Güncel ve Tarafsız Haber

Necdet Saraç

Eğri cetvelden doğru çizgi çıkmaz!

 

Devletin resmi kurumları aracılığıyla, önceki gün ‘’denetim altına alma, kontrol etme’’, dün ‘’komünizm ve ‘bölücülük’ tehlikesine karşı alternatif oluşturma amacıyla islam adına atılan her adım, demokrasi ve hoşgörü yerine dayatma, çok kültürlülük yerine tek kültür benimsendiği için geri tepmiş, siyasal islam bugün sistemi tümüyle kontrol etme noktasına gelmiştir.

 

Demokrasinin ve inanç özgürlüğünün savunulması bile ‘’yavuz hırsız ev sahibini bastırır’’ misali siyasal islamın sözcülerinin eline geçmiştir.

 

Siyasi islamın çeşitli sözcüleri, meclise gönderilen ve asıl itibarıyla siyasal islamın yukarıdan aşağıya sisteme bir bütün olarak ‘’idari’’ hakimiyetini, kadrolaşmasını daha da kolaylaştıracak genel planlamanın parçalarından biri olan, ‘’arka bahçe’’ değişikliklerini yeterli bulmuyor ve çok net ifadelerle şöyle diyorlar: ‘’28 Şubat’ın vicdansızlığına tepki olarak iktidara gelenler, 28 Şubat’ın gasbettiği hakları geri vermedikçe, aldığı oyun hakkını vermiş olamaz. Kim ne derse desin, bugün başbakanlık ve bakanlık koltuğunda oturan herkesin, o koltuklarda oturma sebebi; bu iki haksızlığa toplumda gösterilen tepkidir. Çünkü bu ülkenin din-siyaset, lâiklik ve demokrasiye geçişin önündeki en büyük engel, ’Başörtüsü’ yasağıdır...”

 

Siyasal islam açısından bu kadar net söylemler orta yerdeyken, sol ve ülkenin demokrasi güçleri, duvara dayanmış, sesi kısılmış bir şekilde konuyu hep  ucundan köşesinden tartışmaya çalışıyor.

 

Oysa söylemlerimizin net olması gerekir, kaçak dövüş bize hep kaybettirdi, bu halimizle yarın da kaybettirecek! Yaşanılan seçim yenilgisini ve kaybettiğimiz değerleri bile dile getiremiyor, yenildiğimizi bile ’’adam’’ gibi kabullenemiyoruz, ondan sonra da kabul görmek istiyoruz!

 

75 bin 283 çalışanı ve 1 Katrilyon TL bütçesiyle yalnızca sünni inancına hizmet eden Dİyanet İşleri Başkanlığı, bütün değiştirilmelere karşı 12 Eylül Anayasası, İmam Hatip Liseleri, Kuran Kursları, zorunlu din dersi, YÖK orta yerde dururken ve yapılan her değişiklik siyasal islamın devleti, iktidarı ve toplumsal hayatı ele geçirmesi  lehine şekillenirken konuyu kıyısından-köşesinden tartışmak sola ve demokrasi güçlerine sürekli kaybettiriyor.

 

’’Bu ülkenin % 99’u müslüman’’ edebiyatına,  ’’kimin çizdiği çerçevede bir müslümanlık, hangi müslümanlık’’ diye cevap veremiyorsak, ’Müslümanların ibadet yeri camidir. Cemevleri ibadethane değil, kültür evleridir’’ diyen Başbakana ‘’nerede kaldı inanç özgürlüğü’’ diye soramıyorsak, yıllardır Diyanet İşleri Başkanlığı’nın yalnızca sünni islamın temsilcisi olduğunu, milyonlarca Alevi çocuğuna hem de dünya da eşi-benzeri olmayan bir biçimde 12 Eylül Anayasası hükümlerince zorunlu din dersi verildiğini, Alevilerin cemevlerinin ibadet yeri olduğunun bizzat başbakan tarafından reddedildiğini söyleyemiyorsak ve  yalnızca kendi kuyruğumuza basıldığında havaya sıçrıyorsak inandırıcı olamayız.

 

Garip bir teslim oluş sözkonusu, değişim söylemleri içinde, dışarıdan dayatılan tartışmaların içine sürükleniyoruz, ’’eğri cetvelden doğru çizgi çıkmayacağını’’ bile bile doğru çizgiler bulmaya çalışıyoruz. Birisi ’’sen müslüman değil misin’’ diye sormasın, TV’de, radyoda, gazete de, yol da, sokakta ’’tabi ben de müslümanım ama’’ diye cevap vere vere buralara geldik. ’’İnanca müdahale edilemez, herkes istediği gibi inanır, inanç özgürlüğü tam da budur’’ bile diyemedik. Tartışmayı bu zemine çekmek yerine, garip ve sanki bilinçli bir biçimde sonu olmayan ’’laiklik-şeriat’’ ikilemine ve „başörtüsüne’’, kılık-kıyafete çektik. Alternatifler, yeni çıkışlar önereceğimize, insanları korkutarak, korkular üzerinde politika yapmaya ve etkin olmaya çalıştık...

 

İşte son tartışmalarda ortadaki tavırlar: Bir kaç istisna dışında önemli bir kesim tartışmayı yine ’’laiklik-şeriat’’ çıkmaz sokağına çekti. Kenarından kıyısından düzeltilecek bir şey yoktur. Ya laiklik ilkesi gereği, dini ve dini eğitimi devletin dışına çekersin, ya da bunu tartışarak önce IHL’lere ayrıcalık ve özendirme şansını verirsin, sonra da ’’bütün limanların ve kalelerinle’’ tümüyle teslim alınırsın!

 

Çok net belirtmek gerekiyor;

 

Birincisi, uluslararası kabul görmüş ve başarılı olmuş eğitim müfredatlarında, meslek liseleri ile normal liseler eşit değildir. Meslek lisesinde okuyanlar, ya aynı alandaki yüksek okullara girerler, yada ’’olgunluk eğitimi ve sınavından sonra’’ normal lise mezunlarıyla eşit haklara sahip olurlar. Bu anlamıyla meslek liselerine, İHL tartışması olsa da olmasa da,  eşit katsayı hakkı verilemez! Meslek lisesi mezunlarına ancak kendi alanlarında yüksek öğretim için ’’özel katsayılar’’, ’’olanaklar’’ verilir. Bu çerçevede yaklaşık 1 milyon 700 bin öğrencinin üniversiteye giremeyeceği bilindiğine göre, asıl düzenlemenin yani üniversiteye giremeyeceklerin mesleğe yönlendirilmesi de Avrupa ülkelerinin hemen tamanında olduğu gibi ilk öğretimin son iki yılında öğretmenler tarafından bilinçli ve öğrencinin yeteneğine, başarısına göre yapılması gerekir! Eğer iyi niyet varsa, bu iş ’’kap-kaç’’ mantığı ile değil, ciddi bir eğitim reformuyla gerçekleşir. Bunun için de, yeni keşiflere gerek yoktur, Avrupa ülkelerindeki, örneğin Almanya veya Fransa meslek eğitim modeli doğrudan kopya edilebilir.

 

Sorun IHL değil, iktidarın islama göre yeniden yapılandırılmasıdır!

 

İkincisi, gerek 1924’de kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı, ’’siyasal islamı kontrol ve denetim altına alma’’ amacıyla, gerekse de İmam Hatip okulları ’’islamı kontrol ve denetimin’’ yanısıra ’’komünizm ve bölücülük tehlikesine karşı siyasal islamı yedekte tutmak’’ amacıyla kurulmuşlardır ve kuruluşlarından itibaren bu yapılanmalar siyasi kararların ürünüdür. Bu kararlarda masumane ’’din eğitimi’’ ve iyiniyet düşünmek, gereksiz bir manipülesyondan başka bir şey değildir. Nitekim, bu politika özellikle son 10 yılda açıkça iflas etmiştir. 12 Eylül döneminde devlet eliyle dağıtılan ayetler, gözyumulan ’’Hizbullah’’,  büyütülen ’’yeşil sermaya’’, sürekli sayısı arttırılan İmam Hatip Okulları devletin ’’kontrol’’ niyeti ile kurduğu sistemi kendi alehine bozmuştur. 28 Şubat, bu ’’istenmeyen gelişmeye’’ müdahale ihtiyacından ortaya çıkmıştır. Ancak, ’’kendi ellerimizle büyüttüğümüz siyasal islam’’ solun fiziki ve psikolojik yenilgisinin yarattığı boşluğu değerlendirerek ve ’’sol söylemleri’’ de alarak, son derece akıllıca doldurmuş, ’’islami terörün’’ öne çıkmasının yarattığı yeni konjektürde Amerika ve Avrupa Birliği’nin ’’ılımlı islam’’ arayışı ile de bütünleşmiş ve iktidara yerleşmiştir. Tartışma ve ’’gerilmenin’’ asıl kaynağı buradan kaynaklanmaktadır. Yoksa ortada ne ciddi bir biçimde, YÖK’ün demokratikleştirilmesi, ne de eğitim kalitesinin yükseltilmesi, eğitimde eşitlik kaygısı vardır. Sorun iktidarın paylaşılması yada daha doğru bir ifadeyle islama göre yeniden yapılandırılması sorunudur!

 

Son tartışmalarda da çok net ortaya çıktığı gibi, İmam Hatip Liseleri, ciddi bir biçimde siyasal islamın ’’arka bahçesi’’dir ve tümü hemen kapatılmalıdır. Tartışmalar, eğitim sistemi ile ilgili asla değildir, talep son derece açık siyasal bir taleptir! ’’Aklı-başında’’ her siyasi islami yaklaşımda, islamın kendisinin devleti istemeden islamın olmayacağı bilinmektedir!  Bu anlamıyla, aslında herkesin de çok iyi bildiği gibi İmam Hatip okulları, ne devletin imam ihtiyacını karşılamak için kurulmuştur, ne de aileler çocuklarını imam-hatip yapmak için bu okullara göndermektedir. Neresinden bakılırsa bakılsın bunlar ’’meslek okulu’’ değildir. Bilimsel olması gereken eğitimle, dini eğitim aynı statüye sahip olamaz! İmam, hatip ya da müftü olacakların yeri ’’teoloji eğtiminin’’ olduğu İlahiyet fakülteleridir! İsteyen buyursun orada okusun, buna itirazı olan var mı? İtiraz ’’arka bahçede’’ yetişen ’’nitelikli’’ kadronun sayısının azalmasınadır. 28 Şubat sonrası İmam Hatiplere katsayı engelinin konulmasından sonra toplam 601 imam-hatip lisesinde 512 bin öğrenci eğitim görüyordu. Bu sayı 8 yıllık eğitim prosudürü ile birlikte kısa sürede aşağılara indi. 2002-2003 öğretim yılında öğrenci sayısı 65 bine, bu yılda 40 binlere düştü.

 

Üçüncüsü, eğer gerçek anlamda laik bir devlet, gerçek anlamda inanç özgürlüğü savunuluyorsa, artık Alevilerin sesine kulak verilmelidir ve Alevilerin de vergileriyle de beslenen Diyanet İşleri Başkanlığı feshedilmeli, her inanç kendi kendisini  finanse etmelidir. 1 Katrilyon 100 milyonluk yük devletin sırtından indirilmeli, son 15 yılda ucundan kıyısından değiştirilen 12 Eylül Anayasası tümüyle değiştirilmeli, demokratikleşmesi için yeniden yazılmalı ve laiklikse, inanç özgürlüğü ise ortak amaç, zorunlu din dersi Anayasa’dan çıkarılmalı, nüfus cüzdanlarındaki  ’’din hanesi’’ bölümü kaldırılmalıdır!

 

Köln, 11 Mayıs 2004

 

 

n.sarac@web.de

| Ana Sayfaya |

|Gündem | Yorumlar | Yazarlar | Politika | Dünyadan |

| Derneklerden | Belgeler | Kültür & Sanat | Alevilik| Arama |

 

aleviyol@aleviyol.com