|
|
|
Güncel ve Tarafsız Haber |
|
|
|
Fikret Otyam Hü Dost Cancana Üçüncü Basım İçin Kısa Bir Yarenlik “Hü Dost”, önce Cumhuriyet gazetesinde yayımlandı, 1964 yılında da Ankara Gazeteciler Cemiyet Yayınları arasında kitap olarak çıktı. İkinci basımı 1982 yılında Dayanışma Yayınları arasında yapıldı. Neden “Hü Dost?” Bunun nedenini ikinci basım için yazdığım önsözde şöyle açıklamıştım: “Hü Dost’un, Genişletilmiş İkinci Basımı İçin Kısa Bir Söyleşi 1950 yılında Başladım gazeteciliğe, emeğimim karşılığını da alarak. Daha önceki “Hususi muhabirimizden” şeklindeki gazeteciliğimi saymıyorum. Bir Orta Anadolu çocuğuyum, Aksaray’dan. Orada doğmuşum. Orada, babamın eczanesinde, hani-şimdileri pek yok ya-ilaç şişe ve kutularının üzerlerine yapıştırılan “Beyaz Dahilen-Kırmızı Haricen-Sarı Göz İçin-Yeşil Gargara” etiketleri vardı ya, onları keserken tanıdım halkımı altı yaşında bir çocuk nasıl tanırsa öyle. Eczanede çalışma yaşı geldi mi bu altıydı, beyaz gömlek giymeye ve etiket kesmeye başlardık ilkin, bu, babamın kuralıydı... Hasandağı, çocuk resimlerindeki dağlara benzer, sevimli, başı her daim karlı, kimileri dumanlı. Hasandağı köyleri çoktur, kimilerinde “Abdal”lar yaşar ve bir başka tanımlamayla “Kızılbaşlar”, “Alevi”ler. Kimdir bunlar, neden Abdal, neden Kızılbaş ve neden Alevi? Ne bileyim ben? Bildiğim tek şey, Aksaray’a indiklerinde bunların çekingen oluşlarıdır, makas değmemiş bıyıklarıdır, alışverişte dürüstlükleridir, insana daha bir candan bakışlarıdır ve iyi saz çalışlarıdır. Ne ki yerli halk nedendir, bunlara pek iyi gözle bakmazlardı, belleğimde bir de bu kalmış! En az “Vukuat” bunların köylerinde olurdu, o da binde bir. Horasan’dan gelmişler. Acep Horasan da nere ola ki? Gazetecilikle birlikte yurdumu dolanmaya başlayanda yurdun dört bir yanında, artık “Alevi” köylerini uzaktan seçer, tanır olmuştum kısa sürede ve onların konuğu olmayı yeğlerdim, neyi kimden saklayayım? 1962 yılının 2 Ekim’inde Cumhuriyet Gazetesi Ankara Bürosu’nda göreve başladım. 12 yıllık deneyimi olan bir gazeteciydim ve gazetecilikte “Röportaj” türünü seviyordum ta baştan beri. Gazetenin Ankara Temsilcisi Ecvet Güresin’e Alevilerle ilgili bir röportajı önerdiğim zaman yüzüme nasıl şaşkınlık ve hayretle baktığını bugün gibi anımsıyorum! Nasıl olurdu bu, Cumhuriyet gibi bir gazetede mezhepsel bir yazı disizi? Nedenlerini anlattım uzun uzun ve bunun ülke btünlüğü ve yurtseverlik gereği olduğunu vurgulayarak. Güresin, Genel Yayın Müdürü Cevat Fehmi Başkut ile görüştü, birkaç kez de ben; önerimi yabana atmadılar gazetenin ortakları da, yani şimdi aramızda olmayan Cevat Hoca’ydı, Ecvet Güresin’di, Nazime Nadi anaydı, Doğan Nadi idi ve şimdi yaşayan Nadir Nadi başta. Yüklenince makinelerimi, ses alma araçlarını, kutular dolusu ses bandını ve topladığım kitapları, haritada çizdiğim yollara düştüm yeniden. İki buçuk ay sonra yazılarımı, fotoğraflarımı teslim ettim Güresin’e, İstanbul’da artık o’ydu genel yayın müdürü. Sonra radyo duyuruları başladı, daha sonra da yazılar. Dördüncü yazıda bir “Bektaşi” ceminde çektiğim fotoğraflardaki kişilerin gözlerini siyah kağıtla kapatmıştım. Mezhep toplantıları serbest, tarikat ise yasaktır. Bu göz kapatmaya kızan bir okurum kınamıştı, beşinci yazıda yanıt verdim gerekçeyi anlatarak, ne ki zamanın İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı “bölücülük” iddiasıyla yayını durdu! Beynimden vurulayazdım, bu yazılar ve “bölücülük” nasıl yan yana gelebildi? Bu acıya üç dört ay dayandım, sonra dayanamayıp “O ahval ve şerait altında” yazılmayacak bir anlatımla yazdığım başvuruyu komutana gönderdim ve de yeniden izin çıktı. Yeni duyurular için hazırladığımız metinleri radyo yöneticileri, içinde “Alevi” sözcüğü geçtiği için bu kelli almadı! “Hü Dost” büyük ilgi topladı, mutlu oldum. Giderek bu inançlıları, daha iyi, daha yakından tanıdım, tanımaya çalıştım; deyişlerine kattılar adımı, sazlarda çağırdılar sarı tellere vurup, Horasan ellerine uzandım, İran’a... Irak’a... Kerbela çöllerine... Necef’e, Orta Asya’ya, dolandım durdum günlerce, gördüm, sordum, araştırdım, inceledim, fotoğraflar çektim çekilmeyecek yerlerde, türküler, mersiyeler, deyişler, semahlar derledim kutular dolusu yedi iklim dört köşeden, binlerce dost edindim, canlar edindim, can gözüyle görmeyi, sevgi kılıcı çekmeyi her bir şeyin önce insan sevgisiyle başladığını daha iyi öğrendim aralarında, gönlümü yudum bunalanda aralarına varıp, adımı verdiler bebelerine. Her dara düştüklerinde, canlarının içinde canlarından usananda varıp gittim yanlarına, olabildiğimde “merhem” olmaya... Bir Karış Toprak İçin... Aktil ile İncecik... Karasevdam Anadolum... Eğer Bizi Sual Eden Olursa... Kör Süleyman... Kısas ve daha nice yazı dizileri bu konulara dönüktü. Nedendi Hü Dost? Daha eczanede etiket keser iken bir soğukluğu, bir yan bakmayı, bir çekişmeyi görmüştüm, bırakmadım peşini, işte bu açıdan bakanda geleceğe; birlik, dirlik, kardeşlik, bütün açısından karabulutlar basıyordu. Sevgiyi, kardeşliği, birliği, dirliği işlemeyi edindiysem bu suç mu ola? Ama suç edildi, ne gereği var dendi, eskiyi kurcalamayın dendi, ne ki gün gün kardeş kardeşe düşman ediliyordu, meydanlarda, kahvelerde, tapınaklarda, meclislerde ve basında, elbette bazı basında ve çeşitli denemelerden sonra iş Maraş soykırımına dayandı geldi. Olanlar beni haklı çıkarmıştı, ama neye yarar? Hü Dost bir “sevgi aşısıdır.” İlk basımının üzerinden on dört, on beş yıl geçti, hala güncel! İkinci basıma bazı ekler yaptım, belgeler ekledim. Gerçeğe Hü. FİKRET OTYAM, HÜ DOST CANCANA, GÜNİZİ YAYINCILIK, NİSAN 2002 Aleviyol, 18.5.2003 Kitaplık |
| Ana Sayfaya |
|Gündem | Yorumlar | Yazarlar | Politika | Dünyadan |
| Derneklerden | Belgeler | Kültür & Sanat | Alevilik| Arama |