
|
HACI
BEKTAŞ DERGAHI
Ali Yildirim Alevi-Bektaşi
kültür ve inancının merkezi olan Hacı Bektaş Dergahının
devletin mesai saatlerine ayarlı olarak bu inanç mensuplarına
kapalı tutulması beni hep rahatsız etmiştir. Yeryüzündeki
tüm inanç sahipleri kutsal kabul ettikleri mahallere diledikleri zaman
girip ziyaret edebiliyorlarken Alevilerin bundan mahrum olması büyük
bir acıdır. İç sızlatan bir durumdur. Alevileri
yaralayan bu çelişkinin bir an önce giderilmesi gerekir. Alevilerin
inanç merkezi olan Hacı Bektaş Dergahının statüsü
tam bir karmaşa içerisindedir. Çünkü dergah bugün müze statüsünde
açıktır. Yani ora ziyaret edilebiliniyorsa bu oranın müze
olması sayesindedir. Müzeyi işleten ise Kültür Bakanlığıdır.
Ne var ki müzenin içinde bulunduğu gayrimenkul ve arazilerin sahibi
ise Vakıflar Genel Müdürlüğüdür. Müze dergahta vakıfların
kiracısı konumundadır. Vakıflar Genel müdürlüğünün
kafasına esip de kültür bakanlığı ile kira sözleşmesini
iptal ettiği takdirde dergah kapanma tehlikesiyle yüzyüze
gelecektir. Nitekim 1980li yıllarda dergahın kapanması gündeme
gelmiş, zamanın Özal iktidarı Alevi kamuoyuna karşı
bu icratını gerçekleştirememiştir. Bu iki
başlılığın sona ermesi ve Alevi inanç mensuplarının
kendi merkezlerine sahip olması sorunun temel çözümüdür. Bu
nedenledir ki Hacı Bektaş Dergahı bir an önce Hacıbektaşlılara
yani Hacı Bektaş Belediyesine devredilmelidir. Alevilerin kendi
inanç merkezlerine sahip çıkmalarından daha doğal ve haklı
istemleri ne olabilir! ORTAK
HAREKET VE YAŞANAN TALİHSİZLİK 1926da
asıl amacı dinci gericiliğin önlenmesi olan tekke ve
zaviyelerin kapatılmasına ilişkin 677 sayılı
yasadan Hacı Bektaş Dergahı da nasibini aldı ve
dergahın kapısına kilit vuruldu. Kuşkusuz
Cumhuriyet rejimi kendi anlayışını oturtacaktı ve
muhalefeti en aza indirmek istiyordu, cumhuriyet ideolojisine karşı
çıkması muhtemel kesimler/kadrolar bir an önce sindirilmeliydi.
Buraya kadarı normal karşılanıp anlaşılabilinir.
Fakat Hacı Bektaş Dergahının bu gerekçeden yola çıkılarak
Anadoluya ışık dağıtan kapısının
kapatılmasını anlamak mümkün olamaz herhalde. Çünkü
daha 1919da bu dergah Cumhuriyetin kuruluşuna güç ve omuz
vermiştir. Cumhuriyetin kurucu iradesinde Hacı Bektaş
Dergahının da iradesi ve payı mevcuttur. 1926da
Hacı Bektaş Dergahının kapatılması büyük
bir talihsizlik olmuştur. Dergah
kapatılıp son dervişler de dergahı terk ederken
Dergahın son postnişini Salih Niyazi Dedebaba hüzünlü bir
şekilde şöyle konuşuyordu:Dergah kapanabilir, fakat
insanların içindeki gönül dergahları kapatılamaz.
Hepimizin gideceği yer yeni bir dergah demektir. Kuşkusuz
Dedebaba Bektaşilere moral veriyordu ve onlardan sağlam bir biçimde
ayakta durmalarını istiyordu. Dedebabanın zamanın
aleyhinde işleyeceğinin farkında olmadığı düşünülemez.
Öylede olmuştur, gelenek dağılıp gitmiş, yıllar
boyu esaslı bir şekilde kendini toparlayamamıştır. Oysa
Cumhuriyetin istemleri ve amaçları ile Alevilerin amaçları tam
da üst üste düşmekteydi. Sözgelimi Yeni Gün Gazetesinde Ziya Bey
"Cumhuriyet düzeni Bektaşiliktir. Bektaşiliğe artık
ihtiyaç kalmamıştır" diye yazmaktan çekinmez. Hacı
Bektaş Dergahının kapatılması devrimin kendi
evlatlarını yemesi gibidir. Dergahın
kapatılmasının ve Alevi-Bektaşiliğin yok sayılmasının
asıl vahim sonuçları 1950lerden sonra ortaya çıkacaktır.
Cumhuriyet Alevi öğretisiyle çağdaş uygarlık
yolunda yürüseydi Türkiyenin manzarası belki de bambaşka
olacaktı. Kadroların bu konuda Alevliğe karşı
olumlu bir tutum takınmamasında Osmanlı dünyasından
getirdikleri ideolojik önyargılarını aşamamalarının
payı büyüktür. Şimdi
Avrupa Birliği sürecinde sistemin Alevliğe ve Alevilere önemli
ölçüde ihtiyaç duyduğunun altı çiziliyor. Türkiye kendi
farkına varmadığı insanını/değerlerini
yabancılar tarafından keşfediyor. Ne var ki bu o
kadar da kolay olmuyor. Başta Diyanet İşleri Başkanlığı
olmak üzere konu üstüne söz söyleyen çevrelerin büyük bir kısmı
ki bunlar genellikle Aleviler olmuyor- Alevi varlığını
bir türlü kabul edemedikleri gibi onu yok saymanın bir şekilde
asimile etmenin yollarını arıyorlar. Kuşkusuz çelişkidir,
AB sürecinde Alevilik önemliyse bu Aleviliğin kendi bağımsız
kimliğinden kaynaklanıyor. Yani siz bir olguyu oluşturan değerleri
ortadan kaldırarak o olgudan semere toplamaya çalışıyorsunuz,
olacak şey değil. Geçtiğimiz yıl Diyanet İşleri
Başkanlığı Avrupa Birliği sürecinde Türkiyede
varolan farklı inanç gurupları temsilcileriyle bir araya
gelirken nüfusun üçte birini oluşturan ve farklı bir inanç
olan Alevilerin temsilcilerini bu toplantıya çağırmayı
aklının uçundan dahi geçirmemiştir. Doğrudur yok sayılan
bir şey elbette tanınamaz! Bu
politikalar ve yaklaşım tarzı Türkiyenin hayırına
değildir. Bunu görmek için birazcık namuslu olmak, ülkesini
ve insanını sevmek yeterlidir. Peki neden yanlışta
ısrar ediliyor? Alevi kimliği/sorunu gerçek anlamda bir laiklik
gerçekleştirilerek çözülmeden Türkiyenin asla demokratikleşemeyeceği
görülmüyor mu? Bu
konuda durum gerçekten içler acısıdır. Türkiye için
politika üretmek iddiasıyla kurulmuş partilerin tamamı
konu gerçek anlamda laiklik ve Aleviler olduğu zaman susmakta ve
varolan anti laik yapılanmaya sessizce(çoğunlukla da din
istismarı yaparak ve çığırtkanca) onay vermektedirler.
Partisini simgeleyen ilkelerden biri laiklik olan anlayış
dahi bu konuda görüş geliştirmekten yoksundur. Laiklik
sorunu neden yalnızca Alevilerin sorunu olsun? Hurafenin
yerine bilimi, doğmanın yerine aklı tercih eden herkesin
laiklik konusunda ortak noktada buluşması gerekmez mi? Cumhurbaşkanı
Ahmet Necdet Sezer'in, laiklik ilkesinin Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'na
girişinin 64. yıldönümü dolayısıyla yayınladığı
mesajda dile getirdikleri son derece dikkat çekicidir. Cumhurbaşkanı
laikliği tanımlarken laiklik anlayışının özüne
vurgu yapıyor: Çağdaş
uygarlığın temel felsefesinde, bireyin özgürlüğü
ve kendi geleceğini belirleme hakkı vardır. Bu temel
felsefeyi özümseyen Büyük Atatürk, bireyin, üzerindeki dini baskılardan
kurtarılarak özgür olmasını ve yaratıcı gücünü
ülke ve insanlık yararına kullanmasını sağlayacak
yapısal dönüşümü gerçekleştirmiştir. Yapısal
dönüşümün temelini, laiklik ilkesinin benimsenmesi oluşturmuştur.
Dünya yaşamını din kurallarının etkisinden
kurtarıp bilim ve aklın egemenliğine bırakan laiklik
ilkesi, çağdaş dünyanın vazgeçilmez temellerinden
biridir. Laiklik,
Atatürkçü düşünce sisteminin özünü oluşturan akılcı
ve bilimsel yaklaşımın ayrılmaz parçası ve
zorunlu sonucudur. Ulusumuzu
çağdaş düşünce sistemi ve evrensel bakış açısına
kavuşturan Atatürk devrimlerinin büyük bölümü laik devlet düzeninin
kurulmasıyla sağlanabilmiştir. Atatürkçü
düşünce sisteminde laiklik, yalnızca din ve devlet işlerinin
birbirinden ayrılmasını öngören bir ilke değil, aynı
zamanda dünya sorunlarına akılcı ve bilimsel bakış
açısı getiren bir yaşam biçimidir. Türkiye
Cumhuriyetine demokratik , sosyal hukuk devleti olma özelliği
kazandıran laiklik, her dine ve mezhebe bağlı bireylerin eşit
haklara sahip olduğu, insan haklarına saygılı bir
toplum düzeni gerektirmektedir. Cumhurbaşkanının
bu sözleri teorik anlamda çok parlak ve yerindedir. Bir sempozyum
bildirisi, laiklik konusunda bir bilimsel araştırma olsa yapılan
sorun oluşturmaz. Olması gerekeni söylüyor der geçeriz. Fakat
devlet başkanının ne
var ki Türkiye gerçeğini yansıtmaktan uzaktır. Bu gün Türkiyede
din kuralları sosyal ve hukuki hayatı yönetmemekle birlikte Türkiyeye
özgü anti laik bir yapılanma varlığını sürdürmektedir.
Devletin resmi bir dini, bir mezhebi sözkonusudur. Devlet Müslamnlık/sünnilik
dışındaki inançları görmezlikten gelmekte, yok
saymaktadır.Kamu olanakları bir dinin hizmetine sunularak
Anayasanın 10. ve 24.maddeleri açıkca çiğnenmektedir. Bu
hukuka aykırı durumun bir an önce son bulması zorunludur. Toparlayalım:
Türkiyede gerçek anlamda laiklik ilkesi hayata geçirilmelidir. Hacı
Bektaş Dergahı bir an önce gerçek sahiplerine, Hacı Bektaş
Belediyesine devredilmelidir. Bunu savunmak ve gerekli girişimlerde
bulunmak hepimizin acil görevi olmalıdır! |
| Forum | Konuk Defteri | Ozanlar | Yazarlar | Yol | Alevilik |
| Irtibat | Linkler | Deyisler | Kitapevi | Hüseyin Gazi | Ana Sayfaya |