|
Hasan Kaya
Gelincikler
Yaylalara
verdik adımızı. Mekan tuttuğumuz dağlara. Aşklar ile yoğrulmuş
yüreklerde yaşadık gönlümüzce. Kaynak sulardan demlenmiş tavşan kanı
çayları yudumladık. Sıcak serin toprağına bağdaş kurduk, Yurt tuttuk
dağı taşı. Kerpiç damların serin loş avlularında büyüttük umutlarımızı.
Kana kan
diyen zalimlerin atlılarının nallarıyla çiğnendi sürülmüş tarlalarımız.
Talan edildi emeğimiz.
Üç adımda
bir dağın doruğuna erişen Duzgun Baba seyretti olup biteni.
Yalvarışlarımıza aldırmadı.
Hızır yine
yetişemedi imdadımıza. Ağzını açtığımız un, şeker çuvallarına elini
değmeden geçip gitti.
Su
başlarında boşuna sabahladık.
Dudakları
gül kırmızısı olsun diye kanlı göbek bağını dudaklarına sürdüğümüz
bebeler. Yarı aç, açık büyürken kimi kızıla, kimi kızamığa yenik düştü.
Anaların gözleri yaşlı.
Anamın ak
yazması, ak sütü, o kocaman kara gözleri ne de sevgiyle okşardı.
Bir orman
düşlemiyorum. Yeşil çınarları, kekik kokan kırları da. Bir dağ düşüme
girer, kupkuru, yer yer çakmak taşı sarmış. Aşağılarda sakin akan bir
dere. Üzerinde babamın emeği ve elleriyle kurduğu tahta köprü, dere
boylarında ince uzun kavaklar ve yapraklarının hışırtısı. İçimi
ürperten, içimi serinleten akşam rüzgârları, uzak yakın kurt ulumaları,
çakal çığlıkları. Bir de kardeşimin sallanan beşiğinin çıkardığı
gıcırtılar ve sonra anam kadın. Evin küçük gelini. Güzel mi güzel. Bana
sorarsanız dünyalar güzeli. Başında ak bir yazma, dantel dantel, oya
oya işlenmiş.
Gelinlik
eder konuşamaz, konuşmaz ulu-orta. Kör olasıca dağ erken salar üstümüze
gölgesini. Gaz lambasının ışığında göz göze konuşulmaz.
Susar
diller. Susar gözler
Fırat'a al
beni, beni de al diyen genç gelinler. İçli yanık sesleriyle geceyi
bölerken anam sesiz usul ağlar. Bir telaş basar yüreğimi koşup Kiraz'ı
susturmak gelir içerimden. Dışarıda zindan bir gece, dışarıda korkularım
öfkemle yatarım.
El ele
tutuşup yollara düşseydik, dostlar biliyor ya düşmanlar da bilsin
isterdim seni sevdiğimi. Anam gibi değil bir başka sıcak bir başka güzel
sarar gözlerin. Ne yalan söyleyeyim, içimden beline sarılıp kaldırıp
pervane gibi dönmek, döndürmek geliyor. Başım dönüyor kiraz dudaklarını
öptükçe.
Yan yana
bir soluk atımı uzaklıkta düşler kuruyoruz ve düşlerde yaşıyoruz
aşkımızı.
Yeşil bir
halı sersem, örtse kara toprağı. Kurt börtü, böcek sarsa, dört bir
yanı.
Hey
dağlarda ses var.
Dağ sesi.
Pınarlarda
erimiş kar sesi. Bahar mı bu, gelişini müjdeleyen aşklarla gelsin. Kucak
dolusu kır çiçeği. Bir ince narin gelincik ellerinde.
Gün
yükselende, güneş seyrine doyumsuz alı al bir gelincik olur. Yaban gülü
toprağa kök salar, kokuya durur.
Ana
rahminde bir tepişmedir yaşam. Bir sabır ve gününü bekleyiştir. Ak
alınlarda boncuklanıp dökülen terdir emek. Ne çare ki; sahipsiz kalmış,
talan edilmiş. Oysa kocaman yüreklerimiz vardı, aşklara ve kavgalara er
meydanı olmuş.
Dişliler
geçmiş birbirine, yüksek voltajlı elektrik akımı, makinelerde devinim.
Irmaklar boşalıyor sanki sarp yamaçlardan aşağı. Bir uğultu, kulakları
sağır eden bir gürültü. Sesimiz ulaşmaz karşı yakaya. Uzak ve
yalnız/mıyız? Karşı yakada bir türkü, bir deli öfke... Beride bir
çığlık... El ele, yürek yüreğe, halay halay düğünler kurulur her göz
göze gelişte, her el edişte.
Örste
dövüp şekil verdiğimiz zaman, bizden yana. Canında can saklayan analar!
Canının içindeki can, bizden yana. Yükselen GÜNEŞ, saran sıcak,
yakamozlaşıp dökülen ter, bizden yana.
|