YÜKSEL
IŞIK
İnanç
özgürlüğü mü? Rabbena hep bana!
|
"İslam dininin ibadet
yerleri cami ve mescittir". Ya
diğerleri?
|
Alevilerin, Bahailerin ve
diğerlerinin kendi inançlarını yerine
getirmelerinin, kendi ibadethanelerini
oluşturmalarının güvencesi nerede?
İnsan Hakları Danışma
Kurulu'nun kıyamet kopartan "azınlık raporu"
tartışmaları sırasında Aleviliğin İslam'a içkin
olduğunu söyleyenlerin tribüne oynadığı, Adnan
Keskin'in "Bir ileri iki geri"(Radikal,
25/01/05) haberinden de anlaşılıyor. Diyanet,
Alevilikle ilgili yanlış konulmuş taşın yerinden
oynatılmasını engellemekte ısrar ediyor. Diyanet
İşleri Başkanlığı'nın Alevilik ile ilgili
düşünce sistematiğinin tuhaf işlediğini; bir
yandan "Aleviliğin temel eserlerini yayınlamayı"
vaat edip, öte yandan "Cemevi'nin İslam'a ait
bir ibadethane olmadığını" söylüyor olmasının
bir çelişki olduğunu düşünenler yanılıyor. Çünkü
bu kurum, evrensel laiklik ilkesi çerçevesinde
kurgulanmış bir kurum olmaktan çok egemen Sünni
mezhebinin duruşuna göre örgütlenmiş bulunuyor.
Bu nedenle bu ülkede inanç özgürlüğünün
yerleşmesi ve hoşgörünün yaygınlaşması için
uygulanagelen laiklik anlayışındaki tuhaflığa
daha çok vurgu yapmak ve elbette evrensel
laiklik ilkesini daha çok tartışma gündemimize
almak gerekiyor.
Alevilik bir realitedir
İster İslam'a içkin isterse de İslam'dan farklı
bir inanç biçimi olarak algılansın, Alevilerin
ibadetlerini cemevinde yaptıkları da bir
realitedir. Devletin kuruluşundan beri
oluşturduğu bu tuhaf laiklik konsepti, Alevi
realitesinin görülmesini engelliyor. Aleviler
de, fiilen cemevleri açma yoluna gidiyor ve
zaman zaman siyasetçilere de kapılarını açıyor.
Ama nedense solcular ve aydınlarımız, kamusal
hizmetlere rengini veren bu tartışmadan uzak
duruyor.
Bu tartışmalar, Alevi önderleriyle Diyanet'in
"hukukçu"larına bırakılamayacak kadar önemli.
Çünkü bu tartışma gündelik hayatımızı doğrudan
etkiliyor. İslam dininin gereklerini yerine
getirememekten yakınan İslamcıları bir yana
bırakıyorum; çünkü, yakın kısa tarihimizdeki
pratiklerden de anlaşılabileceği gibi,
İslamcıların, "Rabbena, hep bana" demekten öte
bir adım atamadıkları Kurban Bayramı sırasında
ortaya çıkan görüntülere verdikleri tepkilerden
daha da net bir biçimde anlaşılıyor.
Peki ya solcular ve onlarla paralel düşen
aydınlar? Solcuların, toplumsal realitenin
önemli parçası olan inançları ve ibadet
biçimlerini görmezden gelmelerinin anlamı nedir?
Sakın şu "din afyondur" meselesi olmasın? Evet
öyledir; ama daha da önemlisi, din kuvvetli bir
ideolojik hegemonya aracıdır ve bu aracın kendi
"kırmızı çizgileri" içine döndürülmesi
sağlanmadan bu ülkede kimse rahat olamaz.
Aydınların bu tartışmalara katılmaktan imtina
ettiklerini; çünkü Alevi olarak adlandırılmaktan
korktuklarını söyleyebilirim. Korku, aydınlığın
düşmanıdır; bu düşmanı yenebilmek için
tartışmanın kapısını solcuların açması
gerekiyor. Çünkü evrensel laiklik ilkesinin
kamunun hukuk bilincinde açığa çıkması için çaba
sarfetmek gerekiyor. Herkesin dini inancını
serbest bir biçimde yerine getirmesinin
güvencesi de budur.
Kabaca, din işlerini devlet işlerinden ayırmak
olarak bilinen laikliği benimsemiş bir devletin
hareket noktası, bütün dinlere ve inançlara ve
elbette inançsızlara eşit mesafede durmak
olmalıdır. Bu duruş, devletin kendisini
dinlerden üstün görmesi anlamına gelmez; tam
tersine her bir yurttaşın kendisini ait
hissettiği inancın hiçbir sınırlamaya tutulmadan
inancına uygun ibadet etmesini güvence altına
alır.
Oysa Türkiye'de böyle olmuyor. Devlet bütün
yurttaşlardan kestiği vergilerle kendi çatısı
altında oluşturduğu Diyanet İşleri Başkanlığı'nı
finanse ediyor. "İslâm dininin inançları, ibadet
ve ahlak esasları ile ilgili işleri yürütmek,
din konusunda toplumu aydınlatmak ve ibadet
yerlerini yönetmek üzere; Başbakanlığa bağlı
Diyanet İşleri Başkanlığı kurulmuş" bulunuyor.
Sormak gerekmez mi; peki diğer din ve inançlar
ne olacak? Lozan'dan kazanılmış hakları bulunan
Hristiyanların ve Yahudilerin kendi
ibadethanelerini(elbette binbir güçlükle ve
zaman zaman kırk dereden su getirilerek
engellenmesi gerçeğini unutmadan) kurabilmeleri
de olanak dahilinde olması kimseyi yanıltmasın,
çünkü "haç çıkarma" gibi dini ritüellerini
yerine getirmeleri bile sorun oluyor.
Laikliğinizi sevsinler
Peki ya Aleviler, Bahailer ve diğerleri?
Kendilerini herhangi bir dine mensup olarak
görmeyenleri saymıyorum bile... Onların kendi
inançlarını yerine getirmelerinin, kendi
ibadethanelerini oluşturmalarının güvencesi
nerede? İşte Anayasaya da girmiş bulunan
"devletin laikliği" ilkesi bu noktada açık
veriyor.
Çarpıcı bir örnek vermek istiyorum. Ne zaman
Aleviler, inanç ve ibadet yerleriyle ilgili bir
talepte bulunsalar, Devlet, bu taleplerin
karşılanıp karşılanamayacağını Diyanet'e
soruyor. Diyanet de kendi doğasına uygun olarak,
Alevileri(üstelik herhangi bir din uzmanının
dinler tarihine ilişkin yaptığı çalışmalarının
sonucu oluşmuş uzmanlık görüşüne gerek duymadan,
örneğin bir hukukçunun kaleme aldığı görüşle)
İslam dinine çağırmaktan başka bir şey yapmıyor.
Örneğin Çankaya Cemevi Yaptırma Derneği, İlçe
Kaymakamlığı'na başvurarak, imar planında dini
alan olarak ayrılmış bulunan bir yerin cemevi
yaptırılabilmesi için kendilerine tahsis
edilmesini istiyor. Kaymakamlık, bu yazıyı
Valilik üzerinden İçişleri Bakanlığı'na kadar
iletiyor. Bakanlık da, beklendiği gibi
Diyanet'e, "Çankayada yaşayan Alevi
yurttaşlarımızın inançsal ihtiyaçlarını
karşılamak amacıyla cemevi yapılması"nın uygun
olup olmadığını soruyor. Diyanet adına Süleyman
Duman isimli hukuk müşaviri(dikkat edin hukuk
müşaviri!), "İslam dininin ibadet yerleri cami
ve mescittir" diye yanıt veriyor. Yani "olmaz"
diyor!
Tam bir "kurt ve kuzu" hikayesi! Sünni İslam'ın
gereklerine göre örgütlenmiş bir kuruma Sünni
İslam'dan farklı bir dinsel inanış biçiminin
kendi mabedini açıp açamayacağı soruluyor.
Yaptığı bütün iş, Sünni İslam'ın ibadet yerleri
olan camileri açmak ve oralara din görevlisi
atamak olan bir kurumun, "evet, onların ibadet
yerleri ve ibadet biçimleri farklıdır" demesi
beklenebilir mi? Beklenemez! Nitekim Çankaya
Kaymakamlığı da, Cemevi Yaptırma Derneği'ne,
"28.12.2004 tarih 4858-02169 sayılı yazıları,
eki DİB'nin 17.12.04 tarih ve 1773 sayılı görüşü
yazılarından, cemevi benzeri yerlerin ibadet
yeri kapsamında değerlendirilmesine imkan
bulunmadığı anlaşıldığından, bu alanın tahsisi
yapılmasının mümkün olmadığı"nı bildiriyor.
Laikliği ilke olarak benimsemiş bir devletin
tarzı bu mu olmalı?
2005-01-30
Radikal