Güncel ve Tarafsız Haber

Murat Karaaslan

Gülhan

1977 yılının Ağustos ayıydı. Beş yıldan beri öğretmenlik yaptığım il ortaokulundan alınıp, Anadolu'nun ücra bir köşesindeki yolu dahi olmayan bir köyün ilkokuluna tayin edildim. Bana göre bu bir sürgündü, yetkililere göre ise normal bir tayindi.

Yazın bile ulaşılması güç olan yeni köyüme zamanında gidip yerleşmek için, ağustos ayının yirmisinde bir kamyonet kiraladık, bir kaç parça eşyamızı yükleyip yola çıktık. Yol ayrımına kadar kamyonetle gidecektik, oradan köye kadar da eşyamızı hayvanlarla taşıyacaktık. Bu yüzden mümkün olduğu kadar az eşya götürüyorduk.

Şafakla yola çıktık. Şoförümüz ancak akşama yol ayrımına varabileceğimizi söyledi. Yorucu bir yolculuktan sonra, öğleye doğru gürül gürül akan bir çeşmenin bulunduğu yamaçta durduk. Yamacın alt yanında başlayan uçsuz bucaksız geniş ovadan biçilmiş ekinlerin saplarını toplayan köylülerden ufak tefek, kara kuru bir kadın, yanında on iki, on üç yaşlarında esmer bir kız çocuğu ile çeşmeye geldiler. Çeşmenin soğuk suyu ile elini yüzünü yıkayıp serinlendikten sonra, az ötemizdeki söğüt ağacının gölgesine bağdaş kurup oturdular. Kadın azık torbasını açıp içinde bulgur pilavı olan sahanı yere serdiği bezin ortasına koydu. Yeşil soğan, yufka ekmek çıkarttı, bizden yana dönüp:

"Buyurun birlikte yiyelim" dedi.

"Afiyet olsun. Biz biraz evvel yedik" dedim.

Konuşmadan karınlarını doyurdular. Kadın, sahanı kaşıkları yıkamak için çeşmeye, kız da sofra bezini toplayıp yanımıza sokuldu.

"Merhaba nasılsın?" dedim.

"Allah'a şükür iyiyiz" dedi.

"Bu köyden misin?" dedim ve yamacın altında, ovanın başladığı düzlükte ,birbirine sokulmuş gibi taşlarla örülmüş, yerden yüksekliği bir-bir buçuk metre ancak olan, üzeri toprakla örtülmüş, uzaktan zor gözüken, Kom’a benzeyen beş-on evin bulunduğu tarafa elimi uzattım.

"Hee" dedi.

"Adın ne senin?" dedim.

"Gülhan" dedi.

"Kaç yaşındasın?" dedim.

"On iki" dedi.

"Okula gidiyor musun?" dedim.

"Üçe kadar gittim, sonra da babam komadı gidem" dedi.

"Orada ne yapıyorsunuz?" dedim.

"Ekin topluyok" dedi.

"Sizin burada bu ağır işleri kadınlar mı yapar?" dedim.

"Hayır" dedi.

"Hani hiç erkek görmüyorum, çalışanların hepsi kadın!" dedim.

"Erkek kalmadı ki. Alman gevuru babalarımızı, abeylerimizi alıp götürdü!" dedi.

"Sizin köyden Almanya ya çok giden oldu mu?" dedim.

"Tü hüüü" dedi, elini salladı. "Bir göç başladı, durmuyor. Köyde kimse kalmak istemiyor giden gidene. Sadece birkaç kocamış adam, erleri gitmiş gelinler, karılar, bir de ben yaşta beş-on kız bir o kadarda oğlan kaldık. Köyün tüm işleri sırtımıza yüklendi!" dedi.

"Çok mu yoruluyorsunuz?" dedim.

"Tabii, ta şafaktan gelip gün batana kadar çalışırık, canımız çıkar!" dedi.

"Bu senin annen mi?" dedim ve çeşmenin suyunu köye ulaştırmak için kazılmış arkın kenarına oturup bize bakan, genç olduğu halde yaşlı gibi görünen kadını başımla gösterdim.

"Hee anamdır o" dedi.

"Senden daha ufak!" dedim.

"Bakma onun ufak oluşuna, çok çalışkandır. Hem de çok merhametli." Elini üzerinde oturduğu iri taşa vurarak "Aha şu daş gibi yüreği var, kuru göğsünün içinde. Bize yedirmeden yemez, bize giydirmeden giyinmez. Kimseden sözünü sakınmaz, diyeceğini adamın yüzüne, adam gibi dobra dobra söyler. Bu yüzden onu sevmeyenlerde var. Ama ben onu çok seviyorum!" dedi.

"Daha genç. Kaç yaşında olduğunu biliyor musun?" dedim.

Biraz düşündü, sonra: "Kırka yakın" dedi.

"Gençmiş!" dedim.

"Aslında babamdan üç yaş büyük! Bu anam var ya, eğer babamla evlenmeseydi!" dedi ve sustu. Söylemesi gerekmeyen bir şeyi az daha söyleyecekmiş gibi yüzüme baktı.

Ona gülümseyerek bakıp:

"Ne olurdu babanla evlenmeseydi?" dedim.

Dönüp arkın kenarında oturan annesine baktı, tekrar bana baktı. Annesinin duymayacağına emin olduğu bir tonla: "Yengem olurdu!" dedi.

"Nasıl yengen olurdu?" dedim. Benimle alay ediyor sandım, yüzümü asmıştım.

Yine annesine, sonra da bana baktı. Belli ki "Tanımadığım bu kadına niye sırrımı anlattım?" der gibi bir hali vardı. Ama gerilen yüz hatlarımı görünce: "Bu anam esas emmimin karısıymış. Babamla evlenmeseydi, beni de doğurmasaydı, anam değil de yengem olurdu. Ne tuhaf değil mi?" dedi ve güldü dolgun dudaklarının arasında düzgün ak dişleri inci gibi parıldadı.

Pek anlamamıştım. Acaba ne demek istiyor der gibi soru dolu bakışlarla ona bakıyordum. Anlamamış gibi baktığımı görünce yanıma iyice sokulup:  "Babamın bir abeysi varmış, Güllebi emmim. Eskiden, çook eskiden, anam Güllebi emmimle evliymiş. Anladın mı? Üç ay sonra da Güllebi emmim askere gitmiş. Kore diye bir gevur memleketinde harp çıkmış. Bu Gülabi emmimi de harbe göndermişler. Gidiş o gidiş, bir daha da geri dönmemiş. Anladın mı? Bir yıl sonra da Güllebi emmimin komutanı, dedeme bir mektup göndermiş:

'Oğlun kahramanca çarpışıp şehit oldu. Türk milletinin başı sağ olsun!' Üşte öyle bir şey yazıp göndermiş. Anladın mı? Babam o zaman on üç ya da on dört yaşındaymış. Törelerimize göre yengesiyle evlenmesi lazımmış ve babamı yengesiyle evlendirmişler. Anladın mı?" dedi.

"Anladım anladım. çok iyi anlattın ve ben de anladım. Ama annen neden kabul etmiş, neden karşı çıkmamış?" dedim.

"Karşı çıkmış, 'Ben bu çocuğu ne yapayım?' demiş ağlamış sızlamış ama kimse dinlememiş. Bu kez başlamış her gün babamı dövmeye. Babam ağlaya ağlaya anasının yanına gidip 'Ana yengem beni dövdü' diye şikayet edermiş. 'Yine de faydası olmadı, en son sustum, kaderime boyun eğdim.' diyor Anam!" dedi.

"Başka kardeşlerin var mı?" dedim.

"Benden üç yaş güçük bir kız var, bir de benden dört yaş büyük ablam var. Herkes ablama 'Kısrak gibi kız diyor.' Ben çok kızıyorum, öyle diyenlere" dedi.

"Çok mu iri ablan?" dedim.

Bana baktı, belli ki beni ablasıyla kıyaslıyordu.

"Senin gibi" dedi

Ben bir yetmiş beş boyunda, yetmiş kiloluk iri denilen kadınlardan biriydim.

"Yaşına göre demek iriymiş ablan. Belki bu yüzden 'Kısrak gibi kız' diyorlardır" dedim.

"Ablam çok kuvvetli. Evin en büyük çocuğu olduğundan, babam onu erkek gibi yetiştirmiş. Çok dik başlı. Aynı bir erkek gibi güreş tutar, ata biner, babamın çiftesini alıp ava çıkar, adam döver!" dedi.

"Sahi mi? Ablan adam da mı dövüyor?" dedim.

"Hee esah diyom. Kendinden büyük koca koca oğlanları aldığınan yere vurur. Yusuf'u, Sülo'yu, Beşir'i, Ülhami'yi aldığınan yere vurdu. Bir de Mümin'i dövdüğünü görmüştüm."

Üzerime eğilerek sesini alçaltıp, "Mümin ablamı ne yapmış deyim mi?" dedi.

"Haydi de!" dedim, ben de meraklanmıştım.

"Ablamın memesini ellemiş. Ablam da aldığınan yere vurdu!" dedi fısıltı halinde.

"Bak sen terbiyesize iyi yapmış ablan!" dedim.

"Başkalarını da dövdü ablam!" dedi, belli ki ablasıyla gurur duyuyordu.

"Şimdi nerede ablan?" dedim.

Elini uzakta zor gözüken bir tepeye uzatıp: "Şu dağın ardında bir düzlük var. Sen bilmen orayı. O düzlükte büyük bir köy var, o köyde Dilki Übraham diye biri var. O Dilki Übraham'ın oğlu Feyzi var. Şimdi askerde. Geçen güz ablamı o Feyzi'ye verdi babam" dedi.

"Feyzi'yi da dövüyor mu dersin?" dedim. Güldü sesli sesli.

"Feyzi onun eri, kimse erini dövmez!" dedi.

"Baban Almanya'da mı?" dedim.

"Hee o da gitti!" dedi.

"Çok oldu mu gideli?" dedim.

"Yedi sekiz yıl oldu" dedi.

"Sen de Almanya'ya gitmek istiyor musun?" dedim. Hiç tereddüt etmeden: "Ne işim var gevurun memleketinde?" dedi. Kaşlarını çatıp, alnını kırış kırış etti.

"Köyünüzden Almanya'ya kızlar da gitti mi?" dedim.

"Hiç giden olmadı. Yaşı küçük olanları Almanya istemiyormuş" dedi.

"Köyde büyük kız yok mu?" dedim.

Gülerek bana baktı: "Büyük kız olur mu?" dedi.

"Olmaz mı?" dedim.

"Olmaz!" dedi.

"Neden olmaz?" dedim.

"Büyükler ere varır da ondan!" dedi.

"Kaç yaşında ere varır burada kızlar?" dedim.

"On beş on altı, en son on yedi" dedi.

"Sen ne zaman ere varacaksın?" dedim.

Eliyle yüzünü kapatıp güldü: "Varmam" dedi.

"Ya baban verirse?" dedim.

"Versin ben varmam" dedi ve susup önüne baktı.

Annesi dinlenmiş ve gitmek için kalkmıştı.

"Haydi Gülhan gidelim gayrı. Akşam olmadan şu işleri bitirelim!" dedi ve yavaş yavaş yamaçtan aşağı yürüdü.

Gülhan da kalktı. Elini uzatıp: "Allah'a ısmarladık" dedi ve bir ceylan gibi sekerek bayır aşağı koşup annesine yetişti.

Arkasından bakakaldım. Cıvıl cıvıl hayat dolu bir çocuktu. İki ya da üç yıl sonra onu da Dilki Ibraham'lerden birinin oğluna verecekler, tıpkı anası gibi ne çocukluğunu ne de gençliğini yaşayamadan, yaşlanıp gidecekti daha gencecikken.

Ne yüreğimin sızısı ne de öfkem Gülhan'ların yazgısını değiştiremezdi bunu biliyordum ama yine de yüreğim sızladı...

| Ana Sayfaya |

|Gündem | Yorumlar | Yazarlar | Politika | Dünyadan |

| Derneklerden | Belgeler | Kültür & Sanat | Alevilik| Arama |

 

aleviyol@aleviyol.com