Güncel ve Tarafsız Haber

Murat Aksoy

Kamusal alan ve laiklikten önce neyi tartışmalıyız?

Bir gergin resepsiyon daha geride kaldı. Ancak bu kez durum gerçekten, bundan öncekilerden çok farklıydı. Bundan önce krizin bir tarafta aktif başrol oyuncusu haline getirilenler, bu kez pasif kaldıkları bir süreçte başrol oynadılar.

Kim gergin?

Aslında kim ne derse desin, "devlet" açısından AKP'nin 3 Kasım seçimlerinde elde ettiği başarı, tek başına bir gerginlik kaynağıdır ve bu her fırsatta hatırlatılmaktadır. AKP'nin bütün derdi, bu gerçeğin farkında olarak bu gerginliğin tarafı olmamaya çalışmaktır. Bu süreç AKP açısından hem kimliksileşme hem de bu kimliksizliği yeni bir kimlik inşa ederek örtme sürecidir. Muhafazakar Demokrasi, bu çabanın bir sonucudur.

Niye?

3 Kasım seçimleri sonucunda tek başına hükümet olan AKP, Türkiye için yeni bir süreç başladı.

Burada sıkça yazdığımız gibi, AKP hükümeti Türkiye açısından bir çok önemli ilki işaret etmektedir. İlk önemli nokta, Cumhuriyet ile birlikte kamusal alanda yasaklı bir kültürel kimlik seçimden birinci parti olarak çıkmakla kalmadı tek başına hükümet oldu. Diğer bir nokta ise bu durumun, Türkiye tarihinde çok partili süreci sadece görüntüde bırakmayıp bunun fiili duruma çevirmiş olduğudur.
AKP'nin hükümet olmasıyla, temsil ettiği kültür ve geleneğin bir takım sembolik işaretlerin doğal olarak "devlet" katına ancak bu kez hak edilmiş/meşru bir pozisyonda taşındı. İlk olarak Meclis Başkanı'nın eşi ile birlikte havaalanından Cumhurbaşkanı uğurlanması ile başlayan, sonra 23 Nisan'da Meclis Başkanı sıfatıyla ev sahibi olarak düzenlenen resepsiyon da ve son olarak 29 Ekim'de Cumhurbaşkanı'nın ev sahipliğinde yapılacak 80. yıl Cumhuriyet resepsiyonun başrolünde sürekli aynı sembolik işaret öne çıktı; "türban/başörtüsü".

Ancak son tartışma ters bir sürece işaret ediyor. Bugüne kadar devletin bir şekilde pasif bir tarafı olduğu bu tartışmalar, Cumhurbaşkanı tarafından yollanan resepsiyonu davetiyesi ile devletin etkin tarafı olduğu bir tartışmayı başlattı.

Ne yaptı Sayın Cumhurbaşkanı, eşleri kapalı olan AKP'li milletvekillerine resepsiyona eşlerini getirmemeleri için tek kişilik (eşsiz) davetiye yolladı. Buna karşı eşlerinin başı açık olduğu bilinen AKP'li ve CHP'li milletvekillerine ise iki kişilik (eşli) davetiyeler göndermiş. Üstelik bu ayrımın sadece milletvekillerine yönelik değil, yargı içinde bazı yetkililere de yapıldığını öğrendik.

Burada organize bir tezgah olduğu açık. Sonuç itibari ile kimin eşinin başı açık olduğu, kimlerin eşlerinin başlarının kapalı olduğu bir istihbarat işiydi ve bu iş sağlıklı bir şekilde yapılmıştı.

Peki bu davetiyenin anlamı ne?

Bu davetiyenin bir anlamı açık bir ayrımın yapıldığıdır. Bu ayrım sadece insan hakları açısından değil, en yüzeysel yaklaşımı ile insani bir vicdan ayıbı olarak kayda geçmiştir.

Peki bu durum karşısında ne açıklama yaptı Sayın Cumhurbaşkanı; "Bu davet benim kişisel davetim değil, "devlet"'in davetidir" mealinden bir açıklama. Ardında da, "devletin niteliklerinin Anayasa ve diğer yasalarda belirtilmiş" olduğunu hatırlattı.

Sanki "devlet", bu toplumun dışında var olan yaratıkmış gibi sunulup, onu hangi şartlar altında yaşadığını açıklamaya çalışır bir ton var Sayın Cumhurbaşkanı'nın açıklamasında.

Peki bu tartışmaları yaparken görsel medyaya yansıyanlara ne demeli; daha bir (ya da iki) yıl öncesi bir resepsiyon; başları örtülüler katılmış ve bizzat Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer tarafından elleri sıkılarak karşılanmışlardır.

Peki ne değişti bu sürede? Bu tavır ve yorum değişimini tek başına, AKP'nin seçimlerden ilk parti olarak çıkması ve tek başına hükümet kurması ile açıklamak pek mümkün görünmese de, bir şeylerin değiştiği açıktır.

Sorun ne?

Bir kenara bırakalım "kamusal alanı, laikliği, sosyal hukuk devletini, Anayasa Mahkemesi kararlarını" tartışmayı. Bunlara gelmeden daha vahim bir durum var önümüzde. Çünkü önce bu tartışmaları sağlık bir biçimde ele almamızı engelleyen bir zihniyeti aşmak gibi bir sorunumuz var. Devleti toplumdan üstün gören ve devletin tanımlanmış mutlak kabullerini tartışmaya dahi yanaşmayan, ona mutlaklık ve değişmezlik atfeden bir zihniyet. Bu zihniyeti aşmadan diğer tartışmaları ele almak ne anlamlı ne de mümkün.

Devlete bu kadar mutlaklık ve dokunulmazlık atfeden kim olursa olsun, otoriter zihniyetin temsilcisinden başka bir şey olmaz. Üstelik bunun hukukçu olması da bir şeyi değiştirmiyor. Çünkü sonuçta hukuk ta bir zihniyet içinde şekillenip pratik bulmuyor mu?

Aleviyol, 1.11.2003

Derneklerden

|  Ana Sayfaya |

|Gündem | Yorumlar | Yazarlar | Politika | Dünyadan |

| Derneklerden | Belgeler | Kültür & Sanat | Alevilik| Arama |

 

aleviyol@aleviyol.com