|
|
|
Güncel ve Tarafsız Haber |
|
|
|
Murat Aksoy Dünya yeni bir eşiğin önünde Dünya nefesini tutmuş Irak konusundaki gelişmeleri izlerken, bir hafta içinde kıta Avrupası’ndan gelen iki açıklama dünyanın siyaseten geldiği noktayı anımsatması anlamında önemli. Bu açıklamalardan ilki Almaya ve Fransa’nın, “Elysee Anlaşması”’nın imzalanmasının 40. yılı dolayısıyla düzenledikleri törende Irak konusunda ABD karşıtı ortak açıklama; diğeri ise Avrupa Birliği (AB) üyesi 8 ülke başkanın ortak imzası ile yayımlanan ABD’ye destek deklerasyonu. Bu açıklamaların dünya siyasetinde yeni bir dönemi başlattığına şüphe yok. Bu açıklamalardan ilki konusunda yapaılan genel tespit, “tek kutuplu” dünyanın sona erdiği, ikincisi için ise “AB’de çatlak” şeklinde oldu. Her iki tespitinde haklı ancak yaşananları açıklama konusunda yeterince açık olmadığı kanısındayım. Bu yüzden son çeyrek yüzyılda yaşanan gelişmelere bakarak; yaşananları anlamaya çalışmanın daha yararlı olacağını düşünüyorum. Ne oluyor? 1970’ler ile başlayan değişim süreci, dünyanın bir çok bölgesini içine alarak devam ediyor. Üstelik bu süreç şimdi çevre ülkelerden çok, bu sürecin başladığı merkez ülkeleri daha fazla etkilemeye aday. Bu süreç içinde 1989’da yaşananlar, uluslar arası siyasette önemli bir ana denk düştü. Bu gelişme Doğu Bloku’nun çözülmesinin başlangıcı oldu ve iki kutuplu dünya ve soğuk savaş dönemi fiili olarak sona erdi. Bu durum ulus-devletlerin önüne iki fiili durum çıkardı. İlki belirsizlik, ikincisi ise belirsizliğin sonuçlarından biri olarak siyaseten kullanılabilecek fırsat. Bunun anlamı; dünya şimdi görünüşte tek kutuplu ama çok aktörün etkili olabileceği ve bu etkileme fırsatının sürekli var olduğu bir sürecin başladığıdır. Bu dönem, üç önemli aktörü öne çıkarmıştır. İlki iki kutuplu dünyada, bu iki kutup arasında bir tür denge işlevi gören uluslarüstü kurumlar, ikincisi bölgesel ekonomik ve siyasi birlikler, son olarak ise nufus ve coğrafi avantajlarını potansiyel olarak kullanabilen ülkeler. İlk aktör için BM ve NATO, İLO gibi kurumlar, ikinci grup için ise AB, üçüncü için ise Çin, Rusya’yı sayabiliriz. Bunlardan ilk gruba girenler üzerinde, dünyada yaşananlara paralel olarak önemli tartışmalar ve değişimler yaşanmaktadır. Örneğin NATO’nun fiili genişlemesinden, yeni görev alanlarının eklenmesi gibi, aynı şekilde uluslararası hukuk alanında yeni mahkemelerin kurulması gibi. Gelinen bu noktada sadece siyasi kurumlar değil, uluslar arası alanda etkili sivil toplum kuruluşları da önemli roller üstlenmektedirler. İkinci grup içinde AB önemli bir yer tutmaktadır. Hem 25 üyeli hem de ekonomik ve nüfus olarak önemli bir bölgesel güç olması AB’yi uluslar arası siyasette önemli bir rol almasına yol açmıştır. Ancak unutulmaması gereken nokta, bu sürecin kendi içinde de evrilmesi ve dönüşmesidir. Nitekim önce Almanya ve Fransa’nın Irak konusunda ABD karşıtı yapmış oldukları açıklama, hemen ardından 8 AB üyesi ülkesinin ABD destekleyen açıklamaları, AB içinde kısa gelecekte önemli bir belirsizliğe işaret etmektedir. AB gelinen noktada ekonomik ve nüfus olarak önemli bir ağırlığı sahip olmasına karşın, dış siyaset konusunda pasif kalışı yapılan iki açıklama ile AB’nin önünde bir kapı açmıştır. Buradaki belirsizlik ise bu AB içinde hangi açıklamanın ne kadar sahiplenilip, siyaseten savunulacağı noktasındadır. Almanya ve Fransa’nın yaptığı açıklamaya destek olarak yapılan açıklamaların geldiği ülkeler ise daha çok üçüncü gruba ait ülkeler olması bu tabloyu tamamlamaktadır. Özellikle Rusya ve Çin’in hem nüfus ve coğrafi konum hem de ekonomik olarak taşıdıkları potansiyel bu ülkeleri uluslar arası siyasette geleceğin önemli ülkeleri pozisyonuna taşımaktadır. Bütün bu tablo bize şunu söylemektedir; Doğu Bloku’nun çözülmesi ile tek kutuplu değil, kendi içinde de verili bir hiyerarşisi olan bölgesel güç blokları oluşmuştur. Bu hiyerarşiler her ne kadar verili bir pozisyona sahip olsa da, bu değişime ve dönüşüme açık olması ise ulus-devletlerin önüne siyasi olarak hem belirsizlik hem de fırsat olarak çıkmıştır. Gelişimlerin farkında olan ülkeler için bu süreç, etkin katılım, etkileme ve fayda sağlama yani siyaset anlamını taşımıştır. Gelişmeleri dışardan, edilgen izleyip, pasif kalan “çevre” ülkeler için ise bu süreç; yaşananları anlamaya çalıştıkları bir adaptasyon çabasını ifade etmiştir. Bu çaba kimi ülkeler için iradi, kimileri için ise iradi olmayan zorlunlu bir tercih olarak tecelli etmiştir. Gelinen nokta Türkiye siyasi olarak AB’ye üyeliğine aday ve coğrafi olarak da hem AB hem de Orta Asya ve Ortadoğu bölgesel güç bloklarının kıyısında olması hasebiyle tarihi bir fırsat ile karşı karşıya kalmıştır. Ancak geçtiğimiz on yıllık süreç Türkiye açısından parlak olmamıştır. Gelişmeler Türkiye’yi uluslararası alanda hızlı bir değişim sürecine sokmuştur. İlk gözlemlenen bu sürecin Türkiye açısından iradi bir tercih olmaktan ziyade, gizli bir zorunluluğu içerdiğidir. Türkiyenin önünde bu hiyayarşilere katılmak ve bu arada yükselmek için bir şansı vardır. Bu ise devlet-toplum arasında var olan güç dengesinin terse dar olan zihinsel kurgunun kırılması yani otoriter zihniyetin demokratlığa dönüşmesi ile mümkündür. Ancak gelinen noktada bütün yaşananlar sadece Türkiye için değil tüm dünya için önemlidir. Özellikle Irak konusunda uluslararası siyasetteki gelişmeler 1970’ler ile başlayan değişimlerin bir başka boyutunu bize hatırlatmaktadır. O da son çeyrek yüzyılda ulus-devletler içinde yaşanan demokratlaşmanın uluslar arası siyasete de taşınmasının artık zamanının geldiğidir. Irak üzerinde yaşanan tartışmaları her ne kadar reel politik içinde ve ulus-devletlerin kendi çıkarları açısından değerlendirsek bile, demokratlığın kaçınılmaz bir ahlaki tercih olarak ulus-devletleri de içine alacağıdır. Tüm dünya da tabanda yani yatay olarak örgütlenen savaş karşıtı eylemler temelde ahlaki bir arayışı ifade etmektedir. İnsanların farklılıklarına rağmen ahlaki bir temelde buluşmaları; bir yandan farklı kültürel kimliklerin birbirlerini tanımalarını, diğer yandan küresel bir muhalefeti üretmenin yolunu açmıştır. Bütün bu deneyimler, demokrat bir üzerine inşaa olmakta ve bu arayış kaçınılmaz olarak ulus-devletleri de demokratlığa zorlama potansiyelini taşımaktadır. Aleviyol, 3.2.2003 Yorumlar |
| Ana Sayfaya |
|Gündem | Yorumlar | Yazarlar | Politika | Dünyadan |
| Derneklerden | Belgeler | Kültür & Sanat | Alevilik| Arama |