Güncel ve Tarafsız Haber

İsmail Kaygusuz

Halife Ali sonrası siyasi olaylar, büyük direniş Kerbela Olayı ve Kerbela’nın öcü-11

Muhtar as-Sakafi Muhammed al-Hanefi Adına Sabaileri Eşitlik Düşüncesinde Birleştiriyor

Kuşkusuz bunların hareketi yükseltmede çok büyük önemi vardı. Muhamme al-Hanefi ile görüşüp ondan, “Tanrı, Ali oğullarını kim düşmanlarından kurtarırsa ondan razı olacağı” icazetini almış ve hatta İbrahim b. Al-Eşter gibi Şii eşraftan bazılarına, kendisine itaat etmesi için mektup bile yazdırmıştı.

Al-Hanefi, babası ve ailesini tanrısallaştıran ve Ali’nin kendisinde zuhur ettiğine, kurtarıcı (Mehdi) olduğuna inanan Sabaileri kendine destek yaptı. Mekke ve Medine’de yaşadıkları yıllarda Hasan ve Hüseyin’in yapmadığını yapmış, Heterodoks İslam inancına sarılmış aşağı tabakadan emeği ile geçinen halkı ardına almıştı. Şehristani gibi Sünni-Şafii İslam heresiografları, Muhtar’ın Muhammed al-Hanefi'yi isyan için kandırdığı ve baştan çıkardığını söylüyorlarsa da, bu doğru olamaz. Sakafi kabilesinden olan Muhtar’ın toprak sahibi olduğu ve çiftliğinde köleleştirilmiş savaş tutsaklarını çalıştırdığını söylemiştik. Altmış yaşın üstünde ve birçok savaşlara katılmış, önderlik girişimlerinde bulunmuş, başarılı olamamıştı. Ama, Muhammed al-Hanefi’yle görüştükten sonra çok farklı bir stratejiyle harekete geçiyor. Muhammed al-Hanefi, Abdullah İbn Saba’nın gizli Ali kültünü daha geliştirdiği anlaşılıyor. Ayrıca Ali’nin azatlısı, kendisinin de öğrencisi olduğu söylenen Kaysan’a atfen onlara ‘Kaysaniyye’ adının verilmesi de, al-Hanefi’nin Muhtar’a kimlerle hareketi götürebileceğini önerdiğinin göstergesidir.

Muhtar as-Sakafi, Ali’nin çok yakın arkadaşı (Alevi inancındaki Kırklardan biri sayılan) Malik al-Eşter’in oğlu İbrahim’i de yanına alınca 685’in 18 Ekim’inde Küfe’de Hüseyin’in öcünü alma parolasıyla başkaldırdı. Üç gün içinde Küfe eşrafı teslim oldu ve Muhtar’ın egemenliğini kabul ettiler. Vali İbn Muti kaçıp saklandı. Muhtar vali konağına yerleşerek eşraftan, Muhammed al-Hanife adına “Tanrının kelamı, peygamberin sünneti ve Kutsal Ailenin öcünü alma, kafirlerle savaş, zayıfları koruma” üzerine biat aldı. Hazineden aldığı 9 milyon dirhemle savaşçılarını ödüllendirdi. Yaklaşık 9000 savaşçıya 200 ila 500 dirhem dağıttı. Öç için başkaldırmış olan Muhtar, hemen hemen kansız ele geçirdiği Küfe’de heyecanı yatıştırarak, düşman partileri barıştırma çabasına girdi. Adaleti sağladı. Aynı yıl içinde İbn Zübeyr, Muhammed al-Hanife’yi Kabe’de kuşatarak, kendisine biat etmediği taktirde öldürmekle tehdit etmişti. Yardım istemesi üzerine Muhtar, 4000 kişilik lobutlu birliklerle gelerek onu kurtardı ve böylelikle Mekke’yi de ele geçirmiş oldu. Bu arada Küfe’den Muhammed al-Hanefi’ye getirdiği parayı askerler arasında paylaştırdı.

Muhtar’ın az önce kısaca değinildiği gibi, başına geçtiği, isyana götürdüğü apayrı bir toplumsal kesimdi. Büyük çoğunluğu Arap olmayan, Mevali dedikleri yabancılardı. Bunlar Küfe halkının yarısından fazlasını oluşturuyor, zenaat ve ticaretle uğraşıyorlardı. Hatta Arap savaşçıları (askeri aristokrasi) halkın yiyecek işini bunlara bırakmıştı. Bunların çoğu köken ve dil bakımından İranlıydı. Savaş tutsağı olarak Küfe’ye getirilmiş, burada İslamı kabul ettikten sonra azat edilmişler ve mevla adıyla Arap kabileleri arasına kabul edilmiş. Görünüşte köle değillerdi, ama efendilerine sıkı sıkıya bağlı, onların himayesine muhtaç ve kendilerine hizmet etmekle yükümlüydüler. Muhtar Mevali’nin yüreğindeki azatlı kölelilikten kurtulup, Arapların sahip oldukları haklara sahip olmak, onlarla eşit olmak duyguları körüklemiş. Kendi eski dinlerinden ödünç alınmış inanç ögeleriyle beslenmiş Kaysanilik bayrağı altında, Hüseyin’in öcünü alırken, asıl kendilerini ülkelerinden etmiş, topraklarından koparıp köleleştirmiş Arap efendilerinden büyük hınçlarını çıkaracaklardı. Muhtar’ı iktidara götürürken kendilerinin de Araplara eşit ve özgür bir yaşama kavuşabilme umut ve sevinci yaşıyorlardı. Silah olarak sadece topuz (lobut) kullanan Muhtar’ın azatlı köle askerleri, kendileriyle yanyana değil karşı karşıya bile savaş yapmayı hor gören Arapları, kendileriyle eşit saymasından ötürü ona çok sıkı bağlanmışlardı. Üstelik Muhtar’ın “zayıfları koruma siyaseti” bu azatlı köleleri ilgilendiriyordu. Böylece Muhtar aristokrat bir Arap olduğu halde, ezilen horlanan sınıflara önderlik yapan, Abdullah İbn Saba’dan sonra ikinci kişi olma onuru taşır. Hem de bu sınıfların hak ve özgürlüklerini kazanması ve korunması üzerine siyaset yaparak. Muhtar’ın bencillik ve yükselme tutkularına, Şii kitleleri ve yabancı azatlı köleleri alet ettiği ve Hüseyin’in öcünü almayı bahane ederek onları kullandığı savları doğru olamaz. Dozy, A. Müller ve J. Wellhausen gibi Avrupalı İslam tarihçilerinin temelde birleştikleri bu sav, isyancı halk önderlerini sevmedikleri ve dinsel heterodoksizme karşı olduklarındandır. Ayrıca tarihsel olaylara din ve idealizm açısından bakmış olmaları onları bu türden yargılara götürüyor.

Bu tarihçiler, Muhtar’ın başkaldırdığı Küfe’de, savaşlar yaptığı Hicaz’da Suriye’de, kısacası İslam İmparatorluğunun heryerinde kendilerini efendi sayan Arapların nüfusu kadar, Pers, Kürt, Türk, Nubialı-Afrikalı yabancı kölelerin nasıl insanlık dışı koşullarda yaşadıklarını sanki bilmiyorlardı! Ortodoks İslam yönetiminin ezdiği, hor gördüğü ve Arap kent eşrafı ya da büyük toprak sahiplerine uşaklık ettirdiği bu ezilen kitlelerin insanca yaşamalarını sağlayacak sınıfsal çıkarlarını kendi çıkarlarında birleştiren önderlere, geçmişi ne olursa olsun sadece saygı duyulur. Bu çıkar birleşimi egoizmle tanımlanamaz. Bizzat J. Wellhausen’in kendisinin “Taberi tarihinde Ebu Mihnef’in Muhtar hareketi hakkındaki rivayetlerinin hepsi de, önce Muhtar'ın tarafında olmuş sonra da ondan ayrılmış olanlardan alınmıştır” diyerek itiraf ettiği halde, bu önemli toplumsal mücadeleye ilişkin bilgileri, Taberi’den farklı değerlendirmemektedirler.

Muhtar, iki yıl boyunca Hicaz’da, Suriye’de, Irak’ta İbrahim Eşter’le birlikte yaptığı savaşlarda, karşısına çıkan orduları yenerek bölgeye tamamıyla hakim olmuştu. Kaysani hareketi batılı ve Sünni tarihçilerin yazdığı gibi bir Şii hareketi değil, temelde yabancı kölelerin, azatlıların, yani ezilen halkların, efendilere-sahiplerine karşı yaptıkları sınıf savaşımıydı. Ali inancı örtüsüne bürünmüş oğlu Muhammed al-Hanefi’de somutlaştırılan bir Alevi (Heterodoks İslam) halk hareketidir. Mücedelenin güdüsü, Hüseyin’in öcünü almaktı. J. Wellhausen genişçe fakat çok karışık bir biçimde ele aldığı (agy, s.116-150) hareketi anlatırken bir yerde sanki bir Emevi tarihçisiymişçesine şöyle yazıyor:

“Esir düşen Hüseyin’in katillerinin idamıyla başlayan hareket, kaçanların izlenmesiyle de sürüp gitti. Kerbela’nın baş suçluları, güya Medine’deki korkuluk İbn-ül Hanefiye’nin emriyle, birer birer saklandıkları yerden çıkarıldılar. Uşaklar ve azatlılar iz süren köpekler gibi eski efendilerini arayıp buluyorler, kadınlar kocalarını ele veriyorlardı. Sadece Şemir b. Zi Cevşen değil, Ömer bin Sad ve diğer bir çok Kureyşli canlarından oluyordu. Eşraftan kaçabilenlerin çoğu Basra’ya, Mus’ab’ın yanına gittiler.” (agy, s.136-137)

Bu büyük toplumsal başkaldırı hareketi, Mekke’deki Şii halifeye bağlı Sünni ve Şii eşrafın, büyük toprak sahipleri ve Arap kabile başkanlarının desteklediği Basra valisi Mus’ab tarafından, 687’de yine Küfe’de boğuldu. İbrahim b.Eşter’in ordusuyla Suriye’de bulunduğu bir dönemde, Mus’ab ordusuyla Küfe’yi kuşattı. İbrahim’le haberleşmesine de engel olarak Muhtar’ı içkaleye sıkıştırdı. Muhtar 4 ay direndi. Açlık ve susuzluk baş gösterince bir yarma hareketi yapmak istediyse de başaramadı. Son çare olarak, 19 adamıyla yaptığı çıkış hareketinde 67 yaşındayken öldürüldü. 6-8 bin arasında azatlı köle öldürüldü. Karısı da idam edildi. Mus’ab, Mevali’den öç almak isteyen Küfe asillerine izin verdi. Bu yüzden oluk gibi yabancı azatlı köle kanı akıtıldı. Oysa Muhtar, Küfe’yi ele geçirdiğinde kölelerin Küfeli efendilerine karşı giriştikleri böyle bir katliamı önlemişti. (J. Wellhausen, agy, s.131,142)

“Baskı altındaki halk tabakalarıyla bağlantı kurunca, diyor J.Wellhausen (agy, s.147), Şia milli Arap zeminini terketti. Bağlantının harcı İslamdı. Ama, bu eski İslam değil, yepyeni başka bir dindi. (Taberi 2, s.647,6. 651,2) Bu Muhtar’ın da içinde bulunduğu karanlık ve sapık inanç, maruf (tanınan) adıyla Sabaiyye’den neşet etmekteydi (doğmaktaydı). Bunlar şimdi, Şia’nın Sünniliğe karşı daha reddedici bir tavır takınmaya ve Sünnilik ile farklarını kesin olarak belirtmeye zorlanması nedeniyle, geniş çevrelerde üstünlük kazanan bir yön tutturdular. Sabaiyye’e Kaysaniyye de denir. Kaysan mevali’nin başıydı. Eğer aynı zamanda o Sabailerin de başı idiyse, bundan Sabailerin de Mevali olduğu anlamı çıkar. (Taberi, 2,s.623, 14. 651, 12.)”

Sabaileri incelerken üzerinde genişçe durduğumuz gibi, ilk kez Abdullah İbn Saba Ali yandaşlığını, Ali inancı-tanrısallığı olarak ezilen yabancı, köleleştirilmiş halklara mevaliye ve yoksul Araplar arasına taşımıştır. Çok büyük olasılıkla Kaysan da, Ali’nin mevlası (kölesi) olması dolayısıyla Abdullah ibn Saba’nın arkadaşı ve Sabai önderlerindendi. Abdullah İbn Saba ve arkadaşları öldürülmeleri sırasında Kaysan Muhammed al-Hanefi’nin mevlası (azadlı kölesi) olarak onun aralarında yaşadığı Hanifa kabilesinde saklanmış olabilir.

Burada Sayyid al-Himyari ve Kusayrinin anlattıklarından hareket ederek bir gerçeği daha ortaya çıkarmak olası görünüyor: Muhammed al-Hanefi dördüncü İmam olarak, Hüseyin’in ölümünden sonra, “hak ve adaleti zafere ulaştırmak için” ortaya çıkışı ( ya da Muhtar tarafından ortaya çıkarılışı), bir diriliş, yani ölümden hayata dönüş gibi değerlendirilmekteydi.

İbn al-Hanefi, bu ölü yıllarını(!) da Ridwa dağında yeşillikler içerisinde, bir arslanla panterin eşliğinde, bal ve su akan iki kaynaktan beslenerek geçirmişti.(Shahristani, Al Milal.s.264-265; J. Welhausen, agy.s.152-153) Kuran’da (LV, 50, 66) cenneti ve İncil’de (II,7) İsa’yı anlatan ayetler anımsatan bu inançsal betimlemeler, İbn al-Hanefi’nin olasılıkla Ali’nin ölümünden sonra, 25 yıl boyunca ölmüş olduğunu etrafa yayan kabilesi tarafından Medine yakınındaki Ridwa dağında saklandığını göstermektedir. Wellhausen’in Taberi’ye dayanarak söylediği gibi ‘ayrı din’ değildi. Heteredoks İslam, yani proto Alevilikti. Mevalinin eski dinlerinden alınan inanç ögeleriyle ‘İslam harcı’ yoğurulup sunulmuştu.

Muhtar as-Sakafi, Sabailiğe-Kaysaniliğe Eski İnançlardan Ögeler Sokarak Felsefi Derinlik Kazandırıyor

Şehristan’daki bilgiler Muhtar as-Sakafi’nin Sabailiğe-Kaysaniliğe felsefi derinlik kazandırdığı ve ‘kutsal koltuk’ gibi putperest ögeler de kattığını gösteriyor. İki yıl boyunca Muhtar’ın katıldığı savaşlarda askerin önü sıra götürülen, Ali’nin kutsal emaneti olarak kendilerine zafer kazandırdığına inanılıyordu. Bir konsol gibi tahtadan ve daima üstü örtülü durur ve törenlerde açılırdı. Hacerülesved gibi putperestlikten bir parçaydı. Kökeni Yemen’de ve Musevi inancında aranabilir. Önce Tanrının, daha sonra da tanrısallaştırıldığı için artık Ali’nin koltuğuydu; onları zafere ulaştıracaktı. Ayrıca partizanlarına Muhtar, çarpışmalar sırasında havada ansızın gözüken beyaz güvercinlerin kendilerini korumak için gökten inen ve güvercin donuna girmiş melekler olduğuna inandırmış. Sahte mucize gibi anlatılan bu olay, Dozy ve J. Welhausen’in kabul ettiği gibi, bunların Muhtar’a gönderilen (ya da kendisinin gönderdiği) posta güvercinleridir.

Ama asıl Muhtar’ın Kaysaniliğe getirdiği ve Şehristani’nin “asla kabul edilemez” dediği; iradei cüziyye, yani özgür insan iradesinin, iradei külliye, yani herşeyi tanrı istemine bağlıyan tanrısal iradeyi değiştireceği, onun yerine geçeceği (akılcı) inanç ve düşüncesidir. Ona göre, özgür insan iradesi kendisi hakkında kararları vermeğe hakkı vardır: Tanrının baştan yapılmasını arzu ettiği ya da buyurmuş olduğu şeylerin ansızın tersini yapılmasını istemesi, yani istediği zaman istediği şeyi yapması sayılan iradeyi küllüye kabul edilemez. O zaman Tanrı, farklı koşullarda verdiği buyrukların hepsini, karşılıklı olarak kaldırmış demektir. İnsanlar bu yükümlülükleri yapmayabilir. Kendi iradesine göre yargıya varmalıdır. İnsan iradesi herşeyin üstündedir…

Bu yazı dizisi, İ. Kaygusuz’un baskıya hazır “İnanç, Düşünce ve Siyasal Tarih Bağlamında ALEVİLİK” kitabından hazırlanmıştır.

Aleviyol, 15.3.2003

Alevilik

|  Ana Sayfaya |

|Gündem | Yorumlar | Yazarlar | Politika | Dünyadan |

| Derneklerden | Belgeler | Kültür & Sanat | Alevilik| Arama |

 

aleviyol@aleviyol.com