Güncel ve Tarafsız Haber

Zeynel Kozanoğlu

Kişinin kendisiyle barışık olması.. Ya da kendi içinde tutarlı olması üzerine birkaç söz…

”Kişilikli adam” deriz, ”Tutarlı yazar” deriz. ”Namuslu kalem” deriz.. Bütün bunları deriz de, bu söylemlerle neyi amaçladığımızı açıkça belirtemeyiz. Bu unvanları ”beklentimiz doğrultusunda kalem oynatan” yazarlara yakıştırırız.

Bu gerçeğin öteki yüzü de genellikle şöyle işler: Bir yazar ne kadar değerli, ne kadar ünlü, ne kadar tutarlı bilinirse bilinsin, ”beklentimiz dışında” birkaç satırını yakalamışsak, o yazarı yerin dibine geçirmekten kaçınmayız.

Bu iki tavrın ikisi de bence yanlıştır.

Şimdi ortaya konuşmak yerine olayımızı irdeleyelim: ”Sokak Filozofu” imzasını kullanan bir yazar, Internet’te ”www.aleviyol.com” da yer alan yazısıyla Reşat Nuri Güntekin’in bir eserinde Aleviler hakkında kullandığı bir söylemi tartışma alanına taşıdı. Bu yazıyı görememiş olanlar için içeriğini kısaca anlatayım.

Yazarımızın Hayat Ansiklopedisi’nden öğrenip bize aktardığına göre, Reşat Nuri Güntekin (1889-1956) “geniş kültürlü, sonsuz hoşgörülülüğü, gerçek medeni insan hüviyeti, son derece sevimli ve zeki bakışlarıyla kendisini tanıyan tanımayan herkese sevdirmiş bahtiyar insanlardandır!”

”Sokak Filozofu” imzalı yazarımız bundan sonra, Reşat Nuri Güntekin hakkında ve hatta Cumhuriyet’in aydınları hakkında nasıl düşüneceğimizi de belirtmekte, ”bir eserinde ülkesinin en büyük etnik ve dini gruplarından biri olan bir kesim için böylesine bir iftirayı cüretkar bir biçimde kaleme alması şaşırtıcıdır,” demekte ve ancak iftiranın ne olduğunu yine de söylememektedir.

Örneğini TV yayınlarında yaşadığımız ”Az sonra…” lara benzer bir taktikle bir şeyler daha söyledikten ve Reşat Nuri’ye karşı kişisel kini varmış da bunun için üzerine üzerine gidiyormuş gibi sözü TV sunucusu ”Ümitsiz Vaka”ya kadar da getirdikten sonra, ”Eserdeki ifadeyi aynen alıyorum” diyerek sadede gelmektedir.

İşte Sokak Filozofu’nun bize aktardığına göre, Reşat Nuri’nin satırları:

“DAYI Namık’a. -Buyur birader efendi buyur... (Namık’ı elinden tutarak yanındaki sandalyeye oturtur. (Camekanın bir köşesinde cilveleşen bir kadın ile erkek gölgesini göstererek ve gülerek.) Sinema oynuyor ses etme... (Gölgeler birbirleri ile kucaklaşacak gibi yaparlarken kadın gölgesi birdenbire erkeğe iki tokat atar ve kaybolurlar.)

DAYI, kahkaha ile gülerek. -Karı amma vurdu ha. Eh bu da olur... Kızılbaşların mum söndü gecesi gibi töbe olsun... “

Ben ”Ne varmış, bunda..” demiyorum. Bu sözlerin Reşat Nuri gibi bir yazara yakışmadığını söylüyorum. Her ne kadar ”Balıkesir Muhasebecisi” adlı oyunda geçen bu konuşmaların sonrasında ne olduğunu bilemiyoruz, kitaptan bir nüshaya ulaşmamda zorluk bulunduğundan asıl kaynağa da bakamıyorum ama, bu haliyle bile değerlendirdiğimde ”Reşat Nuri Güntekin bunları söylememeliydi,” diyorum. Daha doğrusu oyununda konuşan kahramanına bu sözleri söyletmemeliydi.

Evet, olayın dikkatten kaçan bir boyutu var.

Bu sözleri Reşat Nuri’nin yazdığı oyunda yer alan bir kahraman söylüyor. Sokak Filozofu imzalı yazarımız ”çirkin ifadelerden biri” diye nitelediği sözler için ”Ayrıca birçok defa sahnelenen ve birçok kişi tarafından okunmuş bu eser içerisindeki bu ifadeye neden hiç kimse tarafından dikkat çekilmemiş, duyarsız kalınmıştır?” diyor ya, duyarsız kalınışı kim bilir belki de bundandır.

Kaldı ki, ben yine de Reşat Nuri’yi aklayabilmek için bin dereden su getirmeyeceğim. Reşat Nuri benim babamın oğlu da değil. Ancak, bir hakkın teslimi için, bu yazımı okuyacak izan sahibi, vicdan ve merhamet sahibi kişileri dikkatlerini bundan sonraki satırlarım üzerinde yoğunlaştırmaya çağırıyorum.

İşte bu olmadı Sayın Filozof..

Şimdi de bir başka yazıya göz atalım. Bu yazı da “www.aleviyol.com” da yer almıştır. Yazının başlığı “Beklenmedik”tir. Yazarı da “Sokak Filozofu” olarak gösterilmiştir. İlk bakışta sevindirici bir olay, yazarımız demek ki, “velud”dur.

Ancak, sabırlarınıza sığınarak “Beklenmedik” başlıklı bu yazının girişinden uzunca bir bölümü buraya olduğu gibi aktaracağım.. Buyrun dikkatle okuyun.

“Çocuk, üzeri tahta bir sandalye göbeği gibi düz, kocaman, gri bir taşın üzerine oturmuş, ........... yaşıtlarının sormayı akıllarına bile getiremeyecegi soruları, körpe beyninin içinde büyük bir özenle o sorulara bulduğu cevaplarla dövüştürüyordu.

“Evet, evet olamaz...Tanrı diye bir şey olamaz... Annem, Babam, Ninem, koskoca insanlar olmalarına rağmen nasıl da inanıyorlar kendilerinden önce yaşamış insanların uydurdukları bu masallara...

Hem çocuklara hayalperest derler, hem de elle tutulmayan, gözle görülmeyen, masal bile olamayacak kadar tutarsız şeylere “din” adını verir, ona hayatın “en kutsal gerçeği” muamelesi yaparlar. Herkesin mutlaka seveceksin dediği bir Tanrı, onun gönderdiği kitaplar, Peygamberler... Cennet adlı bir mükafat ve cehennem adlı bir tehdit.... İnanmıyorum, inanamıyorum...”

Şimdi elimizdeki kartlara bir kez daha bakalım..

İki yazar var. Bunlardan biri Reşat Nuri Güntekin, günümüzden yarım yüzyıl önce ölmüş ve ölümünden bilmem kaç yıl önce yazdığı bir eserinde Aleviler hakkında bir takım “çirkin” sözleri bir kahramanın ağzından yazmış.

Yazarlardan diğeri günümüzde yaşıyor. Kendileri aramızda bulunuyorlar ama adları bizce bilinemiyor. Kendilerine “Sokak Filozofu” denilmesini uygun görmüşler. Ve yazdıkları bir yazıda bir çocuğun ağzından “Tanrı diye bir şey olamaz,” demişlerdir. Yine bu çocuğun ağzından “Masal bile olamayacak kadar tutarsız şeylere “din” adının verilmesi”nden yakınmışlardır.

Bu yaşayan yazarımız Reşat Nuri Güntekin’i Aleviler hakkında “çirkin” sözler yazdı diye ayıplayan yazardır. Hatta Reşat Nuri’yi ayıplamakla kalmayıp onun işlediği bu ayıbı bunca yıldır insanların nasıl olup da görmediklerine ve buna karşı gereken tavrı koymadıklarına şaşan yazardır.

Peki sizce bu işte bir gariplik yok mu? Anadolu’da kimi arsız çocukları tam tamına anlatabilmeye yarayan bir söz vardır, “Hem vuruyor, hem de ne vuruyorsun beee, diye bağırıyor,” derler.

Sokak Filozofu’nun tavrı biraz biraz bu durumu andırmıyor mu?

Siz kendiniz Tanrı’nın yokluğunu öne sürebileceksiniz, ama başkaları Alevilik, ya da Aleviler hakkında laf edemeyecekler.. Olur mu? Bunların ikisi de çirkin.. İkisi de densizlik ve dengesizlik. Üstelik aralarında derece farkı var. Tanrı daha yukarıda.. Siz yukarıdakine sövebilince, birileri de sizden yol bulup size dil uzatabiliyor. Bunun adına biraz da “Etme bulma dünyası” diyorlar galiba...

Şimdi benim bu sözlerim de “çirkin” bulunacak, biliyorum. Ne çare ki, güzelliklerin sergilendiği bir ortamda sadece güzellikler yaşanır. Siz ortamı çirkinleştirmeye çalışırsanız, elli yıl önce ölmüş yazarların yetmiş yıl önce yazılmış satırlarını didikleyerek yoktan bir “sen-ben” ayırımı sahnelemeye çalışırsanız, üstelik bunu Cumhuriyet’i hırpalama aracı olarak kullanmaya kalkışırsanız birileri de elbet armut toplamaya yönelmez.

Ve yine üstelik o Reşat Nuri ki, Cumhuriyet’e kavuştuğumuzdan beri Türkiye’de okur yazarlığın yaygınlaşmasında önemli yer tutmuş, gençlere okumayı sevdirme konusunda başı çekmiş, eserlerinin değeri üzerinde herkesin anlaştığı bir kültür anıtıdır.

Bu yazımla ortaya koymaya çalıştığım amacımın yanlış yönlere çekilmesini önleyebilmek için şunu da belirtmek zorundayım ki, Sokak Filozofu yazarımızın söz konusu ettiği Niğdeli Kadı Ahmed, eski milletvekilleri Şevket Kazan ile Recai Kutan ve adı anılamayacak kadar aşağılık olan o TV ci de kınadığım kişilerdir.

Ve bitirirken bir ayrıntıya daha değineyim. “Sokak Filozofunun yazısının sonunda anlaşılıyor ki, işin içinde Şeytan varmış da, yani bu şu anlama gelirmiş de...,” filan gibi savunmalar durumu kurtarmaya yetmez. Madem ki kahramanın ağzından çıkan lafa bakıyoruz. Benim bu olayda değerlendirmem budur.

Ve derim ki, bir gerçeği iyi görmemiz gerek.. Alevi kesimin bunca düşünen adamı varken, eli kalem tutanı varken ve bunlar adlarını değil kalıplarını, kellelerini her türlü tehlikeye karşı ortaya koymaktan kaçınmazken şimdi şu Reşat Nuri olayında kimliğini bilemediğimiz bir kahraman kişiyle karşı karşıyayız.

Öncelikle düzeyli bir ortamda, belli düzeyin üstündeki kişilerin öncülüğünde, inandırıcı, yan tutmayıcı, sen-ben ayırımcılığı yerine ”biz” çevresinde birleştirici girişimler ses getirir ve böylesi çabalar sizi amaçladığınız sonuca götürür.

Arkadaşlar! Kimilerinin kulağına hoş gelmeyecek ama, ben yine de belirtmekten geri durmayacağım: Gerçek kimliğini ortaya koymayarak ”Sokak Filozofu” adını takınan ve böyle bir yola niçin başvurduğunu da belirtmeyen yazarlarınız, yayınladığınız dergilerde, bültenlerde baş köşelerde yer aldıkça…

Türkiye'nin AB'ye girmeyi hak ettiğini savunan, ya da yakın zamanda gireceğini sanan’lara gözünü kırpmadan ”HÖDÜKLER” diyen ve bir tek yazısının içinde insan ağzına yakışmayan pek çok çirkin söze yer veren yazarlarınız bulundukça, geleceğinizi pek parlak göremiyorum, arkadaşlar, beni bağışlayınız...

Aleviyol, 6.10.2003

Yorum

|  Ana Sayfaya |

|Gündem | Yorumlar | Yazarlar | Politika | Dünyadan |

| Derneklerden | Belgeler | Kültür & Sanat | Alevilik| Arama |

 

aleviyol@aleviyol.com