|
|
|
Güncel ve Tarafsız Haber |
|
|
|
|
Hüseyin Biçen Demokratik Kitle Örgütü (DKÖ)-Sivil Toplum Örgütü (STÖ) 12 Eylül darbesi ve ardından reel sosyalizmin yıkılması ile birlikte yeni bir kavram doğdu; adı, Sivil Toplum Örgütleri (kuruluşları). Kapitalizmin pazarlama yöntemine uygun olarak, önce bu malın (bu kavram) adı ortaya atıldı. Adı beyinlere kazındıktan sonra, mal pazara sürüldü. Ancak malı üretenlerin dışında, bu STÖ ambalajının içinde ne gizli olduğu hiç araştırılmadı ve üzerinde düşünülmeden kullanılmaya başlandı. Elbette bu kavramı bilinçli olarak, kendi siyasi ve örgütsel yapısına uygun olarak kullananlara sözümüz yok; sözümüz “bizimkilere”... Her kavram gibi STÖ kavramının da ciddi bir gereksinmeden doğduğu tartışmasızdır. Aynı derecede, bizim böyle bir kavrama gereksinmemiz olmadığı da tartışmasıdır. Peki bizim gereksinmemiz yoksa, neden kullanıyoruz ya da neden kendimizi bir başkasının adlandırdığı bir adla çağırıyoruz? Kullanmakla doğru mu davranıyoruz?... Soruları artırmak olasıdır. Sınıfsal mücadele de ilk mücadele biçimi olarak ideolojik mücadele tercih edilir. İdeolojik mücadele, diğer mücadele biçimlerine göre hem ucuz, hem kolay ve en önemlisi de sistemi dışarıdan besleyen bir yöntemdir. O nedenle en tercih edilen mücadele biçimidir. Egemen sınıf, ideolojik mücadeleyi kaybetmeye başladığı andan itibaren, zora dayalı mücadele biçimlerini kullanmaya başlar. Gelecek kaygısı olmayanların, doğal olarak, yeni mücadele biçimlerine de gereksinmesi yoktur. O nedenle yeni mücadele biçiminin mimarları, statükoyu koruyanlar değil, tarihi gelişiminin önündeki engelleri kaldırmak isteyenler olmuştur. DKÖ’ler de böyle bir dönemde ve devrimci mücadele içinde doğmuş ve gelişmişlerdir. Sınıf mücadelesinin devrimciler lehine yükseldiği dönemlerde DKÖ’ler karşısına devlet aygıtlarını çıkaran egemen sınıf, çelişkileri yumuşatmak için, “düşmanın silahını düşmana karşı kullanma” yöntemini seçti ve alternatif bir örgüt modeli oluşturdu. Yeni oluşturulan bu örgüt modelinin adı: STÖ’dür. Daha kestirmeden anlatacak olarsak STÖ’ler, DKÖ’lerin burjuva alternatifleridir. Ezilen kitlelerin mücadele döneminin ürünleri olan DKÖ’ler ile ona karşı kurulan STÖ’ler arasında en temel ayraç, devlet karşısındaki konumlanışları ve tavır alışlarıdır. Sınıf mücadelesi araçları olan örgütlerin üç duruş biçimi vardır. Bunlar ya (1) egemen sınıfın baskı ve şiddet aracı olan devletin yanında, ya (2) her türden sınıfsal baskı ve şiddete maruz kalan ezilen insanın yanında, ya da (3) bunların üzerinde, dışında (tarafsız); yer almak zorundadır. Örgütlerin dördüncü bir seçenekleri yoktur. Bunlardan biricisine, yani ezen ve baskıcı devletin karşısında, ezilen insanın yanında yer alan örgütlere, kısaca DKÖ diyoruz. Elbette bu kadar genel bir tanım DKÖ’leri anlatmaya yetmeyecektir. O nedenle konunun, hatırlatmalar yapılarak, daha geniş olarak açılması gerekir. Çünkü geçmişte DKÖ tanımı yapılmıştır. Hatırlatmalara “(D) demokrat” sözcüğünün ile başlarsak; en basit şekilde; anti emperyalist, anti faşist, anti şovenist ve anti sömürgeci tavır alış şeklidir, diye tanımlayabiliriz. Elbette bunlardan tek başına birisi, demokratlığı tanımlamaya yetmeyecektir; dört unsurun birlikte bulunması zorunludur. Aksi yöndeki bir zorlama, pratiğe teorik zemin hazırlamak olacaktır. Günümüzde, de pratiğin teorisini yapma şeklindeki olumsuz gelenek her geçen gün güç kazanmaktadır. Anti’ler üzerinden yapılan bu “demokratlık” tanımının ikinci temel özelliği de burjuva karakterde olmasıdır. Asgari düzeyde namuslu bir burjuva aydını, kimliğindeki “aydın ve namuslu” sözcüklerine sahip çıkıyor ve ona layık olmak istiyorsa, bu sıfatlarının yanına, emperyalist, faşist, şovenist, sömürgeci sözcüklerinin yazılmasına ve kullanılmasına, asla izin vermeyecektir. Bu kavramların sosyalistler tarafından kullanması, kavramların burjuva karakterinde hiçbir değişiklik yapmayacaktır. Daha yalın bir anlatımla, bu anti’lerin toplamından, kesinlikle bir sosyalist tanımı çıkmaz. Bilineni tekrarlarsak; her sosyalist demokrattır ama her demokrat sosyalist değildir. DKÖ içindeki demokratikliğin bir başka yönü de, örgüt içi ve diğer dost örgütler arasındaki, işleyiş ile ilgilidir. Kitle örgütlerinin iç işleyişi demokratik olmak zorundadır. Bu da kendisini ilk olarak, çok seslilik ve renklilik şeklinde, ikinci olarak da temsilde gösterir. Kendini örgüt hukuku ile bağlı hisseden hemen herkes bu örgütlerde yer alabilmelidir. Yine örgüt hukuku içinde kalmak koşulu ile her konu bu örgütlerde, her düzeyde tartışılabilir. DKÖ’lerin çelikleşmiş çekirdekleri yoktur. O nedenle merkezi yön gevşektir ama gevşeklik örgüt disiplinsizliği boyutunda olmamak zorundadır. Kısaltmanın ikinci harfi (K), örgütün ikinci özelliği olan kitleselliği ifade etmektedir. Sınıf mücadelesinin zayıfladığı dönemlerde, örgütlerin kitle boyutu da aynı oranda zayıflamaktadır. Diğer alanlardaki sağa kayış, örgüt ve kitle anlayışına da yansımakta; örgütler ya Mevlana tekkesine dönüştürülmeye çalışılmakta ya da sağa kayan insanlar örgütleri terk etmektedir. İnsanlar tek başına yürümeye pek cesaret edemediği için, genellikle kaçışlarda yanlarına yol arkadaşları bulmaya çalışmaktadırlar. Siyasi mücadelenin dibe vurduğu dönemlerde, örgütlerdeki çalışanları “dar grupçuluk ve tasfiyecilikle” suçlamanın, pek maddi temeli olmasa gerekir. Elbette DKÖ’lerin STÖ’leşme yolundaki tasfiyelerini, bu kapsam dışında tutuyoruz. Kitleleri, örgütlerin kılcal damarlarını oluşturur. Bu kılcal damarlar olmayınca en uç noktalara kadar ulaşmak, oralarla iletişim ve bağlar kurmak olanaksızlaşıyor ve örgütlerde ölümler başlıyor. Örgüt içi çekişmeler ve örgütlerden ayrılanların son darbeleri de, örgütlerin ölümlerine hız kazandırıyor. Örgütlere yeni ve genç katılımlar olmadığı ya da sağlanamadığı için, örgütler hızla yaşlanıyor. Yaşlılık, doğası gereği hareket yavaşlılıklarına neden oluyor ve örgütlerin hareket kabiliyetleri, her geçen gün azalıyor. Bundan kurtuluşun yolu, STÖ’leşmekten geçmiyor elbet. Ancak çareler orada aranmaktadır. O zaman biraz da STÖ’leri tanıyalım. Devlet karşısındaki tavrına göre STÖ; devlet ezilen insan arasındaki ilişkide, kendini devlet yanında ya da kendini tarafsız olarak tanımlarlar. Türk siyasal ve hukuk tarihine STÖ olarak geçen bu kuruluşların, uluslar arası belgelerdeki adı Non Govermental Organisation (NGO) olup, Türkçe tam çevrisi “Hükümet Dışı Kuruluşlar” şeklinde olması gerekir. Oysa “Hükümet Dışı Kuruluşlar” kavramı Türkçe’ye “Sivil Toplum Kuruluşları” şeklinde çevrilmiştir. Bu çeviri, ne basit bir rastlantı ne de yabancı dil cahilliğidir. Çevriyi tersinden okur ya da arkadaki amacı irdelersek, “hükümet dışı” (NGO) hiçbir örgütü izin verilmeyeceği ve hükümet dışı kuruluşların da devlet tarafından oluşturulacağı, anlamı çıkmaktadır. Böyle bir çevri ile, niyet en açık biçimde ortaya koyulmaya çalışılmaktadır. NGO’daki “hükümet” sözcüğüne karşılık olarak kullanılan “sivil” sözcüğünün tek sivilliği, üzerinde üniforma olmamasıdır. Başta kavramın kendisi sivil değildir; çünkü STÖ kavramını içselleştirme aracı olan medya, bu kavramı emir ile kullanmaktadır. Tehlike ise, DKÖ’lerin de kendini STÖ olarak isimlendirme ve STÖ gibi davranma noktasında başlamaktadır. Oysa sivil sözcüğüne bir parça geniş bakarsak, üniforma dışında, belli bir resmiyeti, dolaysıyla devlet ile ilişkiyi de ifade ettiğini görürüz. Ancak Türkiye’de kullanılan STÖ kavramındaki sivil sözcüğü, tam aksi anlamda, devlet- örgüt ilişkisini ve yakınlaşmasını ifade etmektedir. Devletin ve kendini STÖ olarak tanımlayan kuruluşları, işlevleri ve yapılarına göre üçe ayırmak olanaklıdır. STÖ kavramını en yaygın olarak kullananlara baktığımızda, birinci sırada, TİSK, TÜSİAD, TOBB, gibi sermaye örgütlerinin yer aldığını görürüz. Oysa bunlar, “sivil olmadıkları, kar amacı güttükleri, demokrasi kaygısı taşımadıkları, barışa karşı savaşı savundukları, sadece en büyükleri kabul ettikleri ve denetlenemedikleri için STÖ kategorisine bile sokulmamalıdır. Çünkü egemen sınıf örgütü olarak bunlar, doğrudan resmi ideolojinin üreticisidirler ve STÖ kavramına dört elle sarılmışlardır. Egemen sınıf yönünden STÖ, resmi ideolojinin, en önemli meşrulaştırma araçlarından birisi haline gelmiştir. Eskinden her açıklaması, çalışması sınıf adına değerlendirilen işveren kuruluşları, şimdi “tüm sivil toplum” adına, sivil toplumun bir üyesi olarak açıklamalar yapmaktadır. Böylesi “meşru” bir çalışma, egemen sınıfı ile halk arasında bağların gelişmesini, çelişkilerin yumuşamasını sağlamaktadır. Çünkü egemen sınıfların kendilerini kamufle edecek, böylesi meşrulaştırıcı kavramlara gereksinmeleri vardır ve ileride de olacaktır. Hayır amaçlı dernek ve vakıflar ikinci tür STÖ’lerin tipik örnekleridir. Burada taraflar, sınıfsal kavramların dışında, “yardımsever zengin” ile “yardıma muhtaç yoksul” sözcükleri ile ifade edilmekte, hak arama anlayışı, yerini yoksula sadaka vermeye (yardım) bırakmaktadır. Böylesi bireysel yardımlar ile, bir yandan egemen sınıf temsilcilerinin vicdanlarının rahatlaması sağlanırken, diğer yandan sınıfsal çelişkiler yumuşatılmaya çalışılmaktadır. Eski devrimci ve demokratlardan oluşan dernek yönetimleri ise, uzlaşmaz çelişkileri uzlaşır yaparak “toplumsal barışa katkı sağlamaktadırlar”. Böylece, bir zaman sahip oldukları önderlik yeteneklerini yitirmediklerini ortaya koyarak, toplumdaki saygın yerlerini tekrar kazanmaya çalışırlar. Ancak, “dilenmeye başlayanların, artık direnmeyeceklerini” ve avuç açan onursuz bir kitle yaratıldığını göremez olurlar. Çözüm artık, sistemin sorgulanmasında değil, iyiliksever zenginlerin vicdan ve sadakalarında aranmaktadır. Toplumsal mücadelede hiç yer almamış, başka çözüm yolu bilmeyen ve elindekini iyi niyetle paylaşmak isteyenlere, elbette sözümüz yok. STÖ konusunda bizim asıl muhatabımız, STÖ’leşmeye başlayan ya da bunun farkında olmayan DKÖ’leredir. Eğer DKÖ’ler kendilerini STÖ etkilenmesi dışında tutmak istiyor ve DKÖ olarak tanımlıyorlarsa; * Öncelikle bu iki kavram arasındaki farkı netleştirmek zorunludur. DKÖ yerine STÖ kavramının kullanılması, ne basit bir dil sürçmesi, ne de hafife alınacak bir olaydır. DKÖ’ler bizlerin çocukları ise, bıraksınlar adını da biz koyalım. Bizim çocuğumuz adı STÖ değil, DKÖ’dür. STÖ yerine DKÖ kavramını kullanmada, biz de STÖ’yü ısrarla kullananlar kadar ilkeli olmak zorundayız. * Çocuğumuzun adı gibi, dilimize de sahip çıkmak zorundayız. Biz, tarihin imbiğinden süzülerek üretilen kavramları, sözcükleri unutamayız, unutmamalıyız. Çünkü o tarih bizim belleğimizdir. Biliyoruz ki, “bugün düşündüğünü söyleyemeyenler, yarın düşünmekten korkmaya başlayacaktır.” Arkasından, bağrından doğduğu kitleye, tarihe ve sonunda kendine yabancılaşacaktır. Öyleyse biz emperyalizm yerine “globalleşme” (küreselleşme); faşizm yerine “parlamenter demokrasi” gibi sahte kavram ve sözcükleri kullanamayız. * Biz, bugüne kadar hiç tarafsız olmadık. Bundan sonra da olmamalıyız. Çünkü bizi biz yapan değerlerin birincisi, emeğin yananda oluşumuzdur. Biliyoruz ki eşit olmayanlar asındaki tarafsızlık, asıl olarak güçlünün yanında yer almak demektir. DKÖ’ler ne sınıflar üstü ne de sınıf uzlaştırma araçlarıdır. DKÖ’ler hakem kuruluşlar da değil, ezilen sınıfın yanında yer alan, taraf örgütlerdir, * DKÖ’ler, devletler, devlet destekli organizasyonlar, yerli ve yabancı sermaye kuruluşları ile işbirliği yapmazlar, onlardan doğrudan ya da dolaylı maddi yardım kabul etmezler. İkinci guruptaki STÖ’ler ile inisiyatif kendilerinde olmak koşulu ile ilişkiler geliştirir. Günlük pratik eylemlerdeki birliktelikler yerine, ilkeli uzun vadeli birliktelikleri savunur. Bu birlikteliklerde “düşmanımın düşmanı benim dostumdur” şeklindeki dolaylı “dostlukları” değil, ilkesel dostlukları öne çıkarır. * DKÖ’ler ABD emperyalizmi ile Avrupa Birliği (AB) emperyalizmi arasında tercih yapan örgütler değil, koşulsuz emperyalizme karşı olan örgütlerdir. Tüm DKÖ temsilcileri, ister “uyum yasaları”, ister “insan hakları alanında düzenleme” başlığı altında olsun, her türlü emperyalist kaynaklı politikalara karşı durur. * DKÖ’leri, tüm bağımsızlıkların temelinin ekonomik bağımsızlık olduğunu bilir ve bu bilinç ile devlet, şirket, resmi ideoloji bağlantılı hiçbir kurumdan yardım ve desteği kabul etmez. Onların asıl desteği temsil ettiği kitleler olup, kaynağı da o kitlelerin sağladığı bağış, aidat, yayın gibi maddi yardım ve desteklerdir. Aksine bir yaklaşım örgütleri maddi olarak zenginleştirebilir ama kitle yönünden kesinlikle fakirleştirecektir. * DKÖ’lerin asıl gücü, ulaştığı ve sahip olduğu kitlelerdir. O nedenle DKÖ’leri kitlelerden koparan hatta kitlelere yabancılaştıran STÖ türü, kitlesiz, profesyonel dar örgütlenme modelini reddeder, gücünü aldığı kitlelerle bağını güçlendirmek vazgeçilmez hedefidir. Bugüne kadar yürütülen DKÖ ve STÖ tartışmalarının, nerede ise tamamı, her kitle örgütünün kendi alanından değil, hep insan hakları kavramı üzerinden yürütülmüştür. Oysa konunun daha sağlam temelleri oturtulması ve zenginleştirilmesi için başta hukuk olmak üzere, sendika, dernek, vakıf ve meslek örgütleri yönünden de tartışılması gerekir. Tartışmanın bu ayakları eksik bırakıldığı için, STÖ tarzı örgütlenmelerin bu alanlarda daha güç kazandığını görüyoruz. O nedenle her örgüt öncelikle, kendi alanından, STÖ mantığını, örgütlenmesini ve kavramlarını sorgulaması gerekir. Ülkemizdeki meslek örgütleri yasalarla kurulmuştur. Ancak yasalarla kurulmuş olmak, onların devlet dışı, özerk ve bağımsız kuruluşlar olmasını engelleyememiştir. TTB, TMMOB gibi bazıları DKÖ niteliği kazanırken, diğer yandan, tamamen serbest meslek kuruluşu olan Türkiye Barolar Birliği (TBB) ve bazı barolar, kendilerini resmi politikaya endeksleyerek, STÖ kimliğini bile kazanamamışlar, statükoyu koruyan kuruluşlar haline gelmişlerdir. Bu türden hukuk örgütlerinin önünün, 250 yıldır, anlamını bilmeden kullandığımız bazı hukuk kavramlarının sorgulanması ile açılacağını düşünüyoruz. Örneğin 1750’lerde Montesquie tarafından yapılan, yasama, yürütme, yargı ayrımı, pratik ve de diyalektik olarak doğrumudur? Eğer doğru değilse, “yargı bağımsız” olabilir mi? En önemlisi, hukuk nedir? “Hukuk devleti” kavramı, devlet (egemen sınıfın baskı ve şiddet aracı) tanımından sonra hala bir şey ifade eder mi? “Hukukun üstünlüğü” kavramı, kimin hukuku sorusu sorulmadan açıklanabilir mi? Eylemsel olarak, ekonomik, sosyal ve siyasal eşitlik yoksa “yasa önünde eşitlik” nasıl sağlanır? Bu kavramlar üzerine oturtulmuş hukuk ideolojisinin ciddi olarak, teneşir tahtasına yatırılması gerekir. Bizler, bizim olanı tanımaz ve ona sahip çıkmazsak, dayatılana teslimiyet kaçınılmazdır. O nedenle bir kez daha DKÖ’ye evet, STÖ’ye hayır diyoruz. Aleviyol, 10.9.2003 Yorum
|
| Ana Sayfaya |
|Gündem | Yorumlar | Yazarlar | Politika | Dünyadan |
| Derneklerden | Belgeler | Kültür & Sanat | Alevilik| Arama |