Güncel ve Tarafsız Haber

İsmail Kaygusuz

İmam Cafer Sadık’ın Bilimsel Kişiliği ve Cabir ibn Hayyan İlişkisi * 

1. Bilgin ve Kuramcı Cafer Sadık

6.İmam Cafer Sadık(ö.765) aynı zamanda bir bilim adamımıydı, bilemiyoruz; çünkü o büyük-büyük dedesi Ali gibi “ben zamanın bilginiyim” dememişti. Ama onun,  yaşadığı dönemde bir bilimsel kişiliğe sahibolduğu kesin. Modern kimyanın babası ve  Geber olarak tanınan Cabir İbn Hayyan’ın (721-815), yazılarında “Akıl madeni” ve “Üstadım-ustam” diye sık sık gönderme yaptığı Hocası Cafer Sadık tarafından  Medine’de toplanıp biraraya getirilmiş araç ve gereçlerle çalıştığı olayına dikkat çekebiliriz. Avrupa rönesansının aydınları Cabir bin Hayyan’ın yazdığı risalelerden çok büyük yarar sağladılar ve bunlar Latince, Almanca, Fransızca ve İngilizceye çevrildi. O Arap simyacılığının babası olarak dünyaca ün yaptı. Arapça Al-kimya sözcüğünün genel olarak eski-Mısır dilinde kullanınlan kam-it ya da kem-it’den(siyah) çekildiği söylenir. Bazıları ise Grekçe cuma to-khyma (erimiş-dökme metal) sözcüğünden geldiğini düşünmektedir.

Filistin asıllı düşünür İsmail al-Faruqi ve Lois al-Faruqi “The Cultural Atlas of Islam”da (New York, 1986, s. 328) yazdıklarına göre,

“O (Cabir), Cafer  Sadık’ın isteklerine yanıt olarak  ateşe dayanıklı bir kağıt çeşidi ve gece okunabilen  mürekkep icadetti. Yine Cafer’in isteği doğrultusunda öyle bir katkı maddesi keşfetti ki, demir üzerine konulduğunda pas yapıyor, fakat kumaş üzerine sürüldüğü zaman onu su geçirmez kılıyordu.”

Cabir İbn Hayyan, kimyasal bileşimi-tertibi, özelliklerini kaybetmeden çıplak gözle görülemiyecek kadar çok küçük zerecikler (particles) halinde biraraya getirilmiş elementlerin birliği-birleşmesi olarak tanımlamıştır ki bunu, John Dalton (1766-1844) gibi İngiliz fizikçi ve kimyacıları tam bin yıl sonra keşfetmiştir.

 Ayrıca Cabir, aşağıda daha geniş anlatılacağı gibi, yakma yoluyla oksitlerden tuzları ayrıştırma(calcinations) ve en aza indirgeyerek birleştirme(reduction, tümden gelim) süreçlerini de tanımlayan ilk kişiydi: Eritme, buharlaştırma, arıtma ve billurlaştırma (crystallisation) yöntemlerini geliştirmiş; asetik, sülfürik nitric asit (acetic acid, sulphric acid, nitric acid) hazırlamış, böylece  son ikisinin karışımı içerisinde altın ve gümüş madenlerinin çözümü sağlanabilmiştir. Yine birkaç kimyasal karışım keşfetmiş ve  antimony taşı ve arsenik tuzunu sülfidden ayrıştırmıştır.

Cafer Sadık’ın tanınmış sıfatlarından “kaşif ul-hakaik”(sırları, gerçekleri ortaya çıkaran-keşfeden adam) idi, muhakik de “gerçeği araştıran, araştırmacı” anlamındadır. Cafer Sadık’a bu türlü sıfatlar n-verilmesinin nedeni, onun Arap dünyasınca  bilinmeyen birçok muazzam bilimsel kuramları ilk kez haber vermesiydi. Örneğin Cafer Sadık’ın bir keresinde şöyle dediği bilinir:

“Tanrı yedinci gökte soğuk sudan bir gezegen yarattı, ve  diğer altı gezegen ise sıcak sudan yaratılmışlardır” 

Bu, Pluto adlı gezegenin apaçık keşfidir, önceden haber verilmesidir.  Bununla birlikte onu, 21 Ocak 1930’da Clyde Tombaugh  Arizona’da bulunan Lowell Gözlemevi’nde fotograflayarak keşefetti.Yedinci gök deyimi, güneş sistemi içerisinde, uzaklığı 5.9 milyar km.olarak güneşe en uzak mesafede bulunan gezegen anlamındadır. Bu uzaklığı kateden güneşin ışık ışınları, sıcaklığın -280 dereceye düşmesine neden olacak kadar aza iner ve böylece o hep donmuş durumdadır. Cafer Sadık, bu soğukluğundan ötürü, Pluto’nun soğuk sudan yaratılmış olduğunu  açıklamıştı. Bunun için  Pluto’nun kesin varlığını ilk bildiren o oldu.

Arap anstronomisinde kawakib gök cisimleri için kullanılan genel terimdir ve bu şekilde al-kawakib al-sayyarah, tam Türkçe karşılığıyla “gezen, dönen-dolaşan gök cisimleri” anlamındır. Ya da aynı anlamlara gelen   al-kawakib al-thabitah kullanılır. İslam öncesi Araplar arasında al-kawakib al-khamsa ya da al-mutahayyira adıyla çağrılan sadece beş gezegen (kawakib) bilinirdi.

Grek bilimi Arabistan yarımadasında İmam Cafer Sadık zamanında Arapçaya çevrilmeye başladığı zaman (750 ile 900 yılları arasında), Arap astrologları çalışmalarına Zuhal’i(saturn) ekleyerek altı planet-gezegen teorisini kabul ettiler. Böylece, güneş küresinin altında Venus (zuhrah), Mercury (utarid) ve Moon (kamer) olmak üzere üç gezegen, al-kawakib al-sufliyah “aşağı gezegenler”; güneş küresinin ötesindeki diğer üçüne, yani Saturn (zuhal), Jupiter (mushtari) ve Mars’a (marikh) al-kawakib al-ulwiyah “yukarı gezegenler”deniliyordu. Bunu içindir ki, göksel cisimleri gözleme aracı çok da sonra daha icadedildiği halde, Pluto’nun varlığını ilk kez haber verme başarısı ya da onuru Cafer Sadık’a  aittir.

Cafer Sadık tarafından yapılmış astronomiye ilişkin bir başka bulgu daha vardır: Bir keresinde Cafer Sadık Suriyeli bir astrologa sormuş: “ Sukainah’ın ışığı Zuhra’nınkinden ne kadar azdır?” Astrolog yanıt yerine, “Tanrıya yemin ederim ki, şimdiye kadar o gezegenin adını bile duymadım”demiş. Bu geneksel bilgi, en belirgin biçimde, o zaman bilinmeyen bir başka  gezegenin kesin varlığını işaret ediyor. Ve bu gezegen, 1781 yılında İngiliz astronom  William Herschel tarafından teleskop yardımıyla keşfedilen ve Uranus adı verilen gezegenden başkası değildir. Arapça’da sukainah sözcüğü  “sükunet, hareketsizlik,  dinlenme-istirahat hali” anlamlarına gelen sukun’dan çekilir. Güneşin çevresinde dönüşünü tamamladığı yörünge içinde sakin ve yavaş, belli belirsiz görünen Uranus için o denli uyumlu bir isim ki! Ayrıca Uranus “donuk ya da sönük gezegen” adıyla da çağrılmaktadır. Cafer Sadık, Venus ve Uranus olarak, yani önceki parlak ve hızlı ve sonraki çok sönük ve  yavaş hareket eden böyle iki farklı gezegen hakkında konuşmuştur.

Cafer Sadık’ın, tartışma ve konuşmalarında diğer birkaç önemli bilimsel teoriler açıklamış olduğu bildirilmektedir. Örneğin, o bir konuşmasında şunları söylemiştir:

“Bir nesneden çıkan görüş ışık ışınları gözlerimize girer. Sadece bir kısmı gözlerimizin içinde yansıyan ışınlar, bizden uzakta bulunan bir nesneyi çok kolay algılama yeteneğimizin yokolmasına neden olurlar. En uzaktaki bir nesnenin ışık ışınlarını gözlerimizin içine sokabilecek bir aracın icadı sağlanırsa , uzakta bulunan o nesnenin ışınları tamamıyla gözlerimizin içine girebilir ve biz onu yakından görebiliriz. O zaman  çölde 2700 metre (3000 yarda) uzakta otlayan develer, 54 metrelik uzaklıkta görülecektir. Bu demektir ki, o develer 50 kere daha yakından görülmüş olacak.”  

Bu, Euklides (İ.Ö. 330-226 ) ve Ptolemaios (İ.S. 90-168 ) tarafından ortaya atılan ve gözlerden nesne üzerine yayıldığı varsayılan “görme ışınları” teorisinin belki ilk tashihi, ilk düzeltimidir. Cafer Sadık’ın  bu kuramı, çok daha sonra Fatımi döneminin ünlü bilgini ve Alhazen olarak tanınan İbn al-Haytham (965-1039) tarafından yapılmış birçok deneylerden sonra kabul edilmişti.

Al-Khaytam’ın göz ve görme bilimine ilişkin (optics) yazdığı ve çok beğenilen “Kitab al-Manazir” risalesi, 1270 yılında  Witelo tarafından “Opticae Thesaurus Alhazeni” başlığı altında Latinceye çevrildi. Çok daha sonra 1572’de bu kitap  Frederick Risner tarafından  Basel’de basılmıştır.  İbn al-Haytham’a göre,

“görmeyi sağlayan, gözlerden  çıkan ışık ışını değildir. O göz üzerine ışık yayan nesneyi tanıma-algılanış  biçiminden daha çok  uzaklaştırır ve onun saydamlaşan varlığıyla değişikliğe uğrar ya da yer değiştirir.”

 İbn al- Haytham’ı biraz  açarak, Cafer Sadık’ın bazı bilimsel kuramlar üzerinde verdiği öncül haberlerin önemini daha iyi kavrayalım. Al-Haytham, ay-güneş tutulmaları, gök kuşağı ve gölgeler gibi türlü fiziksel olgu teorileriyle uzun uzadıya ilgilendi, ama ışığın fiziksel karakteri üzerinde özellikle yoğunlaşmıştır. Gözün çeşitli kısımlarını doğru olarak tanımlayan ve görme sürecinin  bilimsel açıklamasını yapan ilk kişi odur. Hatta o dürbün-teleskop görüşünü ya da görüş tekniğini bile açıklamayı denedi ve güneşin ve ayın ufka yakın oldukları zaman ölçüsünde büyüme-artış görünmesinin doğru bir açıklamasını da veren odur. Kendisi, az önce söylediğimiz gibi, Cafer Sadık’ın düşüncelerinden etkilenerek-Ptalemios ve Euklides’in, nesnelerin gözlerden çıkan ışık ışınları aracılığıyla göründüğü biçiminde özetlenen görme teorisine karşı çıktı; ona göre ışık ışınları  gözden değil, nesneden çıkıp yayılıyordu.Göz ve görme üzerindeki bu çok geniş çalışmaları  sayesinde o, modern Optik biliminin babası olarak düşünülmektedir. Latinceye çevrilmiş olan onun ana yapıtıı Kitab-al-Manazir,  Batı bilimi üzerinde, Roger Bacon ve Kepler’in yapıtları üzerinde çok büyük bir etki sağladı. Bu yapıt deneysel yöntemlerde büyük gelişmeye neden olmuştur.

Onun yapıtında insan, Müslümanlar tarafından uygulanmış ve ilerletilmiş olarak ve fiziksel fenomenlerin sistematik gözlemlerini ve bilimsel bir teori içinde birbiriyle bağlantılarını  kapsayan bilimsel yöntemlerin açık gelişimini görebilir. Bu, tahminden ve dikkat çekme eyleminden farklı olarak bilimsel metodoloji-yöntem bilim içinde çok büyük bir hamleydi. O bilimsel çalışmaları, gözlem, önerme-hipotez ve doğrulama-ispatlama arasındaki sistemli ilişkiyi kapsayan sağlam bir temel üzerinde  yerleştirdi. İbn al-Haytham'ın genelde fiziksel bilimler, özelde ise optik üzerine etkisi yüksek değerde tutuldu. Gerçekten bu etki göz, görme ve ışık olaylarını kapsayan optik araştırmalarında hem teorik hem de pratik olarak yol göstermiştir…

 Cafer Sadık ayrıca bir nesneyi elli kez daha yakından gözleyeceğimiz-gösterecek bir aracın icadı için salık vermiş, tavsiyede  bulunmuştu. Bundan  dolayıdır ki, Avrupalı bilgin Roger Bacon(1220-1292) da bir nesneyi elli kere daha  görüşümüze yakın getiren böyle bir araç için öneride bulunmuştur. Çok daha sonraları, bu tavsiye edilen ve önerilen aracı icadetmek  İtalyan bilgin  Gailileo’ya (1564-1642) kısmet oldu, yani 1610 yılında teleskobu o keşfetti. Onun bu keşfinin işlevleri kesinlikle Cafer Sadık’ın, bir nesneyi gerçek uzaklığından 50 kere daha yakından görünür duruma getirme kuramı üzerine temellendirildi.

2. Bilime Deneysel Yöntemi Sokan ve “Kimya’nın Babası” Cabir İbn Hayyan

Orta çağların büyük simyacısı Geber, yani Cabir İbn Hayyan, Kimya biliminin babası olarak tanınır.  Al-Harrani, al Sufi, al-Azdl vb. sıfatları olan Abu Musa Cabir İbn Hayyan, Harranlı bir attar’ın (yani koku, baharat ve çeşitli karışım-doğal ilaçlar satan, aktar) oğluydu. Kesin doğum tarihi tartışmalı olmakla birlikte genelde 721 yılı kabul edilmektedir. Ölüm tarihi için 803 ve 815 tarihleri verilmektedir. Onun 776 civarında  Küfe’de hekimlik ve simyacılık yaptığı, daha sonra halife Harun Raşid (786-809) dönemindeBağdad’da Abbasi sarayında bu mesleklerini yürüttüğü  biliniyor. İmam Cafer Sadık’ın öğrencisi olduğu, yapıtlarını ve kimyasal buluşlarını  onun teşvik, öneri ve yardımlarıyla meydana getirdiğini yukarıda kısaca da olsa vurgulanmıştı. Ancak bazılarının ileri sürdüğü gibi  İbn Hayyan’ın , Emevi prenslerinden ve dönemin Arap bilginlerinden; ilk kez simya üzerinde yazılarıyla tanınan ve ilk İslam kitaplığının kurucusu olduğu düşünülen Khalid ibn Yezid’den de ders almış olması olanak dışıdır. Çünkü 1. Yezid’in (ö.680) oğlu olan Khalid 635 ile 704 yılları arasında yaşamış, oysa o öldükten 17 yıl sonra Cabir İbn Hayyan doğmuştur. Bu tamamıyla Muaviye oğlu Yezid’i seven bazı Arap tarihçilerinin uydurnasıdır. Barmaki’lerin koruması altında Abbasi sarayında çalışmalarını sürdürmüş olan Cabir ibn Hayyan’ın , bu ailenin gözden düşmesinden sonra  Küfe’de tutuklandığı ve 803 yılında Bagdad’da öldüğü iddiası da doğru olamaz. Burada Henry Corbin, Histoire de la Philosophie Islamique’de, (Paris,  Edit.Gallimard, 1986 s.187-193) Cabir İbn Hayyan ve yapıtları üzerinde geniş bir biçimde sunduğu düşünce yorumlarından kısa bir paragraph sunmak yerinde olacaktır:

“…tersine  Holmyard Cabir geleneğinin yararına uygun bulunan bir yığın tartışma kanıtı topladı. Sonuç: Cabir ibn Hayyan 8.yüzyılda yaşamıştı;  İmam Cafer Sadık’ın öğrencisi ve yaklaşık 3000 risaleden oluşan muazzam kolleksiyonun yazarıydı…Eğer Şii İmamlarının bize bıraktığı herşeyin sistemli olduğunu görmek istiyor ya da onların değerini düşürmek, hiçe saymak istemiyorsak (ki Şiilik incelemelerinin gecikmiş olması özellikle burada kendini duyumsatıyor) ve eğer İsmailiğin başlangıçta, İmam Cafer oğlu İmam İsmail’in  çevresinde toplanan yandaşları arasında kurumlaştığı anımsanırsa, o zaman Cabir’in İsmaililik ve İsmaili İmamıyla bağları  onların gerçek ışığı altında ortaya çıkar. Daha geç dönemde Caldaki (ö.1342) tarafından hazırlanmış büyük simya Corpus’una(Külliyat’ına) onun yaşam öyküsü eklenip, Cabir İbn Hayyan adında bir simyacının varlığı; 6.İmam Cafer Sadık’ın öğrencisi, daha sonra da  8.İmam Ali al-Rıza’nın(ö.818) müridi olduğu ve 200/815 yılında (kitapta Hicri tarihin karşılığı yanlışlıkla Miladi 804 olarak yazılmıştır İ.K.) Horasan’ın Tus kentinde öldüğü kabul edilmişse, bunu reddetmenin hiçbir kesin nedeni oamaz...Cabir İbn Hayyan ne bir masal ne de bir destan kahramanıydı, o bir tarihsel kişilik idi...”

Ama görüldüğü gibi, onu Khalid bin Yezid’in öğrencisi yapan zihniyet, Cabir ibn Hayyan’ın ölüm tarihini 12 yıl önceye alarak İmam Rıza ile de ilgisini kesmek ve Şii inancından da uzaklaştırmak istemektedir.

Cabir’in yapıtlarından geniş çapta yararlanmış ve İslam’ın büyük simyacı bilginlerinden biri olan İzzeddin Aydamir al-Caldaki (ö.1342),  Horasan’da bulunan, Meşhed’e 15 km.uzaklıktaki Caldak’ta doğmuştur. Doğum tarihi bilinmeyen ve daha çok  patronymon’u (doğduğu yer adı) al-Caldaki olarak tanınan bu büyük ortaçağ simyacısının Aydemir özel adı, pek dikkat çekmiş görülmese de, onun Türk-Türkmen asıllı olduğunu gösteriyor. Yazılarından kendisinin 17 yıl boyunca, Irak, Anadolu, Yemen, Kuzey Afrika ve Suriye’de dolaştıktan sonra, risalelerinin çoğunu düzene sokmuş, tamamlamış olduğu Mısır’a yerleştiğini öğreniyoruz. O, üç cildi National Library of Medicine’de (Hekimlik Ulusal Kitaplığı) bulunan simyaya ilişkin yazmaların çok verimli bir yazarıydı. Salt simyadan daha fazla konuları yansıtan risaleleri, kendisinden önceki yazarlardan,  kuşkusuz bunların başında Cabir İbn Hayyan  olmak üzere Khalid ve Razi’den geniş aktarmalar içermektedir. Ayrıca onun “End of the Search”(Araştırmanın Sonu) başlıklı büyük yapıtı üzerinde, Abul Kasım’ın kendi yorumları olan  Knowledge acquired concerning the Cultivation of Gold ( Altın madeninin işlenmesine dair bilgi kazanma) isimli kitabı vardır. Onun risaleleri, İslam kimya bilimi hakkında, sözü edilen kendisinden öceki yazarlardan geniş aktarmalar sayesinde zengin bir bilgi deposudur.1

Cabir'in en büyük katkısı Kimya alanında oldu. O simyacılığa deneysel incelemeyi soktu. Bu, hızla simyanın karakterini  çağdaş kimya ile değiştirdi. Yüzyıllar sonra onun çok tanınmış laboratuvarının yıkıntıları üzerinde  ebedi kaldı, fakat onun asıl ünü, 22’si simya ve kimyayla ilgili olan 100’ü aşkın birer bilimsel anıt olan risaleleri üzerinde  yaşamayı sürdürüyor.

Onun kimya bilimine asıl önemli katkısı, daha önce de değinildiği gibi kristalleştirme-billurlaştırma, damıtma-imbikleme, yakarak tuz haline getirme, arıtma ve buharlaştırma gibi mükemmel bilimsel teknikleri ve aynı şeyler için çeşitli aletler geliştirmeyi kapsamaktadır. Daha önceki dönemlerdeki karanlık-belirsiz fikirler yerine, bilimin bağımsız, farklı bir dalı olarak kimyanın,  Araplar tarafından erken geliştirilmesi olayı iyi tanıtıldı ve gerçek “chemistry” adı da, İslam bilginleri tarafından araştırılıp geliştirilmiş olan Arapça al- Kimya sözcüğünden çekilir.

Belki Cabir’in en  büyük uygulamalı başarısı, ilk kez kendi imbiğinde (anbique) hazırlamış olduğu mineral ve diğer asitlerin keşfi idi. Kimyasal yöntemlerin geliştirilmesi ve geniş bir biçimde yeni bileşiklerin hazırlanmasını içine alan, kimya bilimine asıl doğal birkaç katkıdan başka o, bu şekilde uygulamalı bilim alanında bir  öncü olarak, çok sayıda uygulamalı kimyasal işlem de geliştirdi. Onun bu alandaki başarıları şunları içermektedir: Çeşitli metallar hazırlama, çeliğin geliştirilmesi, kumaşın boyanması, deri tabaklaması, su geçirmeyen kumaş cilalama, cam yapımında manganez dioksit kullanımı, paslanmayı önleme, altın mürekkeple (yaldızla) yazı yazma, yağların, boyaların saptanması-tanısı vb. Bu pratik çalışma ve uğraşları esnasında, altını çözmek, elemanlarına ayrıştırmak için aqua regia’yı (sülfürik ve nitrik acit, yani kezzap ve tuzruhu bileşimi) geliştirdi. Onun asıl büyük icadı, damıtma-arıtma işlemini kolaylaştıran ve sistematik biçime sokan imbik, yani damıtıcı aracıdır.

Cabir İbn Hayyan üç farklı madde-cisim tiplemesi tanımı yaptı: Birincisi, amonyum kloroid, arsenik, kafur ruhu gibi ısıtılınca buharlaşan ruhlar; ikincisi, örneğin demir, bakır, gümüş, altın, kurşun gibi metaller; üçüncü olarak, toz haline getirilebilen bileşikler kategorisi. O böylece, daha sonra metal, metal olmayan ve buharlaşan-uçuşan cisimler biçimindeki sınıflandırmanın yolunu döşemiş, hazırlığını yapmıştı.

Onun corpus’u (dev eseri, külliyatı) çok sayıda kitapları kapsamaktadır. Cabir kimyadan başka, tıp ve astronomi gbi başka bilimlere de katkı yaptı.  Kitab-al-Kimya ve Kitab al-Sab'een gibi kimya üzerine olan kitapları Latince dahil çeşitli Avrupa dillerine çevrildi. Bu çeviriler Avrupa’da birkaç yüzyıl boyunca ünlü  ve modern kimyanın gelişmesinde etkili oldu.

Oncak onun sadece birkaç kitabı basılıp yayınlandı, oysa Arapça olarak korunmakta olan diğer birçoğunun hala yayınlanması ve yorumlanması gerekiyor.

Ayrıca Cabir’in felsefe üzerinde 300, mekanik aygıtlar ve askeri makinalar hakkında 1300 ve yüzlerce de simya üzerinde kitap yazmış olan bir polymath (herşey hakkında bilgisi olan, çok yönlü) olduğu bilinmektedir.

 

Sarton’a göre, onun çalışmasının gerçek değeri, ancak tüm kitapları basıldığı ve yayınlanıp  açıklamaları yapıldığı zaman anlaşılacaktır. Onun, corpus’ta (külliyatında) belirtilen dinsel görüşleri ve felsefi kavramları eleştirilmiş fakat, onların güvenilirliği sorununu bir kenara ayırıp, Cabir’in büyük katkısını, dine değil, kimya alanına koyduğu üzerinde önemle durulmalıdır.

İlk defa olarak asitler, özellikle nitrik, hidroklorik, sitrik ve tartarik asitleri hazrlama ve deneysel sistem üzerinde vurgu yapma gibi çeşitli hamleleri çok önemlidir. O böyle bir çalışma temelinde, çağdaş kimyanın babası olarak saygı görmeye hak kazanabildi.  Max Mayerhaff’ın sözleriyle,  

“Avrupa’da kimyanın gelişimi doğrudan Cabir İbn Hayyan’a uzanır, yani bu ilerlemede onun izleri sürülebilir.”.

Tüm bunlarla birlikte, Cabir İbn Hayyan’ın bilimsel kişiliğini geliştiren önemli güdünün inançları olduğunu önemsemek gerekir. Onun çok önemli kimyasal buluşlarında ve bilim için çok gerekli olan deneysel yöntemi kullanmasında, babası Harranlı Hayyan’dan miras aldığı Saben-Hermetik inanç ögeleri ve öğretmeni İmam Cafer ve oğlu İsmail’in çevresinden kazandığı batıni inanç eğitimi ve bu inancın tavil kavramının çok büyük payı olmalıdır, diye düşünüyoruz. Henry Corbin şu saptamaları önemlidir:

“ Tavil’in (kutsal metinlerin batıni yorumu) tamamlayıcısı olan İsmaili Gnosu (marifet, irfan bilgisi), yeni bir ruhsal doğuştan (viladat ruhaniya) ayrılmaz. Metinlerin yorumu, ruhun yorumu olmadan yapılmaz.  Tavil Balance (mizan, denge-terazi) bilimi olarak yeniden kendini gösterir. Bu görüş noktasından bakıldığında Cabir’in simya yöntemi  sedece tawil’in uygulama halidir: açığı-aşikarı gizleme, gizli olanı aşığa çıkarma-aşikar kılma... Ayrıca “harfler bilimi” Jabir İbn Hayyan’da da çok büyük bir önem arzedecektir.”(H.Corbin, Histoire de la Philosophie Islamique s.35, 119)

Kaldı ki onun yazılarının çoğunun İmam Cafer risaleleri olduğunu ileri sürenler bulunmaktadır. Örneğin “Yirminci Yüzyıl Ansiklopedisi”nde (3/109) Muhammed Ferid Vecdî ,

 

“Ebu Abdullah Cafer ibn-i Muhammed es-Sadık’a, konuşmasındaki doğruluğundan dolayı ‘Sadık’ lakabını vermişlerdir. O, insanların en faziletlilerindendi. Onun kimya dalında birtakım makaleleri vardır. İmam Sadık'ın öğrencisi Cabir bin Hayyan, İmam Sadık (a.s)'ın risalelerini içeren bin sayfalık bir kitap yazmıştır. Bu risaleler beş yüz makaleden oluşmaktaydı”diye yazmaktadır.

Vecdi belirtmemesine rağmen, belli ki İbn Hallikan’dan  kaynaklanmaktır. Hallikan’a göre (Vefeyatu’l Ayan I, Mısır/Kahira, 1948, 291), “Cabir İbn Hayyan Tarsusludur ve Cafer’in beşyüz risalesini toplayarak bin yaprak tutan bir kitap yazmıştır”. Cabir’in  Cafer’den belirli bir ders ama saati vardı. O satte İmam’ın yanına ondan başkası giremezdi. Risalelerinin büyük bir kısmını hocası Cafer Sadık adına yazmıştır. (Muhammed Ebu Zehra, al-İmamu's Sâdik, 77).

David W. Tschanz,

 “Cabir, bütün metaller sülfür ve mercury (civa) gibi iki ögenin ile birleştirilmesindendir önermesini ileri sürüp, Aristoteles’in dört eleman kavramında değişiklikler yaptı”diyerek sürdürüyor: “O ayrıca Çinlilerin ‘Filozof taşı’ ile Mısırlıların ‘Yaşam iksiri’ kavramını bir tek özde-varlıkta birleştirmeyi benimsedi. Arap simyacıları, dikkatli bir bilimsel tarz içinde bu evrensel cisimler için onların araştırmalarını üzerlerine aldılar.

Bu sözleriyle yazar,  Cabir İbn Hayyan’ın  Çin ve Mısır simyacılarını incelemiş ve kullandıkları kavramlar ve düşüncelerden yararlanıp, onlardan bir senteze  ulaştığını kabul ediyor. Ayrıca onun bulduğu deneysel yöntem ve araçları, ve keşfettiği asid türleri, birçok kimyasal bileşim ve alaşımları sayıp döküyor. Ama garip bir biçimde, Cabir adına günümüze kalan birkaç bin risaleden, “hiç olmazsa ikisi ona  atfolunabilir” gibi bir yargıya varıyor. (www.islamonline.net) Bu bilimsel kuşku değildir, avrupamerkezci anlayıştan kaynaklanan öznelliktir, layık görememektir ve dolayısıyla Cabir’in zihinsel gücüne, en az seksen beş-doksan  yıllık yaşamı boyunca harcadığı olağanüstü emeğine saygısızlıktır.

Cabir İbn Hayyan’ın adı altında ulaşan  simyaya ilişkin çok sayıda yazmaların bir tek kişiye ait olamıyacağı çok tartışılmıştır. 1942 yılında bu muazzam elyazmaları üzerinde çalışan ve risalelerin geniş listesini çıkarıp Almanca’ya çeviren Paul Kraus, Cabir İbn Hayyan’ın masalsı bir kişilik olduğunu, onun simya yazıları külliyatının  9.yüzyılın sonunda bir grup İsmaili bilgin tarafından yazılmış olduğunu ileri sürdü. Dolayısıyla da böyle bir kişinin varlığını bazı bilginler sorguladı. 1971 yılında konuyu ele alan, şimdilerde Johann Wolgfang Goethe-Universitat/Institu für Geschichte der Arabisch-Islamischen Wissenschaften(Arap-İslam araştırmaları tarihi (için) enstitüsü) müdürlüğünü yapan Türk asıllı Prof.Dr. Fuat Sezgin Kraus’un  vardığı sonuçları reddedip, Cabir adı altındaki tüm risalelerin, 8.yüzyılda yaşamış Cabir İbn Hayyan  adını taşıyan bir tarihsel kişiliğe ait olabilirliğini tartıştı. Yukarıda alıntı yaptığımız üzere Henry Corbin de zaten aynı yıllarda, onun tarihsel bir kişilik ve muazzam corpus’un ona  olduğundan kuşku duyulması için bir neden bulunmadığını yazmıştı. Buna karşılık diğer bazı bilginler, yazıların bir kısmının Cabir İbn Hayyan’ın tarihsel kişiliğine ait olduğunu, bir kısmının ise birkaç yüzyıl sonra yaşamış yazarlar tarafından düzenlendiğini ileri sürmektedirler.  Onun adı altında günümüze kalan yazılar ciltler dolusudur, onların bir çoğu ise gerçekten kısa risalelerdir. 1942 yılında  Paul Kraus tarafından hazırlanan Jabir’e atfedilen en geniş liste ve onlardan kalan elyazmalar, Prof.Dr. Fuat Sezgin’in geniş ekleriyle yayınlandı (Sezgin, GAS IV, s.132-269) (www.nlm.nih.gov/hmd/arabic) 2


 

* Bu yazı İmam Cafer Sadık hakkında yapmakta olduğumuz çalışmadan bir bölümdür.
1 Kimya bilimi tarihinde bu çok önemli kişilik olan al-Caldaki için aşağıdaki yapıtlara bakılabilir:

Ullmann, Natur, pp. 237-42; GAL, vol. 2, p. 138-9 (173-5); G. Strohmaier, 'Djildaki' in EI (2nd ed.), Supplement, p. 270; Donald Hill, 'Alchemical Literature' in Religion, learning and science in the 'Abbasid period, ed. by M.J.L Young, J.D. Latham, and R.B. Serjeant (Cambridge: Cambridge University Press, 1990) pp. 328-41, özell. s. 339-40; and Georges C. Anawati, 'Arabic alchemy' in Encyclopedia of the History of Arabic Science, ed. R. Rashed (London: Routledge, 1996), vol. 3, s.. 853-885, özell. s. 874.

 

2 Ayrıca Cabir İbn Hayyan’ın simya yazıları Corpus’u için şu yapıtlara bakılabilir: Syed Nomanul Haq, Names, Natures and Things: The Alchemist Jabir ibn Hayyan and his Kitab al-Ahjar (Book of Stones) [Boston Studies in the Philosophy of Science, 158] (Dordrecht: Kluwer Academic Publishers, 1994); Ullmann, Natur, s. 198-207; and Donald R. Hill 'The Literature of Arabic Alchemy' in Religon, Learning and Science in the 'Abbasid Period, ed. by M.J.L. Young, J.D. Latham, and R.B. Serjeant (Cambridge: Cambridge University Press, 1990) s. 328-341, özellikle s. 333-5. See also, William Newman, 'New Light on the Identity of “Geber”, Sudhoffs Archiv, 1985, vol. 69, s. 76-90.

 

| Ana Sayfaya |

|Gündem | Yorumlar | Yazarlar | Politika | Dünyadan |

| Derneklerden | Belgeler | Kültür & Sanat | Alevilik| Arama |

 

aleviyol@aleviyol.com