Güncel ve Tarafsız Haber

Erdoğan Aydın

Laikliğe İlişkin Söz Kurmanın Yaşamsal Önemi

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükümetinin Diyanet kadrolarını şişirme yönelimi yanı sıra devletin AKP'ye karşı uyguladığı "laiklik elden gidiyor!" basıncı laiklik tartışmasını yeniden güncelleştirdi.

Bu tartışma demokrasi güçlerine, kendi seçeneklerini güncelleştirmek açısından hem uygun bir atmosfer hem de ağır bir sorumluk yüklüyor. Karşılıklı tahkimat yapan bu iki egemen gücün toplumu kendilerine yedekleme girişimleri karşısında, konuya ilişkin kendi bilinç düzeyimizi yükseltmek ve demokratik bir muhalif birikim oluşturmak açısından laikliği tekrar tekrar tartışmak durumundayız.

Öncelikle konuya ilişkin sapla samanı birbirinden ayırmak gerekiyor. Örneğin Diyanet'in güçlendirilmesi politikasının salt AKP'nin değil aynı zamanda bir devlet politikası olduğunu, Anayasa hükmü olmasına rağmen Türkiye'nin gerçek bir laiklikten uzak olduğunu, dolayısıyla laikliğin korunmaktan çok kazanılması gereken bir alan olduğunu anımsamaya bugün her zamankinden çok gereksinimimiz bulunmakta.

Bunu başarabildiğimiz oranda, bu kördöğüşü içinde laiklik dahil gerçek bir demokratikleşmenin inşasına toplumsal temel yaratabiliriz. Aksi taktirde toplumun bu sermayesi, medyası, iktidar gücüyle birbiriyle kayıkçı dövüşü yapan güçlerden birine yedeklenmesini durumu değiştirilemeyecektir.

Laiklik, demokrasi açısından kurumlaştırılması ve sahiplenilmesi gereken ihmal edilemez bir alan oluşturmakta. Dolayısıyla demokrasi güçlerinin laiklik uğrunda ciddi bir mücadele yürütmeleri gerekmekte.

Unutulmamalıdır ki, bu alan Cumhuriyetin kuruluşundan beri toplumsal saflaşmaları belirleyen alanlardan birini oluşturdu. Daha önemlisi şeriatçı hareketin devletin hegemonyasından çıkıp ciddi bir toplumsal güç ve tehdit haline gelmeye başladığı 90'lı yıllardan itibaren, solun toplumsal tabanının şeriatçı harekete, düşünsel birikimlerinin ise devlete yedeklenmesini sağlayan, dolayısıyla demokratikleşmenin toplumsallaşmasını da olanaksızlaştıran etkin bir faktör oluşturdu. Dolayısıyla bu alanda sözü olmayanların diğer alanlarda da bertaraf olmaları, en azından bu alanın sunduğu hegemonya ve demokratik kazanımların dışına düşmesi kaçınılmaz.

Cumhuriyet Osmanlı monarşisine karşı cumhuri rejimi, monarşisine karşı da laikliği kurumlaştırma yönelimiyle tarihimizde önemli bir ilerleme hamlesi oldu. Ancak aşağıdan yukarıya etkin bir toplumsal temel üzerinde biçimlenmediğinden, Cumhuriyet devleti de tıpkı önceki gibi toplumun üstünde, onu kendine göre kalıba döken anti demokratik bir nitelikte biçimlendi.

Bunun sonucunda tebaalıktan yurttaşlığa, kulluktan birey olmaya geçiş ciddi zaaflara uğradı. Cumhuriyet devleti de İtihat ve Terakki'den devraldığı yönetim mirası ile her şeyi kontrol altında tutmaya yönelik bir totaliter kurumlaşma içinde oldu.

Bu yönelim içinde egemenler, tüm farklı aidiyetleri Türkleştirme ve bu bağlamda gözden çıkarılmış gayrı Müslimleri dışlayıcı bir siyaseti dinsel araçla tahkim etmeyi temel bir devlet siyaseti yaptılar. Özetle din, bizzat laik cumhuriyet tarafından Türk kimliğini tamamlayıcı ve Türkleştirmeyi tahkim eden temel bir yapıştırıcı güç olarak kullanıldı. Bu bağlamda İslam'ın Sünni / Hanefi / Maturidi mezhebi resmi mezhep olarak sahiplenilip topluma "bizim dinimiz" olarak şırınga edildi ve bunun dışında kalanların asimilasyonu yoluna gidildi (Ayrıntılı bilgi için bkz. Milliyetçilik Türkiye'nin Çıkmazı, E. Aydın).

Yine bu çerçevede teokratik / şeriatçı eğilimlere karşı dini kontrol altında tutmak ve dünyevileştirmek, yanı sıra tüm Türkiye halkının dini inancını tektipleştirmek fonksiyonuyla Diyanet İşleri Başkanlığı devlet eliyle kurumlaştırıldı.

***

Tüm bu yönelimler daha en baştan Türk laikliğini problemli bir alan haline getirecek, daha sonraki süreçte niye demokratikleşemediğimiz sorusunun temel yanıtlarından birini oluşturacaktı.

Bu egemenlik tarzı içinde, 1945’lerden itibaren Soğuk Savaş bağlamı içinde dinin toplumsal kontrol aracı olarak kullanımı ve dinci örgütlenmelerden siyasal bir aktör olarak yararlanılmasında ciddi bir artış olacaktı. 12 Eylül sonrası ise, içerde solun ezilmesinden doğan toplumsal boşluğu doldurmak ve ABD'nin Yeşil Kuşak politikasının tamamlayıcı faktörü olarak dinden yararlanma politikası da gemi azıya alacaktı. Özetle rejimin krizi ve eşitsizlik arttıkça dine yapılan yatırımlar da artacaktı.

Devlet tektipleştirmeci politikasının sonucu ve artan çelişkilerin toplumsal tepkilere dönüşmemesi için İslamcılığı bizzat besleyip büyüttü, onunla ulusal ve uluslararası ittifaklar yaptı. Fethullah Gülen gibi aktörler bu politikanın sonucunda devasa güçlere ulaştılar ve iç politikada olduğu gibi dış politikada da devletin etkin araçları olarak işlev gördüler. Devletin bu yönlendirmeleri yanı sıra, insanların ekonomik ve siyasal özgürleşmelerinin bastırıldığı, fakirleşmenin, adaletsizliğin ve tabii baskının yarattığı çaresizlikle artan insanların dine yönelme eğilimleri de, dinin toplumdaki etkisini büyüttü.

Kriz ve baskılar toplumun tevekküle, dine yönelmesini güçlendirdi. Devlet açısından buraya kadar her şey iyi gidiyordu; ta ki İslamcılık belli bir güce ulaşıp denetimden çıkarak devletin sözde laikliğine tehdit oluşturabilecek denli etkin bir güce dönüşene kadar. İşte bu noktada 28 Şubat müdahalesi başlayacaktı. Nasıl ki önceki politikalar devletin toplumu denetleme kapsamında biçimlendiyse 28 Şubat da aynı saikle biçimlenecekti.

Geriye dönüp toplu bir değerlendirme yapacak olursak, ucube bir laiklikle karşı karşıya olduğumuzu ve bunun asli nedeninin de, diğer tüm düzenlemelerde olduğu gibi devletin toplumsal kontrol kaygısınca belirlendiğini görüyoruz. Bu bağlamda toplumun tektipleştirilmesi kararlılığı, gayrı Müslimlere yönelik bir dizi hak ihlalini getirmesi bir yana, Türkiye Müslümanlarında laik bir kültür ve kimlik gelişimini de engelledi.

***

Eşitsizliğin olabildiğine keskin, farklı aidiyetlerin ise bir realite olduğu Türkiye'de rejim, bireyleşme, demokratikleşme ve egemenliğin kayıtsız şartsız yurttaşa ait olması koşullarında toplumun kontrolünü mümkün görmediğinden, İslam'ın bir toplumsal kimlik olarak yaygınlaştırılmasını bir devlet politikası olarak uyguladı. Krizi derinleştikçe kurumlaşmasını Türk İslam sentezine göre biçimlendiren, Diyanet’i devasa boyutlarda büyüten, Hıristiyanları resmen, Alevileri ise gayrı resmi olarak devlet memuru yapmayan, olanları terfi ettirmeyen, ettirdiklerini ajanlaştıran bir zihniyetle laik bir kültürün toplumda egemen norm haline gelemeyeceği açıktır.

Cumhuriyet dini dünyevileştirmekle birlikte toplumsal kontrol aracı ve Türklüğü tamamlayan kimlik olarak koruduğu, dahası büyüttüğü ve yaygınlaştırdığı için, toplumun çoğunluğu "mümin-kâfir", "hak mezhep-bâtıl" ayrımını aşamadı. Sonuçta gayrı Müslimler Türkleştirmenin veya göçe zorlanmanın hedefi olurken, çoğu Bektaşi olan Balkan göçmenleri ve Anadolu Alevileri Sünnileştirmenin sistematik hedefi oldular. Örneğin laik bir devletin vatandaşıyla olan bağı açısından gizli tutulması gereken dini kimlik nüfus cüzdanlarında özellikle yazıldı. Bu sayede devletle her muhatap olunan durumda, askerde, maliyede, dışişlerinde, memur alımlarında, poliste yurttaşın kontrolü ve resmi din dışındakilerin baskılanması sağlandı.

Doğan her çocuğun kimliğine din yazdıran bir devlet aklının laikliğinden söz edilemeyeceği açık. Gayrı Müslimlere yönelik ayrımcılığın kimlik bilgilerinde sürdürülmesi yanı sıra, dergahları kapatılan ve ibadet mekanı (cemevleri) kurmaları yasaklanan Alevilere yönelik asimilasyon ise, köylerine cami yapılıp imam atanarak, resmi din derslerine zorlanarak sürdürüldü.

Tüm bu gerçekler ışığında devlet aklı ve yapısının laikliğinden değil, laikliği de toplumun kontrolü için kullanmasından söz edilebilir. Oysa laik bir devlet yurttaşlarının inanç tercihlerine karışmayacağı gibi onlar karşısında eşit bir mesafede durur. Dolayısıyla mevcut uygulama, dini yurttaşlık tanımlamasının içine sokarak ötekine karşı Türk ve Müslüman bir kimliği kamusal bir düzeyde sahiplenmekle, laiklik yanı sıra demokratikleşmeyi de olanaksızlaştırmıştır.

Bu politika, Osmanlı döneminde olduğu gibi yurttaşın Müslümanlığı kamusal üst kimlik olarak kabullenmesini sağlamıştır. Durum buyken AKP Başkanının Türkiye'yi laik olarak değil, "modern bir İslam devleti" olarak tanımlamasında şaşılacak bir şey olamaz; çünkü devletin doğası bu kavrama daha uygun düşmektedir. Ve hükümetle sürdürdüğü kayıkçı dövüşüne rağmen 28 Şubat zihniyetinin istediği de başka bir şey değildir.

Bianet.org'tan

Aleviyol, 6.8.2003

Yorum

|  Ana Sayfaya |

|Gündem | Yorumlar | Yazarlar | Politika | Dünyadan |

| Derneklerden | Belgeler | Kültür & Sanat | Alevilik| Arama |

 

aleviyol@aleviyol.com