|
|
|
Güncel ve Tarafsız Haber |
|
|
|
Murat Aksoy Klasik demokrasinin sonu, serbest piyasanın da sonu... Türkiye tartışma gündemi olarak gerçekten zengin bir ülke. Her konu bir anda ülke gündemine oturuyor ve tartışılıyor. Ancak bu tartışmaların etkisi göz önüne alındığında gerçek zenginliğin sadece tartışmaların sayısında olduğu da açık. ABD ve İngiltere’nin Irak’a karşı başlattıkları ahlaksız ve haksız savaş Türkiye’de iki açıdan tartışılıyor. İlki Türkiye’nin güvenlik kaygıları eksenli olarak Kuzey Irak’taki gelişmeler –ki bu bir anlamda “Kürt sorunu”nun tartışılması-, ikincisi ise Türkiye’nin savaş karşısındaki tutumunun ABD ile aramızın bozulmasına ilişkin ve bunun yaratabileceği ekonomik alandaki olumsuz beklentiler. Kuzey Irak konusu önümüzdeki dönemde de tartışılmaya devam edilecek. Ancak ikinci tartışma somut bir dizi gelişmeyi içermesi açısından önemli. Çünkü Türkiye’nin bu savaşta yer alıp almamasının karşılığı olarak gündeme gelen kredi ve hibeler; dolar, faiz, borsa vs. gibi ekonomik göstergelerin geniş bir bantta değişmesine yol açtı. İkinci tezkerenin TBMM’de ret edilmesi ile ortaya çıkan olumsuz hava “piyasa yandaşlığı / karşıtlığı” tartışmasını başlattı. Her ne kadar konu ile ilgili olarak iki temel pozisyon varlığına ek olarak; bu tartışmaya “demokrasi-piyasa”- ekseninde birkaç söz söylenebilir. Demokrasi-piyasa ilişkisi, bir anlamda “klasik liberal” varsayımların da deşifre edilmesidir. Bu varsayımın temelinde bireyin nerdeyse tüm koşullardan soyutlanarak atomize edilmesi ve bunun “evrensel” bir durum olarak savunulması yatar. Bu varsayımdan hareketle kurulan toplumsal model ise “klasik demokrasi” olarak tarif edebileceğimiz; her bireyin bir oyu olduğu varsayıma dayanan çoğunlukçu demokrasi modeli ve yine bireysel çıkarların, arz-talep dengesi içinde şekillendiği serbest piyasa modeline dayanır. Sayılan her mekanizma, özde ne kadar birey temelli olduğu ifade edilse bile, temelde bireyi edilgen kılan ve bireyi çoğunluğun tahakkümüne mahkum eden bir modele işaret eder. Çünkü bu modelin çalışmasının normatif varsayımı, toplumu oluşturan bireylerin 0 (sıfır) noktasında olduğu herkesin yarışa eşit başladığıdır. Oysa en sıradan bir gözlem bile bunun tarihin hiçbir döneminde mümkün olmadığını gösterir. Bu durum doğal olarak güçlüğü daha güçlü yapan, güçsüzün ise güçlü olmayı hayal ettiği bir geleceğe mahkum eder. Bu iki tespit açmakta fayda var. İlkinden başlarsak; çoğunlukçu demokrasi modelinde belirli aralıklarla yapılan genel seçimlerde, bireyler sahip oldukları bir oyu kullanır ve çıkan sonuca razı olurlar. Yani çoğunluk iktidarı belirler, ama performansı garanti etmez. Bu durum hem iktidarın denetlenmesini zorlaştıran, zorlaştırıldığı ölçüde ise her türlü “öteki”nin dışlandığı bir yapıya işaret eder. Aynı şekilde serbest piyasa mekanizması da benzer varsayıma dayanır. Bireylerin özgür iradeleri, bireyleri kendi çıkarlarının peşinde koşmaya iter. Bu ise çıkar maksimizasyonuna dayanır. Ve çıkarların bir dengede kendini süreli yenilediğine inanılır. Ancak buradaki varsayımda bir eşitlik yani 0 (sıfır) noktası söz konusudur. Siyasette olmayan bu eşitlik düzeni, ekonomik alanda da söz konusu değildir. Bununda anlamı serbest piyasanın herkesin çıkarını maksimize etmesi yerine yarışa güçlü başlayanların kendilerini daha da güçlendirdikleri bir oyuna işaret eder. Oysa 1970’lerden sonraki gelişmeler, bu modelin iki varsayımını ciddi biçimde yıpratmış ve özellikle siyasal alandaki gelişmeler var olan demokrasi modelinin yetersizliğini gözler önüne sermekle kalmamış, somut alternatiflerde üretmiştir. Çoğulcu (katılımcı) demokrasi modeli, liberal varsayımlara dayanan çoğunlukçu demokrasi modelinin iflası anlamını taşır. Çoğulcu demokrasi modeli tüm toplusal taleplerin yönetime sürekli katıldığı ve bu meşruiyetin sürekli yenilendiği bir modeli ifade ettiği için katılımcı bir anlayışı ifade eder. Benzer bir değişimin işaretleri serbest piyasa ekonomisinde de söz konusudur. Piyasanın görünmez bir el aracılığıyla kendini düzenlediği ve tüm toplumsal aktörlerin çıkarını maksimize ettiği hiçbir toplum olmamıştır. Üstelik ekonomi sonuçları itibariyle kazananın olduğu yerde kaybedenin de olduğunu ima eder. Bu yüzden hiçbir toplumda tek başına serbest piyasa çözüm olmamış, devletin müdahalesi bir çok durumda zorunlu olmuştur. Devlet müdahalesi ise doğal olarak; nasıl bir devlet ya da iktidar sorununu gündeme getirmiştir. Bu ise bizi ilk varsayımı sınamaya zorlamaktadır. Demokrasi ile piyasa arasında var olan ilişki, temelde siyasete ilişkindir ve doğal olarak devletin ve iktidarın niteliği ile ilgili soruları gündeme getirir. Demokrasi, model olarak nasıl katılımcı bir modele yöneldiyse; piyasada da benzer bir dönüşüm zorunludur. Hep sorarlar, serbest piyasanın alternatifi mi var; evet var: Katılımcı demokrasi, varlığını sürdürecek olan bir iktidar ve bu iktidarın hakemliğinde toplumun tüm ekonomik aktörlerinin oluşturdukları “rekabetçi piyasa”. Aleviyol, 9.4.2003 Yorum |
| Ana Sayfaya |
|Gündem | Yorumlar | Yazarlar | Politika | Dünyadan |
| Derneklerden | Belgeler | Kültür & Sanat | Alevilik| Arama |