|
Hasan KAYA
İstanbul’da Bir Gün
Evden çıktım. Dar sokak aralarını arkamda bırakıp ana yola
indim. El kaldırıyorum gelen geçen taksilere, duran yok. “Müşteri
beğenmiyorlar.” diye aklımdan geçiriyorum. Gelen de durmazsa yürüyeceğim diyip
elimi gönülsüz kaldırmamla durması bir oldu.
“Günaydın” deyip ön tarafa oturdum. Arabama nasıl biri
bindi der gibi bana dönerek “Aleykümselam” demesinden anladım ki ‘Günaydın’
dememi beğenmedi.
“İskeleye lütfen” diyorum.
Bir ters bakış daha. Kısa mesafe olduğuna yoruyorum bu son
bakışı aldırmadan
“İşler nasıl ?” diyorum.
“Sana ne be adam” diyeceği aklımdan geçiyor. Ama demiyor.
“Ham dolsun. Allah’a Şükür iyidir.” diyor.
Anlaşılan anlaşamayacağız. Neyse ki yol kısa... Susmaktan
başka çare yok. Çok sürmeden suskunluğum;
“Sağda uygun bir yerde ineyim” diyorum.
Zınk diye duruyor taksi. Cama yapışacağım neredeyse. Elimi
uzatıp torpido gözüne dayıyorum, kendimi zor kurtarıyorum.
Parasını verip bir an önce inerek, onu da kendimi de
kurtarmak istiyorum. “İyi günler, kolay gelsin” deyip cevap beklemeden inerken;
“Allah razı olsun, hayırlı günler,” diyor...
Yaya geçidi, sarı çizgiler çalışmayan ışıklar. Karşıya
geçmek isteyen gittikçe çoğalan kalabalık içindeyim. Arada biri atıyor kendisini
yola. Karşıdan karşıya bir geçebilsem iskeleye varacağım. Ama bu trafikte biraz
cambazlık, birazda cesaret göstermeden mümkün olmayacak.
Bende kendimi atıyorum yola. Bir bayan sürücü el kol
sallayarak duruyor, sonra bir taksi, bir minibüs derken karşıya geçiyorum.
İnsan kalabalıklar içinde hep tanıdık bir yüz arar. İki
oğlan çocuğu ellerindeki jetonları bir birine vurup ses çıkartarak. “Eminönü,
Beşiktaş jeton.” diye karaborsa jeton satıyorlar. Bir birilerini kolluyorlar göz
ucuyla. Bu bana kardeş, en azından akraba oldukları izlenimi veriyor. Akşama
sonucu belli olacak, bir yarışa tutuşmuşlar. Ne kadar gariplik, terslik varsa
görüyorum. Önümde yürüyen üstü başı dökülen adamın yaylanarak yürümesi,
kollarını abartılı açmaları dikkatimi çekiyor. “Buranın kabadayısı” diye
aklımdan geçiyor. Süzüyorum baştan aşağı, arkasına bastığı ayakkabısından
dışarıda kalmış ayağındaki yırtık çorabına takılıyor gözüm.
Gözüme batıyor her şey. Tersimden mi kalktım ne...
İskeleye yürürken gözüme ilişen genç bir kızı izliyorum.
Beyaz dişleri parlıyor mutluluktan. Mutlu insanlar hep beni etkilemiştir.
İnce belini kıllı bir erkek kolu sıkıca sarmış. Bu yaşta
da böyle olur. Ayakkabı ince topuklu. Etek uzun, son moda. Beyaz buluz son
derece şık. Vücut hatlarını cömertçe gösteriyor. Belindeki kıllı kolun sahibi
beni hiç ilgilendirmiyor.
Kız güzel...
Kaşı gözü, gülmekten aralanmış dolgun dudakları bir içim
su. Aklıma kel olabileceği geliyor bir an. Gördüğüm bütün güzelliği bozuyor bu
düşünce. Yanımdan gelip geçtikten sonra arkasından belli etmeden bakınca bu
ihtimalin çok küçük bir olasılık olduğunu, turbanın içinde toplanmış saçlarından
anlıyorum.
“Hop. Önüne baksana ayı”
“Pardon pardon” diyorum... Yapacak bir şey yok. Adam haklı
“Sana ne be adam elin kızından, başındaki turbandan önüne baksana” diyorum
kendime...
Arabesk yaşıyoruz...
İskeledeki gazete bayisindeyim. Bakınıyorum. El altında
yok alacağım gazete. Sabırsız bir ses “Buyurun” diyor.
“Cumhuriyet yok mu ?”
Milli Gazete, Akit, Zaman en üstte. Spor gazeteleri, ve
bulvar gazetelerinin altından çıkartıp uzatıyor gazetemi. “Bu da gazete mi” der
gibi...
Yolda gazete okuma alışkanlığım yok. Neden gazete aldığıma
ve özellikle Cumhuriyet gazetesinde ısrarlı olduğuma anlam veremiyorum. Bu
sabahtan beri görüp yaşadıklarımdan dolayı “ötekiler” ve “ben” arasına bir sınır
çizme girişimi mi ?
“Biz daha ölmedik” derce meydan okuma mı yoksa. Bu düşünce
çocukça geliyor bana. Hoşuma gitmiyor. Gazetemi katlayıp çantama koyuyorum.
Ardından, Beşiktaş’a motorla mı geçsem vapurla mı derken
kendimi motor iskelesinde kuyrukta buluyorum. Yosun ve tuz kokusunu içime
çekiyorum. Havada dolanan gri bulutlara aldırmadan uçuşan martıları izliyorum.
“Allah ne verirse hayırlısını versin” diyor önümdeki
şişman kadın. Onun önündeki az dönerek.
“Haya kalmadı anam” diyor...
“Kıçını başını açıyor, fıldır fıldır dolaşıyor dayak
yediğinde de soluğu babasının evinde alıyor. Şimdi de tutturmuş boşanacağım
diyor.”
Öndeki bu sefer dönmeden “Babasında bütün kabahat. O arka
çıkıyor kızına. Bir de sözüm ona öğretmen olacak.”
Keskin bir hacı yağı kokusu, denizden gelen yosun ve tuz
kokusunu bastırıyor bir anda. Arkama dönüp bakıyorum. Başında beyaz takkesi,
terbiyeli sakalıyla bir hacı... Dudakları sürekli kımıldıyor. Mırıl mırıl
içinden dualar okuyor.
Motor yanaştı...
“Beşiktaş, hemen kalkıyor” diye bağırıyor genç bir oğlan
Karadeniz şivesiyle.
“Dur amca denize düşüreceksin beni” dememe aldırmıyor Hacı
amca. Durmadan iteliyor... Yana çekilip “Geç” diyorum. Mırıltılarla geçiyor
yanımdan ve yaşından beklenmeyen çeviklikle kendini atıyor motora.
Hepimize motorda yer var.
Boğazın tam ortalarında bir yerdeyiz. Dolmabahçe, Üsküdar,
karşıda Sarayburnu. Güzelim Kız Kulesi. Boğaz Köprüsü, o arkamda bir yerlerde
kalıyor. Kayıklar, küçük motorlar ve tekneler suyun üzerinde dağınık yol
alıyorlar. Uzaktan bir şilep geliyor ağır yükü altında sulara batmış.
Sürükleniyoruz akıntıda, motor kısmen yan gidiyor.
Az önce sıradaki kadınlar kaldıkları yerden devam
ediyorlar dedikoduya... Yanmayan, yanıp sönen çakmaklarla sigaralar yakılmaya
çalışılıyor. Elim gömleğimin cebine gidiyor vazgeçiyorum... Az sonra ineceğim
nasılsa. Yılmaz ile karşılıklı kahve içerken sigara içmek aklıma geliyor.
Kitap kokusu içinde, kitaplardan konuşurken kahve
yudumlayıp sigara tüttürmek her nedense çok iyi bir fikir gibi geliyor bana.
Rüzgarda savrulan gazeteler açık çarşaf gibi. Baş haber,
sür manşet... “Emine Hanımı Karamanlis öptü...” Erdoğan bıyık altından
gülümsüyor yine. “Durun bakın size ne oyunlar edeceğim” der gibi...
Merak ediyorum, Emine Hanım çocukluk arkadaşı ile
karşılaşınca, porselen dişlerini göstererek gülerek tokalaşıyor mu, öpüşüyor mü
böyle. Bizim mahallenin deli, uçarı kızı Fatma elimi havada bırakmıştı, ellerini
önünde bağlayıp.
Yunanistan’a Başbakan mı olmak lazım çocukluk
arkadaşımızla, komşumuzla tokalaşmak için.
Beşiktaş İskelesi kalabalık. Motordan inen, kalabalığa
karışıp kayboluyor. Nedensiz bir can sıkıntısı yapışıyor yakama. Bir an önce
taksiye binip Taksim’e çıkıyorum, oradan İstiklal Caddesi...
Kapıyı çalmamla açılması bir oluyor. Bekletmeden içeri
alıyor Yılmaz beni... Ayak üstü kısa bir hoş beş. Oturmam için yer gösterip, her
zamanki konukseverliği ile soruyor:
“Ne içersin ?”
“Kahve varsa sevinirim. Kahvemi yudumlarken sigara
tüttüreceğimi düşündüm motorda.”
“Olmaz mı, sen söyle yeter ki” diyor. “Olmazsa yaratırız”
derken içeri, mutfağa doğru yöneliyor... Geri geldiğinde neşeli ve her zamanki
gibi güler yüzlü. Sigara paketini çıkarıp masaya koyuyor “Buyur” deyip ardından
“Ee anlat bakalım nasılsın, neler yapıyorsun ?”
“İyiyim, bildiğin gibi uğraşıyorum. Sen nasılsın ?”
“Vallahi ne desem ki... Allah’a şükür iyiyiyiz, geçinip
gidiyoruz işte.”
Biraz şaşkınım, aynı dili konuşmuyoruz gibi geliyor bana.
Şaşkınlığım dilimi tutuyor. Öylece Yılmaz’ı izliyorum.
Yerinden kalktı içeri hızla gidip kaynamaya koyduğu suya
baktı geri geldi. Kapının arasında dikilerek. “Yeni bir şeyler var mı ?” diye
sordu.
“Ben de onu konuşmaya geldim. Bir kitap çalışmam var sana
bırakacağım. Bakarsın.”
Ben çantamdan dosyamı çıkartırken, sabırsızlıkla bir an
önce görmek ister gibi bir adım öne geldi.
Dosyayı eline aldığında kalınlığına bakarak “Maşallah
bayağı kapsamlı bir şey olmalı ?” deyip sayfalarını çevirmeye başladı.
“Gündelik Hayatın Dindarlaşması” ara başlığına gözü
ilişti. “İlginç bir şey olmalı bu çalışma” deyip masasına bırakıp dosyayı, içeri
gitti.
Az sonra kahvelerimizi karşılıklı içerken dilde başlayan
farklılaşmanın nerelerde son bulacağını konuşuyorduk.
Kitap kokusu kahve tadı ve sigara dumanı, eski dostluğun
dilini arıyoruz... |