|
Fuat
Uğur
Sivas
için hep birlikte Kreşendo
Tartışmaların da klasik müzik eserlerinin evreleri gibi çeşitli
aşamalardan geçtiğine inanırım. Adagio, andante, moderato, allegro; ağır
ve vakarlı, yavaş, orta yavaşlıkta, hızlı, çok hızlı gibi evrelerden.
Eserin sonuna doğru yaklaştıkça, eğer konserdeyseniz, maestronun
bagetine gözlerinizi diker, orkestra dört nala onun talimatlarını yerine
getirirken siz adeta müziğin tutsağı olup kreşendoyu hasretle
beklersiniz. Kreşendo eserin zirvesidir ve adeta bir orgazmı simgeler.
Sonunda yeniden dinginlik ve huzur vardır.
İyi ve sonuç alınması beklenen tartışmaların da
genellikle böyle bir seyir izlemesi gerekir diye düşünüyorum. Tarafların
da sanki bir orkestranın üyesiymiş gibi sıralarını bekleyerek, sözün
mutlaka kendisine geleceğinin farkında olarak, yürüteceği tartışmalar.
Ama bir konu etrafında dönen tartışmaların taraflarından biri, sürekli
olarak "Ne desem yanlış anlaşılıyor, yine söylediklerimi ve beni hacamat
ediyorlar, beni kimseler, kimsecikler anlamıyor" diye dert yanarak sakin
sakin(andante-andante vivace) giden tartışmayı ansızın "Erken bir
kreşendo"yla sonuçlandırmak isteyince işin tadı kaçıyor.
"Erken kreşendo"nun insanlığın diğer halleriyle
bir ilgisinin olduğu söylenemez şüphesiz. Fakat Sivas'taki vahşetle
ilgili olarak başlayan tartışmayı "Herkes benimle uğraşıyor" yinelemesi
ve son bir "desperado çıkışı" yapma ataklığıyla sonlandırma isteği(Son
sözü söyleme takıntısı mı?) böyle bir örneği aklıma getirdi.
Geçtiğimiz yazıda Ertuğrul Özkök'ün ve Gülay
Göktürk'ün yazılarından yola çıkarak "Evet hep birlikte Sivas-2 Temmuz
1992'yi analım ama önce sorumlu olanları doğru tespit edip, onlarla
kendilerini aynı saflarda görenlerden ciddi bir açıklama bekleyelim"
demiştim. Yani kendini İslami kesimde tanımlayanlar, Madımak otelini
yakıp 37 kişinin ölümünü zevkle seyreden canilerin de İslami kesimden
olduğunu bildikleri için onlara af istediği ve bu vahşetin
yaratılmasında dahli olanların iktidardaki parti tarafından milletvekili
seçilmesi sağlandığı sürece onlarla "Birlikteliğin" anlamsızlığına
işaret etmiş ve öncelikli olarak bu noktanın altını çizmek için Solingen
örneğini vermiştim. Çünkü orada her yıl alman hükümetinin yetkilileri ve
Cumhurbaşkanı Solingen'e gidiyor ve Türklerden, ölenlerin ailelerinden
özür diliyor. Onların akıllarından "Birlikteliği sağlayalım. Bunun için
de dazlaklarla Nazilerlerle birlikte analım bu olayı" demek geçmiyor.
Evet, İslami kesimden bir parti liderinin ya da
herhangi birinin bu konuda dişe dokunur tek bir açıklama yapmadığını da
belirtmiştim. Umutla bekleyerek hem de.
Yazının DKM'de yayınının arkasından Kanal 7 Haber
Yönetmeni Ahmet Hakan Coşkun Sabah gazetesindeki köşesinde 37 kişinin
öldürülmesinin hiçbir gerekçesinin olamayacağını başlığa taşıyan
dokunaklı bir yazı yazdı.
Dolayısıyla ben, bu konuda İslami kesimden bir
kişinin İLK KEZ demokratlığa yakışır bir açıklama yaptığını, aradan on
yıl geçtikten sonra işitiyorum. Bu mutluluk verici bir olay. Aradan on
yıl geçmesinin hiçbir önemi yok. Yaralar sarılır. Peki ama yeterli mi?
Ahmet Hakan Coşkun'un bunu söylemesi ne derece genele teşmil edilebilir?
Bu konuda iyimser olmamızı sağlayacak tek bir belirti yok.
Mehmet Yılmaz ise Milliyet'teki köşesinde, bu
trajik olayın tam tersine unutturulmaması gerektiğini yazdı.
Ertuğrul Özkök, tüm bunlara "son bir kez" kendi
deyimiyle bir "Desperado çıkışı" ile yanıt verdi. Özetle "Ben unutulsun
demiyorum, hep birlikte analım demek istiyorum" dedi. Tekrar aynı şeyi
atladı.
Hep birlikte, ama kimle?
Madımak yangını sırasında 37 kişi cayır cayır
yanarken "Sevindirici olan halkla güvenlik güçleri karşı karşıya
gelmemiştir" sözleriyle densizliklerine bir yenisini ekleyen zamanın
başbakanı Tansu Çiller ve onunla aynı çizgide olduğu şüphe götürmeyen
DYP Genel Başkanı Mehmet Ağar'la mı birliktelik? O zamanın Sivas
Belediye Belediye Başkanı Temel Karamollaoğlu'nu parlamentoya taşıyan
Necmettin Erbakan'la mı? Sivas sanıklarına, Hizbullah sanıklarına af
isteyen AKP iktidarının milletvekilleri ve hükümet üyeleriyle mi?
Madımak yangınını inanılmaz bir ataletle seyreden zamanın Başbakan
yardımcısı ve SHP Genel Başkanı Erdal İnönü ile mi? O zaman
Cumhurbaşkanı olan ve gerdanını kıvıra kıvıra "Mesele büyümeden
önlenmiştir" diye işi gevretip duygularımızı törpüleyen Süleyman
Demirel'le mi?
Onların hangisi ÖZELEŞTİRİ yaptı?
Bir batı ülkesinde onların her birinin böyle bir
olay karşısında istifa etmeleri ve yargılanmaları gerekirdi. Sivas'taki
emniyet ve askeri yetkililerle birlikte. Hangi birinin başına böyle bir
şey geldi, hatırlayanınız var mı?
Okay Gönensin de Vatan'daki köşesinde aynı şeyi
soruyor. "Unutmakla bitiyor mu?" Yakın tarihin kötü anılarını hep
birlikte silmek çok hoş olurdu doğrusu. Ama tekrar altını çizmek
gerekirse önce özeleştiri, sonra suçlular için adaletin işlemesi ve
gereken tüm cezalarla birlikte hesapların kapatılması gerek. Geleceğe
ilişkin hiçbir şüphe kalmamalı.
İşte ondan sonra hep birlikte.
Gerçek bir Kreşendo için tarafların uyumu zorunlu.
Öyle desperado çıkışlarıyla demokratik toplumlar için adım atılması
mümkün olmuyor. Hele Özal'ın kötü kopyası gazeteci ve politikacıların
akılları ve fikirleriyle hiç olmuyor.
---------------------------------------
FUAT UĞUR
E MAİL: fugur@superonline.com
4.Kuvvet Medya |