A. Rıza Aydın
KAYMAKTA DERLEDİĞİM
ŞİİRLER ÜZERİNE KISA NOTLAR
Bu yıl (2003 yılı) yaz aylarını köyde geçirdim. Buradaki
günlerimi değerlendirmek içinde başta annem- Navruz olmak üze
köylülerimizin bildiği deyişleri Düvâz İmamları (Düvâzdeh
imâmları) yazmaya çalıştım. Navruz
yazdırmaya çalıştığı bir deyişi çıkaramayınca “bunu şu da bilirdi, ona
da bir sor” diye beni yönlendirerek çalışmamı genişletti; bu şiirlerle
ilgili bazı notlar yazmak istiyorum:
Seyit
Sultan Celal dünyadan göçtü şiirinin annem için özel bir önemi var.
Dedesi Acırlıoğlu – okur-yazar olmadığından – bu şiiri unuturum diye
korkarmış. Bundan dolayı da “Navruz’um bunu unuturum diye korkuyorum
gel de şunu bir daha işletek (söyleyek)”
diye gelir çeşitli zamanlarda birlikte söylerlermiş. Bence ise bir
başka önemi daha var, şiir özel bir olayı, Hacı Bektaş Çelebilerinden
Ali Celâlettin Çelebi’nin dünyadan göçüşünü; o zamanların hüzünlü,
bulanık atmosferini, bu şahsiyetinin gönüllerdeki algılanış halini,
ona yapılan cenaze törenini aktarması açısından da tarihi bir önemi
var gibi.
Tarihte “Vakayı Hayriye” yada Bektaşilerin tabirle Vakayı
Şerriye diye anılan Yeniçeri ordusunu büyük bir katliamla
dağıtılmasıyla başlayan dönemde Hacıbektaş Pôstnişini Hamdullah Celebi
(1767-1846) ile kardeşi Veleyettin Çelebi (1772-1828) Hacıbektaş’ta
yaşarlarmış. Bu olaydan sonra Hamdullah Çelebi Amasya’ya sürgüne
gönderilmiş, hayatının geri kalanını Amasya’da sürgünde geçirmiş; ne
demekse annemle ebem “Amasya’ya Mafiliğe (Mahfil) gönderildi”
derlerdi. İyide bir şair olan Hamdullah Çelebi sürgüne gönderilmeden
önceki şiirlerinde “Hamdullah” yada “Hamdi” Mahlasını kullanırken
sürgüne gittikten sonraki şiirlerinde “HASRETİ” mahlasını
kullanmış. Hamdullah Çelebinin biri oğlan biri kız, iki evladı olmuş,
ikisi de Amasya’da öldüğünden Hacı Bektaş Postnişinliği kardeşinin
çocuklarına geçmiş.
Hamdullah Çelebinin Hacıbektaş’ta kalan kardeşi
Velayettin Çelebi’nin Ali Celalettin Çelebi ile Feyzullah Çelebi
adlarında iki oğlu varmış; “Seyit Sultan Celal dünyadan göçtü” diye
başlayan bu şiirde dönemin atmosferi içinde anlatılan işte bu
Celalettin Celebi olsa gerek .
Hammdullah Çelebinin Amasya’ya sürgün edilmesi genel
olarak bu yöre Alevîlerini özel olarak ta bizim aileyi çok etkilemiş
olmalı ki küçüklüğümüzde bu konularla ilgili öyküleri dinleyerek
büyüdük.
İğdecik’li Aşik Veliyle Kale’li aşık Kemter hem bir birleriyle usta
çırak ilişkisi içerisinde iyi dostlarmış, hem de Pir kabul ettikleri
Hamdullah Çelebiye –annem gilin tabiriyle söylersem Hamdullah efendime
– çok bağlılarmış. İki aşık zaman zaman pirlerini ziyarete
giderlermiş; günümüzde hala söylemekte olan, aşık Veli’nin Amasya’ya
gitme özlemini anlatan deyişleri meşhurdur; Aşık Velinin bu
yolculuklarıyla ilgili bir doluda öykü anlatılır.
Hamdullah
Çelebinin biri oğlan biri kız, iki çocuğu varmış; oğlu ölmüş yada
öldürmüşler kızını da kaçırıp kaybetmişler. Aşık Veli’nin de bir oğlu
varmış, her nedense Aşık Velinin oğlu ölmüş. Aşık Velinin oğlu
ölünce, iç sıkıntısına bir çare bulmak için doğruca Amasya’ya pirinin
yanına gitmiş. Varmış ki ne varsın, Hamdullah Çelebi’nin de oğlu
ölmüş, Hamdullah Çelebi “Dağlar, taşlar bile kara giyip kara kuşansın”
demiş. Herkes yasta, kimsenin ağzını bıçak bile açmıyor; öyle bir
kasavetli hava var ki dal kıpırdamıyor. Aşık Veli derdini bile
söyleyemeden bir iki gün orada kaldıktan sonra aş evine çekilmiş kendi
kendine söylenerek “ Derde tabi oldum tabibe vardım./ Vardım ki
tabibin derdi benden çok. Tabipler tabibi dertli olursa / besbelli ki
bu dünyada dertsiz yok .” diye başlaya şiirini söyleyip, şiirin
sonunda “Eğer bu sözümde hilaf var ise, Kerbela da İmam Hüseyin’e
baksana” demiş. Her nasıl olmuşsa, bu sözler Hamdullah Çelebi’ye
malum olmuş; gelmiş “Aşık beni bağladın, gayrı sazlar çalınsın,
kudümler vurulsun” deyi aşığın önünü açmış.
Aşık
Velinin bir ziyaretinde, Hamdullah Çelebi “Aşık kızımı bir medetsen,
nasıl anlatırdın bakalım”deyince Aşık Veli “Zeynolmuş kakülün enver
misali / boyun erguvandan güzelsin güzel” diye başlayan türküsünü
söylemiş.
Hamdullah
Çelebi sürgün edilince, Hacıbektaş’ta kalanlarla gurbete gidenler
birbirleriyle şiirler yazarak haberleşirlermiş. Ebemin tabiriyle
“şiirlere döktükleri duygularını rüzgara verip bir birlerine
gönderirlermiş”; bu şiirler çok dokunaklıdır:
“Badı
sabah benden yare selam et
sorarsa
hallerim perişan de var
alıp bu
nameyi köyü yare git
Hasretinden Çaki giryan dede var
Dokun
zülfün yare aheste sen es
Hoş bir
reyha gelsin bir dahi nefes
Fevzi’nin
gürbetten şikayeti pes
Gahi
şadan gahi perişan de var”
“Senden
ayrılalı Şahı revânım
Arttı
ahû-zârım ne alemdesin
Adaletli
Şahım selvi civanın ( selvi revanım)
Kaşları
kemanım ne alemdesin
Hasretlik
çekmeye kalmadı tâkat
Ne dilde
tahammül ne can irehat
Sen bilin
halimden sormak ne hacet
Gülüm,
gül fidanım ne alemdesin”
Yazdığım
şiirlerden Derviş Alinin Duaz İmamı bir başka açıdan dikkatimi çekti.
Bizim Bektaşi edebiyatı hece ölçülü, dörtlük düzeniyle yazılıp
söylenilen şiirlerdir. Serbest vezin çok çok sonraları başladı diye
bilinir. Derviş Alinin “Selavattan indi nişan/ Muhammet ehli dindir/
Deyverin ey sofular evvelki imamınız kimdir” diye başlayan şiiri
serbest vezinle yazılmış bir şiir. Bu alanda uzman değilim, bundan
dolayı da fazla söz söylemekten korkarım ama bu şiir serbest vezinle
yazılmış bir şiir. Edebiyat tarihçileri bunu dikkate almalı diye
düşünüyorum. Gerçi “Bir çiçekle bahar gelmez” derler ama, açan bir gül
de bir güldür, daha bahar gelmedi diye erken açan bir gül
görülmezlikten gelinemez. Bu şekilde imamların anıldığı başka
şiirlerde var. Geçen gün Navruz duvazı imamlar ( İmamları anan dualar)
söylerken dikkatimi çekti yazmaya çalışacağım.
Burada
üzerinde durup incelemek istediğim bir başka deyiş “Kudret kandilinde
balkıyıp duran Muhammet-Alinin nurudur vallah” duvazının
söylenişindeki hatalı söyleyiş hakkında. Bu deyişi Sabahat Akkiraz
“Yiğit İnsanların Türküleri” kasetinde söylüyor; ağzına, diline sağlık
pekte güzel söylüyor. Ancak her kıtada bizim bildiğimizden, yani
Navruz’dan yazdığımdan çok farklı söylüyor; biz bu farkların önemli
olduğunu düşünüyoruz. Ben incelemelerimde Navruz’un yazdırdığı halin
doğru olduğuna karar verdim, bunları yazıp konuya ilgi duyacaklarla
paylaşmak istiyorum.
Bu
şiirleri, hatta bu yazıyı köyde yazdığımdan buyana bu konu hiç
aklımdan çıkmadı. Adana’ya gelince de ilk işim kitaplığıma dalıp bu
deyişi aramak oldu. Önce İsmail ÖZMEN’in değerli eseri “Alevi
– Bektaşi Şiirleri Antolojisi”nin Noksanı bölümüne baktım,
bu şiir orada yoktu; sonra Noksani’nin kitabına baktım bu şiir orada
da yoktu. Sonra M. Hâlid BAYRİ’nin 1969 yılında yayınlanan “Aşık
Virani Divanı” ile Adil Ali Atalay VAKTİDOLU’nun “Virâni
ve Risalesi (Buyruğu)” kitaplarına baktım; bu şiir her iki
kitapta da var. İsmail Özmen de “Alevi – Bektaşi Şiirleri
Antolojisi’nin Virani bölümüne bu şiiri almış. Bu deyiş, M.
Tevfik OKTAN’ın 1945’de yazdığından buyana Alevilerin
–Bektaşilerin bir nevi baş vuru kitabı niteliğinde olan “Bektaşiliğin
İç Yüzü” adlı kitabında (bakınız 84-85. sayfalarda) da var.
Araştırılsa pek çok kaynakta daha olacağını sanıyorum, çünkü şiir
cemlerde söylenen, Alevilerin düşüncelerini özlü bir ifadeyle, çok iyi
anlatan bir şiir.
Kitaplarda Kudret Kandili şiirinde bazı farklılıklar var ama öz olak,
Navruz’dan yazdığım gibi. Örneğin Bektaşiliğin İç Yüzünde şiir 6 kıta
diğer kitaplarda 7 kıta vs.
M. Tevfik
OKTAN Bektaşiliğin İç Yüzünde bu şiiri Genç Abdal’ın “Kudret Kandili”
ile ilgili şiirini açıklayıp bu konuyu şiirlerinde işlemiş ozanlardan
söz ederken anıyor. Bu şiirin anılmasına neden olan Genç Abdalın ilk
dörtlüğü şöyle:
Kandilde
nûr iken sevmişem seni
Güzel
Pirim, Sultan Pirim, Şah pirim
Her
güzelden güzel görmüşem seni
Güzel
Pirim, Sultan Pirim Şah Pirim.
M. Halil
BAYRİ’nin “Aşık Virani Divanı” adlı kitabında ise şiirle ilgili şöyle
bir açıklama var: “Virani’nin elimizde bulunan büyük Divanındaki üç
yüz manzûmenin hemen hepsi arûz vezni ile yazılmıştır. Arûz veznini
kullanırken şair hiç güçlük çekmediği halde, ara sıra da hece vezni
ile şiirler yazmıştır ki, aşağıda görünen üç manzume bunlardır:”
dedikten sonra sıraladığı bu üç manzumeden biride bu “Kudret
Kandilinde Parlayıp Duran” şiiri. Bu yüzden şiir kitapta iki defa yer
almış. İsmail Özmen “Alevi-Bektaşi Şiirler Antolojisine” M. Halil
Bayri’nin kitabındakinin aynısını almış.
Ancak
“Kudret Kandilinde Parlayıp Duran” şiiri andığım bu dört kitapta da,
Navruz’dan yazıldığı şekilde görünüyor diye doğru olan bu şekildir
demek kolaylığına gidemeyiz. Kudret Kandili şiiri Virani adıyla bir
çok kitapta yer almasına rağmen aynı şiiri A. Celalettin ULUSOY “
Alevi Bektaşi YOLU” adlı kitabında Hatayi mahlasıyla
yazmış (Bakınız sayfa 243). A. Celalettin ULUSOY’un özellikle
“Bektaşiliğin İç Yüzü’nü okuduğu, hem de çok iyi incelediği kitabından
anlaşıldığına göre bunu niye böyle yapmış bilemiyorum. Ama mahlas
dışında öz olarak bir değişiklik yok. Bunda şaşılacak bir durum yok,
aynı şiir bir başka yerde bir başka ozanın adıyla da karşımıza
çıkabilir; halkın sevdiği bir şiiri (sevdiği bir deyişi) sevdiği bir
ozana mal edip öyle söylediği bilinen bir gerçektir. Ancak genel
olarak halk, özel olarak da Aleviler – Bektaşiler, sevdikleri bir
ozanın söylemeyeceği bir sözü, asla o ozana söyletmezler,
buda bir başka gerçek.
Peki
öyleyse, böylesi durumlarda ne yapacağız? Tutulacak yol gayet açıktır;
Anadolu Aleviliğine – Bektaşiliğe bağlı ozanlar yüzyıllardır süren
yürüyüşleri içerisinde tıpkı bir akademinin önündeki konuları çeşitli
açılardan incelediği gibi, onlarda bütün bu konuları inceleyip
şiirlerinde -oya işler gibi- işlemişlerdir. Bizde bir şiiri
incelerken, o söyleyişin doğru olup olamadığını anlamak için, o konuyu
başka ozanların şiirlerinde nasıl işlendiğine, Bektaşilerin genel
anlayışlarında konun nasıl değerlendirildiğine bakıp ona göre bir
karara varmalıyız. Bizde şimdi bu yolu izleyerek Kudret Kandili
şiirini kıta kıta (dörtlük dörtlük) inceleyelim.
Yunus
Emre’nin “Ölürse tenler ölür, canlara ölesi değil” diye belirttiği
gibi Bektaşiler canın( İnsan ruhunun ) öleceğine inanmazlar; canı
Allah verir ten ölünce can geldiği yere geri gider; bundan dolayı ölen
bir kişi için “Hakka Yürüdü” “Kalıp Değiştirdi” derler. “Hakka
Yürüdü” demenin felsefi derinliği şudur: Allah evreni yoktan,
yokluktan değil kendi varlığından yaratmıştır. “Bu yaratılış, başka
bir şey yaratma değil, meydana çıkma, bir şeyin başka bir şeye
değişmesi, zuhur halidir. Kişinin maddi varlığının ölmesi, Allah’ın
varlığı içinde bir baka biçimde dirilmesidir. İnsan yaşamında bir
amacın bitmesi diğer bir amacın başlamasıdır.” Evren yokken, “zaman
var edilmeden önce – Allah- ‘Hüsnü – Mutlak’ (sonsuz Güzellik) halinde
bir ‘Kunt-ü Kenz’ (Gizli Güzellik) – olarak var- idi. Sonu olmayan bu
yokluğun içinde kendine bakacak göz, ve vecde gelecek bir gönül
istedi.” Bunun soncuda kainatı kendinden yarattı. Bundan sonra “
Durgun bir göle akseden güneş gibi, Kainatta var olan her cisim
Allah’ın sıfatlarından birini yansıtır oldu”
Allah evreni, evrendeki her şeyi kendi varlığından yarattığı için
evrendeki canlı cansız her şey Tanrının bir görünümüdür, bu yüzden
evrendeki canlı cansız her şeye yaklaşırken Tanrıya yaklaşır gibi,
sevgiyle muhabbetle yaklaşmalıyız;
Tanrının evreni, evrendeki yaratıkları bu çeşitlilik içerisinde
yaratmasında bir hikmeti olduğunu bilip, bundan dolayı da bunu olduğu
gibi kabul edip sevmeliyiz; bu çeşitliği kabul etmeyip bir türü yok
etmeye çalışmak Allah’ın iradesine karşı gelmektir; bunun için biz 72
milleti, börkü böceği olduğu gibi kabul edip sevmeliyiz, demişlerdir.
Yunus Emre’nin “Yaratılanı severiz Yaratandan ötürü” sözü bu bütünlüğü
ifade eder.
Bu
anlayışa uygun olarak, insan yaratılmadan önce Tanrının bir parçası
olduğu için Ölünce de “Kalıp Değiştirir” geldiği yere geri döner
“Hakka Yürür” derler. Bektaşi ozanlarının bu devriyeyi anlatan
şiirleri çoktur; Bu şiirle içinde Şirinin, Hatayi’nin, Edip Harabi’nin
devriyeleri çok ünlüdürler, çok bilinirler.
Kudret
Kandili gerek Alevi söylencelerinde gerekse de Alevi Bektaşi
ozanlarının dizelerinde çokça gecen bir kavramdır. Bu kavram evren
yaratılmadan evvel Ali İle Muhammet’in Kandilde yanan bir nur gibi
bulunduklarını, “Kandili-Kudrette birlikte” olan bu nurun dünyada
sürekli olacağını, bunların birbirlerinden ayrılamayacağını anlatır.
Kudret kandilindeki bu nur, bin bir dondan baş gösterir, imamların
görünümünde dünyaya gelip gider en sonunda da Hacı Bektaşi Veli olarak
gelir. “Onlar için Hacı Bektaş Veli çağ ve ad değiştirmiş Ali’dir.
Serçeşme’dir.”
Kudret kandilini anlatan şiirler imamları andıktan sonra bunu getirip
Pirlerine Hacı Bektaş Veliye getirip bağlarlar. Virâni’de bu şiirinde
bunu yapıyor. Virâni’nin şiirine geçmeden Kul Himmet’in iki şiirinden
konuyu anlatan birer dörtlüğü buraya almanın uygun olacağını
düşünüyorum.
“Yerde
insan gökte melek yok iken / Kudretten bir nur idi süzüldü
Cümle
mahluk kandildeki nur iken / Ayn Ali mim Muhammet yazıldı”
Nice yüz
bin kandilde durdun / Ata’nın belinden mâder’e geldin
Anın için
halkı gûman’a saldın / Bin bir dondan baş gösterdin ya Ali”
Şimdi
kudret kandili şiirini kıta kıta yazarak kasette bize yanlış gelen
yerleri belirtip nedenleri üzerinde duralım.
Kudret
kandilinde balkıyıp (parlayıp) duran
Muhammet
Ali’nin nurudur vallah
Zuhur
edip kafir (kuffar) leşkerin kıran
Elinde Zülfikar Ali’dir billah
Kasette leşkerin
kıran yerine “meskenin yıkan” deniyor. Kudret Kandilinde
parlayan nur iken, bu defa yeryüzüne Ali olarak gelen zat,
kendileriyle savaşan düşmanın askerini –din aşkına- kırar ama,
düşmanın evini yıkar mı? Anadolu halkı Ali’yi bir hayli
Anadolulaştırmış onu, olgunluğun, adilliğin, insaflılığın,
merhametliliğin vb. olumlu bütün değerlerin kendi üzerinde birleşip,
cisimleştiği, insanı kamilliğe örnek kişi haline getirmiştir. Bu
kişiye din uğruna, düşünceleri için, kendiyle savaşan askeri kırdıra
bilirsiniz ama ona kuffarın evini (meskenini) yıktıramazsınız. Leşker
savaş alanına çıkıp seninle savaşan askerdir bundan dolayı da doğal
olarak askeri bir hedeftir; ama mesken askeri bir hedef değildir.
Meskende suçlu, suçsuz, savaşamayacak kadar yaşlı, çocuk, kadın hatta
hatta gönlünden gizliden gizliye seni seven bir taraftarda olabilir;
askeri bir hedef olmayan böyle bir yeri -meskeni yıkmak insafla,
merhametle, adaletle bağdaşmaz, bunu yapmak bir zulümdür, böyle bir
şeyi Anadolu halkının gönlünde yücelerden yüce bir mevkide taht kurmuş
olan birine yaptıramazsınız; böyle bir şeyi ne Noksani nede Virani
aklına bile getirmez. Anadolu halkının gönlündeki Ali savaştığı asker
yüzüne tükürünce onu öldürmekten vazgeçer; düşman askeri “ beni niye
bağışladın” diye sorunca da “sen bize karşı savaştığın için seni din
aşkına öldürecektim ama yüzüme tükürünce buna kendi hislerimde
karıştı, günaha girerim diye korktum onun içinde seni öldürmekten
vazgeçtim” der. Kendini yaralayıp, ölümüne neden olan kafire karşı son
derece merhametli, son derece iyi davranır, ona eziyet edilmesini
önler, ölümü halinde bunun ailesine, işbirlikçisi olan arkadaşlarına
karı bir kin güdülmesini düşmanlık yapılmasını, kan davasını yasaklar.
Ya Ali “Canına kast eden kafire niye böyle davranıyorsun o düşman bunu
hak ediyor mu diye soranlara da “ben, ona yakışanı değil, kendime
yakışanı yapıyorum” der. Askeri bir hedef olmayan, masum insanlarında
içinde yaşadığı bir meskeni yıkmak, böylesi bir kişiye hiç yakışır mı?
yada yakıştırılır mı?
Zuhûr etti imam Hasan Hüseyin
Onların
nurundan ziyalandı din
Kırk pare bölündü Zeynel Abidin
Çekelim
yasını hasbet-en-lillah
Bu
dörtlüğün birinci mısrasına kaset de, “Fatma anadan geldi Hasan,
Hüseyin” deniyor; Annemse “ Fatime anamdan zuhroldu Hasan hüseyin”
diye yazdırmıştı; yukarda andığım kitaplardaysa “Zuhur etti imam Hasan
Hüseyin” deniyor. Şiirin ölçüsüne uyduğu için kitaplardakinin daha
uygun olduğunu düşünüyorum ama diğer söyleniş biçimlerinin de öz
olarak yanlış olmadığını, şiirin anlamını bozmadığından, söylenirken
bu tür esnekliklerin yapılabileceğini biliyorum.
Bu kıtada
asıl üzerinde duracağım yer üçüncü mısradaki farklı söyleniş. Sabahat
Akkiraz kasetinde “Kırklara karıştı Zeynel Abidin” diyor. Hiç
kuşkusuz Zeynel Abidin kırklara karışmıştır ama, kırklara karışana,
kırklara karıştı diye yas tutulmaz, yas tutulması için başka bir
durumun yaşanması gerekir. Bu çelişkiyi aydınlatmak için Zeynel
Abidin’in diğer düvâz- imamlarda nasıl tasvir edildiğine bakalım:
Muhabbet
serisinin beşinci kasetinde ( yani “Muhabbet-5”te)
Arif SAĞ’ın söylediği “Her sabah her seher ötüşür kuşlar / Allah bir
Muhammet Ali diyerek” diye başlayan Kul Himmet’in şiirinde İmam Zeynel
anılırken şöyle tasvir ediliyor: “ İmam Zeynel parelendi bölündü /
ol imam Bakıra yüzler sürüdü / Cafer-i Sadık’a erkân verildi /Allah
bir Muhammet Ali diyerek”. Aşık Veli (Kul Veli mahlasını
kullandığı) bir şiirinde: “Aşık oldum imam Hasanı sevdim / Mazlum
Hüseyin’in darına durdum / İmam Zeynel ile zindana girdim / kendimi
kırk pare böleyim diye” anıyor; Şah Hatayi’de bazı şiirlerinde
“Zeynelin canına kıldılar ceza / Muhammet Bakırdır sırrı Murtaza”
yada” Zeynel Abidin’in akıyor kanı/ bakır kazanında kaynıyor donu”
diye anıyor.
İmam Zeynel’in şiirlerde böyle anılmasının nedeni Aleviler arasında
yaygın olarak anlatılan bir destana, bir efsaneye dayanır; bu destanda
İmam Zeynel’in katledildikten sonra pare pare bölündüğü anlatılır.
Bundan dolayı Kudret Kandili şiirinin yazarı da bu geleneğe uyarak
“Zeynel Abidin Kırk pareye bölündü, Allah rızası için –hiç bir şey
beklemeden - onun yasını çekelim”demiştir. Sözünü ettiğim “Alevilik
Destanı’nın” bir kısmını, şiirlerde de anlatılan birçok konuyu,
tabiri, tasviri anlamamızı sağlayacağını düşündüğüm için, konunun
bütünlüğünü bozulmasın diye, bu yazının sonuna ekleyeceğim. Örneğim
Kul HİMMET’in “Bugün bize Pir geldi” deyişinde geçen “Keşiş
kurbân eyledi yedi oğlunun başını” sözleriyle anlatılan efsane bu
destana dayanır.
Muhammet
Bakırdan Cafer-i Sadık
Musayı Kazıma İriza dedik
Tarîkat âbıyla cismimiz yuduk
Hak dedi mü’min’in kalbi beytullah
Bu dörtlüğün ikinci ile üçüncü mısralarında farklı
söyleyişler var. İkinci mısrada andığım kitaplar “Şah Mûsâ Kâzım’la
hem Rıza dedik” diyor; Sabahat Akkiraz’sa “Musa Kazım İriza’dan
bin yatıp durduk” diyor. Hem kitaptaki söyleniş biçimi hem de
Navruz’dan yazdığım biçimin ikisi de, şiirdeki ölçüye uyuyor; bu
yüzden her ikisi de olabilir ancak, eskiden halk dilinde Rıza’ya
İriza
denildiğini düşünürsek, Navruz’un yazdırdığı biçim daha akla yatkın.
Ama sonuç olarak ikinci kıtadaki bu üç söyleyiş biçimi de anlamı
bozmuyor, sözlü kültürde bu üç biçimde olabilir. Ancak üçüncü kıtada
durum değişiyor Sabahat Akkiraz kasetinde “Tarîkat âbıyle cesedi
yuduk” diyor. Bunu babama dinlettiğimde ilk tepkisi “Alevilikte ölüye
bir şey yok ne varsa diriye” demişti. Ceset bütün sözlüklerde “ölü
vücudu” olarak geçiyor. Ölü vücudunun tarikat suyuyla yunacağı
(Târikat ehlince ölünün yüceltileceği) gibi bir kavram ne duyulmuş
nede Alevilikte akıl edilmiş bir şeydir.
Aslında burada üçüncü mısra ile dördüncü mısra bir birlerini
tamamlayarak Alevilikteki bir olguyu anlatırlar. Oda şudur: Tanrı
evreni yarattıktan sonra insanın kalbinin içine, gönül Kabesine
girmiştir ama, orada saf olarak tek başına bulunmaz, tanrı insanın
gönlünde bir insanlık cevheri olarak vardır ama orada şeytanda
vardır; kişi çalışıp kendi yücelterek, târikatın ilkeleri
doğrultusunda yürüyerek kendini kötülüklerden arındırır, böylece
gönlündeki tanrıyı (insanlık cevherini) çoğaltarak onun içinde
kaybolursa (onunla hemhal olursa) onunla aradaki ikiliği kaldırıp
tekleşir, işte o zaman gönlünü tanrının evi yapar; tarîkat âbıyla
cismini yıkayıp kalbini beytullah eden mü’minlerden olmak deyişiyle
anlatılmak istenen budur. Bu anlayış kişiye sağlığında bir sorumluluk
verir, Şeyh Bedrettin “Sen, melekle şeytanla dolusun. Vücudunda
hangisi güçlüyse onun kulusun”
diyor, kişi içindeki hangi öğeyi besler güçlendirirse onunla olur;
buda kişinin kendi sağlığında kazandığı amelidir. Eğer kişi tarikatın
kurallarına uyarak kendini temizlerse işte o zaman gönlü Tanrının evi
olacaktır.
Virani’yem niyazım var üstâza
Elinde Zülfikâr ol ehli gazâ
Bin bir dondan baş gösterdi Murtaza
Bir bilmişim mürşidimdir eyvallah
Bin bir dondan baş gösterdi
Murtaza
Biz bir bildik,
dedik, Allah, eyvallah
Şair son kıtada sözü bir noktaya getirip bağlıyor. Kudret
Kandilinde parlayan nurun evrendeki serüvenini anlattıktan sonra
yaşanılan döneme geliyor; üstâzına niyaz ettikten sonra elinde
Zülfikârı olan gazâ ehli, bin bir dondan baş gösteren Murtaza’yı ben
bir bildim oda mürşidimdir, eyvallah deyip sözü bağlıyor.
Zakirler, aşıklar bu şiiri cemde, demde söylerken son beyiti, (sondaki
iki mısra) nakarat olarak tekrarlarken “bin bir dondan baş gösterdi
Murtaza / Biz bir bildik, dedik Allah, eyvallah” diye pekiştirirler.
M. Tevfik OYTAN “Bektaşiliğin İçyüzü”ne böyle almış.
Şiirde “biz bir bildik mürşidimdir” diye kastedilen zat
Hacı Bektaş Veli’dir. Aleviler – Bektaşiler Hacı Bektaş’ı o çağda
yaşayan Ali olarak görürler; “Ali’yken Veli oldu” derler. Bunu anlatan
şiir çoktur; Abdal Musa : “Güvercin donuyla Urûma uçan / Erenler
evinin kapısın açan / Cümle evliyanın üstünden geçen / Var mıdır
hiçbir er Ali’den gayri” derken Kul HASAN bunu daha açık söylüyor :
“Hayali gönlümde yadigar kalan / Hünkar Hacı Bektaş Ali kendidir /
Darı çeç üstünde namazın kılan / Hünkar Hacı Bektaş Ali kendidir.
Aslan olup yer üstüne oturan / Selman idi ona nergis getiren / Kendi
cenazesin kendin götüren / Hünkar Hacı Bektaş Velî kendidir” diyor.
Aşık Veysel: “Kul olanın elbet olur kusuru / Nesli peygambersin
cihanın nuru / Ali’sin, Veli’sin Pirlerin Piri / Kalma kusurlara Pir
Hacı Bektaş”
“Bir bilmişim” yada
“Biz bir bildik, dedik Allah eyvallah” betimlemesinin bu şiirde
ikili, hatta üçlü, bir anlamı var: Şair hem, bin bir dondan baş
gösteren zatın, önce Ali iken sonra Veli olduğunu söylüyor; hem de
mürşit-i kamil olarak görüp ser Çeşme kabul ettikleri bu cism-i canın
Allah ile aynı nesne, onun Allah’ın cisimleşmiş hali olduğunu
söylüyor; yani başka bir anlatımla elinde zülfikâr’ı olan gazâ
ehlinin, bin bir dondan baş gösteren Ali ile Hacı Bektaş Veli’yi
kendilerinin bir nesne olarak gördüklerini; bunu Allah bildikleri
söyleyip, buna eyvallah diyor. Virani’nin şiirleri incelendiğinde,
buna benzer betimlemelerin çokça olduğu görülecektir.
Şiirin son dörtlüğünde Sabahat
akkiraz’ın, bizce yanlış olan söyleyişlerine gelince; şiirin kime ait
olduğu ile ilgili farklılığımızı yukarda yazmıştım. İkinci mısrada
Sabahat Akkiraz “Elinde Zülfikâr hem ehli kande” diyor.
Kande sözünün Türkçe anlamı –tamı tamına - nerede demek.
Sabahat Akkirazın söyleyişindeki kande sözcüğünün yerine Türkçe
karşılığını koyarak düşünürsek buradaki anlamsızlık apaçık görülür; bu
mısra ya “Gaza: Din aşkına savaşan” sözcüğü ile “ Kande:
Nerede” sözcüğünü koyarak verdikleri anlamı düşününce, durum
apaçık anlaşılıyor.
Ancak kasetteki asıl yanlışlık son mısrada, burada Sabak Akkiraz “Mürşüdümüz
bülbülümüz eyvallah” diyor. Elbette mürşidimiz bülbülümüz ama
buraya bu mısra ne alam veriyor, yukarı da ki mısra ile beraber
düşünülünce anlamsızlığı görülüyor; şiirin başından buyana anlatılan,
Kudret Kandilindeki bir ışıkken görülüp “bin bir dondan baş gösteren”
diye çeşitli serüvenlerini anılan, bu nurun çağımızdaki görüntüsünü
söylenip, sözün bağlaması lazım, bu gerçekleşmiyor. Halbuki gerek
Navruz’un gerekse diğer kitapların söylediği şekilde bu gayet acık,
gayet net; bin bir dondan baş gösteren Ali’yel Murtazayı biz bir
olarak, Mürşidimiz olarak görüyoruz, Alah eyvallah diyor.
İlerde
tümünü, bağımsız bir yazı olarak kağıda dökmeyi düşündüğüm, Navruz’dan
teybe kaydettiğimiz bir destan var; bu destana ne ad verilmeli, bu
destanı kim yazmış, yazılı bir yerde var mı bilmiyorum; bildiğim bir
şey var oda şu, bu destanda anlatılanlar Alevi ozanlarınca
biliniyormuş, deyişlerinde burada anlatılanları işlemişler, deyişlerde
anlatılanlar bu destandakine uygun; özcesi, bu destan hem deyişleri
daha iyi anlayıp yorumlamamıza, hem de Alevilerin insanlık tarihini
nasıl algıladıklarını anlamamıza ışık tutuyor. Eğer bu destan, hiçbir
yazılı kaynakta yoksa, henüz yazıya geçirilmemişse, kültürümüz adına
birilerinin elini çabuk tutup bu kaynakla ilgilenmesi, gerekiyor,diye
düşünüyorum.
Destan
Musa Peygamberin bir ağaya çoban durmasıyla başlıyor. “ Davarlarını
yaydıracak çoban arayan bir ağa varmış . Genç biri gelip bu işe talip
olmuş. Ağa kızına “kızım değneklikten bir değnek getir, çobana ver de
bu çobanı bir deneyelim”demiş. Kız gidip değneklikten bir değnek
getirmiş, ağa “ kızım o değneğin sahibi var, onu götür başka bir
değnek getir “demiş. Kız gitmiş yine aynı değnekle gelmiş. Ağa değneği
değiştirmesi için kızını tekrar salmış kız elinde aynı değnekle tekrar
gelmiş. Kız böyle üç defa gidip aynı değnekle gelince ağa “kızım benim
kırk tane değneğim (deyneğim) var bunu götür başkasını getir diyorum
sen her defasında aynı değneği getiriyorsun” diye kızmış; bunun
üzerine kız “baba ben ne yapayım bunu götürüp değnekliğin en dibine
atıyorum yeniden değnek alırken yine hoplayıp aynı değnek elime
geliyor” demiş. Bunun üzerine “Peki öyleyse” demiş babası “değneği ver
de bir deneyelim bakalım, bakalım ne olacak”.
Musa
davarları yaymaya başladıktan bir müddet sora, ağa bir gün çobanı
yanına çağırıp “oğlum bu değneğin bir kerametini (bir yararını)
görüyor musun” diye sormuş; -Musa biraz saf, birazda tembelmiş- “Yok
ağam demiş –çoban-, yalnız karanlık olunca değneğimi yukarı
kaldırırsam değneğin başından bir ışık çıkıyor önümü aydınlatıyor.
Susayınca değneği ardıma dayıyorum değneği toprağa dayadığım yerden
bir su çıkıyor, oradan suyumuzu içiyoruz. Bir de geçenlerde uyumuşum,
uyandım ki davar sizin ejderha var diye yasakladığınız bölgeye gitmiş,
oraya korka korka vardığım ki ne varıyım ejderha ikiye bölünmüştü,
deynekte oracıkta oturuyordu, değneğin ucunda da aciycik (azıcık) kan
vardı”. “İyi” demiş ağa “sen davarları yaymaya devam et”
Bir gün
sürünün yanına dört kurt gelip “ ya Musa biz payımızı, kısmetimizi
almaya geldik, bırak bizi hakkımızı alalım” demişler. “Yok” demiş
Musa, davarlar benim değil ağanın davarları, ona danışmadan size bir
şey veremem” . Kurtlar “İyi ya öyleyse” demişler, “sende git ağana
danış gel, sen gelene kadarda davarlarını biz yayalım”. “Yok” demiş
Musa “ya ben gidince siz bütün sürüyü parçalarsanız, o zaman ben
ağama ne diyeceğim, o zaman ne olacak, size nasıl güveneyim”. Kurtlar
“Yemin edelim” demişler, “Peki” demiş Musa, O zaman kurtlar şu yemini
etmişler: “goğ gaybet söyleyip, cahil azdıran, eyalini yalın ayak
gezdiren, büyük kız saklayıp sınır bozduranların günahları boynumuza
olsun ki, sen gelene kadar sürünü yayarız ,sürüyün kılına bile
zarar getirmeyiz”.
Bunun
üzerine Musa ağasının yanına gelmiş. Ağa Musa’yı görünce “oğlum
hayrola davaları ne ettin de geldin” demiş. Musa da “ ağam dört kurt
geldi, nasiplerini istiyorlar onlara nasiplerini vereyim mi
vermeyeyim mi diye size danışmaya geldim” demiş. Peki demiş ağası
“Davarları ne yaptın”, Musa “ Davarları kurtlara emanet ettim”demiş.
“Oğlum hiç koyun kurda emanet edilir mi” deye sorunca da Musa, “büyük
yemin ettiler ağam” demiş, “ peki ne dediler” “dediler ki ‘ büyük
kız saklayıp sınır bozduran, eyelini yalın ayak gezdiren, goğ gaybet
söyleyip cahil azdıran insanların günahları boynumuza olsun ki,
sen gelene kadar biz davarlarına hiç dokunmadan onları yayarız”
dediler demiş. Ağa bunun üzerine “peki” demiş, “öyleyse sende git
onlar deki, ‘ağam dedi ki de, dördü de dört yerden dıhılsın dedi,
alsın lokmasın çekilsin dedi aldığı lokmada pâk olsun dedi de,
yarın gündüz de sürüyü yatağa getir, sürüyü bir çiftleyip tekleyelim
bakalı ne almışlar”.
Musa
sürünün yanına gelmiş, gelmiş ki ne gelsin Kurtlar sürünün dört başına
oturmuşlar sürü gereğine ( keyfince) yayılıyor.
–Anemin
söyleyişiyle- Kurtlar Musa peygamber efendimi görünce, “ağan ne dedi
ya Musa” diye sormuşlar; oda “ Ağam dedi ki, ‘dördü de dört yerden
dıhılsın’ dedi, ‘alsın lokmasını, çekilsin’ dedi, ‘aldığı lokmada pâk
olsun’ dedi” demiş. Bunun üzerine dört kurdun dördü birden sürüye
dalmışlar.
Sabah
olunca Musa sürüyü yatağa getirmiş. Ağanın kızları sürüye girip
bakmışlar, sürüyü tekleyip çiftlemişler ki, Koçluk kuzulayan koyunun
karnındaki kuzusu yok. Kızlar babasına gelip demişler ki “ baba bütün
sürü tamam, yalnız koçluk kuzulayan koyunun karnındaki kuzu yok,
kurtlar sadece koçluk kuzulayan koyunun karnındaki kuzuyu almışlar”
Bu koç,
sonradan Halil İbrahim peygambere, İsmail Peygamberin yerine kurban
olarak, gökyüzünden sağılıp inen koç muş.
Bundan
sonra İbrahim Peygamberle İsmail peygamberin öyküsü kurtların Musa’nın
sürüsünden aldığı koçun gökyüzünden sağılıp inerek İsmail’i kurtarışı
anlatılıyor.
Bu
destanın bölümleri içerisinde benim gibi, dinleyen her insanı
etkileyeceğini sandığım Kerbela bölümü var; bu bölümün bir kısmını
buraya alıyorum:
Kerbela
da, Hüseyin’in ailesinden, şehit düşenler, oradaki aile hayatı tek tek
anlatıldıktan sonra sıra On Muharreme ( Âşûrâ gününe) geliyor.
O gün, On
Muharrem günü Periler düğün yapacaklarmış. Periler anaların hayır
duasını alıp düğünlerine davet etmek için analarının yanına gelmişler,
analarını düğünlerine davet edip izin istemişler. Bunu duyunca Anaları
perilere: “Âh yavrularım ah, bu gün ne gün biliyor musunuz,” demiş “bu
gün Hazreti Muhammet’in sevgili torunu İmam Hüseyin şehit edilecek,
bu gün kuşlar bile ötmüyor, böylesi bir günde düğün yapılı mı” demiş.
Çocukları “ ana bunu sen bize niye önceden söylemedin, biz bunları
bilmiyorduk ki, biz onu şehit ettirir miyiz, biz gider onu şehit
edecekleri vururuz, kırarız tarumar ederiz” demişler.
Sabah
olunca perilerin şahı, ordusunu çekip Hüseyin’in yanına gelmiş, “ya
Hüseyin bize izin ver düşmanlarını yıkıp yemirelim” demiş. Hüseyin
“yok”demiş, “izin veremem” ; “niye” demişler, demiş ki “ sizin gözünüz
açık, siz her şeyi görüyorsunuz, onların gözleri perdeli, siz onları
vuracaksınız, kıracaksınız, öldüreceksiniz, onlar size bir şey
yapamayacaklar. Bu adil, mertçe bir davranış olmaz, bunu kabul edemem.
Sonra Allah böyle buyurmuş, bu Allah’ın karşısında beni cüda düşürür,
siz varın işinize gidin, düğününüzü dergahınızı yapın, ben kaderime
razıyım” deyip perileri salmış.
Hüseyin
cenk alanına çıkmış, yorulmuş, kendi kendine artık yeter buraya
kadarmış deyip attan inmek istemiş. Bu defa “ Yok demiş” Zülcanah “
ben seni asla bu yezitlere bırakmam alır seni kaçarım”demiş. Hüseyin,
Zülcanağa “ben çok yara aldım, beni bırak beni haktan cüda
düşürme”demiş. Biraz direndikten sonra Zülcanah, Hüseyin’e “ eğer bana
bir daha binmeyi vaat edersen seni o zaman bırakırım” demiş. Hüseyin
de “vadim olsun ki sana bir daha bineceğim” demiş. O zaman,
Hüseyin’den bu sözü alınca, Zülcanah dizlerini eğip usulca Hüseyini
sağ tarafından bırakmış.
Zülcanah,
Hüseyin’i bırakınca oradan kaçmış, atı tutamamışlar. Zülcanah
gündüzleri dağda, taşta gezer akşam olunca da gelip ağzını Hüseyin’in
margabına verip öyle yatarmış. Hüseyin, Müsayip Gazi donunda
geldiğinde Zülcanah onu karşılayıp, Müsayip Gaziyi sırtına alıp, öyle
gelmişler; Böylece Hüseyin sözünü tutup vaat ettiği gibi Zülcanağa
bir daha binmiş.
Hüseyin
attan inince ( düşünce), Hüseyin’i şehit etmek için kopup gelmişler.
Hüseyin gelenlere demiş ki “ beni şehit edecek olan kişi, kazma dişli,
kuzgun dişli, goğ gözlü biri olacak”. Hüseyin’i şehit eden kafir böyle
biriymiş.
Hüseyin’in başını gövdesinden ayırıp, kellesini alıp götürmüşler,
vücudu orada kalmış. O yörede bir çoban varmış, gelir şehitlerin
üstünü başını soyarmış. Hüseyin şehit düşünce, onunda üstünü başını
soymaya gelmiş. Hüseyin, üzerini soymaya gelen çoban elini uzatınca
elini tutmuş. Çoban o elini kesmiş, bu defa öteki eliyle tutmuş o
elini de kesmiş, sonunda Hüseyin’i soyup, çırıl çıplak orada bırakmış.
Bu duruma
Allah’ın gönlü razı olmamış, Cebrail’i yanına çağırıp demiş ki. “Bu
çoban kafiri Hüseynin de üstünü başını soydu, güneşin arnacında öyle,
çırılçıplak, bıraktı gitti, git kanatlarını Hüseynin üzerine ger de
öyle açıkta kalmasın” demiş.
Cebrail
Hüseynin yanına gelip kanatlarını üzerine germek isteyince, Hüseyin
Cebrail’e ne yaptığını sormuş oda böyle böyle diye durumu anlatmış,
bunu üzerine Hüseyin “ giiitt” demiş “Allah beni şimdimi düşündü, ehli
ayalim, bütün ailem böyle Per perişan olup, şehit edildikten sonramı
beni kayırmış, var ona Hüseyin bunu kabul etmedi de” diyerek Cebrail’i
geri göndermiş. Allah Cebrail’i tekrar göndermiş, Hüseyin yine kabul
etmemiş. Allah bu defa, üçüncü kez, Cebraili gönderirken demiş ki “Git
Hüseyin’e söyle, Hüseyinliğin mertebesi benim nazarımda o kadar büyük
ki, eğer O bunu kabul etmiyorsa, eğer O bu yükü taşıyamıyorsa, O,
Hüseyinliğini bana versin bende Allahlığımı ona veriyim de” demiş.
Hüseyin bunun üzerine “peki öyleyse” deyip Cebrail’in üzerine
kanatlarını germesine izin vermiş.
Hüseyin’in gövdesini orada koyup başını alıp gitmişler, başıyla top
oynarlarmış. Hüseyn’in başıyla top oynayanlar ( top gibi oynayanlar)
akşam olunca Hüseyin’in başını bir Keşişin evine koymuşlar;
sabah olunca geri alıp top oynayacaklar. Keşiş yattığı yerden
Hüseyin’in başını gözlemeye başlamış. Ortalık iyice kararınca, kapı
gııç diye açılmış, içeri Muhammet Mustafa gelmiş, Muhammet içeri
girince Hüseyin’in başı şöyle biraz yukarı kalkıp Muhammedi
selamlamış. Az sonra kapı açılmış, Aliyel Murtaza gelmiş, onun
peşinden Fatime gelmiş, ardından da Veysel Karani gelmiş. Muhammet
Hüseynin başını dizinin üstüne alıp sevmiş; beşi birlikte sabahaca
birbirleriyle konuşmuşlar(Hasbi hal etmişler); Keşiş gönül gözü açık
olgun bir kişiymiş, bu olup bitenleri görmüş, seyretmiş.
Sabah
olunca kafirler yine Hüseynin başını almaya gelmişler; keşişin yedi
oğlu varmış, Keşiş, Hüseynin başını onlara vermemek için oğullarından
birin başını kafirlere vermiş. Kafirler biraz sonra gelip demişler ki
“ bu baş o baş değil, biz Hüseynin başına ayağımızla vurunca ortalığa
sanki bir ışık saçılırdı, bu başa vurunca dağılıp kararıyor, bize o
başı ver” demişler. Keşiş bu defa diğer oğlunun kellesini vermiş,
gitmiş tekrar gelmişler, tekrar derken Keşiş yedi oğlunun yedisinin
de, başını kesip kafirlere vermiş Hüseynin başını vermemiş.
Kul
Himmet Üstadın dillere destan olan “Bu gün bize pir geldi” deyişinde
geçen “Keşiş kurban eyledi / Yedi oğlunun başını / Keşişler kurban
eyledi / kafirler kan eyledi / gökten indi melekler yerde figan
eyledi” dizelerinde anlatılan öykü budur.
Zeynel
Abidin’i Kerbela katliamından kurtulmuş ama onu hemen zindana
atmışlar; Zindanı kapısında bekleyen kırk tane bekçisi varmış. Bu
bekçilerden birinin kızı bir gün babasına demiş ki: “baba yarın bütün
bekçileri evine Sal, bu gün zindanı tek başıma ben bekleyeceğim de,
ben Zeynel Abidini görmek istiyorum, bir yemek kayıtlayayım gidip
Zeynel Abidini görelim”. Zindancı kızının ısrarına dayanamayıp “
yavrum bir deneyim ama bu iş zor iş, zindancılar gitseler bile,
zindanın kapısının ardında bir taş var ki kırk kişi ancak yerinden
oynatıyor, sen o taşı kaldırıp kapıyı açıp ta içeri giremezsin” demiş.
Kız “Baba sen diğer arkadaşlarını yolla gerisini ben hallederim”deyip
babasını ikna etmiş. Sonunda kızın dediği olmuş, babası diğer
zindancıları göndermiş, kız yemekleri yapmış, kırk kişinin bile
yerinden oynatmakta güçlük çektiği taşı tek başına bir kenara çekip,
babası ile birlikte İmam Zeynelin yanına girmişler. Muhabbetler
edilip, yemekler yenilip içildikten sonra İmam Zeynel kıza bir lokma
verip, “Kızım şu lokmamı al, bu emanete iyice sahip ol” demiş,
zindandan çıkıp evlerine dönmüşler. Kız o lokmayı yiyince hamile
kalmış.
O gün
iktidarda olan kafir kimse, kötü bir rüya görerek uykusundan uyanmış.
Kafirin rüyasında, bir şey göğe ağmış, başka bir şey yere çakılmış,
bir devenin boynu incelmiş, uzamış, incelmiş, incelmiş ip gibi olmuş
ama bir türlü kopmamış, sonunda bu devenin karnından bir varlık çıkıp
kafirin tacını tahtını başına yıkmış, başına da on ikiler aşkına on
iki tane mıh çakmış. Kafir kan ter içerisinde uyanıp bütün rüya
tabircilerini, halayıklarını, hizmetçilerini toplamış, “bu rüyamı
yoyun, bu rüyam ne anlama geliyor” demiş, hiç biri bu rüyayı yoyamamış
(Anlatamamış). Bütün bunlar demişler ki “bunu biz bunu yo yamak bunu
yoyarsa yoyarsa –anlatırsa- ancak imam Zeynel yoyar (anlatır)”. Bunun
üzerin, Kafir “getirin İmam Zeynelli” demiş. İmam Zeynel huzura gelip
kafirin rüyasını dinledikten sonra demiş ki: “ bak kafir” demiş, “bu
rüyanı anlatınca sen beni öldürtürsün ama bizde yalan olmaz
(biz yalan söyleyemeyiz). O göğe çekilen ud, yere gömülen hicap, senin
baskından, şerrinden, kötülüklerinden dolayı utanma, arlanma , sıkılma
diye bir şey kalmayacak. O deve biziz, biz imamlar sülalesiyiz, o
devenin boynu gibi bizler de inceliriz, ufalırız, azalırız ama asla
bitip tükenmeyiz, sonunda içimizden biri çıkıp tacını tahtını başına
yıkacak, başına da on ikiler aşkına on iki tane mıh çakacak, rüyanda
gördüklerinin anlamı bunlar”.
Kafir
bunları duyunca deliye dönüp, hemen “Zeynel’i paralayın” demiş. İmam
Zeynel’i öldürmüşler; İmam Zeynel öldürülünce gün tutulmuş, üç gün
boyunca, göz gözü görmez olmuş; gündüzleri de tıpkı gece gibi zifiri
karanlık olmuş .O üç gün boyunca, gelir İmam Zeynel’in teninden bir
parça kesip onu bir ağacın ucuna takıp yakarlar, onun verdiği ışıkla
dolaşırlarmış.
Bu
öyküden dolayı, İmam Zeynel deyişlerde kırk pare bölündü diye
anılıyor. Kudret Kandili şiirde de böyle kullanılmış olması gerekir.
Bundan
sonra İmamların avına çıkılmış; Falcılarca falına bakılan kadınlardan
hangi kadın imamlara hamile denirse yada imamlar soyundan birini
doğurabilir diye şüphelenilirse, o şüphelendikleri kadınları bile
öldürmeye başlamışlar. Destanın bundan sonraki kısmı uzayıp bir
türeyiş efsanesine dönüşüyor.
Destan
anlatmayı burada bırakıp araya girmek istiyorum. Bunları anlattığım,
bu destanı dinleyen bir çok dostum, bunlar gerçek mi diyorlar, bende
evet gerçekler ama nasıl gerçekler derim; Hz. Muhammet’in Burak adında
bir ata binip yedi kat semaya ( Arşı alaya) çıkıp, orada Allah la
konuşması nasıl gerçekse buda öyle gerçek, Ayın ikiye bölünmesi yada
Hz. Musa’nın önünde Kızıl Denizin yarılması nasıl gerçeklerse bunlarda
öyle gerçek; Hz. Muhammet’in Allah la konuşup gelirken cem yapılan
eve misafir olmasında ki öykü nasıl gerçekse buda öyle gerçek. Bunlar
ezilen halkın içinde yarattığı, ezilmeye karşı direnişi, savunma
araçları, ezene karşı direnişini yaptığı kaleleri, zaman içinde dönüşe
dönüşe dinin mistik söylemleri haline gelmişler. Sonuç olarak, bu dini
bir anlatım, dinin anlatımı böyle olur, önemli olan bunla verilmek
istenen mesajı alabilmektir. Katibi “ Bu kafadan bakan göz ile değil”
derya işte öyle; bu Anadolu Alevi’sinin üç bin yıllık, beş bin yıllık
insanlık tarihini “gönül gözüyle” görüp, inceledikten sonra, bunun bir
değerlendirmesini yaparak, insanlığın başından geçenleri gönlündeki
özlemleriyle bezeyerek, yeniden yoğurup şekillendirerek geri bizlere
anlattığı gerçeklerdir. Anadolu Aleviliğinin özgünlüğü diğer
coğrafyalarda ki Şiilikten, Sünnilikten farkı da buralardadır. Bu
farkları görmeden Anadolu Aleviliğinin özgünlüğünü anlayamayız.
Önemli olan insanlığın başına gelenlerden Anadolu insanının, (Anadolu
Alevi’sinin) neler yarattığıdır. Yada başka türlü söylersek
burada önemli olan Alevilerin başına gelenler değil, Anadolu
insanının bunlardan neler yarattığıdır.
Şimdi gelelim, bu şiirlerin
anlaşılması bahsinde bu destandan bu kadar uzunca niye söz ettiğimize.
Bu güzel deyişlerin, duaların, türkülerin, şiirlerin hiç birisi
tesadüf üzere yazılmamıştır; bunların hepsi bir çabanın, bir güzel
emeğin, bir üstâddan el alıp, yani bu işi bir ustadan öğrenip,
rehberinin yardımıyla bir mürşide bağlanarak bu uğurda, bu yolda
olgunlaşarak ulaşılan bir birikimin sonucudur. Bu deyişlerin
altında, bu gemiyi yüzdüren kocaman bir kültürel birikim yatmaktadır.
Deyişlerin (Şiirlerin) tümünde, sanırsınız bir kalemden çıkmış gibi
ideolojik bir birlik vardır. Bir olguyu, bir motifi değişik şekillerde
işlemişlerdir ama özünde anlatılan “birdir”. Nasıl Taptuğun kapısında
“Yunus miskin çiğ idik biştik elham dülüllah” denmişse bu ozanların
tümüde böyle bir emeğin sonucu bu olgunluğa erişerek bu güzel şeyleri
üretebilmişlerdir. Yoksa bu kadar büyük başarılar, yüzlerce yılı
geride bırakarak günümüze gelen, her çağda güncelliğini kaybetmeyen
yapılar tesadüfler sonucu olamazdı. Ozanlarımız bu uğurdaki
çabalarında Alevi tarihinin yarattığı bu değerleri biliyorlarmış ki
bunları yeniden yeniden üretmişler, oya gibi boncuk boncuk işleyip bu
günlere ulaştırmışlar. Bu gün bunların anlaşılıp özüne layık bir
biçimde yorumlanması içinde, bu kültürün bilinmesi gerekiyor. Örneğin
aşık Hüseyin bir deyişinde “Fargeyledik be altında noktayı” der; aşık
böylece, Hz. Alinin Muaviyeye karşı yürüttüğü kampanya sırasında
yaptığı bir konuşmasına atıfta bulunur. Bugün bununu eserine alacak
sanatçıda bunun ne anlama geldiğini, burada ne kast edildiğini
öğrenmişse,
bunu hem düzgün okur, hem de düzgün yorumlar; yoksa bozuk bir saatin
bazı anlar doğruyu gösterdiği gibi iş tesadüfe kalır.
Bunları
bu gün anlamak isteyende, anlayarak söylemek isteyende bu deyişlerin
ruhunu hissetmek için bunları bilmelidir. Bu deyişler, bu şiirler
aslında bir birlerini tamamlarlar. Bunları söylerken, okurken tümünü
söyleye bilsek, birinden öğrendiğimiz bir bilgi diğer bir deyişi
anlamamıza yol açar. Bu yüzden bu günlerde bu deyişlerimizi kasetine
okuyan sanatçılarımıza eserin tümünü okuyamasa da, deyişin tümünü
eserinizin kapağında yazınız diye önermeli, bunları yapmaya teşvik
edip, bunu yapanları taktir edip, övmeliyiz. “Marifet taltife tabidir”
derler, bizde iyi olanları övüp herkese göstererek, örneğin gücüyle
herkesi bu yola zorlamalıyız. Bu konuda Ruhi Su’nun kasetlerindeki,
özen, titizlik iyi bir örnektir, bu günlerde ise Kalan Müziğin
çıkardığı “Arşiv Serisi” her türlü taktiri hak eden çığır açıcı güzel
bir örnek. Aslında, bu kültürü işleyen ortalama bir kaset böyle bir
emeğin ürünü olarak ortaya çıkmalıdır, ortalamamız böyle olmalı ki,
bununda üzerinde de yükselecek dağlarımız tepelerimiz olabilsin.
Deyişleri
yazarken şunu fark ettim; bu deyişleri yazdıran insanlar deyişleri;
aşık malı, Mürşit malı diye ikiye ayırıyor. Aşık malı deyişle içindede
yedi ulularınkine ayrı bir yer veriyorlar.
Mürşit malı diye; Katibi, Fevzi Şiri, Hasreti, Cemali gibi Hacıbektaş
soyundan gelen Çelebileri kastediyorlar. Cemlerde aşıklar atışırken
bir aşık mürşit malı deyişler söylemeye başlarsa, diğer aşıkta mürşit
malı söylermiş; sonra mürşit mali deyişleri az bilen söyleyecek deyiş
bulamadığından susar, kimin bildiği çoksa o bildiklerini peş peşe
söyleyerek sözü bağlarmış.
Bende
“gerçeğe hü” diyerek sözü bağlıyorum; gerçeğe hü
A. Rıza
Aydın
Kaymak Köyü – 2 Ağustos 2003 ; 16.Mayıs 2004
ŞİİR EKLERİ:
Ek- 1
Seyit Sultan Celal dünyadan göçtü
Seyit sultan Celal dünyadan göçtü
İbtiyi
tanımı lokman ağladı
Erenler
sağına soluna geçti
Hazreti
Pir Balım Sultan ağladı
Sabah
namazında koptu bir figan
Hatice
Fatime eyledi evkar
İşitti bu
hali Feyzullah sultan
Ah etti
ciğerim büryan ağladı
Saatler
tutuldu çanlar çalınmaz
Ademden
Hateme dengi bulunmaz
Dahi
selevatsız ismi anılmaz
Onun için
ehli iman ağladı
Kıble
tarafına döndü yönünü
Dört
meleyke geldi okşar tenini
Giyittiler şahı Merdan donunu
Şetti
baki şahı Merdan ağladı
Teneşir
üstüne koydu yudular
Orda
muradına aldı adiler
Sultan
Feyzullahı yalınız koydular
Gökte
melek yerde insan ağladı
Muhammet
sağında Ali solunda
İmam
Hasan İmam Hüseyin kendi halinde
Dedeler
Dervişler tabut kolunda
Gökte
melek yerde insan ağladı
Hafızlar
yanında illa fetane
Okurlar
kuranı azimi mevla
Zeynel
Abidin’de ta şuptan şupa
İmam
Bakır ile zindan ağladı.
Üçler
kapısından içeri girdi
Musalla
taşında namazın kıldı
Hazreti
Hünkara yüzünü sürdü
İmam
Cafer Ali imran ağladı
Musayı
kazımın indi belinden
İmam
İrizanın koktu gülünden
Has
bahçenin seher bülbüllerinden
Kan
akardı çeşmi giryan ağladı
İmam
bilmeyenin kalbi kör oldu
Muhammet
Tağı ile Nağı nur oldu
Kırklar
meydanına girdi sır oldu
Bir nur
doğdu şemsi çihan ağladı
Onur
doğdu Feyzullahın başına
Gadem
bastı Muhammedin yaşına
Ol Hasan
askeri Mekdi coşuna
Haykırı
ben sahip zaman ağladı
Kelemi
cevadende oldu hesabı
Ebdebi
kabirde buldu hesabı
Bin
ikiyüz yetmiş dörtte Şahabı
Kerbelada
ulu divan ağladı
Kaynak : Kaymaklı Navruz Aydın
Ek- 2
Zeynolmuş kâkülün enver
misali
Boyun
erguvandan güzelsin güzel
Çatılmış
kaşların gonca-yı âla
Ay mâh-i
tabandan güzelsin güzel
Hüsnünde
yeşil hat aşikar olmuş
Çatılmış
kaşların zülfikâr olmuş
Gözlerin
aleme hükümdar olmuş
Mührü
Süleyman’dan güzelsin güzel
Velim aydur suretin hatmi secdegâh
Sensin
bütün güzellere pişigâh
Bir nebi
neslisin adil padişah
Hasılı
cihandan güzelsin güzel
19 temmuz
2003 - Kaymak Köyü
Ek 3.
Selevattan indi nişan
Muhammet
ehli dindir
Deyverin
ey sofular
Evvelki
imamınız kimdir:
Birincisi
İmam Ali
İkincisi
İmam Hasan
Üçüncüsü
İmam Hüseyin
Dördüncüsü İmam Zeynel
Beşincisi
İmam Bakır
Altıncısı
İmam Cafer
Yedincisi
Musa’yı Kazım
Sekizincisi İrizayı Haldır
Dokuzuncusu Muhammet Tağı
Onuncusu
Ali’yel (Ali gel) Nağı
On
birincisi Hasan Ali Askeri
On
ikincisi Mehtiyi sahip zaman
Derviş
Alim bakışına
Böylece
girdim düşüne
İki cihan
güneşine
Oda din
ile imandır
Kaynak
kişi : Navruz Aydın Kaymak Köyü
Ek4
KUDRET KANDİLİ -1
Gudret gandilinde balkıyıp duran
Muhammet
Alinin nurudur vallah
Zuhûr
edip kafirin leşkerin kıran
Elinde
Zülfikar Ali’dir billah
Elinde
Zülfikar altında düldül
Önünde
Kanber’in dilleri bülbül
Hatice’yi
Fatime anam cennette bir gül
Ona
sırrım dedi Hak Habibullah
Fatime
anamdan doğdu Hasan Hüseyin
Onların
nuruyla ziyalandı din
Kırk pare
bölündü Zeynel Abidin
Çekelim
yasını hasbetenlillah
Muhammer
Bakırdan Caferi Sadık
Musayı
Kazıma İriza dedik
Târikat
abıyla cismimiz yuduk
Hak
buyurdu müminin kalbi beytullah
Tağı Nagı
müminlerin civanı
Ol Hasan
Askeri cismim sultanı
Elinde
höçceti Mehdi zamanı
Vakit
tamam oldu gönder ya Allah
Ta ezel
ezelden böyle buyruldu
Hariciler
bu dergahtan sürüldü
Kün
deyince yedi kat yer dürüldü
Bir
harfinen bina kurdu arşullah
Virani’yem niyazım var üstaza
Elinde
Zilfikar ol ehli gaza
Bin bir
dondan baş gösterdi Murtaza
Bir
bilmişim mürşüdümdür eyvallah.
19 temmuz
2003
Kaynak: Navruz Aydın -Kaymak Köyü