalesi’dir.

Mekke’li Müslümanlar  Nisan ayından itibaren l6 Temmuz 622 gününe dek Medine’ye Hicret ederler. Hz. Muhammed hicretin daha ilk aylarında; Medineli Yahudileri, Hıristiyanları, müşrik Arapları, çeşitli kabilleri, tüccarları kapsayacak şekilde ve sınıf, dil, din, ırk, cinsiyet, kültür, gelenek-görenek, sosyo-ekonomik durum, düşünsel ve felsefi inanç da ayırım gözetmeksizin, tam bir eşitlik içerisinde ve gönüllük temelinde, Medine’de  toplum mühendisliği tasarımı  ve mutabakatı olan bir “Toplum Sözleşmesi”  bağıtlar. Mutabakat sağlanarak,  52 maddeye çıkarılan sözleşme metni “sosyal bloklar” arasında akdedilir, kendisi de ilk devlet başkanı olur. “Medine Vesikası” denilen bu toplum sözleşmesi; “Medine Site Devleti”nin  yapısal erkinin yazılı belgesini oluşturan, “ilk İslam Anayasası” olmasından dolayı da önem arz etmektedir.

T.Cumhuriyeti öncesi uygulamalar da, Cem-evleri  mikro düzeyde birer Rıza Kenti’dir.

SONUÇ OLARAK:

1. Alevilik “nas”dır, inançdır. Bundan dolayı da Alevilik bilimsel yöntemlerle tartışılamaz. Ama, Marksizim bir doğma olmadığından, gelişen ve çağa göre uygulanabilir bir bilim, toplum sosyolojisi ve metodoloji olduğundan tartışılır. Solun çeşitli versiyonları da tartışılır. Ama, Alevilik “Hak-Muhamed-Ali yolu”na iman etmektir, tartışmak değildir. Aleviliğin inanç boyutu hariç, diğerleri beşeri olduğu için tartışılabilinir.

2. Bugün geldiğimiz noktada Devlet ve Alevi toplumu içindeki uzantıları, Aleviliğin tarihi süreçle gelen çok kültürlü ve yaşamsal boyutunu bir kenara atarak, sadece inanç boyutunu öne çıkarmaktadırlar. Bu da şu demektir: Aleviliğin içini boşaltarak sisteme entegre etmek politikasıdır. Cem-evlerini de Camiler gibi sosyal-ekonomik, yardımlaşma ve dayanışma, kültür merkezleri işlevi olmayan kurumlar haline getirmektir. Bu anlayış da “solcu-devrimci” geçinen bazı kişiler, Aleviliği geçim kaynağı gören bazı yazar ve aşıklar, bazı sanatçı ve ozanlar, bazı dernek ve vakıf yöneticisi şarlatanlar da vardır ve bu uygulamalara çanak tutmaktalar...

3. Aleviliğin bu üç temel dayanağı, saç ayağı  olmadan Alevilik’te olmaz. Bu boyutlardan biri eksik olursa onun adı  artık başka bir şeydir, Alevilik diyemeyiz.

Bugün yapılacak ilk iş; Cem-evlerini “Toplumsal Kültür Merkezleri” haline dönüştürmektir. Yerel renklilikleri ve ulusal kimliği inkar etmeden, evrenselleşmek için; geleneksel ve tarihsel Alevilik, geleceğe yönelik projendirilerek, çağımıza ve 21. yüz yıla göre kurum ve kuralları ile yeniden yapılanmalıdır.........

DİPNOTLARI  ve  KAYNAKÇA    :

1)      K.Marx: Kapital, Cilt:III, Berlin 1964, s. 828

2)      K.Marx: “Grundrise;Ekonomi Politiğin Eleştirisi İçin Ön Çalışma”, Çev.: Sevan Nişanyan, Birikim Yay. İst. 1979 s.100

3)      A.A.Zvorıkıne; Problems of the Theory of Cultue,: Journal of World History-1967 No:2/346-392

4)      L.Althusser, İdeolojik ve Devletin İdeolojik Aygıtları, İst.1978 s.31

5)      A.Gramscı, Hapishane Defterleri, İst.1975 s.67

6)      Karl. Marx: “Kapitalizm Öncesi Ekonomi Şekilleri – Asya Üretim Tarzı.- Antik Çağ Feodalite”, Çev.: Mihri Belli, Sol Yay.Ank.1967 ve Max Beer: “Sosyalizmin ve Sosyal Mücadeleleri Genel Tarihi ”, Çev.: Galip Üstün, 3.baskı, Can Yay. İst.  1989 adlı eserlere bakınız.

7) Friderich Engels: “Ütopik Sosyalizm ve Bilimsel Sosyalizm”, çev.: Öner Ünalan, Sol Yay.; Ank. 5.baskı,1977’e bakınız.

8)  Karl. Marx: “Sosyoloji ve Felsefe”, Çev.: Andeşes Margos, May Yay. İst.  1975 ve Jean – Pierre Durand: “Marx’ın  Sosyolojisi”, Çev.:Ali Aktaş, Birikim Yay. İst. 2000 adlı eserlere bakınız.

 

| Ana Sayfaya |

|Gündem | Yorumlar | Yazarlar | Politika | Dünyadan |

| Derneklerden | Belgeler | Kültür & Sanat | Alevilik| Arama |

 

aleviyol@aleviyol.com