İsmail
Kaygusuz
İNKARCI
DİYANET’İN TUZAKLARI ve CEMEVİ GERÇELİĞİ
Diyanet’in Alevilere
yeni tuzakları belirginleşiyor
Bir süredir Diyanet
İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Bardakoğlu Alevilik ve
Alevi-Bektaşi toplumuna ilişkin çıkışlarını yardımcısına
bırakmış olduğunu gözlemliyoruz. Kendisi bu geleneği bağlı
bulunduğu Devlet Bakanı Prof Dr. Mehmet Aydın’dan almıştı.
Onun 2002 yılının sonlarında Hürriyet, Milliyet ve Zaman
gezetelerinde yayınlanan söyleşi ve demeçlerinde dinsel
davranış ve eylemlerde “akıl tutulması” tutulması
kavramından sözetmiş; bir İlahiyat Profesör’ünden, İslam
Felsefesi hocasından beklenmiyen “İslamın Alevi yorumu
üzerinde bilgi yoktur; Alevi dünyasındaki düşünce ve bilgi
zenginliğini yeterince bilmiyoruz” demiş; bir Diyanet eylem
planının ve kurumun yeniden yapılandırlması hazırlıklarından
ve onun içinde “Aleviliğin de görünür olması” gibi birtakım
parlak düşünceler (!) de ileri sürmüştü. Devlet Bakanının
bu görüş ve düşüncelerini irdelediğimiz ve Alevi-Bektaşi
inancı açısından olmazları sergilediğimiz yazının son
paragrafında şunları söylemiştik:
“Devlet Bakanının
Diyanet İşlerinin yeniden yapılandırılması planlarının
eyleme konulduğu; araştırma grupları oluşturularak
çalışmalar başlandığını basından izliyoruz. Söyleşilerini
İzmir’de bir Alevilik sempozyumu ya da semineri düzenlemek
isteğini belirterek bitirmişti. Öyle anlaşılıyor ki, çok
övdüğü ve Diyaneti ellerine teslim etmek istediği İlahiyatçı
meslekdaşlarının ‘Türk Sünniliğinden, Hanefi mezhebinin bir
tarikatı olduğuna’ulaşan Alevilik tanımlamalarını yaşama
geçirmeyi hedeflemektedir...”(Yazının tamamı ve Diyanet’e
karşı yazılmış diğerleri için bkz. İsmail Kaygusuz, Alevilik
Diyanet Siyaset, Alev Yayınları, İstanbul-2004)
Görünen odur ki, bu
hedefe ulaşmak üzereler; basında çıkan haberlere göre,
Diyanet İşleri Başkanlığını yeniden yapılandırmak için bir
yasa tasarısı hazırlanmış ve Devlet Bakanı
"Başkanlığımız, yakında çok çağdaş bir
yasaya kavuşacak. Ümit ediyorum, kimse bunun üzerinde
siyaset yapmaz, yapmamalı"diyormuş. Elbette ki, bunları
söylerken bile kendisinin konu “üzerinde”zaten siyaset
yapmakta olduğunu görmezlikten-bilmezlikten geliyor sayın
Bakan! Öbür yandan “Din Kültürü ve Ahlak Dersleri” adı
altında zorunlu din eğitimini dayatıyor, daha doğrusu Sünni
İslamın Hanefi yorumu ve inançsal kurallarını, ritüellerini
zorla öğretmeyi sürdürüyorsunuz. Bu mudur çağdaşlaşmak? Ya
da “Aleviliğin de içinde görünür olması” ile Diyanet İşleri
Başkanlığı çağdaşlaşacak öyle mi? Bu sözler tam bir
toplumsal ironidir; çoğulcu, laik ve demokrat devlet
anlayışına aykırı bu teokratik kurum, zaten mevcut durumuyla
çağdaşlığa karşıdır, onu nasıl bir yapılandırma ile
çağdaşlığa kavuşturacaksınız? Diyanet İşlerinin
‘post-modern’ Başkanı bir demecinde (Milliyet, 6-7 Mart
2004) “Diyanet’in Cumhuriyet öncesi Osmanlı’daki
Şeyhülislamlık ile belli bağlantısı var”diyordu; herhalde
bu bağı kesersiniz artık!
Çağdaşlaşmada
Diyanet’in yeri olamaz
Bu alanda
çağdaşlaşmanın bir
tek yolu vardır: Diyanet İşleri Başkanlığını ve ona bağlı
yan kuruluşların tümünü devletin resmi yapısı içinden ve
eğitim sisteminden çıkartıp, her türlü finans desteğini
keserek inananlarının maddi ve manevi yönetimine vermek!
Çağdaş devletin üç temel taşı olan “laiklik, çoğulculuk ve
demokrasi”yi yıkmaya yönelik dinsel ve inançsal kışkırtıcı
siyaset söylemleri ve eylemlerini, ağır yasal yaptırımlarla
denetim altında tutarak; her türlü inançlara eşit uzaklıkta
durup, inananların inançlarını, bu bağlamda her türlü
düşünce açıklamalarını ve tapınmalarını özgürce yapmalarını
sağlayıcı önlemler almak.
Yukarıda adı geçen
kitabımızda bu bağlamda sunduğumuz bir öneriyi ve
gerekçelerini burada yinelemekte yarar görüyoruz:
“Çağdaş devletin gerçek görevi, en başta
dinin ve dinsel tapınmalarını düzenlenmesini, kısacası din
işlerinin yürütülmesini devlet hizmeti olmaktan çıkartarak,
bireyin din ve vicdan özgürlüğünü güvence altına almaktır…Devletin
din işlerine müdahalesi yalnızca, dinsel düşünceler ve
uygulamaların, devlet ve toplumun yaşamını yoketmeye/yıkmaya
yönelik eyleme dönüşmesi sırasında olmalıdır. Ancak, din ve
inançsal sorunların bu aşamaya gelmeden çözümü için,
Türkiye’de yaşayan tüm din ve inanç topluluklarının,
çoğunluğa göre değil eşit bir biçimde, temsil edildiği ve bu
temsilcilerin dönüşlü olarak toplantılara başkanlık yaptığı
“Din ve İnançlar Yüksek Kurulu” gibi bir hakemlik kurumu
oluşturulabilir. Yılda en fazla iki kere ya da gerekli
olduğunda toplantılar yaparak sorunların çözümüne katkıda
bulunur. Bu çeşit bir kurumun oluşturularak
Cumhurbaşkanlığına(?) bağlı olarak çalışması sağlanabilir…”
(İsmail Kaygusuz, agy., s.57)
Yine başka bir
yazımızda dediğimiz gibi, Diyanet’in yeniden
yapılandırılması adına atılan ve atılacak her adımda,
Türkiye tipi laikliğin sınırları daha da daralacaktır.
Diyanet kurumuna, hangi anlamda ya da hangi bağlamda olursa
olsun konulan her taş, laik-demokratik-çağdaş devlet
yapısından sökülüp alınmış demektir, böyle biline! Diyanet
İşleri Başkanlığını, yarı özerklik vererek yeniden düzenleme
dahil, çağdaşlık yorumuyla yeniden yapılandırmayı, devlet
içindeki bu teokratik yapılanmanın kat be kat
güçlendirilmesi demektir. Biz bu “yeniden yapılandırma”yla
çağdaşlaştıma anlayışının ardındaki anlayışları, Alevi
toplumuna olduğu kadar, laikliğe ve demokrasiye hazırlanan
yeni tuzaklar olarak görüyoruz. Aslında Devlet Bakanı’nın
çağdaş bir yasayla Diyanet’i çağdaş yapıya kavuşturalacağı
haberi, gerçekte ABD emperyalizminin “Büyük Doğu Projesi”
siyaseti çerçevesindeki “Ilımlı İslam”a uyum çalışmalarının
bir parçası olduğu gerçeği yatıyor.
Devlet, Sünni İslam
anlayışı ve inancını - diğer mezhepleri ve
inançları yok
sayarak-, Hanefi mezhebi ve ictihatlarıne indirgeyip onu
gizli resmi din olarak, denetim altında tuttuğu gibi,
Diyanet’in içine göstermelik bir sokuşturmayla, Aleviliği de
bu dayatmacı devlet ve siyaset anlayışı çerçevesinde,
olasılıkla daha çok Şiilik tanımlama ve değerlendirmesiyle
resmileştirmek istemektedir. O zaman İslamın batıni ve
Sünniliğe aykırı yorumlarıyla birlikte çeşitli tarihsel din
ve inançlardan, felsefi anlayışlardan ödünç alıp özümsediği
ögelerle çağlar içinde gelişmiş bir heterodoks inanç sistemi
olan Alevi-Bektaşiliğin tapınma ritüelleri de, bunların
uygulandığı tapınma mekanı cemevleri de yasaklanıp, inançsal
işlevlerinden soyutlandırılacaktır. Mevcut dergahlara da
izin verilmeyecek ve hatta ezana ‘Aliyyün Veliyullah’ bile
eklenip Aleviler, Ortodoks İslamın resmi tapınağı camilere
ısrarla çağrılacaktır. Belki de karşımıza, “çağdaş Diyanet
yasasının” örneğin, “sinagog, kilise ve cami dışında
herhangi bir mekanda toplanıp ibadet yapmak yasaktır”
maddesi çıkacak. Şimdi Başbakan’ından tutunuz Bakanı,
Diyanet Başkanı ve yardımcısına kadar herkes Camiyi uzaktan
gösteriyor, o zaman kolumuzdan tutulup (!) sürükleneceğiz
galiba.
Kuşkunuz olmasın
çıkarcı Dedeler,Alevilerden
sınıf atlamış toplulmsal kesitler, çıkar bağlarıyla devlete
bağlı sermaye grupları içinde bulunanlar, dönek
ilahiyatçılar, şiileşmiş bilgin ve tarihçiler peşpeşe
ortodokslaşmaktan çekinmeyecek. Kısacası sürekli bölücülük
suçlamalarıyla binlerce insanı cezalandırmış devlet,
çıkarlarına uygun gördüğü bölücülüğü, “böl ve yönet”(divide
et impera) kuralıyla en sıkı biçimde kendisi uygulama
sürecini başlatmış bulunuyor.
Diyanet’in Cemevi
inkarcılığı
Diyanet ya da
Devlet kabul etse de etmese de Cemevi Alevilerin inanç ve
kültürünün merkezi olduğu kadar, aynı zamanda tapınma
yeridir. Cemevi ya da İsmaili Alevilerin adlandırdığı gibi
Jamaat Khana(Cemaat Hane), bir ibadet hanedir. Sultanbeyli
ve Çankaya ilçelerinde oturan Alevilerin, Cemevi yaptırma
talepleri için, Diyanet İşleri Başkan yardımcısı imzası
altında verilen bilirkişi raprorunda
“Anayasanın “
İnkılap Kanunlarının Korunması” başlıklı 174. Maddesinin 3
numaralı bendinde zikredilen 677 sayılı ‘’ Tekke ve
Zaviyelerle Türbelerin Seddine ve Türbedarlık ile Bir Takım
Unvanların Men ile Ilgasına Dair Kanun’’ değiştirilmeksizin,
kaldırılan tekke ve zaviyelerin ihyası anlamına gelebilecek,
ayin-i Cem icra etmek üzere Cemevi tesis edilmesi anılan
kanuna uygun düşmemektedir...”deniliyor.
Daha sonra çeşitli
gazetelerde bu konuda verdiği demeçlerde ise aynı kişi
doğal olarak, bağlı bulunduğu Devlet Bakan’ı ve Başkanın
söylediklerini yineliyor; ayrıca bilgiç bir tavır içinde ve
birkaç konuyu birbirine karıştırarak şunları söylüyordu:
“Din, tarihi ve bilimsel kabule göre ;
Islam’ dan ayrı bir Alevilik- Bektaşilik Dini; cami ve
mescitten gayri ‘’Cemevi’’ adında bir Islam mabedi de
bulunmamaktadır. Ayrıca Müslüman olan Alevi-Bektaşi
vatandaşlarımızın Kur’an dan başka bir kutsal kitabı, Hz.
Muhammed’ den gayri bir peygamberi de yoktur.”
Sünni köşe
yazarından Alevilerin cemevi talebine dolaylı destek
Diyanetin
Alevi-Bektaşi cemevlerine karşı inkarcı tutumuna destek
olarak ileri sürdüğü “İnkılap Kanunlarının Korunması”
bahanesine ilişkin en güzel karşılığı; Milliyet’ten
(03-01-2005) hiç beklenmedik bir köşe yazarı, Güneri
Civaoğlu, “Mahcubiyet” başlığı altındaki yazısıyla verdi.
Konuya ilişkin başka birşey söylemeden, bu bağlamda altına
imza atmaktan çekinmeyeceğimiz bu yazıdan birkaç paragrafı
aşağıya almamız yeterli olacak. Ayrıca yazara, büyük
Medya’dan kimsenin umursamadığı Alevilerin bu haklı talebine
dolaylı destek vermiş olması nedeniyle, kendisine kişisel
teşekkürümüzü de söylemekten çekinmeyiz . Civaoğlu şunları
yazıyordu:
“Çankaya'da cemevi açılması isteğinin
reddi... Üstelik de çok yanlış bir yorumla reddi, talihsiz
bir tavırdır. Önce ret süreci ve gerekçesi... Alevi
yurttaşların Çankaya Cemevi Yaptırma Derneği, İmar Planı'nda
"ibadethane" olarak gösterilen arazi için başvurur.
Kaymakamlık, Valiliğe... Valilik, İçişleri Bakanlığı'na...
Bakanlık, Diyanet İşleri'ne gönderir başvuruyu. Ne ilginç
rastlantıdır ki, Türkiye'nin AB'den tarih aldığı 17
Aralık'ta Diyanet İşleri "ret" cevabını verir.
Gerekçe:‘Tekke ve zaviyelerle Türbelerin İlgasına Dair
Yasa'nın 1. maddesi gereği tekke ve zaviyeler kapatılmıştır.
İslam ibadetine mahsus ve usulüne göre açılmış cami ve
mescit dışındaki yerlerin ibadet yeri olarak kabulü mümkün
değildir...’
“Peki Türkiye'de 10'larca cemevi
var.Alevi yurttaşlar burada toplanarak ibadet ediyorlar. Bu
cemevleri nasıl açık?Yasaya aykırı (!) bu duruma, Diyanet,
devlet, savcılıklar, polis seyirci mi? Elbette değil...”
“Çünkü, cemevleri, tekke ve zaviye değil,
ibadet yeri. Öyle ki...1997 yılında, Hacıbektaş'ta devletin
tahsis ettiği 43 dönümlük araziye, cemevi inşaatının
temelini o dönemin hükümeti adına ve Başbakan'ı temsilen
Başbakan Yardımcısı Bülent Ecevit attı.Koalisyon ortağı
partilerin genel başkanları törende hazır bulundular.
Yaptıkları konuşmalarda, ‘daha önceki yıllarda Alevi
yurttaşlara başta cemevleri olmak üzere bazı yanlışların
bundan böyle tekrar edilmeyeceği’ güvencesini verdiler.
Dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, Hacıbektaş'taki yeni
Cemevi ve Külliyesi temel atma törenine ‘hayırlı olsun’
telgrafı gönderdi.”
“Birkaç ‘marjinalin’ dışında kim
‘Alevilik ayrı din’ iddiasında bulunabilir ki? İslamın alt
yorumu da olsa, Alevi yurttaşlar ibadet yerlerini özgürce
seçerler. AB ilkeleri ve İnsan Hakları Anlaşması da
‘herkesin inançlarını - kamu düzeni, sağlık ve ahlaki
sınırlamalar ötesinde - dilediği mekânda, icra ve yayma
hakkını’ güvenceye almıştır. Türkiye hukuk sistemi
‘Uluslararası hukukun, iç hukuka hatta Anayasa'ya bile
üstünlüğünü’ kabul etmiş bulunmuyor mu?Yani, o yargı kararı
ile Tekke ve Zaviyeler Hükmü böyle saptırılmamış, doğru
algılanmış varsayılsa bile Uluslararası Hukukla çelişmekte
ve geçersiz hale gelmektedir. Teolojik yaklaşıma gelince:
Kur'an-ı Kerim'de ‘cami’ kelimesi yoktur.
Kutsal kitabımız, ‘Yeryüzünün tümü sizin
mescidiniz’ buyurur. Bu yeryüzü kapsamına elbette cemevleri
de girer. Cemevleri uzayda değil ki...Kaldı ki...Cami'nin
etimolojisi ‘cem etmek yani toplanmak’ tır.”
Tarikat şeyhlerinin
elleri öpülerek siyaset yapıldığı; tarikatçıların başbakan
ve bakan olduğu; bir takım tarikat önderlerinin devletin,
hükümetin, hatta ordunun içine kadar adamlarına buyruklar
verdiği ve de dinci hükümetler tarafından yönetilmekte olan
bu ülkede, hem de her fısatta devrim yasalarını çiğnemiş,
laikliğe ve Anayasa’nın ruhuna aykırı bu kurumun Başkan
yardımcısı, Alevilerin Cemevi istemini engellemek için
tekke ve zaviyelerin kaldırılması yasasını işletmeye
çalışıyor! Bu ne ikiyüzlülük? Köşe yazarının yazı
başlığı“Mahcubiyet”, utanma ve sıkılmayı ifade eder; oysa
Diyanet görevlilerinin yaptığı bu ikiyüzlülük, sözcüğün en
geniş anlamıyla “utanmazlık”la tanımlanır.
Bilimin yöntemine
ve verilerine karşı olup da işine geldiği zaman onu öne
çıkaranlara, tarihi hiç bilmeden tarihsel gerçekliklerden
sözedenlere ne ad veriliyor doğrusu çok merak ediyoruz.
Diyanet İşleri Başkan yardımcısı, benim dinsel görüşüme
göre demiyor da “dini, tarihi ve bilimsel kabule göre ;
cami ve mescitten gayri “Cemevi’’ adında bir Islam mabedi de
bulunmamaktadır” diyor. Bunu da “Islam’ dan ayrı bir
Alevilik- Bektaşilik Dini olmadığı” örneklemesiyle sözde
kanıtlıyor. Dinler ve inançlar tarihini derinliğine bilen,
ortodoks ve heterodoks inançların ayırdına varan ve
bilimsel konuştuğunu ileri süren kimse böyle bir kanıt
göstermez.
“Alevilik İslam
dışıdır” iddiasını koz olarak kullanıp, kendi Alevilik
tanımlamalarını dayatarak yaygınlaştırıp benimsetmeye
çalışıyorlar
Hiçbir bilimsel ve
tarihsel dayanağı olmayan, “Aleviliğin İslamın dışında bir
din ya da kendine özgü dinsel inanç olduğunu” ileri sürenler
kimler? Güneri Civaoğlu’nun dediği gibi “birkaç marjinal”in
de ötesinde, bazı siyasal çıkarcılarla onların peşinden
giden öngörüden yoksun ve bilgisiz kişiler. Kuramcıları ise,
İslam tarihi içinde baskıcı yönetimlerin kendi sınıfsal
çıkarlarına uygun geliştirdikleri Ortodoks/dogmatik dinsel
inançları ve onlara aykırı olarak yükselmiş, baskı altında
ezilen, yönetilen yığınları ve halk topluluklarını
başkaldırıya yönlendirmiş heterodoks/heretic inanç ve
düşünce sistemlerini bilmedikleri gibi, öğrenme/tanıma
gereksinimi duymamış olan, yakıştırmacı sahte marksist
yazarlardır. Diyalektik materyalizmin yöntemlerini
incelememiş; bunları tarihsel süreçler, toplumsal ve siyasal
gelişimlere uygulamasını bilmeyen kimseler marksist yorum
yapamazlar; bu kişilere de ancak işte böyle bir ad
verilebilir! Güncelleştiren bu yakıştırmacı sav,
Diyanetçileri, ilahiyatçı ve şii propagandistleri,
Alevi-Bektaşileri ortodokslaştırmak yönünde, “Aleviliğin
İslamın içinde, hatta özü olduğunu”şiddetle savunmaya
başlattı. Bu iddiayı koz olarak kullanıp, kendi Alevilik
tanımlamalarını dayatarak yaygınlaştırıp benimsetmeye
çalışıyorlar.. Yazılı, görsel ve sanal basında Sünni ve Şii
İslamcı yazarlar ve diyanetçi, ilahiyatçı ulema makale ve
kitaplarıyla -madem Ali’yi çok seviyorsunuz, işte “Ali
Müslümanlığı” budur diye-, Aleviliği Alevilere öğretmeğe
giriştiler. Diyanetin içinde oluşturulmuş Türkçü ve İslamcı
ve dönek (sözde) bilim adamları şimdi birlik olmuşlar;
Aleviliğe müdahele etmek için, bilgisizliği,
vurdumduymazlığı, dağınıklığı ve kitlenin karşı çıktığı
yakıştırmacı “İslam dışılık” savlarıyla yaşanan kaosu fırsat
bellediler. Ali ve soyundan gelenleri Tanrısal nurun
parçası ve onları Tanrı mazharı gören Alevilere, kendi
kafalarındaki “Ali müslümanlığı” benzeri uydurma kavramlarla,
Peygamberin ölümünden itibaren geçen yüz elli yıl içerisinde
biçimlendirilmiş beş koşullu, beş vakit namazlı vb.
ortodoks İslamın dogmalarını zoraki öğretmeğe; 14 yüzyıldır
yaşadığımız, Tanrıyı ve Kuran’ı algılayışımız, tapınma
anlayışımız onlara tamamıyla aykırı, hatta karşıt biçimde
olan batiniliğimizden, yani kendi İslamımızdan
uzaklaştırmaya hazırlanıyorlar.
Cemevi’nin
Alevilerin tapınma mekanı oluşu tarihsel bir gerçekliktir
Yeniden
Diyanetçilerin ve Sünni bilginlerin , iktidardaki yönetimin
yadsıdığı, tapınma yeri kabul etmediği Cemevi’ne dönüp,
baştan hemen söylüyelim; bu inkarcılığın tarihsel ve
bilimsel temeli de, tutarlılığı da yoktur. Hem sonra bir
kere, işlev olarak da cami, ne kilisenin ne de sinagogun
İslamdaki karşılığıdır, yani o çok kullandıkları
‘alternatif’i filan da değildir.
Çünkü bu iki tapınakta aynı zamanda cemaatlarının tapınma
dışında çeşitli sosyo-psikolojik, sanat, müzik ve
bilgilendirme gereksinimlerini karşılayan etkinlikler de
gerçekleştirilir. Bu tapınakların çok iyi yetişmiş çocuk ve
yetişkin koroları, müzisyenleri, çağdaş eğitim yapan
okulları vardır. İçinde konferanslar verilir, tiyatro
oyunları sahnelenir, konserler düzenlenir. Camilerin
bünyesinde, çağdaş bilim ve yaşam biçimine karşıt eğitim
veren Kur’an kursları ve bazı ticari etkinlikler dışında ne
yapılır? Herhangi birinde bir konser ya da bilimsel bir
konferans vermek için bir başvuru yapın da görün dünyanın
kaç bucak olduğunu! Cami cemaatını oluşturan erkekler
birbirini tanımaz, ilşikileri bir “selamun aleykum”dan
fazlası değildir; düzgün ahlaklı, gerçek inananlar ve temiz
insanlarla birlikte, hırsız, ahlaksız, katil, dolandırıcı
vb. müminler(!) de oradadır; camiden çıktıklarında yine
soysuzluklarını sürdürürler. Nasıl olsa iki rekat nafile ya
da tövbe namazı kılındı mı, Tanrı tüm günahları
bağışlıyormuş!! Öyle değil mi??
Cami ve Cemevi’nin
kökeni aynı, ama içinde yapılan tapınma ritüelleri
farklıdır
Mekke’de ilk İslam
topluluğunun tapınma yeri yoktu. İbn Hişam’ın (ö.883)
Siyar-ı Nebi’sine (s. 159, 190) göre, İslam Peygamberi
yaklaşık 13 yıllık Mekke döneminde, ancak 7.yılında
tamamladığı kadınlı erkekli kırk kişilik inananlarıyla kendi
evinde, Mekke’nin en dar ve gizli sokaklarında bulabildiği
uygun bir mekanda ya da bir mağarada tapınma düzenlemeye
başlamıştı. Akşam, gece ve sabah olarak bildirilen bu
Tanrıya dua etmeyi/salat’ı, anlaşılıyor ki, putperest
Mekkelilerin ağır baskıları yüzünden, kendilerini güvencede
hissettikleri ya da güvenceye aldıkları zamanlarda akşamdan
başlayarak sabaha kadar toplu tapınma biçiminde yerine
getiriyorlardı. Kutsal “Kırklar Meclisi ya da Kırklar Cemi”
adıyla yaşatılan ve Alevi-Bektaşi toplu tapınması Görgü
Cemi’nin tarihsel kökeni olan olan bu gizli toplantılarda,
kuşkusuz sadece ibadet yapılmıyor; topluluğun varlığını
sürdürmesine ve İslamın yayılması/propagandasına ilişkin
sorunlar konuşulup tartışılıyor çözümler üretiliyor ve
hizmetler görülüyordu. İbn Hişam’ın verdiği bilgiler İmam
Bakır(ö.734) ve oğlu Cafer Sadık’ın (ö.765) batıni
çevresinde hazırlanmış Ummu’l Kitab ve 9.yüzyılın sonlarında
yazılmış İkhvan-as Safa Risaleleri tarafından
desteklenmektedir.
Muhammed peygamber
622 yılında Medine’ye göçedince, tapınmalarını yapmak ve
her türlü toplumsal ve güvenlik sorunlarını konuşmak için
geniş bir avlu yaptırdı. Tapınma sırasında, yani dua
ederken yüzler Kudüs yönüne çevriliyordu. Muhammed Mekke’den
gelen müslümanlarla (muhacir), bir yıl önce Kırklar
arasından 12 kişinin nakip olarak gönderdiği kişilerin
Medine’de İslama çevirdiği yerlileri (ensar) burada
kardeşleştirdi. Tapınma törenlerinin bir parçası olarak,
ortak çalışıp, kazancı ortaklaşa kullanmak ve bölüşümcülük
temelinde ömür boyu ailecek sürdürülen yol ve inanç
kardeşliğiydi bu. Ortodoks tarihçilerin “Muahat Akdi”
(Kardeşlik Anlaşması) adını verdikleri bu tören, Alevi toplu
tapınması Görgü Cemi’nin en önemli kurumu Müsahipliğin
temelidir ve kesintisiz aynı ilkeler bağlamında “ikrar
verme, yola girme, yolkardeşi olma” ritüelleriyle günümüze
değin sürmüştür. Bu ilk toplanma, “cem”olma yerinin adı cami
değil, mescid (secde edilen, ibadet yapılan yer) idi.
Alevilerin tapınma yeri olan Cemevi/Meydanevi, bu ilk Kuba
mescidinin işlevlerini sürdürmektedir.
Cami, cem
sözcüğüyle aynı kökten ve "toplanma yeri" demektir. Hemen
anlaşılacağı gibi Cemevi ile aynı anlamı taşıyor. Ancak
cami bu gerçek anlamından uzaklaştırılarak ona "Tanrının
evi", "Müslümanların tapınağı" vb. biçimde isimlerle kutsal
görev yükletilmiştir. Nasıl ki Tanrıya dua etme-yakarma
(Arapça salat, Farsça namaz), Muhammed peygamberin ölümünü
izleyen yüz-yüzelli yıl içinde biçim ve kurallara, beş
vakite bağlanmış ise, camiler de, özellikle Sünni (Hanedan)
İmparatorluklarında kutsanıp, İslam tapınağı olarak birer
ihtişam simgesi olmuştur.
İki tarihsel ve
resmi örnek
Sözü fazla
uzatmadan, 13 ve 14.yüzyıl Anadolu’sundan ve hala ayakta
olan aşağıda resimlerini de verdiğimiz iki tarihsel örneği,
Alevi-Bektaşi Cemevlerinin tapınma yeri kanıtı olarak,
inkarcı Diyanetin gözüne sokmak gerekli oldu:
1) Malatya’ya bağlı
Arapgir ilçesinin Onar köyünde bulunan, 1224 yılında
Selçuklu Sultanı Alaaddin’in Malatya Emiri’nden aldığı
“Zaviye Vakıf Belgesi” ile Şeyh Hasan Onar tarafından
kurulmuş ve “Şeyh Hasan Oner Zaviyesi”ne ait olan Büyük
Ocak ve daha sonra oğlunun kurduğu Şeyh Bahşiş adlarıyla
hala yaşayan iki Meydanevi/Cemevi. 300-400 kişiyi içine alan
ve kare planlı iki yapının da duvarları penceresiz, çok
sayıda direklerle (bunlardan ortada bulunan kutsal Karadirek
adı verilmiş olanın dibindeki postta Cemi yöneten Dede
oturur) desteklenmiş kirişlerin üzerine küçülen kareler
biçiminde oturtulmuş (bu ilkel Selçuklu mimari ev tipinin)
kırlangıç ya da bingi çatısının/damının ortasında pencere
ve baca görevi yapan, küçük çaplı bir yarım kubbenin altında
yandan dışarı dönük 50-60 cm. çapında oyulmuş birer delik
taş bulunmaktaydı. İkisi de kutsal mekanlar olarak, ilkel de
olsa biçimlerini bozmadan onarıla onarıla 781 yıl boyunca
“Cemevi” olarak, bugüne kadar yaşatılmıştır.
[1]
2) Hünkar Hacı Bektaş
Veli’nin (ö.1271/3) 1250’nin ilk yarısında yapılandırmaya
başlayıp, 360 halifesi aracılığıyla batıni inançlı Alevi
Türkmen toplulukların birliğini sağlayarak , 1260’a doğru
Selçuklu (bağımsızlık) siyasetinde ağırlığını gösterdiği
yıllarda, Dergah külliyesi içinden ibadet yeri olarak bir
Meydanevi/Cemevi’ kuşkusuz bulunuyordu. Yüzyıl sonra 1367’de
bizzat devlet eliyle yeniden, Büyük Ocak ile aynı plan ve
mimari tipte, fakat duvarlarında geniş pencereleri bulunan
gelişmiş, kentleştirilmiş biçimde bir Meydanevi
yaptırılmıştır. Halen Müze olan Hacı Bektaş Veli Dergahı’nı
ziyaret edenler zaten görmüş olmalıdır;
www.Hacıbektas.gov web sitesinde şu küçük açıklama
vardır:
“Tekkenini en önemli bölümlerinden biri
olup, girişindeki kitabesine göre Sultan Murat I
Hüdavendigar tarafından 1367 yılında bu Meydanevi
yaptırılmıştır. Burada tarikata intisap etme yani ikrar
verme ve nasip alma törenleri yapılıyordu. Meydan Odası’nın
rekonstrüksiyon olarak bingi tekniğinde inşaa edilen tavanı
ilgi çekicidir. …”
Çok daha eskilere
gitmeden ve daha sonrakileri araştırmaya girişmeden, bu iki
tarihsel belgeli yapı, iki Ortaçağ devletinin, Alevilerin
tapınma mekanının cami değil, Cemevi olduğunu kabul
ettiğinin resmi kanıtıdır. Demek ki, bu 13., 14. yüzyıl
Türk devletleri hangi nedenden olursa olsun, 21.yüzyılın
Türkiye Cumhuriyeti’nden Alevilerin inanç ritüelleri ve
onların uygulandığı mekana daha saygılı ve onlara o
dönemlerde daha hoşgörürlükle davranıyorlardı. Bu durum,
kendisini çağdaş, laik ve demokratik gören bir 21.yüzyılın
devleti için büyük utançtır. Eğer Avrupa Birliğine girmek
için bu ayıbı silmek zorunda kalırsa, kalan lekeleri de
katmerli ayıp olarak tarihe geçecektir.
Ankara’ya uzun
yürüyüş!
Alevi-Bektaşilerin
inanç ritüellerini uyguladığı bir tapınma yeri olan Cemevi
tarihsel bir gerçekliktir, bunu kabul etmeyen Diyaneti de,
destekçi siyasetleri de kınıyoruz; misyoner tavrı içinde
Alevilere yaklaşarak, Sünni-Şii dogmalarını dayatıp onları
camiye çağıran devlet ve yönetim anlayışını ise şiddetin son
noktasında kınamak hakkımız doğmuştur. Bu hakkı, devlet
Alevi-Bektaşi inanç kimliğimizi tanıyarak, Cemevlerimizi
tapınma mekanı olarak resmen kabul edinceye ve camilere
yapılan devlet yardımlarından yararlanıncaya dek, her türlü
hukuksal başvurularla birlikte kitlesel toplu eylemlere
gidilmesinin de zamanı çoktan gelmiştir.
Vurdumduymazlık mı
yapılıyor, gözardı edilerek dayatmacılık sürdürülüyor mu;
o zaman Türkiye nüfusunun üçte birini oluşturan
Alevi-Bektaşi toplumunun kitlesel olarak hiç vakit
geçirmeden yapacağı tek şey kalıyor: Kuruluşundan bu yana
kendisine hizmet vermemiş ve vermeyen Diyanet İşleri
Başkanlığının bütçesinin, kendisinden alınan üçte bir payın
kesilmesi ve bu miktarın Milli Eğitim ve Sağlık Bakanlığına
aktarılmasını sağlamak için her türlü eyleme başvurması.
İlki Ankara’ya uzun yürüyüş!
“Kimliğimizi
istiyoruz!”, “Tapınma mekanımız Cemevleri yasallaşsın!”,
“Diyanet’e artık vergi ödemek istemiyoruz!” “Ya Diyanet,
kamu alanından uzaklaştırılsın ya da vergilerimiz derhal
bütçesinden düşürülsün!” sloganlarıyla seksen ilden
milyonlarca Alevi-Bektaşi Ankara’ya yürümeli ve bu haklı
istemleri gerçekleşinceye dek Ankara’yı “mesken” ve
meydanlarında ise “Cem” tutmalıdır!
Büyük Ocak Cemevi’nin
içten görünüşü

Büyük Ocak Cemevi’nin
tavandan görünüşü

Şeyh Bahşiş
Cemevi’nin içten görünüşü

Haci Bektas Veli
Dergahi Meydanevi
[1]
Şeyh Hasan Onar, Bağdat Halifesi el-Nasır’ın ( )
Konya Sultanı Keyhusrev I’e, vassal Sultanlığını
onaylama simgesi “Ahi şalvarı giydirmek” ve
Anadolu’da resmi Ahi Örgütü”nü kurmaları için 1205
yılında elçilik heyeti olarak gönderdiği Muhyiddin
İbnül Arabi , Şeyh Evhadüddin el-Kirmani, Şeyh
Nasuriddin Mahmud (Ahi Evren), Şeyh Ebu Cafer
Muhammed el-Barzani, Mukaddis Ebu’l Hasan Ali el-İskenderani
gibi dönemin bilginleri arasında bulunmaktadır.
Irakta’ki Bayat Türkmen oymağının aynı zamanda
beglerinden biri Şeyh Hasan Onar, bu tarihten tam
yirmi yıl sonra Malatya bölgesine gelip yerleşmiştir.
(KAYGUSUZ İsmail, Onar Dede
Mezarlığı ve Şeyh Hasan Oner, İstanbul, 1983, Büyük
Ocak ve Şeyh Bahşil Cemevi için bkz. Res.26,27;
Prof. Dr. Mikail Bayram,
Ahi Evren ve Ahi Teşkilatı’nın Kuruluşu, Konya,1991,
s.27-28; ONARLI İsmail,
Şeyh Hasan Aşireti-Anayurttan Anadolu’ya, İstanbul,
2001)