Güncel ve Tarafsız Haber

Okur Mektubu:

Rıza Aydın

Aleviler ve Alevilik için kutsal kabul edilen mekanların korunması talebi” üzerine

Bildirinizi okuyunca niye buralar kutsal diye düşündüm. Pir Sultan Sivas’ta asıldı. “Dilerim yıkılır bu kanlı Sivas”, diye beddua etmiş. 2 Temmuz katliamı yapıldı diye de, biz oraları kutsal saymıyoruz. Elbette bu acı olayları anarken o zamanın Sivas’ını hatırlayıp, o anı düşünüyoruz ama, oralara bir kutsiyet vermiyoruz. Bence iyi de ediyoruz. Bütün tarihi mekanlar gibi, bütün doğal sit alanları gibi, oralarında korunması elbette iyi olur; ama oralara bir kutsiyet vermek sorgulanmalı.

Peki “Bu Kanlı Sivas” kutsal değil de; bu kanlı Kerbelâ, bu Necef ya da Kûfe niye kutsal, bunu düşünmekte fayda yok mu?

“Kûfeliler davet(mektup) saldı ya Hüseyin gel diye / Ceddine ikrar vermişiz bunu böyle bil diye”, bir ozanımız durumu böyle resmediyor. Peki sonra ne olmuş, bu Kûfeliler sözlerinden cayıp karşı saflara geçerek bu güzelim insanların katledilmesine seyirci kalmışlar. Bundan alınacak büyük dersler var, ama burada kutsanacak ne var bilemiyorum. Abdülbâki Gölpınarlı “Tasavvuf’tan Dilimize Geçen Deyimler ve Atasözleri” adlı eserinde bu maddelerle ilgili şunları yazmış: “Kûfe, Irak’ta bir şehirdir. Hazret-i Ali’ye karşı Kûfe’lilerin vefâsızlıkları, İmam Hüseyin’i davet ettikleri halde Yezîd’e uyup Hüseyin’e karşı duruşları, onun gönderdiği elçiyi öldürüşleri, Kerbelâ fâciasında Yezîd tarafını tutuşları dolayısıyla Ehlibeyt tarafını güdenler, bir yerin taassubunu anlatırlarken “Kûfe’ye döndü”, yahut “Burası Kûfe” derler”.

Hz. Hüseyin’le yanındakilerin Kûfe’ye gidiş yolları Yezîd’in askerlerince kesildiğinden dönüp Kerbelâ’ya gitmeye çalışırlar. Ancak oraya da gidemezler, yolları kesilip, çölde kıstırılırlar. Fırat suyundan su almaları engellenir, çocuklar “bir yudum su”, “su” diye çırpınırlar. Bu nereden baksan insanın içini acıtan bir yaradır. Sonunda Hz. Hüseyin’de şehit edilir. Kellesi gövdesinden ayrılıp, vücudu çölde bırakılır. O şehrin içinden, onların vücudunu toprağa gömecek bir yiğit -Antigone bile çıkmaz. Empati yapıp, bu anı düşününce, bu satırları yazarken bile kendimi kötü hissediyorum; ruhsal dengem sarsılıyor. İnsanın, insana bu vahşeti reva görmesine, reva görmüş olmasına gönlüm elvermiyor; ama ne acıdır ki gerçek bu.

Bilmeliyiz ki, o günlerde bu olayın anlamı farklıydı, farklı yaşandı. Toplumsal bir ilerlemede, ona karşıt gerici bir hareket (dalga) yükselmiş, o toplumsal hareketin önderlerini boğuyordu (her devrimden sonra, bir gerici dalganın gelip o devrimin önderlerini katlettiği gibi – buna Fransızlar Termidor demiş.) O zamanlar, Hz. Hüseyin’in şehit edildiği On Muharrem'de, (Âşûrâ onuncu gün demek) bir taraf yas tutarken, diğer taraf bayram ediyordu. Uzun yıllar- Emeviler döneminde- On Muharrem ( Âşûrâ) böyle yaşandı. On Muharrem'in bayram olduğuna insanları inandırmak için uydurulan yalanları Abdulbâki Gölpınarlı – yukarıda andığımız kitabında - şöyle anlatıyor: “Bunu unutmayan, her yıl, bu yası tazeleyerek Ümeyyeoğullarına düşmanlığı güçlendiren Ehlibeyt taraftarlarına karşı, o günü bir bayram günü –olarak- tanıtma gayretine düşen karşı taraf da, Âdem Peygamberin o gün yaratıldığına, yerlerin, göklerin, Cebrâil’in, meleklerin o gün halk edildiğine, İsmail Peygamberin o gün kurban edilmekten kurtulduğuna, Nuh peygamberin o gün tufandan kurtulduğuna, Yusuf’un o gün zindandan çıktığına, Yakub’un – o gün- gözlerinin açıldığına, - o gün- Yunus’un balık karnından halâs olduğuna, bütün peygamberlerin, dertlerden, belalardan o gün halâs olduğuna, o gün sürme çekenin göz ağrısı görmeyeceğine, ehline-ayâline bir şeyler, evine yiyecek -içecek alanın, darlık çekmeyeceğine... hâsılı o günün bir bayram günü olduğuna, hatta Hazret-i Peygamber’in o gün doğduğuna dair hadisler uydurmuşlar, o günü bir bayram günü gibi kutlamışlardır." (age., s. 33- 34)

Kim bilir belki de, tatlı çorba yapıp dağıtma geleneği de o “bayram” kutlamalarından bu tarafa bulaşmıştır. Sözlüklerde Aşure maddesinin karşılığına Arapça anlamı olarak, onuncu gün, On Muharrem demiyorlar, bir çeşit çorba diyorlar. Gelenekler de nehirler gibi yol alırken kendine karışan her suyun tadını da içinde barındırıyorlar.

Şimdi ortaklaşa düşünelim, bu kentlerin kutsanacak neyi var?

Elbette ki toplumun tarihsel bilincini taze tutmak için, bu acı olaylar unutturulmamalı, elbette anılmalı, ama buralara bir kutsiyet vermek niye? Empati yapmak için, o gün, o dramın oralarda nasıl yaşandığını hayal etmek için, bu gözle o coğrafyayı görmenin, o tarihsel mekanları gezmenin elbette çok büyük önemi var, ama buralara bir kutsiyet vermek niye? İşte bunu anlayamıyorum?

Necef’te buralardan farklı değil. Küçükken büyüklerimden Hz. Ali öldüğünde, onun isteği üzerine, (yani vasiyeti gereği) yüzü örtülü bir kişinin gelip, cenazesini bir tabuta koyup devenin sırtına yükleyerek götürdüğünü, mezarının bilinmediğini çok dinlemiştim. Büyüyüp bu tarihi ilgi duyduğumda, Hz. Ali’nin mezardan çıkarılıp, orada bari rahatsız edilmemesi için mezarının gizlendiğini, bu yüzden gece, bilinmeyen bir yere gömüldüğünü okudum. Sonradan Hz. Ali içinde mezarlar, Hz. Ali için makamlar yurtlar vs. yaptırılmış. Bu belirlenen yer(ler) doğru da olabilir. ...

İşte tarih her zaman böyledir, egemenler düzen karşıtlarını (isteyen bu sözcüğü devrimcileri diye okusun) sağlıklarında en büyük cezalarla mükâfatlandırırlar (!), öldükten sonra da onları zararsız azizler, zararsız kahramanlar haline getirmek için akıla mantığa sığmayacak, olmadık dolaplar çevirirler. Hz. Ali’de tarihin bu yasalarının dışına çıkamamıştır. Burada bir hatırlatma yapmak istiyorum. Hz Ali, Hz. Muhammed’i gece gömmüştür. Bundan doksanbeş gün sonra Hakk'a yürüyen eşi Hz. Fatıma’yi da, onun isteği (vasiyeti) üzerine gece gömmüş, mezarının yerinin gizli kalması -bilinmemesi için, o yeri düzeltmiştir. (Bu konun Hüsniye Kitabındaki anlatımı çok çarpıcıdır.)

Söylencelerde olduğu gibi, Hz. Ali’nin kendisi içinde böyle bir şeyi istemiş olması, gayet doğaldır. Hakk'tan gelip, Hakk'a gidildiğine, (“Hakk'a Yüründüğüne”) inanlar, Hakk'la bütünleşerek büyürler; sağlıklarında yaptıkları işlerle, girdikleri gönüllerde, kazandıkları kalplerde yaşarlar, onlar için yapılan kocaman kocaman mezarlarda değil. “Aya güne nazar eyle, gir gönüle Pazar eyle”.

Elbette ki, buralar bilinmeli, bunlar unutulmasın diye sürekli anılmalı, toplumun bilincinde taze tutulmalı. Bugüne kadar bu da başarılmış. Bu anmalarda her zaman, her yerde olmalı, her yerde yapılmalı. İmam Bakır bunun için: “Her Gün Âşürâ, Her yer Kerbelâ” demişti. Pir Sultanı, 2 Temmuzu anarken Sivas’ı nasıl kutsal saymıyorsak, Bedreddin’i anarken, çırıl çıplak asıldığı Serez Çarşını nasıl kutsal saymıyorsak, Kerbela vakasını anarken de orayı kutsal şehir diye nitelemeyelim. Hacı Bektaşi Veli’nin Vilayetnamesinde de: “Hünkar, ‘İmam Hüseyin mateminde, Muharrem’in onuncu günü topluluk, bizim dergahımızda olsun; hacılar bayramında ise topluluk, Seyit Gazi’nin mezarında olsun’ diye buyurmuştu.” deniyor. ( LX. Kolu Açık Hacım Sultan- bölümü) Hacıbektaş’ın bu isteği de göz önünde tutulmalı. Bu şehirlerin tarihin oluşunda elbette bir rolü var, ama yine de buralara bir kutsiyet vermek niye gerekiyor bunu bilemiyorum.

Bu söylediklerimden buraların bombalanmasına seyirci kalınması ya da savaşa karşı çıkılmaması gerektiği gibi bir sonuç asla çıkarılmamalıdır. Aleviler için kutsal olan insandır. “Benim Kabem insandır” diyen Aleviler, insanı en yüce değer olarak görmüşler. İnsana sevgiyi dini anlayışlarının en temeline yerleştirmişler. Sadece insanı değil bütün canlıları korumayı temel ilke edinmişler. Savaş bütün canlılarla beraber insanı da öldürüyor-katlediyor. Bundan dolayı, savaşa temelden karşı çıkılmalı. Yoksa binalara, tarihi mekanlara zarar vermeden de, sadece insanları öldüren silahlarla oradaki savaş sürdürebilirler; o zaman ne yapacağız? Ya da kutsal yerleri bombalamayıp da Bağdat’ı bombalarlarsa bu saldırganlığa sesimizi çıkarmayacak mıyız?

Bence Aleviler savaşa kökten bir karşı duruş sergilemelidirler; bu savaşın temeline karşı çıkmalıdırlar, insanı, tüm canlıları, doğayı yok ettiği için, bu emperyalist saldırganlığa temelden, esastan karşı gelmeliler, bu saldırganlığın karşısında güçlü bir şekilde durmalıdırlar.

Bektaşilik insanı korumayı, insanı yüceltmeyi, insanı sevmeyi anlayışının temeline yerleştirmiş bir felsefi disiplindir. “Sevgi bizim dinimizdir” deyişleri bu yüzdendir. Bektaşiler kendilerine eziyet edeni de, insan olarak gördüğünden onlara kötülük edilmesini de reddederler. “Biz kimseye kin gütmeyiz / Düşmanımız kindir bizim” anlayışları, kavrayışları, genel olarak insanlık için olduğu kadar, bu gün içinde çok önemlidir. Sana düşmanlık edeni insan olarak görüp ona hak etsin, hak etmesin, sana yakışanı yapmak, kendi insanlığının gereği olarak, ona insana yaraşacak bir şekilde davranmak, insanlık için her zaman önemli olacaktır . Alevilerde-Bektaşilerde var olan bu kavrayış, insanlık için çok önemlidir. Bu anlayışta olanlar esirlerine kendi insanlıklarının gerektirdiği gibi davranırlar. Hz. Ali’nin kendi ölümüne neden olan saldırgana karşı davranışını gözünüzün önüne getirin! Kendisine gelen bir bardak sütün yarısını ona gönderişindeki yüceliği görün! O’nun açtığı çığırdan, o yoldan giden şairlerin “Çalış ki yapasın kemliğe eyilik / bir eyiliğe eyilik insanlık mıdır?” deyişlerinin -önünü açışının - güzelliğini bir düşünün. Bunun birleşip, birbirleriyle dost olmasını istediğimiz insanlık için hem gerekli hem de çok önemli bir zemin olduğunu düşünüyorum.

Bu anlayışın insanlığa mal edilmesinin insanlık için iyi olacağını görüyorum. Bu duruş çok önemlidir Aleviler bu duruşlarıyla savaşın karşı cephesinde durup, barış cephesinde yerlerini almalıdırlar.

İnsanı koruyup yüceltirsen, tarihi kentlerin bir önemi vardır. Yoksa insanın, insanlığın ezilip yok edildiği bir yerde, tarihi kentlerin korunmasının, doğanın korunmasının ne önemi olacak.

Sevgilerimle

Aleviyol, 9.4.2003

Gündem

|  Ana Sayfaya |

|Gündem | Yorumlar | Yazarlar | Politika | Dünyadan |

| Derneklerden | Belgeler | Kültür & Sanat | Alevilik| Arama |

 

aleviyol@aleviyol.com