Güncel ve Tarafsız Haber

Kamusal alan, türban, özgürlük

Cumhurbaşkanı, Başbakan'ın türbanlı eşini hiçbir resmi davete çağırmıyor. Önceleri yalnızca AKP'lilerin sorunuymuş gibi algılanan konu, NATO Zirvesi'ne ev sahipliği yapan Cumhurbaşkanı'nın, Başbakan'ın eşini Dolmabahçe'ye davet etmemesi sonrasında, ülkemiz entelektüellerinin de gündemine taşınmış bulunmakta. Haziran sonuna kadar "münferit" muamelesi gören bu durum, bu yıl hem Leyla Şahin'in AİHM'de kaybettiği dava nedeniyle hem de Başbakan'ın türbanlı eşinin hemen hemen hiçbir resmi etkinliğe çağrılmıyor oluşuyla temel hak ve özgürlükler sorunsalıyla ilişkilendirilme noktasına taşınmış oldu.

PEKİ YA ÖTEKİ?
Türbanlı bir yakınım yok ama vakıf yurtlarında zorla namaza kaldırılıp oruç tutturulan tanıdıklarım bulunuyor. Bu nedenle ne zaman türbana özgürlük sorunu tartışılsa, ben ısrarla bütün özgürlüklerin birbirleriyle ilişkili olduğu gerçeğinden hareketle "peki ya diğerleri?" diye soruyorum. Bazıları, bu söylemden yasakçı sonuçlar üretebiliyor ama benim meramım üzüm yemek. Hareket noktam, temel insan hak ve özgürlükleridir. Her ne kadar türban sıradan bir başörtüsü olmaktan çok, siyasal İslam'ın kadınlar üzerinden sistemle hesaplaşmasının simgesi olsa da başörtüsü de bu haklardan biridir ve herkesin inancına uygun giyinmesi bir haktır. Zaman zaman türbanın simge olmanın ötesine taşıp, farklı inançlar üzerinde bir tahakküm aracına dönüştüğünün bilincinde olarak, hem türbanın inançlarının gereği olarak takılmasını hem de bir tahakküm aracına dönüşmediği sürece bir siyasal simge olarak kullanılmasını sakınca görmediğimin de altını çizmek istiyorum. Türban yasağı kamusal alan kavramı ile özgürlük sorunsalı arasına sıkışmış durumdadır. Anlaşılan o ki, AİHM'nin kararından sonra, Sünni Müslümanlığa sınırsız özgürlük tanınmasının savunucuları dahi, kamu hizmeti alan-veren ayrımıyla bir kamusal alan sınırı çizmeye çalışıyor. Başbakan Erdoğan da benzer bir ayrımı savunuyor. O halde AİHM'nin kararının İslamcılar üzerinde beklenenden daha kuvvetli bir hegemonya oluşturduğu söylenebilir. Altını çizerek söylüyorum: Kriter bu olacaksa, mekânın Çankaya ya da Dolmabahçe olması farketmez. Emine Erdoğan'ın, zirve yemeğine çağrılmamış olmasında bir hak ihlali yoktur. Zira zirveye katılanlar Dolmabahçe'de tesadüfen buluşmuş değiller. Emine Hanım, başbakanın eşidir ve Başbakan kamu hizmeti vermekle mükelleftir. Çünkü bu tarz zirvelere vatandaş Emine hanımların, işin icabı olarak, asla çağrılmadıkları bilinir.

TAHAMMÜL EDEBİLMEK
Denklemi yanlış kurarsanız doğru sonuca ulaşamazsınız! Çankaya'daki yasaklamayı içine sindirenin Dolmabahçe'ye itiraz hakkı olmaz. Bu tarz ayrımlar, özgürlük kavramının ruhuna aykırıdır. Ancak din ve inanç özgürlüğü alanında toplumsal mutabakata erişmek, özgürlükleri kısıtlananların kendileri kadar diğer inançlara da özgürlük talep etmeleriyle olanaklı olabilecektir. Klasik belirlemedir; kendin için istediğini başkası için istemediğin sürece sonuca ulaşmak olanaksızdır. İşte düğüm buradadır; çözümü buradan üretmekse hayli problemlidir. Çünkü, İslam dini, farklılığı zenginlik olarak görmez. İslamcı literatür eksen alınırsa, İslam'ın farklı dinlere hoşgörü gösterebilmesinin koşulu da, kendi hegemonyasının kabulüyle mümkündür. Hele hele İslam dininin farklı yorumlanmasına asla tahammül edilemez. Örneklemek gerekirse türban takan, "ben türban takarım, çünkü bu benim dinimin gereğidir" diyor; Alevi çıkıp benim inancımın gereği de budur dediğinde de, kendisi için özgürlük isteyen İslamcı, "ama Alevilik din değil ki" demekte hiçbir beis görmüyor. Türban feveranı koparanların, örneğin Aleviler açısından önem arzeden cemevlerinin yapılmasına karşı çıkmaları başka türlü nasıl yorumlanabilir ki? O halde çözüm için sorunun kaynağına geri dönmek ve o noktada herkesle eşitlenmeyi kabul etmek lazımdır.

KUYUNUN DİBİNDEKİ TARTIŞMA
Türkiye'ye bakalım. Sünni Müslümanlık, hem resmiyette hem de fiiliyatta baskın din niteliğindedir. Bu baskınlık, Diyanet İşleri Başkanlığı'nın Sünni Müslümanlığı örgütleyen bir kuruluş olması, zorunlu din derslerinin varlığı, ibadet yerlerinden camilerin anlaşılması örneklerinde olduğu gibi, laikliği ihlal etmektedir. Laik olduğu iddiasında bulunan devletin kendi bütçesinden finanse ettiği 70 bini aşkın cami ve istihdam ettiği yüzbini aşkın din görevlisi bulunması, bunların arasında Sünni Müslüman olmayan bir kişinin dahi bulunmuyor olması, türbanı simge yaparak, kendi mecrasında özgürlük arayanlar için yeterince uyarıcı değil mi? Hadi İslam jargonuna uygun açıklayalım; özgürlük sırat köprüsüne benzer. Denge tutturulamazsa "cehennem"in kızgın ateşlerine düşmek işten bile değil. Türban ve kamusal alan tartışmalarına bu gözle bakmakta fayda var.Bütün bunlardan yalıtılmış kamusal alan, türban ve dolayısıyla özgürlük tartışması, sonuçsuz bir tartışmadır. Zaman zaman entelektüellerin arasında süregiden tartışmalara katılıveren Erdoğan, pratik politik tutumu nedeniyle dünyaya bir kuyudan bakıyor. Peki ya bu tartışmayı, din ve vicdan özgürlüğü alanındaki diğer sorunlardan yalıtarak ele almakta Erdoğan'dan geri kalmayan aydınlara ne demeli? Buyrun kuyunun dışına çıkalım!

Birgün Gazetesi

| Ana Sayfaya |

|Gündem | Yorumlar | Yazarlar | Politika | Dünyadan |

| Derneklerden | Belgeler | Kültür & Sanat | Alevilik| Arama |

 

aleviyol@aleviyol.com