|
|
|
Güncel ve Tarafsız Haber |
|
|
|
Erdoğan Aydın Kapıda bekleyen savaş Alevi hareketinin de sınavı olacaktır ABD’nin dünyayı kendi çıkarlarına göre düzenleme kararlılığı çerçevesinde, Irak’a yönelik ciddi bir savaş olasılığı ile karşı karşıyayız. Halen Irak’a egemen olan Saddam rejiminin, hiç kuşkusuz savunulabilecek hiçbir yanı yoktur ve yıkılması, başta Irak halkları olmak üzere elbette ki insanlığın yararınadır. Bununla birlikte, insanlık bu savaşa karşı çıkmak durumundadır. Çünkü bu savaş, ABD’nin diğer tüm savaşları gibi bir tahakküm savaşıdır. Dolayısıyla bunun sonucunda karşılaşacağımız durum, daha demokratik bir Ortadoğu ve daha adil dünya değil, ABD’nin dünya egemenliğinin biraz daha pekişmesi ve Ortadoğu’nun ABD çıkarlarına biraz daha teslim olması demek olacaktır. Bu egemenlikten üreyecek olan statünün demokrasi ve adalet olmayacağı gibi laiklik de olmayacağını görmek için insanlığın yeterince deneyimi mevcuttur. Çünkü ABD çıkarları, hangi kavramın ardına sığınırsa sığınsın, sonuçta eşitsizlik ve tahakkümün yaygınlaşmasını sağlamaktadır. Bu tahakküm için Onun müttefik kombinasyonunda diktatörler, şeriatçılar hep baskın öğe olmuştur. Bu son savaşta da mazeretler aynı ikiyüzlülüğe işaret etmektedir. Savaş bahanesi olarak Irak'ta olduğu varsayılan silahların çok daha tehlikelileri, binlerce kat fazlasıyla ABD ve müttefiklerinin depolarında tıka basa bulunmakta ve bunların sayısı ve niteliği her gün artmaktadır. Bunlar bir yana insanlık suçlarını yargılayacak uluslararası mahkemeyi tanımayan güç odağı ABD’dir ve müttefiklerini de buna zorlayarak, demokratik bir hukuk denetiminin dünyaya egemen olmasını engellemektedir. Dünyanın çatısını delen kimyasalların kullanımını yasaklayan anlaşmanın engeli de, ırkçılığa karşı hukukun oluşumunun da engeli, hep olageldiği gibi ABD’dir. Ortadoğu’nun gerçekte en temel sorunu olan Filistin sorununun, İsrail’in insanlık dışı politikasıyla çözümsüzlükte tutulmasını sağlayan da ABD’dir. Demokrasi bahanesiyle bombalanan ve sömürge valisinin kontrolüne alınan Afganistan’daki şeriatçı yıkım tamamen ABD’nin ürünüdür. Bu liste uzatılabilir ve her uzatılmasında ABD’nin insanlığın canına değen sorunlardan yana kaygısı olmadığı, onun biricik kaygısının kendi egemenliğini tahkim etmek olduğu gerçeği biraz daha pekişmektedir. Irak rejiminin yıkılmasının ABD için bu kadar büyük bir önem taşıması, öncelikle Irak’ın Ortadoğu’nun ikinci büyük petrol rezervi olması ve bu rezervlere, ABD muhalifi bir güç odağının hükmetmesidir. Bu durumda Saddam iktidarda olduğu müddetçe, Ortadoğu güç dengelerinin ABD çıkarlarına uygun düzenlenmesi mümkün olamayacaktır. Dolayısıyla karşımızda duran sorun, bir Arap diktatörünün devrilmesi ve belki de bugünkü Irak yerine görece demokratik bir Irak’ın kurulması değildir. Sorun Ortadoğu arenasının, dünyanın küresel diktatörü tarafından kontrol altına alınması çabasından kaynaklanmaktadır. Bunun doğal sonuçları ise, Ortadoğu’daki olası bağımsızlık eğilimlerinin ezilmesi, petrol kaynakları üzerinde ABD tekellerinin denetiminin artması ve ABD’nin dünyanın diğer güç odaklarına karşı görece üstünlüğünün pekişmesidir. Tüm bu boyutları yanı sıra, bizzat neden olacağı insanlık trajedileri nedeniyle de savaşa karşı çıkmamız gerekmektedir. Çünkü savaş, kimler ve hangi amaçlarca yürütüldüğünden bağımsız olarak, masumlar başta olmak üzere yüzbinlerce insanın ölmesi, geride kalanların büyük acılara mahkum olması, insanlık emeği ürünlerin yakılıp yıkılması, değerlerin erozyona uğramasıdır. Savaş, demokrasi ve kalkınma çabalarına her seferinde bu yıkım üzerinden yeniden başlanması, buna karşılık başta silah tüccarları olmak üzere bir avuç uluslararası tekelin kârlarına kâr katması, egemen güç odaklarının egemenliklerine egemenlik katmasıdır. Dolayısıyla savaş olasılıklarıyla karşı karşıya kaldığımız böylesi her dönemeçlerde salt sözle yetinmemek durumundayız. Nerede barış için bir mevzi elde etme olanağı varsa ve bunun için kimlerle birlikte olabilirsek onlarla birlikte barışı korumak ve sorunları barışçıl yollardan çözmek için kararlı bir irade ve çaba sergilemeliyiz. Üstelik söz konusu bu savaş biz Türkiyelileri, diğer insanlar ve ülkelerden çok daha fazla ilgilendirmektedir. Çünkü hemen yanı başımızda ve bizleri de içine alarak gelişecek olan bir savaşla karşı karşıyayız. ABD’nin daha şimdiden 20 bin asker talebiyle bu savaş, çocuklarımızın ölmesi riskini alabildiğine arttıran, topraklarımızın karargâh olarak kullanılacağı, önceki Irak savaşında olduğu gibi ekonomik ve sosyal olarak bizi ciddi anlamda etkileyecek bir karakter taşımaktadır. Dahası bu savaş, güvenlik kaygılarını arttıracağından, siyasal rejimimizin mevcut anti demokratik karakterini biraz daha pekiştirecek bir etki yapacaktır. Dolayısıyla yaşanan aktüel durumda savaşa karşı olmak aynı zamanda demokrasi mücadelesinin olmazsa olmaz gereği olarak biçimlenmektedir. *** Alevi değerleri ve sorunları bağlamında savaşa karşı gösterilecek duyarlılık daha da yaşamsal bir önem kazanmaktadır. Çünkü savaşa karşı çıkmak Alevi değerlerine sadakatin yanı sıra, mevcut konjonktürde Alevi kimliğini savunmanın ve meşruiyetini arttırmanı da olmazsa olmaz gereklerinden biridir. Alevi kimliği, her türden savaşçı zihniyetten olduğu gibi ortodoks Sünni-Şii kimliklerden de ayrımla, egemenlik ve dini yayma savaşlarını, dinler ve egemenlik hiyerarşilerini, tebaa hukukunu, savaşın kutsanmasını ve öldürmenin meşrulaşmasını reddeden bir kültürel şekillenmedir. Kapımıza dayanan bu savaş vesilesiyle tüm bu erdemlerin tekrar bilince çıkarılması ve yaygınlaştırılması gerekmektedir. Bu yapıldığı oranda, Anadolu’nun en yerli kültürü olan Aleviliğin daha yüzyıllar öncesinden barış fikrine nasıl anlamlı bir destek ürettiği gerçeğini de yaygınlaştırdığımız gibi, Alevi kimliğine yönelik asimilasyon çabalarının da daha büyük desteklerle püskürtmüş olacağız. Alevi tarihi önemli oranda savaşlarla biçimlenmiş olmasına karşın, bu savaşlar hep kendini koruma veya zulme başkaldırı temelinde biçimlenmişlerdir. Egemenlerin asimilasyoncu ve tahakkümcü dayatmalarına karşı direnişle biçimlenen bir hayatı olmuştur Aleviliğin. Ancak bu biçimlenişte dönem dönem savaşı kutsayan yönelimler sergilemiş olmakla birlikte, buradan savaşçı bir felsefe ve teorizasyon çıkarmamıştır. Aksine hak bilinci, kendi haklarını koruma ve ötekinin hakkını kollama bilinci geliştirmiştir. Öyle ki yüzyıllar öncesinin geleneksel atmosferinde, günümüz modern koşullarının ürünü olan sosyalizmin savaşa yaklaşımıyla özdeş bir kimlik sergilemiştir. Bu kapsamda Alevi literatürü, geleneksel egemen ideolojilerin “cihat” kavramsallaştırmasına itibar etmemiştir. “Fetih” ve “gaza” gibi kavramları ise içselleştirmemiş veya anlamlarını değişime uğratmıştır. “Din için” savaş zihniyetine uzak ve karşıt felsefesiyle Aleviliğin, “milli çıkar” için savaş zihniyetine karşı olması da onun olmazsa olmaz gereğidir. Dini aidiyetin bir üstünlük ve başkasına karşı “hak” iddiasının dayanağı yapılmasına sistematik olarak karşı çıkmış olan Alevi geleneğinin, aynı bağlamda, bu gerekçelendirmenin modern koşullardaki versiyonu olan, milli aidiyetin bir üstünlük ve başka milletlere karşı “hak” iddiasına dayanak yapılmasına karşı çıkması da felsefesinin özü gereğidir. Bu noktada Küfür ile iman dahi Hicap imiş bu yolda Safalaştık küfürle İmanı yağmaya verdik (Yunus) diyerek, ortodoks anlayışın temel ayrım ve düşmanlık ekseni olan kâfir / mümin ayrımını, gerekirse”küfür” ile safalaşıp “iman”ı yağmaya vermek derekesinde dışlayabilen bu anlayış, bizi başka inanç ve milletlere karşı düşmanlıkla donatan her türden koşullandırmaya ve “ötekine” karşı tanımlanan her türden “çıkar” anlayışına karşı kararlı bir duruşa zorunlu kılar Alevilik, hayat felsefesini belirleyen hak bilinci temelinde uzlaşı ve barışın simgesi olarak, inanırlarına kızıl börkün yanında tahta kılıç giydirmiştir. Fetih algısını gönüllerin fethi olarak değiştirmiş, haraca bağlama, inanç değişimine zorlama ve boyun eğdirmeyi felsefesinden dışlamıştır. Kılıcını savunma ve zulme başkaldırı amaçlı kullanırken; felsefi düzlemde egemenlerin ve ortodoks din anlayışlarının çelik kılıcına karşı tahta kılıcı sembol yapmıştır. “72 Millet / inanç birdir bize” temel deyişinde de gösterdiği gibi, barışçılığın olmazsa olmaz felsefesine uygun olarak, diğer aidiyetlere karşı eşitlik kapsamlı teorizasyona yönelmiştir. Yunus’un bir deyişinde de belirttiği gibi; Cümle yaratılmışa Bir göz ile bakmayan Halka müderris olsa Hakikatte asidir anlayışında bulmuştur felsefesini. Aynı bağlamda Yunus; “Sen sana ne sanırsan / Ayruğa da onu san” perspektifi sunmaktadır bize. Bu kapsamda “kamil insan” anlayışı içinde “eline, beline, diline sahip çıkmak” anlayışını kendine ilke edinmiş, bu kapsamda barışın bir diğer olmazsa olmazı olan hak ihlali ve saldırgan tutuma karşı sistematik bir tavır içinde olmuştur. Savaşa, zorbalığa ve hak ihlaline karşı aşkı yüceltmiş, tanrısıyla ilişkisini olduğu gibi diğer insanlarla ilişkisini de bu eksende biçimlendirmiştir: Çalış kazan ye yedir Bir gönül ele getir Bin kâbeden yeğrektir Bir gönül ziyareti (Yunus). Keza, Gelin tanış olalım İşi kolay kılalım Sevelim sevilelim Dünya kimseye kalmaz deyişinde de görüldüğü gibi, dünya tasarımını da barış ve empati üzerine kurar. Yine Yunus’un bir diğer deyişinde de görüleceği gibi, söz ve davranışın özkontrolünü emreder bu felsefe: Söz ola kese savaşı Söz ola bitire başı Söz ola ağılı aşı Bal ile yağ ede bir söz Ancak başta da belirttiğim gibi Alevilik, salt bir pasifizm olmamış, Hıristiyan kutsal kitabında belirtilen cinsten, saldırı karşısında diğer yanağını uzatma tavrı sergilememiştir. Dadaloğlu'nun, Belimizde kılıcımız kirmani Taşı deler mızrağımız temreni Hakkımızda devlet etmiş fermanı Ferman padişahın dağlar bizimdir şeklindeki o özlü deyişinde de ifadesini bulduğu gibi, karşı çıkma bilincine sahiptir. Bir önemli farkla ki, savaş, hakkını koruma, zulme direnme temelinde biçimlenmektedir. Haksızlığa direnç onun olmazsa olmaz özelliğidir ve Pir Sultan Abdal’ın deyişlerinde, Aleviliğin bu kendine özgü niteliğinin daha da özlü ifadeleriyle karşı karşıya kalıyoruz: Gelin canlar bir olalım Münkire kılıç çalalım Yoksulun hakkın alalım Tevekkeltü taalallah diye kendini kuran bir anlayışla karşı karşıyayız. Görüldüğü gibi burada da bir tevekkül bilinci vardır; ama Sünni-Şii ortodoksiden temel ayrımla, adalet için mücadele ve yoksulun hakkını alma iradesini tamamlayan bir içerikte biçimlenir. Hak ihlali karşısında pervazsızlığa varan tavır sergiler: Muhammed Mehdi'nin hak sancağını Çekelim bakalım nic’olursa olsun Teber çekip münkirlerin kanını Dökelim bakalım nic’olursa olsun Müminleri bir katara dizelim Güruh güruh şu alemi gezelim Münkirlerin sarayını bozalım Yıkalım bakalım nic’olursa olsun demekten geri durmaz. Tüm uzlaşıcı ve barışçıl niteliğine rağmen, dayanma sınırının aşılması sonrasında savaşı büyük bir coşkuyla sahiplenir: Kızılırmak gibi bendinden boşan Hama’dan, Mardin’den, Sivas’tan döşen Düldül eğerlendi Zülfikar kuşan Alim ne yatarsın günlerin geldi Yine Yunus’un, Geçti beyler mürüvveti Binmişler birer ata Yediği yoksul eti İçtiği kan olmuştur şeklindeki o özlü deyişinde görüldüğü gibi, egemenlik ilişkilerini sınıfsal nitelikleriyle analiz eden bir felsefe ile karşı karşıya olduğumuzu görüyoruz. Ancak onun savaş karşısındaki asli duruşunu, bin yıla varan bir zaman diliminden başlayarak geliştirdiği, savaşa neden olan haksız öğeleri dışlayan felsefesinde buluyoruz. Buna karşı seçeneği, maddi çıkar ve farklı kimlik temelinde düşmanlaşmanın kategorik reddi, buna karşılık maddi olanakların paylaşımı ve farklılıkların korunması gereken bir hak ve zenginlik olarak algılanmasıdır. *** Bütün bu aktardıklarım, Aleviliğin barış ve uzlaşıcılığı yanı sıra aynı zamanda hak kavramı ve korunmasını da felsefesine içselleştirmiş bir inanç olduğu gerçeğiyle bizi karşı karşıya bırakır. Savaşlarla yoğunlaşmış tarihine rağmen, onun savaşa katılımdaki tutumu, zulümlerden kurtuluş ve adaleti sağlama amacıyla, dahası tamamen özsavunma temelinde biçimlenmiştir. Tarihte zorun rolüne işaret etmiş, ama buradan hareketle zoru kutsayan sonuçlardan uzak durmuştur. Özetle Alevi gelenek savaşı ilke olarak dışlamamış, ancak onu savunma ve zülme başkaldırıyla sınırlamış, ama buna karşılık, savaş nedeni olabilecek her türden ayrımcılığa, farklılıklar temelinde kin ve düşmanlık kışkırtıcılığına ilkesel düzlemde karşı çıkmıştır. Dahası savaş atmosferinin oluşmasını engellemek ve barışa kalıcı zemin oluşturmak üzere farklılıkların meşruluğunu, dokunulamaz birer hak olduklarını içselleştirmiştir. Dolayısıyla onun bu savaş / barış ikilemindeki asli yanı belirlenecekse, bu, her türden tartışmadan uzak bir şekilde barışçıl bir tutumdur. Bir Anadolu hümanizması ve barışçılığı olarak biçimlenmiş olan Alevilik, bu tutumunu salt pasif bir inanç olarak değil, aynı zamanda uğrunda emek verilecek, tutum takınılacak bir sorumluluk olarak biçimlendirmiştir. Dolayısıyla tam da savaş arifesinde olduğumuz bugün Alevi tutum, her türden savaşçılığa, müdahaleciliğe, egemenlik yaygınlaştırma yönelimlerine karşı açık tutumda belirginleşmektedir. Dahası barışı ve hak eşitliğini tehdit eden güç politikaları kimden gelirse gelsin karşı durmak yanı sıra, böylesi dönemlerde yaygınlaşabilecek olan, güç odaklarına yedeklenerek kendine çıkar üretme zihniyetlerine karşı da uyanık olmak, Alevi geleneği ve felsefesini korumanın olmazsa olmaz gereğidir. Aksi bir tutum, ne kadar pasif olursa olsun, Aleviliğin kirletilmesi ve kendine yabancılaştırılması olacaktır. Bu bağlamda ABD’nin “milli çıkar” gerekçesiyle Irak’a müdahalesine karşı çıkmak durumunda olduğu gibi, savaşın Kürt devletine neden olacağı gerekçesiyle Türkiye’den geliştirilebilecek bir diğer savaşa da karşı olması gerekmektedir. Birey, kültür ve kimlik olarak kendimiz için meşru gördüğümüz her şeyi aynı oranda başkasına da meşru gören, kendimiz için hak ihlali gördüğümüz her şeyi aynı oranda başkası için de hak ihlali gören bir anlayışın, ülkemize, bölgemize ve dünyamıza hakim olmasını sağlama sorumluluğumuzu bugün daha da büyük bir duyarlılıkla anımsamak durumundayız. Bu, aynı zamanda Alevi felsefesi ve evrensel haklar hukukunun da bize yüklediği temel bir sorumluluktur. Özetle Alevi kimliğinin toplumsal siyasal arenada, kendine uygun olarak kendini var edebilmesi ile söz konusu bu savaşa kararlı bir şekilde karşı çıkmak arasında doğrudan bir ilişki bulunmaktadır. Savaşa karşı olmak Alevi kimliğine uygun bir konum sergilemenin yanı sıra kendini, savaş zihniyetindeki iktidara karşı var edebilmek için de olmazsa olmaz bir önem taşımaktadır. Savaşa ses çıkarmamak ise, yüzyıllardır sürdürüle gelen, Alevi kimliğinin asimilasyonunu daha da derinleşmesi sonucunu üretecektir. Pir Sultan Abdal 10 (2002) 51: 7-14'ten. Aleviyol, 19.3.2003 Yorum |
| Ana Sayfaya |
|Gündem | Yorumlar | Yazarlar | Politika | Dünyadan |
| Derneklerden | Belgeler | Kültür & Sanat | Alevilik| Arama |