Güncel ve Tarafsız Haber

Bazen cemevleri folklorik görüldü; bazen de Alevi sorununa ciddi olarak sahip çıkan (Sünni kökenli) milletvekilleri (Alevi kökenli milletvekillerinin yanısıra). Diyanet bütçesi komisyonda böyle tartışıldı (tutanaklardan)

2003 Malî Yılı Genel ve Katma Bütçe Kanun Tasarıları ile 2001 Malî Yılı Genel ve Katma Bütçe Kesinhesap Kanunu Tasarılarının Plan ve Bütçe Komisyonu Görüşme Tutanakları

BAŞKAN: Sait AÇBA (Afyon)

BAŞKANVEKİLİ: Mehmet Altan KARAPAŞAOĞLU (Bursa)

SÖZCÜ : Sabahattin YILDIZ (Muş)

KÂTİP : Mehmet SEKMEN (İstanbul)

------------O----------

14.03.2003

BİRİNCİ OTURUM

Açılma Saati: 10.30

BAŞKAN: Sait AÇBA (Afyon)

BAŞKANVEKİLİ: Mehmet Altan KARAPAŞAOĞLU (Bursa)

KÂTİP: Mehmet SEKMEN (İstanbul)

SÖZCÜ: Sabahattin YILDIZ (Muş)

------0-----

BAŞKAN – Plan ve Bütçe Komisyonumuzun değerli üyeleri, Değerli Bakanlarımız, Gümrük Müsteşarlığının, Dış Ticaret Müsteşarlığının ve Diyanet İşleri Başkanlığının değerli temsilcileri, basınımızın ve televizyonlarımızın değerli temsilcileri; hepinize hoş geldiniz diyorum, Başkanlık Divanı adına hepinizi saygıyla selamlıyorum.

25 inci Birleşimin Birinci Oturumunu açıyorum.

Gündemimizde Gümrük Müsteşarlığı bütçesi, Dış Ticaret Müsteşarlığı bütçesi ve Diyanet bütçesi vardır. Görüşmelere başlarken, öncelikle Sayın Bakanlara söz vermek istiyorum. Gümrük Müsteşarlığı ve Dış Ticaret Müsteşarlığıyla ilgili olarak sunuşunu yapmak üzere Sayın Tüzmen’e söz veriyorum.

(...)

BAŞKAN – Sayın Bakana değerli açıklamalarından dolayı teşekkür ediyoruz.

Şimdi, söz sırası, Diyanet İşleri Başkanlığını sunmak üzere, Devlet Bakanımız Sayın Aydın’da.

Buyurun efendim.

DEVLET BAKANI MEHMET AYDIN (İzmir) – Sayın Başkan, Plan ve Bütçe Komisyonunun değerli üyeleri; Diyanet İşleri Başkanlığı 2003 Malî Yılı Bütçe Kanunu Tasarısının görüşülmesi münasebetiyle, hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Bilindiği gibi, din hizmetlerinin devlet marifetiyle yürütülmesi amacıyla 3 Mart 1924 tarihinde 429 sayılı Kanunla, Başvekâlet bütçesine dahil ve Başvekâlete bağlı Diyanet İşleri Başkanlığı kurulmuştur.

Ana çerçevesi yasalarca belirlenmiş olan din hizmeti, mezhep, dinî yorum vesaire farkı gözetmeksizin toplumun tamamına yönelmekte, ülke genelinde en küçük yerleşim birimlerine kadar ulaşmaya çalışmaktadır. Ayrıca, son kırk küsur yıldan beri yurt dışında çalışan vatandaşlarımız ile bir süre önce bağımsızlıklarını kazanan Türk cumhuriyetlerine, Kafkasya ve Balkanlarda Türk ve Müslüman topluluklarında yaşayan soydaş ve dindaşlarımıza hizmet götürmekte ve bunun bir sonucu olarak da, hizmet alanı devamlı olarak genişlemektedir. Başkanlık, bugün itibariyle, Amerika’dan Avustralya’ya kadar uzanan farklı din ve kültürlerin hâkim olduğu çok geniş bir coğrafyada hizmetlerini sürdürmeye çalışmaktadır. Bu hizmetleri birkaç madde altında toplamak mümkündür.

İrşat Hizmetleri, Aydınlatma Hizmetleri

Diyanet İşleri Başkanlığı, toplumu din konusunda aydınlatmak amacıyla hizmetlerini toplumun –yukarıda da söylediğim gibi- her kesimine ulaştırma gayreti içerisindedir. Yalnız camilerde değil, okul, hastane, fabrika, huzurevleri, ceza ve tutukevleri gibi yerlerde de bu hizmetler devam etmektedir. Merkez ve taşra personelinden oluşturulan irşat ekipleri vasıtasıyla vatandaşlarımız, dinî ve millî konularda aydınlatılmakta, din görevlileriyle toplantılar, ulusal ve mahallî televizyon ve radyolarda dinî programlar yapılmaktadır. Aydınlanma ve aydınlatma hizmetlerinin daha geniş kitlelere ulaşabilmesi için, Başkanlıkça hazırlanan dinî muhtevalı paket programlar, diziler ve belgeseller, talepte bulunan ulusal ve yerel televizyon kuruluşlarına ücretsiz olarak verilmektedir.

Başkanlığın internetteki adresi, web sitesi çeşitli şekillerde ve çeşitli kanallarda hizmet sunmaktadır ve bu hizmet, gittikçe, daha etkin bir hale gelmektedir. Web sitesinde Din İşleri Yüksek Kurulu kararları, bu kurulca dinî sorulara verilen cevaplar yayınlanmakta; ayrıca, çeşitli konulardaki dinî yazılar, namaz vakitleri, Başkanlığın basılı ve süreli yayınlarının bazıları ziyaretçilere açık tutulmaktadır.

Diyanet İşleri Başkanlığınca, 2 Ekim 2000 tarihinden itibaren, vatandaşlarımıza Kur’an-ı Kerim meali, temel dinî bilgiler, peygamberimizin öğrettiği temel örnek ahlak ilkeleri ve bu arada hadisler hakkında çeşitli bilgilerin verildiği yeni bir program, bir cami dersleri programı başlatılmıştır. İl ve ilçe merkezlerinde müftülüklerce belirlenen merkezî konumdaki camilerde yapılan cami derslerinin yaygınlaştırılarak, çok sayıda vatandaşımıza din hizmeti verilmesine çalışılmaktadır.

Cezaevlerinde bulunan tutuklu ve hükümlülerin dinî ve ahlakî duygularını pekiştirmek, ihtiyaçlarını karşılamak, onların yeniden topluma kazandırılmalarına yardımcı olmak amacıyla, Adalet Bakanlığı ile Başkanlık arasında 2001 yılında tutuklu ve hükümlülerin dinî ve ahlakî gelişmelerini sağlamaya yönelik protokol imzalanmıştır. Bu protokole göre, Başkanlıkça seçilecek dinî yükseköğrenimli din görevlilerinin cezaevlerinde görev yapmaları, tutuklu ve hükümlülerin isteğine bağlı olarak, onlara Kur’an-ı Kerim öğretmeleri ve dinî vecibelerini yerine getirmede yardımcı olmaları öngörülmektedir. Bu uygulama çerçevesinde, 154 erkek ve 49 bayan görevli, düzenli olarak, ceza ve tutukevlerini ziyaret etmekte, isteyen tutuklu ve hükümlülere vaaz ve nasihatte bulunmaktadır.

Yayın Hizmetleri

Diyanet İşleri Başkanlığı, toplumu din konusunda aydınlatma görevinin gereği olarak, basılı, sesli ve görüntülü yayınlar yaparak, toplumun istifadesine sunmaktadır. 1924 yılından bugüne kadar çeşitli konularda ilmî, edebî temel kaynak, halk, çocuk, Türkistan büyükleri ve benzeri konulu cep kitapları ve sanat eserleri dizilerinde Türkçe ve yabancı dillerde olmak üzere, toplam 644 çeşit eser yayımlanmıştır. Döner sermaye imkânlarıyla 2002 yılında 83 adet kitap bastırılmıştır. Dinlerarası diyalog çerçevesinde yayınlananlar ve misyonerlik faaliyetleri ve satanizm gibi zararlı akımlara yönelik kitaplar bunlar arasında yer almaktadır. Bu istikametteki faaliyetler, 2003 yılında da artarak ve nitelik açısından da çok daha önemli bir hamle yaparak devam edecektir. Türk kültür varlığını koruma ve tanıtmaya yönelik eğitici yayın hizmetleri çerçevesinde, kitap, broşür ve dergi olmak üzere, 20 dil ve lehçede 119 eser 5 790 000 adet olmak üzere, mezkûr dil ve lehçelerin konuşulduğu bölgelerde ücretsiz olarak dağıtılmıştır.

Diyanet İşleri Başkanlığında beş ayrı süreli yayın vardır. Bunlar, Diyanet Aylık Dergisi, Çocuk Dergisi, Diyanet Avrupa Aylık Dergisi, Diyanet Bilimsel Dergisi, yani, ilmî dergi ve Diyanet Avrasya Dergisi. Özellikle bu sonuncu dergi, Türk cumhuriyetleri, Balkan, Kafkas ülkeleri, Türk ve Müslüman topluluklarına yönelik olarak; bir sütunu Türkçe, diğer sütunu da Kazak, Kırgız, Türkmen ve Azeri lehçelerinde üç ayda bir yayımlanmaktadır. Bu dergiyle, söz konusu ülkelerin Türkçe ve Latin alfabesine geçişlerine yardımcı olunması amaçlanmakta ve yine ücretsiz olarak dağıtılmaktadır.

Kitle iletişim araçlarının yaygınlaşması, sesli ve görüntülü yayınların toplum üzerindeki etkisi dikkate alınarak, Başkanlıkça 1987 yılından itibaren sesli ve görüntülü yayın çalışmaları başlatılmıştır.

1 Kasım 1997 tarihinden itibaren Diyanet İşleri Başkanlığı ile TRT Kurumu Genel Müdürlüğü arasında imzalan protokole göre, çeşitli kanallarda, mesela, TRT 1’de, TRT 4’de, yine TRT Avrasya’da ve TRT GAP’ta çok çeşitli programlar yapılmakta ve çok çeşitli yayınlar düzenlenmektedir. Talep eden tüm ulus ve mahallî TV ve radyolar için, özellikle ramazan ayında iftar, sahur kuşak programları paket halinde hazırlanıp sunulmaktadır. Ayrıca, sekiz bölüm halinde hazırlanan Millî Mücadelede Din Adamları belgeselinin ilk üç bölümü 2001 yılında tamamlandı, gerisi beş bölüm halinde 2002’de tamamlandı. Yine Çiçekler Susayınca adlı bir film, bir dram 2002 yılında GAP TV için hazırlandı. Anne Annem ve Biz adlı yedi bölümlük çizgi filmin hazırlık çalışmaları ise tamamlanmış bulunuyor.

Yurtdışı Hizmetleri

Yurt dışındaki vatandaşlarımızı dinî konularda aydınlatmak, millî ülkülere ve vatana bağlılıklarını güçlendirmek, zararlı ve bölücü akımlardan korumak, Türk çocuklarının Türk kültürüne ve İslam Dinine bağlılıklarının devamını sağlamak ve bu yolla sağlıklı bir entegrasyonun oluşmasına yardımcı olmak amacıyla yürütülmekte olan hizmetlere ek olarak, 1990 yılında Sovyet Sosyalist Cumhuriyetlerinin dağılmaya başlaması sonucunda bağımsızlıklarını ilan eden Türk cumhuriyetleri ile Balkanlar ve Kafkas ülkelerinde yaşayan Türk ve Müslüman topluluklarının dinî ve kültürel ihtiyaçlarının karşılanması gündeme gelmiş ve Başkanlığın hizmet alanı -yukarıda da söylediğim gibi- oldukça genişlemiştir.

Diyanet İşleri Başkanlığının 18 ülkede din hizmetleri müşavirliği, 21 ülkede başkonsolosluk çalışma bölgeleri ve aynı zamanda din hizmetlerini yürüten çeşitli sayıda imam kadroları bulunmaktadır. Avrupa ülkeleri, Avustralya, ABD, Kanada ve Japonya’da 795, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinde 62, Türk cumhuriyetleri ile Balkan ve Kafkaslarda yaşayan Türk ve Müslüman topluluklarında 50 din görevlisi bugün hizmet vermektedir.

Ayrıca, Türkiye Diyanet Vakfı tarafından ücretleri ödenen 43 din görevlisi yine Türk cumhuriyetlerine, Türk ve Müslüman topluluklarına gönderilmiş ve oradaki hizmetleri sağlanmıştır.

Eğitim Hizmetleri

Başbakanlık Başkanlık kuruluşunun çeşitli hizmet sınıflarına göre ve bu sınıflar içerisinde görev yapan personelin hizmette verimliliğinin artırılması, bilgi, beceri, tutum ve davranışlarının istenilen seviyeye ulaşabilmesi için, hizmetiçi eğitimler ve seminerler yıllık plan ve programlar dahilinde devam etmektedir. Bu amaç için şu anda faal olan 12 eğitim merkezimiz bulunmaktadır. Hizmetiçi eğitim faaliyetleri, kısa, orta ve uzun süreli eğitim kursları, seminerler ve bölge toplantıları şeklinde devam ediyor.

Hac Hizmetleri

Bu konuda sizi fazla yormayayım. 1979 yılından beri hac hizmetleri Diyanet İşleri Başkanlığınca organize edilmekte ve eksikliklerini her yıl daha da bir düzelterek, oldukça çağdaş bir hizmet vermeye çalışmaktadır.

Personel Hizmetleri

Diyanet İşleri Başkanlığının toplam kadro sayısı 88 516’dır, dolu kadro sayısı 75 650, münhal kadro sayısı ise 12 866’dır. Ülke genelinde cami sayısı 75 369’dur. Bu camilerde 54 108 imam-hatip ve 9 738 müezzin-kayyım görev yapıyor. 9 509 imam-hatip ve 808 müezzin-kayyım kadrosu bugün münhal bulunmaktadır. 9 981 caminin ise kadrosu yoktur, kadrosu bulunmuyor.

Sayın Başkan, değerli üyeler; Diyanet İşleri Başkanlığının 2002 yılında gerçekleştirilen veya bugün hâlâ devam eden, 2003 yılında da yapılması planlanan hizmet ve çalışmaları hakkında çok kısa bilgi vermek istiyorum.

Evvela, bir teşkilat kanunu hazırlık safhasındadır. 1924’te çıkan 633 sayılı Kanunla hizmetlerin etkin ve verimli şekilde yürütülmesi, artık, bugün mümkün değildir; çünkü, bu yasa delik deşik olmuştur iptal edilen maddelerinden dolayı. Dolayısıyla, yeni bir yasa hazırlığı içerisindeyiz. Sanıyorum, bu, çok uzun olmayan bir süre içerisinde sunulacaktır.

Ayrıca, Üçüncü Din Şûrasıyla ilgili ciddî çalışmalarımız devam ediyor. Eğer yetiştirebilirsek haziran ayında, yoksa eylül ayında bu şûrayı toplamayı düşünüyoruz. Yine, araştırma, geliştirme ve dokümantasyon merkezi güçleniyor. Ayrıca, yeni hizmete giren Diyanet Araştırma Merkezi ise, artık, bir bakıma kuruluş aşamasını tamamlamak durumundadır.

Mushaf tertiple hazırlanan, o tertip sırasına, usulüne göre hazırlanan bir Türkçe meal ve tefsir hazırlıyoruz; bastırılacak bu yıl ve bu, beş cilt olacak.

Ayrıca, Başkanlığın süreli ve basılı yayınlarından bazılarını, seçilmiş olanlarını CD ortamına aktarıyoruz, yeni bir Dinî Kavramlar Sözlüğü bastırıyoruz ve yine, özellikle görme engellilere yardımcı olmak için, Temel Dinî Bilgiler ve Kur’an Öğreniyorum isimli yeni bir kitap hazırlığı içerisindeyiz.

Vatandaşlarımızın karşılaştıkları dinî problemlere ve sorunlarına pratik çözüm ve cevaplar içeren Dinî Sorulara Cevaplar isimli bir kitap hazırlığı da devam ediyor.

Dinin özellikle inanç, ahlak ve estetik boyutlarını da merkezde tutan yeni bir İslam’a Giriş kitabı hazırlatıyoruz.

Bugüne kadar üzerinde yeterince durulmamış olan, maalesef, ihmal edilmiş olan konuları da içine alan Kültür Olarak İslam kitabı hazırlatıyoruz. Bu kitap, özellikle sadece İslam’a inanan kesimleri dikkate almıyor, Müslüman olmayanları ve hatta hiçbir dine inanmayanları da dikkate alarak hazırlanıyor ki, kültür olarak İslam konusu bugün var olduğu açıklıktan, sahip olduğu açıklıktan daha bir açıklığa sahip olsun.

Yine, sağlam dinî bilgilere ve çağdaş toplumsal bağlamı dikkate alan -mesela, kadın-erkek eşitliği vesaire gibi, bunları dikkate alan- bir Aile El Kitabı hazırlatıyoruz.

Toplumun din konusunda aydınlatılması amacıyla, olabildiğince çok sayıda il ve ilçemizde konferans, seminer, panel ve toplantılar düzenliyoruz ve düzenlemeye devam edeceğiz. Güncel dinî meseleler hakkında taşra kuruluşu personelini bilgilendirmek amacıyla din görevlileriyle il ve ilçelerde toplantı ve seminerler düzenlemeyi sürdüreceğiz. Müftü ve vaizlerle, güncel dinî meseleler ve çözüm yollarıyla ilgili sık sık bölgesel toplantılar düzenliyoruz ve düzenlemeye devam edeceğiz.

Ayrıca, web sayfasını yeni birtakım konularla sıkça sorulan sorular ve benzeri gibi yeni konularda da zenginleştirmeyi düşünüyoruz. Türk aile yapısının korunması ve aile bireylerinin sorunlarını iletip istişare edebilecek bir dinî danışmanlık ve rehberlik bürosu, daha doğrusu, büroları pilot il olarak belirlen 10 ilde başlayacaktır. Türk aile yapısını ve özellikle gençleri tehdit eden zararlı akımlar hakkında da yine aynı şekilde çeşitli eserler hazırlanacak, konferans ve seminerler düzenlenecektir.

Coğrafî bölge, ekonomik durum, eğitim ve kültür seviyesi, yaş ve toplumsal cemiyet unsurlarından hareket eden yeni irşat metotları geliştirmeye çalışacağız.

Meşhur hattatlarımız tarafından yazılan elyazması Kur’an-ı Kerim’lerden günümüze kadar basımı yapılmamış olanların basımını yapmak için bir proje geliştiriyoruz.

Norm kadro çalışmalarımız devam ediyor. Biraz önce de belirtildiği gibi, Üçüncü Şûra Çalışması ve Dördüncü Avrasya İslam Şûrası çalışmaları da hızla devam ediyor.

Yurtdışına din görevlisi olarak gönderilecek personel için yabancı dil ağırlıklı, ama, kültürel konuları da ihmal etmeyen, İngilizce, Fransızca, Almanca, Hollandaca hizmetiçi eğitim kurslarını daha güçlendirerek ve genişleterek yapmaya devam edeceğiz.

Uluslararası platformda tanınan Müslüman din adamlarının ve akademisyenlerin katılımlarıyla dinlerarası diyalog konularını zaten Başkanlığımız devam ettiriyor. Bu faaliyeti sürdürmeye önümüzdeki, yani, içerisinde bulunduğumuz yılda da devam edeceğiz.

Tarihten günümüze misyonerlik faaliyetleri ve misyonerliğin İslam âlemine ve Türk cumhuriyetlerine etkisi konulu bir sempozyumun şu anda zaten hazırlıklarını sürdürüyoruz.

Başkanlık personelinin yabancı dil seviyeleri, özellikle bizim üzerinde duracağımız konuların başında geliyor. 2003 yılında 4 531 personel hizmetiçi eğitim kurslarına alınacaktır.

Sayın Başkan, değerli üyeler; hizmet ve faaliyetlerini kısaca özetlemeye çalıştığım Diyanet İşleri Başkanlığının 2003 yılı bütçesi 2002 yılına oranla yüzde 39,4 artırılarak 771 trilyon 267 milyar Türk Lirasına ulaşmıştır. Bunun yüzde 97,8’i personel giderleri, 1,4 diğer cari hizmetler, 0,6’sı yatırım harcamaları, 0,2’sini de transfer harcamaları oluşturuyor.

Diyanet İşleri Başkanlığı 2003 malî yılı bütçesinin Diyanet camiasına, dolayısıyla, milletimize hayırlı olmasını diliyor ve sabırla dinlediğiniz için, Yüce Komisyonunun değerli üyelerine ve Başkanlık Divanına teşekkür ediyorum.

BAŞKAN – Sayın Bakana değerli açıklamalarından dolayı teşekkür ediyoruz.

Değerli Bakanlarımız, öncelikle bakanlık ve başkanlık bürokratları kısaca kendilerini tanıttıktan sonra müzakereye geçeceğiz.

(Bakanlık ve Başkanlık bürokratları kendilerini tanıttılar)

BAŞKAN – Tümü üzerindeki müzakereye başlıyoruz.

İlk söz talebi Sayın Akgül’ün.

Sayın Akgül, 10 dakikalık süreyi açmamak kaydıyla -bugün üç bakanlık görüşeceğiz; dolayısıyla, süre konusunda titiz olmamız gerekiyor- buyurun.

AZİZ AKGÜL (Diyarbakır) –

(...)

İkinci husus, ben, Diyanet İşleri Başkanlığının fevkalade önemli bir kurum olduğuna inanıyorum ve bu kurumun, rencide edilmeden, ama, mutlaka ıslah edilmesi gerektiğine inanıyorum. Hepimiz inançlı insanlarız, kurumları rencide ederek, onları rahatsız ederek bir noktaya gelmek mümkün değil.

Bugün, sabahleyin, burada, bize, Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından verilmiş olan ve Diyanet İşleri Başkanının kendi hayat hikayesini, yaptığı işleri anlatan, yaklaşık her biri minimum 25 milyon liraya mal olan 25 milyar liralık bu meblağ, Türkiye Diyanet Vakfından ödenilmiş olması –çünkü, baskıyı yapan onlar- hususu beni inanılmaz ölçüde rahatsız etti. Çünkü, orada, kendi resimleri, işte, kuşe kağıda basılmış olan hususları... Ben, israfın haram olduğu anlayışını fevkalade iyi bilen bir insanın, bir Diyanet İşleri Reisinin bize öncülük etmesi gerekirken, belki, bunu daha farklı bir atmosferde, belki, kendi parasıyla, olabilir, bu şeyler yapılabilir, hiç buna itirazım yok; ama, ben, Türkiye İsrafı Önleme Vakfı mütevelli heyeti başkanı olarak da, açıkçası bu Başkanımızın davranışının uygun olmadığını; ama, irşat noktasında insanlarımızın eğitilmesi, dinî inançlarını daha güzel atmosferlerde yaşamasını temin eden bu kurumun da, ıslah edilerek; ama, daha verimli fonksiyonel hale getirilmesinin gerekliliğine inanıyorum.

Bu vesileyle hepinize saygılar sunuyorum.

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ederiz Aziz Bey.

Sayın Hamzaçebi, buyurun.

(...)

BAŞKAN – Sayın Anadol, buyurun.

K. KEMAL ANADOL (İzmir) – Sayın Başkan, Saygıdeğer Bakanlar, değerli kamu görevlileri, değerli basın mensupları ve değerli komisyon üyesi milletvekili arkadaşlarım; ben, bir belirli konuda kuşkularımı dile getirmek için, çok dikkatli bir konuşma yapma durumundayım.

Dünyada ve Türkiye’de savaş tehlikesi var. O nedenle, ulusal birliğe ve bütünlüğü her zamankinden çok gereksinim var. Ulusal birliğin en rahat sağlanabildiği rejim ise, tam anlamıyla bir demokratik rejimdir. Neden; çünkü, demokrasi, çoğunluk despotizmi değil, en marjinal fikirlerin, en azınlıkta olan grupların, toplumların, cemaatlerin de haklarının güvence altına alındığı, kurumlaştığı bir rejimdir. O nedenle, Diyanet İşleri bütçesi tartışılırken, bu anlayış içinde konuşmak istiyorum. Ulusal bütünlüğe ve birliğe en fazla muhtaç olduğumuz bir dönemde olduğumuzun bilincinde olarak konuşmak istiyorum.

Değerli arkadaşlarım, bir kez şunu belirteyim konuşmamın başında, din, insan toplumlarının en önemli ve en büyük sosyal realitesidir. Resmen dine karşı rejimlerin 70 senelik iktidarları son bulduktan sonra, tanık olduğumuz şey, kiliselerde ve camilerdeki patlamalardır. Demek ki, devlet resmen dine karşı olduğu dönemde bile –dışarıdaki ülkelerde, reel sosyalist uygulamalardan bahsediyorum- din realitesi ortadan kalkmamış, kaldırılamamış. O nedenle, bu konuda, çok ince ayar isteyen politikalar gerekmektedir.

Şimdi, Sayın Aydın benim çok takdir ettiğim bir politikacıdır, çok değerli bir Bakandır. Ben, daha makro düzeyde, kendisini oldukça yakından tanımaktayım, daha yukarıdan, daha makro düzeyde, felsefî açıdan birtakım açıklamalar beklerken, herhalde, bütçe çok sıkıştığı için, çok teknik ayrıntılarla bize geldiler. Başındaki bir cümle dikkatimi çekti, o da, konuşmasıyla çelişmekte. Yani, bütün mezheplere eşit mesafeden bahsettiler. Şimdi, arkadaşlar, bu ölçü içinde söyleyeceklerimi ifade etmek istiyorum.

Anayasamızda bu konu 24 üncü maddede düzenlenmiştir: “Herkes, vicdan, dinî inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir. Kimse, ibadete, dinî ayin ve törenlere katılmaya, dinî inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz. Dinî inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz ve suçlanamaz.” Bu, evrensel bir ilkedir. Kişisel görüşüm, dünya görüşüm, inancından dolayı kimsenin elbette kınamaması ve inancına göre yaşamasıdır benim kanaatim, bu, çok samimî kanaatimdir. Örneğin, sigara içtiğim dönemlerde, hiç oruç tutmadığım zaman bile, ramazanda, sokakta beni sigarayla gören olmamıştır. Neden; çünkü, oruç tutan insanın inancına, o inancını uygulamasına benim saygı göstermem lazım. İnancım budur, halen de aynı şekilde düşünüyorum; fakat, 24 üncü maddenin kendisiyle çelişen en büyük noksanı, din kültürü ve ahlak öğretimi ilk ve ortaöğretim kurumlarında okutulan zorunlu dersler arasında yer alır, bu 12 Eylül maddesi, gerçekten, bu dinî inanç, inanç özgürlüğünü zedeleyen bir maddedir. Hiçbir öğrenci velisi, bu madde dururken, ortadayken, Anayasada dururken, ben, çocuğumun din derslerinden muaf tutulmasını istiyorum diyememektedir, diyemez, Anayasanın aynı maddesinin çelişen fıkraları buna engeldir. Azınlıkta bile olsa, arkadaşlar, inanmamak da bir inançtır. Elbette, onların sayısı azdır. Ha, o inanmayan adamlara biz saygı göstereceğiz, o da, elbette, inananlara saygı gösterecek; yani, karşılıklı, inançlara saygı göstererek ulusal birliği pekiştireceğiz.

Bu açıdan baktığımızda, Diyanet İşleriyle ilgili Anayasa maddesine, genel idare içinde yer alan Diyanet İşleri Başkanlığı laiklik ilkesi doğrultusunda bütün siyasî görüş ve düşünüşlerin dışında kalarak ve milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinerek, özel kanunda gösterilen görevleri yerine getirir diyor. Sabah elimize geçen -Sayın Diyanet İşleri Başkanının neden burada olmadığını da merak ediyorum, Sayın Bakan burada, Diyanet İşleri Başkanımız yoklar- kitapta, Diyanet İşleri Başkanlığının Kuruluş ve Görevleri Hakkındaki Kanunla şöyle tarif edilmiş: İslam Dininin inançları, ibadet ve ahlak esaslarıyla ilgili işleri yürütmek, din konusunda toplumu aydınlatmak ve ibadet yerlerini yönetmek. Yani, Diyanet İşleri Başkanlığının görevi yasada böyle tanımlanmış ve belirlenmiş.

Şimdi, o zaman, şunu ben merak ediyorum: Yine, ulusal birlik açısından bakıyorum. Yani, biraz, tarihe de meraklıyım, özellikle, Hıristiyan aleminde, İslam aleminde daha az olmakla beraber, İslam aleminde de öyle, din savaşlarından insanlar çok çekmişler, Katolikler ile Ortodokslar, Katolikler ile Protestanlar arasındaki din savaşları, katliamlar falan, bunlar, insanlık tarihinde bir kara leke olarak belirir. Şimdi, bizim, Türkiye Cumhuriyetinde yaşayan insanların, özellikle, İslam Dinî inancında olanların sayısı, her zaman söylediğimiz gibi, yüzde 99’ları bulur. Bu yüzde 99’u sık sık kullanırız da, bu yüzde 99’un içinde hangi inançlar var, bazen, devlet onu görmezden geliyor. Önemli bir Alevi topluluğu var Türkiye’de, onlar da, Sünniler gibi vergi verirler, onlarla eşit biçimde vatandaşlık yükümlülüklerini yerine getirirler, askere giderler ve her türlü vatandaşlık görevini yerine getirirler. Şimdi, 88 bin, küsuru önemli değil, personeli var Diyanet İşleri Başkanlığının dedi Sayın Bakan. Ben, merak ediyorum, bu 88 bin personel arasında bir Alevi çaycı falan var mı, merak ediyorum. Yoksa, ulusal birliği gerçekten tehlikeye sokarız bu uygulamalarla. Biz, Alevisiyle, Sünnisiyle, Türküyle, Kürdüyle, ulusal birliğe en fazla muhtaç olduğumuz bir dönemde yaşıyoruz arkadaşlar. 76 922 cami, açık olanı da 75 369. Camilerin yasayla güvence altına alınmış -detayını anlatmayayım, Sayın Bakan söylediler- bir statüsü var; ama, Diyanet İşleri ve devletimiz cemevlerini bir ibadethane olarak görüyor mu, görmüyor mu; görmüyor, uygulama öyle. Görmediği içindir ki, ancak dernekler kurularak cemevleri tesis edilebiliyor, Dernekler Yasasına tabi olduğu için de, o zaman, camilerden ayrı bir statüyle, her zaman, diğer cemiyetler gibi, onların statüsüyle denetime tabi bulunuyor.

Yine, 12 Eylül uygulamasıyla Alevi köylerine, Türkiye’de, cami yapma politikası uygulanmaya başladı. Bütün bunlar, Alevi olmayan bir yurttaş olarak söylüyorum, o kimliğimle söylüyorum, demokrasiye ve ulusal bütünlüğe çok önem verdiğimiz bir dönemde o bilinçle söylüyorum, ince ayar isteyen şeyler ve çok dikkat isteyen bir konuşma bu, onun da bilinciyle, çok dikkatli konuşmaya çalışıyorum. Bu ayırımı, şimdi, zorunlu din dersi var. Din derslerinde, o kadar taraflı Sünnî kültürüyle ders kitapları düzenleniyor ki, 12 Eylülden önce, bir milletvekili arkadaşımız kürsüye çıkıp, o kitabı yırttı. Yırttıktan sonra da, o kadar büyük bir tepki var ki, önseçimi en fazla oyla kazandı. Yani, bunları, bu tür hassas konuları, bu tür siyasî birtakım denge hesaplarına kurban etmemek lazım. Yani, çok dikkatli olmak lazım, siyaseti buradan çekmek lazım, devletin de, ulusal birliği sağlama bakımından, tam bir eşitlikle, Sünnilere, Alevilere, diğer mezheplere dikkat etmesi lazım; çünkü, her inançta olanlar bu vergiyi veriyor, her inançta olanlar askerlik yapıyor. Bir mezhebin mensuplarını, çoğunlukta bile olsalar, öne çıkararak, Diyanet İşlerini sadece onlara hizmet eden bir kurum olarak uygulamak, gerçekten, 21 inci Yüzyılda olmaması gereken bir husus. Yine, bu dikkatle, bu uygulamanın daha hak, daha adil, daha hukuka uygun, daha vicdana uygun olmasını diliyorum, hepinize saygılar sunuyorum ve başarılar diliyorum.

BAŞKAN – Çok teşekkür ediyorum Sayın Anadol.

Değerli arkadaşlarım, saat 12.00. 13.30’da toplanmak üzere oturumu kapatıyorum.

Kapanma Saati: 12.00

 

İKİNCİ OTURUM

 

Açılma Saati:13.38

BAŞKAN: Sait AÇBA (Afyon)

BAŞKANVEKİLİ: Mehmet Altan KARAPAŞAOĞLU (Bursa)

SÖZCÜ: Sabahattin YILDIZ (Muş)

KÂTİP: Mehmet SEKMEN (İstanbul)

--------- 0 ---------

BAŞKAN – Komisyonumuzun değerli üyeleri, Değerli Bakanımız; 25 inci Birleşimin İkinci Oturumunu açıyorum.

Söz sırası Sayın Kumkumoğlu’nda.

Buyurun.

ALİ KEMAL KUMKUMOĞLU (İstanbul) – Sayın Başkan, Sayın Bakan, değerli arkadaşlarım; aslında, Sayın Devlet Bakanımızın sorumlu olduğu alanla ilgili birikimlerini hepimiz yakından biliyoruz. Doğrusu, onu yakından takip eden, kendi kanaatleri ölçüsünde onun ilgilendiği alanlarla ilgilenmeye çalışan bir Komisyon üyesi olarak, bu konuşmayı yaptığım sırada Sayın Bakanın burada olmasını isterdim. Umarım, ifade ettiklerim Sayın Bakana bir biçimiyle iletilir veya başka fırsatlarda Sayın Bakanla bazı şeyleri karşılıklı tartışabilme şansını yakalayabilirim.

Sayın Başkan, değerli arkadaşlarım; siyasetin amacını, ben, insanı mutlu etmektir diye düşünüyorum. Eğer, siyasetten hedeflenen şey insanı yeterince mutlu etmiyorsa, o yakalanmış olan hedeflerin çok fazla bir anlamı yoktur. Yani, eğer, bir ülke çok kötü yönetiliyorsa, o ülkede 20 000 dolar millî gelirin var olması, o ülke insanlarını, daha iyi yönetilen, daha adil yönetilen, daha adaletli yönetilen; ama, millî geliri belki ondan biraz daha düşük olan bir başka ülkenin insanlarıyla mukayese ettiğimizde, demokrasinin, insan haklarının, çağdaş değerlerin daha yaygın biçimde kullanıldığı; ama, ekonomik anlamda öbürü kadar gelişmemiş olan ülkedeki insanların daha mutlu olduğunu, hatta, günlük yaşamımızda da buna benzer örnekleri hepimiz sıklıkla, görebiliriz. Çünkü, insan, sadece yemekten ve içmekten ibaret bir varlık değil; insanın başka yanları, başka özellikleri de vardır. Böyle baktığımızda, yeryüzünde yaşayan 6 milyardan fazla insanın, şu veya bu biçimde, şundan veya bundan, bir inancı var ve bu inanç, inanç dünyası, hangi ölçüde olursa olsun ve hangisinden olursa olsun, bütün insanların yaşamında önemli bir yer tutuyor. Eğer, siyaset, insanların bu yanını doğru biçimde tatmin edemiyorsa, o “amacı insanı mutlu etmektir” denilen özelliğinin dışına çıkmış olur diye düşünüyorum. Bu sebeple, inanç dünyasına dönük çözümlerin, neredeyse insanlık tarihiyle eşdeğer sayılabilecek bir tarihinin olmasını da çok normal, çok olağan sayıyorum.

Değerli arkadaşlarım, düşünüyorum ki, inanç dünyası için benimki doğrudur diye bir şey olamaz. İnanç, bir kabul işidir; kim neyi kabul ederse, doğru olan odur. Kimseninki bir diğerininkinden üstün, kimseninki bir diğerinden önemli sayılamaz; ayrıca, bunun doğruluğu veya yanlışlığı ispat da edilemez. Zaman zaman, Tanrı’nın Yaratıcı’nın, Allah’ın varlığını kanıtlamaya çalışan çabalar görürüz; televizyonlarda filan, böyle çok ciddî bir şey gibi, bunu anlatmaya çalışırlar. Ben düşünüyorum ki, varlığı kanıtlanabilmiş bir yaratıcı, yaratıcı olabilir mi; yaratıcının varlığı kanıtlanamaz. Kanıtlandığı andan itibaren, onun o yaratıcı olma özelliği ortadan kalkar; öyle bir şey olamaz.

O zaman, demek ki, bu, esas itibariyle, tam anlamıyla bir kabul işidir. Bu kabulün, insanın kendi kanaatlerinden öte hiçbir yanı, hiçbir belirleyiciliği olamaz. Herkes, bu alanda, bu anlamda olağanüstü bir biçimde özgür olmalıdır ve bu özgürlüğünü sonuna kadar yaşamalıdır.

Ancak, tarihsel süreç içerisinde, insanlık, sorunu bu söylediğimiz biçimde algılayamadığımız için, çoğu zaman da siyasî iktidarını güçlendirmek, iktidarının nüfuz alanlarını genişletebilmek adına çok geniş kitleleri en kolay etkileyebilmenin ve çok geniş kitleleri en kolay yönlendirebilmenin bir aracı olarak, insanlık tarihi boyunca, biraz önce ifade etmeye çalıştığım bu anlayışın dışına çıkarılarak, çoğu zaman siyasetin bir malzemesi, iktidarı güçlendirmenin bir aracı, iktidarı sürekli kılabilmenin bir mekanizması olarak düşünülmüştür ve insanlık tarihi, maalesef, en acımasız, en anlamsız, en uzun savaşları da, bu temelden güç alan inancın kullanılıyor olması nedeniyle başlatılmış olan savaşları da yaşamıştır. Giderek, insanlık bunlardan bazı dersler çıkarmaya başlamıştır. Yani, insanlık tekamül ettikçe, insanların duygularının, inançlarının, kendi iç dünyalarında önem verdiği değerlerinin, hatta, çoğu zaman kendi iç dünyalarında yaşadıklarının çok ötesindeki amaçlar için kullanılabiliyor olmasına itiraz etmeye başlamıştır ve bu anlamda yeni düzenlemeler ortaya konulmuştur.

Cumhuriyetle birlikte, bizim ülkemizde de, bu anlamda, çok ciddî bir dönüşüm süreci yaşanmıştır. Cumhuriyetle birlikte Türkiye’de kurulan model, 1,5 milyarı aşkın yaşayan Müslümana, dünyanın birçok ülkesi tarafından ve en çok da bizim tarafımızdan örnek bir model olarak sunulmuştur ve bu modelin içerisinde Diyanet İşleri Başkanlığımızın çok önemli, çok anlamlı bir yeri vardır.

1924 yılında -yanılmıyorsam- kurulmuş Diyanet İşleri Başkanlığımız. Cumhuriyet kurumlarımız içerisinde çok farklı, çok anlamlı bir yeri var; çünkü, cumhuriyetin en temel dönüşümlerinden biriyle ilgili çok önemli bir misyon yüklenmiş. Zamanla, Diyanet İşleri Başkanlığını, belki çok abartılı bir benzetme olabilir ama, Nüfus İşleri Genel Müdürlüğü gibi bir kurum haline dönüştürebilir miyiz anlayışıyla konulmuş. Çağdaş bir ülkede de, gerçekten, böyle bir düzenlemenin, nihayetinde böyle bir düzenlemenin içerisinde olması gerekir bu kurumun; bütün yurttaşlarına hizmet etmesi gerekir. Yani, bir vatandaş nüfus idaresine gittiğinde hangi hizmetleri alabiliyorsa, Diyanet İşleri Başkanlığına gittiğinde de aynı hizmetleri alabilmeli. Nüfus idaresi, nerede, nasıl bütün yurttaşlara hizmet edebilmek adına örgütleniyorsa, Diyanet İşleri Başkanlığı da, bu anlamda bir örgütlenmeyi yaratabilmeli; yani, 70 000 000 yurttaşına eşit biçimde hizmet vermeli. Eğer, bu eşit hizmeti, Diyanet İşleri Başkanlığı, kurum olarak, daha doğrusu bir devlet politikası olarak bütün yurttaşlarımıza sunamazsa, cumhuriyetimizin başlangıcında çok iddialı bir dönüşüm projesinin önemli bir parçası olan Diyanet İşleri Başkanlığımızın, bu kurumumuzun görevlerini yeterince yerine getirmiş olabileceğini hiçbir zaman seslendiremeyiz.

BAŞKAN – Sayın Kumkumoğlu, 2 dakika içerisine toparlar mısınız.

ALİ KEMAL KUMKUMOĞLU (Devamla) – Birkaç dakika rica edebilirim, değil mi Sayın Başkan.

BAŞKAN – 2 dakika ilave ediyorum zaten.

ALİ KEMAL KUMKUMOĞLU (Devamla) – Birkaç dakika daha...

Bu kurum, bugün 10 000 000’u aşkın yurttaşımıza, hak ediyor olduğu halde, hak ettiği hizmeti taşımıyor.

Bizim bu coğrafyayı yurt edindiğimiz süreçten başlayarak, Alevi dünyasının, Alevi yurttaşlarımızın belki hepimizden çok... Belki birçoğumuz sonra birtakım dönüşümlere uğramışız... Ben, Karadeniz kökenli bir arkadaşınızım. Ama, böyle, çok ırkçı temellere dayalı siyaset yapma iddiasını taşıyan geçmiş dönemdeki bazı unsurlar, mesela Nihal Atsızlar, o saf Türk iddiası taşıyan Nihal Atsızlar, saf Türk diye Toroslarda hâlâ göçer olarak dolaşan Türkmenleri tutmuştur. Bunda bir doğruluk vardır. Yani, kabul etmemiz gerekir ki, Türkler İslamla, Anadolu’ya göç ediş süreci içerisinde, bugünkü İran, Irak, Kafkaslar bölgesinden gelirken, esas itibariyle o coğrafyada tanışmışlar. Dolayısıyla, bugün Alevilik diye tanımladığımız inanç yaklaşımının, bu anlayışa inanan yurttaşlarımızın veya İslamı böyle yaşayan yurttaşlarımızın ta başından itibaren bu topraklarda varlıkları var; her dönemde var, Osmanlıda var, yeniçeri ocaklarında var ve daha önemlisi cumhuriyette var... Daha 1919 yılında, Mustafa Kemal Atatürk, Hacıbektaş’a giderek, kanaatlerini onunla paylaşarak, Postnişin Cemalettin Efendi’den yardım istemiş. Bu camianın önderi pozisyonunda olan Cemalettin Efendi, Mustafa Kemal Atatürk’e, o Kurtuluş Savaşı mücadelesinde, sonuna kadar, her şeyiyle onun yanında olacağını ifade etmiştir ve bu anlamda, belki, Mustafa Kemal Atatürk’ün bulduğu ilk ciddî destek -ilk geniş grup- bu yurttaşlarımızdan gelmiştir.

MEHMET ALTAN KARAPAŞAOĞLU (Bursa) – Öncelik hakkı onlara ait diyorsunuz yani?..

ALİ KEMAL KUMKUMOĞLU (Devamla) - Şimdi, ben, her şeyle ilgili fetva yayınladığını düşündüğüm Diyanet İşleri Başkanlığından, şu sorumu samimî olarak değerlendirmesini isterim: Bu kurumun 771 trilyon bütçesi var ve bu kurumdan çok sayıda çalışanımız maaş alıyor, ücret alıyor. Bazı insanların, yani, bu 771 trilyonluk bütçe içerisinde kendi ölçeğinde katkısı olan yurttaşlarımızın bu bütçeye rızası yoktur, bu bütçeye itirazları vardır; buradaki kendilerine ait olan haklarının, kendileri görülmeksizin, yok sayılarak, kendilerinin rızası dışında başkalarına verildiğini düşünmektedirler. Şimdi, bir fetva yayınlasın Diyanet İşleri Başkanlığı, bu, helal bir bütçe midir?

BAŞKAN – Sayın Kumkumoğlu, son cümlelerinizi alalım.

ALİ KEMAL KUMKUMOĞLU (Devamla) – Bitiriyorum efendim.

AZİZ AKGÜL (Diyarbakır) – 1924 yılında bu kurum kurulduğunda Atatürk bunu düşünmedi mi sanıyorsunuz!

BAŞKAN – Sayın Akgül...

ALİ KEMAL KUMKUMOĞLU (Devamla) – Daha önce Kemal Anadol arkadaşımızın da üzerinde durduğu, sanıyorum başka arkadaşlarımızın da üzerinde duracağı, hepimizin üzerinde durması gereken, çok temel, millî birliğimizden inanç dünyasına dönük çağdaş yaklaşımlarımıza kadar her anlamda, konunun tamamını, bütünlüğünü ilgilendiren bir meselemizdir ve hepimizin meselesidir. Hepimiz, bu sorunun doğru bir biçimde çözülebilmesi için elimizden gelen bütün çabayı, bütün gayreti sergilemeliyiz.

Değerli arkadaşlarım, önemli saydığım son birkaç ifadeyle konuşmamı, Sayın Başkanın da iyi niyetli yaklaşımına güvenerek, bitirmek istiyorum. Türkiye’nin cumhuriyetle birlikte bütün İslam dünyasına örnek oluşturabilecek modeli, zaman içerisinde bazı engellemelerle kendisini geliştirememiş, yenileyememiş olması nedeniyle toplumsal ihtiyaçları yeterince karşılayamamak gibi bir noktaya, toplumun değişik kesimlerinde sıkıntılar yaratabilen bir noktaya gelmiş olabilir; ama, bu model, hâlâ çok önemli bir modeldir.

Şimdi, kimseyi isnat ederek söylemiyorum; ama, yine ortak bir sorunumuzdur diye düşünüyorum; Türkiye’yi bu modelin dışına çıkararak, Türkiye’yi bugünkü İslam dünyasının ve o ülkelerde var olan köktendinci yaklaşımların daha rahat bir model olarak benimseyebilecekleri, ılımlı İslam çizgisindeki bir anlayışa doğru taşıma çabalarına, gayretlerine hepimiz engel olmak durumundayız. Ama, buna engel olmaya çalışmak, sadece buna engel olmayı istemekle yetmez. Buna engel olabilmenin yolu, aynı zamanda “bu, hepimizin benimsediği ve Türkiye insanının içerisinde yaşadığı eksikliklere rağmen başka bir çıkış yolumuz yoktur, doğru olan budur, bizi bir arada tutabilecek en geçerli model budur” diyebildiğimiz bu modelin önündeki tıkanıklıkları hep birlikte aşma gayreti ve çabası içerisinde olmamız gerekir diye düşünüyorum.

Dinlediğiniz için teşekkür ediyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ediyoruz.

Sayın Büyükkaya, buyurun.

ALAATTİN BÜYÜKKAYA (İstanbul) – Sayın Başkan, Sayın Bakanımız, çok değerli bürokratlarımız, değerli Komisyon üyeleri; önce hepinize saygılar sunuyorum. Bugün üç temel kuruluşumuzun bütçesini görüşüyoruz. Tabiî, bütçe görüşmeleri, ister istemez, bu işin siyasetini de ortaya çıkarıyor. Ben, özellikle Dış Ticaretten önce konuya başlamak istiyorum.

(...)

Bu noktadan, hemen, kısaca, arkadaşımızın inanç noktasında söylediği yere gelmek istiyorum. İnancın tartışması olmaz, adı üzerinde, inanç, inanmak. İnanmanın tartışması olur mu?! Dolayısıyla, şunu söylemeliyim: Bu millet, ne düşündüğümüz kadar dindar ne düşündüğümüz kadar dinden uzak; hayır. Bu millet, belirli bir ortalamayı temsil ediyor. Hoca Ahmet Yesevi’den başlayarak, İslam inancında, Türkler, hiçbir zaman için ham, kaba softalığa sapmamışlar, hiç böyle bir dünyaları yok. Bizim erenlerimize, velilerimize, hepsine bakınız, var mıdır böyle bir dünya?! Dolayısıyla, dinini öğrenmeyende sapkınlık çok olur. dinin öğrenilmesini teşvik etmek, devletin bunda öncülük etmesi, sadece, bunların, dinin istismarını önler, başka hiçbir şeye yaramaz. Onun için, dinin öğretilmesi lazım bu millete. Din öğrenildikçe, o dinin, İslam inancının bir zarafet ve nezaket dinî olduğunu, edep dinî olduğunu, insana saygı olduğunu öğrendikçe bu toplum, daha çok barışık olur, insan sevgisi artar. Bu manada, Diyanetin, bu ülkede, dindeki, ibadetteki birliği ve düzeni sağlamakta büyük rolü olmuştur. Bunu görmezlikten de hiçbirimiz gelemeyiz. Dolayısıyla, buradaki yapılacak, diyanete vur ama, dinle. Söylenecek sözlerde insaflı olmamız lazım. Alevîlik ayrı bir din değildir. Alevî de benim, Sünni de benim, ben, Müslüman bir Türküm.

Hepinize saygılar sunuyorum.

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Sayın Büyükkaya’ya teşekkür ediyoruz.

Söz sırası, Sayın Tütüncü’de.

Buyurun.

ENİS TÜTÜNCÜ (Tekirdağ) – Sayın Bakanlarımız, değerli bürokratlar, değerli milletvekilleri ve basının seçkin temsilcileri; bence, Türkiye’nin ekonomik ve toplumsal yaşamında son derece önemli kuruluşların bütçelerini görüşüyoruz.

(...)

Hemen, Diyanet İşleri Başkanlığı bütçesiyle ilgili sözlerimi toparlamak istiyorum.

BAŞKAN – Sayın Tütüncü, süremizi geçtik, 2 dakikada toparlar mısınız.

ENİS TÜTÜNCÜ (Devamla) –Tabiî ki, toparlayacağım Sayın Başkan.

Efendim, bu, çok önemli bir konu. Yanlış anlaşılmalara neden oluyor. Kimi zaman AK Partili milletvekillerimizin içtenlikli açıklamaları, kimi zaman bizim arkadaşlarımızın, Cumhuriyet Halk Partili arkadaşlarımızın içtenlikli açıklamaları birtakım yanlış anlamalara neden oluyor. Bir konunun çok iyi anlaşılması gerekiyor. Sayın Bakanın da gelmiş olması çok iyi oldu.

Şunu göreceğiz; Türkiyemiz, Anadolusuyla Rumelisiyle çok sayıda farklı etnik grubun, çok sayıda farklı din ve mezhep gruplarının yaşadığı muhteşem bir mozaik. Aslında, bu muhteşem mozaik Türkiye’nin avantajı, Türkiye’nin güzelliği, Türkiye’nin zenginliği ve Türkiye, eğer, bu avantajının, bu zenginliğinin farkında olup da gerekeni yaparsa, öyle iddia ediyorum ki, sosyokültürel açıdan bu zenginliği sosyoekonomik açıdan ciddî bir zenginliğe ulaşacaktır ve Türkiye, hiç kimsenin hayal edemediği bir noktaya gelecektir. Dünya milletleri arasında ön saflarda olacaktır. Ancak, bütün sıkıntı şu: Sayın Başkan, değerli arkadaşlarım; bu zenginliğin farkına varamadık. Hâlâ varamadığımız konusunda da bazı belirtiler ortaya çıkıyor.

Bakınız, bu topraklarda insanın değeri açısından, insanla ilgili sevgi, bilgi, barış, özgürlük, düşünce özgürlüğü, hoşgörü gibi kavramlar açısından muhteşem bir aydınlanma dönemi yaşanmış. Bu dönem, 13 üncü Yüzyıldaki Anadolu hümanizmasıdır, Anadolu insancıllığıdır. Öylesine bir felsefe sistemi yaratmış ki, söylenenlerin, savunulan düşüncelerin çok önemli bir bölümü bugün de aynen geçerliliğini koruyor.

Sayın Başkan, değerli arkadaşlarım;  bize düşen çok önemli bir görev var. Anadolu hümanizmasında insanın değeri ile bilgi, sevgi, dayanışma, özgürlük ve hoşgörünün önemini dile getiren, bunları haykıran, kimi zaman, davaları uğruna mücadele eden ve hatta canını veren düşünürlerin, ozanların, felsefecilerin tümüyle kucaklanmasıdır. Bize düşen birinci görev budur. Anadolu hümanizmasını bir bütün olarak ön plana çıkarmak ve buradaki felsefe sisteminin tümünü kabul etmektir bize düşen görev; çünkü, bu felsefe sistemi, esasen, Anadolu  ve Rumeli İslamiyet anlayışına damgasını vurmuştur. Şimdi, belki bazı arkadaşlarım, ne demek bu; yani, farklı bir İslamiyet anlayışı olur mu, İslamiyet anlayışı tektir diye akıllarından geçirebilirler. Hayır. Anadolu ve Rumeli İslamiyet anlayışı farklı bir anlayıştır. Farklı bir anlayış olmasının önemli kanıtı nedir derseniz, işte, Türkiye Büyük Millet Meclisi. Bugün, İslamiyet ile demokrasiyi İslam aleminde en fazla bağdaştıran ve demokrasinin çok önemli aşamalarında sıçrama yapmış bir ülke konumundaysa Türkiye, bunun temelinde yatan ana neden, Anadolu  ve Rumeli’ye damgasını vurmuş olan Anadolu hümanizması, Anadolu insancıllığı anlayışıdır.

BAŞKAN – Sayın Tününcü, 5 dakika geçtiniz.

ENİS TÜTÜNCÜ (Devamla) – Anadolu hümanizmasını bir bütün olarak kucakladığımızda, Mevlana’nın, Hacı Baktaş’ın, Yunus’un, Ahi Evran’ın, Şeyh Edebali’nin, Şeyh Bedrettin’in, insanın değeri, sevgi, bilgi, dayanışma, özgürlük konularda aynı şeyi söylediklerini, aynı şeyi savunduklarını görüyoruz. Bu felsefe sisteminde ırkçılık ve dincilik yoktur, bu felsefe siteminde insanın değeri, özellikle de kadının değeri, sevgi, özgürlük, dayanışma öylesine ama öylesine savunulmuştur ki, bugün dahi bu konularda söylenenlerin ötesinde daha bir şey söylendiğini sanmıyorum.

Mevlana’nın özgürlük konusunda söylediği:

“Ayran kasem önümde durdukça,

Vallahi, kimsenin balını düşünmem.

Azıksızlık ölümle kulağım bursa bile,

Özgürlüğü kulluğa satmam ben.”

Hacı Bektaş Veli ne demiş:

“Düşünce özgürlüğüne ışık tutana ne mutlu.”

Yunus ne demiş:

“Bir ben var bende benden içeri

Yaradılanı severim yaradandan ötürü.”

Şeyh Edebali de, “ey oğul, insanı yaşat ki, devlet yaşasın” demiş.

“Bir kez gönül kırdın ise,

Bu kıldığın namaz değil,

Yetmişiki millet dahi,

Elin yüzün yumaz değil” Yunus söylemiş.

Hacı Bektaş Veli “benim kabem insandır” demiş.

Sayın Başkan, değerli arkadaşlarım; burada bu konuyu kesiyorum.

İşte, Diyanet İşleri Başkanlığının Anadolu hümanizmasının bu muhteşem değerlerini bir bütün olarak kucaklayacak bir anlayışa gelmesi lazım ve Mevlana’nın kadınla ilgili bir sözüyle bitireceğim. Kadına ne kadar önem veriliyor Anadolu hümanizmasında:

“Kadın Tanrı ışığıdır, sevgili değil,

O, sanki yaratıcıdır, yaratılmış değil.”

Elimizdeki muhteşem güzelliklere, muhteşem kültüre, avantajlarımıza, ne olur, hep birlikte sahip çıkalım.

Hepinize teşekkür ediyorum.

Sevgiyle, saygıyla selamlıyorum.

BAŞKAN –Sayın Tünütcü’ye teşekkür ediyoruz.

Sayın Uzunkaya, buyurun.

MUSA UZUNKAYA (Samsun) – Sayın Başkan, Sayın Bakanlarım, değerli komisyon üyesi arkadaşlarım, Bakanlıklarımızın değerli bürokratları, sevgili misafirler; hepinizi saygıyla selamlıyor, görüşmekte olduğumuz Dış Ticaret Müsteşarlığı ve Diyanet İşleri Başkanlığı bütçemizin, önce camiaya, özellikle ekonomik alanda olan bu bütçenin de ülkemizin büyümesi babında tüm ülkemize, Diyanet camiasına, tüm ulusumuza hayırlı olmasını diliyorum.

Değerli arkadaşlar, ben, mesleğim itibariyle, dış ticaretten fazlaca bahsedemeyeceğim. (...)

Değerli arkadaşlar, esas ilgi alanım, üzerinde konuşmayı düşündüğüm alan da Diyanet İşleri Başkanlığı bütçemizdir. Tabiî, çok değerli anamuhalefet partisi milletvekili arkadaşlarımızın hemen hepsi, Diyanetle ilgili bölümde konuşurken, ağırlıklı olarak ki, Sayın Tütüncü, böyle tasavvufî bir konuşmadan sonra, bana Mevlana’dan şiirler okumak düşerdi; ama, bu zamanın darlığını, Mesneviden beyitler okuyarak değil, gerekli olan bir iki hususa vurgu yaparak değerlendirmek istiyorum.

Tabiî, hümanizmayı, insan sevgisini hepimiz kabullenmek zorundayız; ama, dün tartıştığımız bir bütçe vardı ki, onlardan çok önemlisi Diyaneti de bir yönüyle ilgilendiren bir husustu; eğitim yasamızdı, Millî Eğitim Yasamız. Millî Eğitim Yasasında, geçtiğimiz dönemlerde hümanizmayı nasıl alt üst ettiğimizi bu komisyonlarda, orada nasıl insanları unuttuğumuzu, insanların önüne birkısım kuralları nasıl baskıcı ve totaliter bir anlayışın ürünü olarak koyduğumuzu düşünecek olursak, bu sözler, sadece birer güzel neşide, kaside, beyit ve geçmişe ait bir tuhfe-i tahattur mesabesinde kavram olarak zihinlerimizde kalabilir. O bakımdan, çok ciddî değerlendirmeyi hep beraber yapmak lazım.

Değerli arkadaşlar, ben, konunun, Diyanet ele alınırken, bütçelerde -normaldir, ben bunun tartışılmasını yadırgamıyorum ama-  şunun şu bağlamda ele alınmasının da doğru olmadığını düşünüyorum. Keşke, aynı zamanda tasavvuf tarihi hocası olduğunu bildiğim çok değerli meslektaşım; ama, sizin saflarınızda bulunan çok değerli arkadaşımız olsaydı, şu anda, size, zannediyorum bu konuda bilgiler vermiştir, açıklamaları zaman zaman medya tarafından çok iyi bilinen bir arkadaşımız, keşke, burada gelip, bu konularda kanaatlerinin nasıl olduğunu bizlerle paylaşma konusunda fırsat hazırlamış olsaydı.

Bakınız, ben, fiilen 25 yıl 10 ay Diyanette çalışmış, emekli olan bir arkadaşınızım; taşrada çalıştım, merkezi iyi biliyorum; hatasıyla sevabıyla biliyorum. Kişisel hataları burada savunacak değilim, ciddî eleştirilerim olacak. Ancak, bir gerçeği görmek zorundayız. İslam tektir, Anadolu Rumeli anlayışı olabilir, anlayışlar farklı farklı olabilir, hatta, her yiğidin yoğurt yiyişinin farklı olması gibi, kendi kişisel kavramı olarak da, herhangi bir mensubiyeti olmasa da, Alevî olmasa, Malikî olmasa, Hambelî olmasa, Şafî olmasa da, kendisinin muhtemel farklı kanaatleri olabilir, bunlara hepimiz saygı duyarız. Dinin ilkeleri açısından bakılınca, tekliği konusunu, belki burada tartışma yeri olmayabilir; ama, bunların, akademik platformlarda çok daha tartışılması gerekir diye düşünüyorum.

ENİS TÜTÜNCÜ (Tekirdağ) – Ama, bizim anlayışımızın farklı olduğunu anlattım.

MUSA UZUNKAYA (Devamla) – Şurada bir noktayı belirlemek lazım. Bakınız, bendeniz, mahallelerinde ve köylerinde Alevî kardeşlerimizin bulunduğu ilçelerde de, illerde de görev yapan bir arkadaşınızım. Onlarla hemhal olan, ziyaretlerine giden, çayını, yemeğini, çorbasını için bir arkadaşlarıyım. Köylerinde, severek, normal, diğer, Sünnî diye tavsif ettiğimiz, vasıflandırdığımız köylerimizle çok ciddî kaynaşmalar içerisinde, kültür alışverişini çok rahatlıkla ortaya koyan bu insanların, galiba, zannediyorum, ayırımcı sözcüklerden kurtarılması lazım. Benim anlayışıma ve benim bildiğim İslam tarihi, mezhepler tarihî... Ki, bu konuda, Sayın Bakanımız, aynı zamanda, Türkiye’de çok saygın bir ilmî yetkinliğe sahip olan kimsedir. Geçenlerde de, bu konuda, bir televizyon programında kendilerini dikkatle kendilerini dikkatle izledim. Bakınız, Alevîlik bir mezhep değildir; hâşâ, yeni bir din hiç değildir; yani, İslam’dır; Alevîliğin hangi uzantısı olursa olsun, onu bir başka din olarak göstermek de mümkün değildir ve Alevî yurttaşlarımızın, kardeşlerimizin böyle bir iddiası da yok.

Peki, mezhepler arasında böyle bir mezhep değil; çünkü, mezheplerin, amelî, itikadî, işte, İslam tarihinde bir diğer adıyla bazen de siyasî diye tarif edildiği, yönetimler üzerinde etkin olan mezhepler içerisine bakılınca, bunların, böyle bir farklı din algılaması, farklı bir din olarak ortaya çıkması söz konusu olmadığı gibi, bir mezhep değil. Belki, bugün, buna, bir tasavvufî meşrep gibi  bakmak lazım. Yani, tabiî, cumhuriyetle beraber tekkelerle, zaviyelerle ilgili çıkan yasaları çok iyi biliyorsunuz, cumhuriyetle yaşıt olan bir partinin bunu bilmemesi mümkün değil. Dolayısıyla, herhangi bir Nakşî, Kadirî, Mevlevî dergâhının mahiyeti neyse, benim anlayışımca, o dergâhlara millî ve hazine bütçemizden sağlanması gereken katkı neyse, benim kanaatimce, Alevî kardeşlerimizin, yurttaşlarımızın folklorik veyahut da kültürel veya kendilerine bir bölümü de inanç diye tarif edilen cemevleri... Ki, ben, Avrupa konferanslarımda -geçen bir vesileyle söyledim- gittiğimde, nerede cemevi varsa, oradaki arkadaşları gitmiş, ziyaret etmiş bir arkadaşınızım; onlarla beraber sohbet eden, çaylarını, kahvelerini içen... Ve orada, sazıyla, sözüyle bulunan arkadaşlar, bir folklorik, o kültürü yaşatıyorlar. Güzel de bir şeydir; ama, bu, ayrı bir kanaattir. Yani -bağışlarsanız, söylemek durumundayım- cemevini caminin karşısında bir ibadet mekânı olarak tarif etmek, İslam’ın tarif ettiği din anlayışının kurallarında cami ve mescit kavramı içerisinde bunu algılamak mümkün değildir; ama, Nakşî’nin de kendine göre bir tekkesi vardır, Mevlevî’nin de kendisine göre bir dergâhı vardır vesaire manzumesinden ele alırsanız, o zaman, yaklaşımı bu noktada sergilemek gerekir diye düşünüyorum.

Zannediyorum, bu tür yaklaşımlar, zaman zaman, Diyanette, işte, bir başkanlık, başkanlıkta bir başkan yardımcılığı, bir daire başkanlığı... Değerli arkadaşlar, bence, bu değerler mutlaka yaşatılmalı ve korunmalı; başka imkânlarla, diğer kuruluşlar, dernekler, bütçelerden nasıl destekleniyorsa, desteklenilebilmeli; bu kanaatinizde varım; ama, meseleyi farklı bir ibadet mekânı şeklinde algılayarak, işte, 10 000 000 Alevî yurttaşımızın rencide olduğunu iddia etmek ve bu bağlamda olayı masaya yatırmak, bu bütçe müzakeresinde de konuyu bu şekilde görmek, kanaatimce, çıkış yolumuzun yanlış olduğunu ortaya koyar.

O bakımdan, ben, onun detayına da girmek istemiyorum; ama, gerekirse, bunu, çok daha akademik, çok daha bilimsel noktalarda, mekânlarda tartışmak gerektiğini düşünüyorum ve esasen, bu yaklaşım -üzülerek söyleyeyim, samimî kanaatimdir- Alevî kardeşlerimizi rencide edebilir; çünkü, ben, çok iyi biliyorum, efendim, içlerinden bir arkadaşım söyledi ki, tek bir çaycı bile yoktur.

Ben, Tokat İmam Hatip Okulunda leylî olarak okudum, yatılı okuyan bir kardeşinizim ve okulumuzda, o dönemde, Alevî köylerinden gelmiş çok değerli kardeşlerimiz vardı. Onların, muhtemel, birçoğu, çeşitli mekânlarda, bu dine hizmet ediyorlar, bu ülkeye hizmet ediyorlar. Okudukları, yani, imam-hatipleri, ilahiyatları tercih ettikleri nispette, mutlaka, bu memlekete, din açısından hizmet konusunda da faideli oluyorlar ve benim partimin kurucuları arasında, aslen Alevî kökenli olan, ilahiyatta uzmanlık, doçentlik noktasına gelmiş çok değerli bir akademisyen arkadaşım var; hiçbir noktada da Alevî kimliği saklamadığı gibi, o camiada fevkalade hizmeti olan değerli bir arkadaşım; partimin de Kurucular Kurulu üyesidir.

Dolayısıyla, olayı farklı bağlamda görmek ve göstermek, belki kısmen -tenzih ederek söylüyorum, böyle bir yaklaşımınızın olmasını düşündüğüm için- seçim öncesi belki primi olabilir; ama, böyle bir bağlamda, bunu prim malzemesi olarak düşüneceğinizi de zaten tasavvur etmem mümkün değil. Dolayısıyla -bu konuda samimî bulunalım- eğer, böyle bir yaklaşım sergilenirse, kabul buyurunuz ki, diğer noktalarda da birkısım talepler olabilecek.

BAŞKAN – Sayın Uzunkaya, son cümlelerinizi alalım...

MUSA UZUNKAYA (Devamla) – Eyvah...

Değerli arkadaşlar, tabiî, demin, Sayın Akgül, Savurganlıkla Mücadele Derneğinin Başkanı olduğunu söyledi. Hepimiz bir tasarruf erbabı olmak durumundayız. Şu kitabı tetkik ettim, dikkatle baktım, 224 sahife. İçerisinde de, Sayın Reisimizin 392 adet fotoğrafı var; saydım... Yanlışım olabilir, eksiği olabilir; ama, fazlası olmaz; 392 adet. Dışına baktım, Son On Yılda Diyanet İşleri Başkanlığı... İsim yanlış verilmiş; Son On Yılda Diyanetin Başındaki Reisin Fotoğraf Albümü denilebilirdi buna. Bize takdim edilen bir albüm.

Değerli arkadaşlar, ben, bu anlayışı yadırgıyorum -açık söylüyorum- ve üzülüyorum.  Kendisini tanıtmaya ihtiyacı olan Diyanet İşleri Başkanlığımız, zatını değil, kurumunun hizmetlerini tanıtmak durumunda olmalıydı. Fotoğraflar albümde sergilendi; ama, merak ettim, keşke, bu on yıl içerisinde, bir de şuralarda oturduğunun fotoğrafı olsaydı burada; bir o fotoğraf eksikti; hangi ülkeye gitmişse fotoğrafları var.

Halbuki, ben, Diyanetin, son on yılda, şurada, çok çağdaş bir yöntemle, mesela, Kur’an kurslarımızın sayısı ne kadar arttı, camilerimizin ihtiyaçları ne oranda giderildi. İrşat hizmetlerinde yurt içinde ve yurt dışında birkısım çalışmalar var. Ha, birkaç yerde fotoğrafı yok Sayın Başkanın, yurt dışında yapılan camilerin müstakilen fotoğrafları var, yanında fotoğrafı yok Başkanın, bir de Diyanet İşleri Din İşleri Yüksek Kurulunun tek başına bir fotoğrafı var, orada yok, diğer tüm fotoğraflarda Sayın Başkanın resmî var.

Değerli arkadaşlar, halbuki, mesela, hafızlık müessesesi, mihrapların sahipliği konusu, bu sıkıntıların ne oranda bu on yılda giderildiği, bunları keşke bize anlatabilseydi Sayın Başkanımız ve Başkanlık yetkilileri. Daha ötesi, milletin talebi olan imam ihtiyacımızı karşılamak konusundaki gayreti; daha ötesi, Anayasada yerini bulan, yasal dayanağı olan Diyanet İşleri Başkanlığı, esas sorumluluğu olan dinle ilgili konularda vermesi gereken cesur ve yürekli kararları açıklamak yerine, diğer anayasal kuruluşlara böyle bir görev ve hak tevdiinde bulunmasaydı; çünkü, sistem çok mantıklı yürür; eğer, siz, görevinizi yapmazsanız, birileri sizin görevinizi doldurur.

BAŞKAN – Sayın Uzunkaya...

MUSA UZUNKAYA (Devamla) – Başkanım, bağlıyorum sözlerimi.

Onun için, son dönemlerde, özellikle konjonktürün geliştirdiği o şartlar içerisinde, Diyanet İşleri Başkanlığı, gerekli açıklamaları, yetkili ve etkili ağızlarıyla güçlü bir şekilde seslendiremediği için, bu alandaki boşluğu başka kurumlar ve kuruluşlar doldurmuştur.

Çok açık olarak söylüyorum, Yüksek Öğrenim Kurumu, Diyanetin yerine çok kere geçmiş, hükümler beyan etmiştir ve bu tasarruflar karşısında, Diyanet İşleri Başkanlığının, ciddî anlamda, kendisini, varlığını kanıtlayacak, ortaya koyabilecek, güçlü bir hizmet, irşat ve kabul mantığını ortaya koymasını bekleyen toplumumuzun, bu kurumdan bu beklentisinin hâlâ devam ettiğini ifade edebilirim.

Değerli arkadaşlar, ben, Sayın Bakanımdan ve yetkililerden istirham ediyorum. Tabiî, bu, aynı zamanda bir hükümet meselesidir. Şu anda, Diyanetin, taşrada -her biriniz illerinize gittiğiniz zaman mutlaka vaki bir taleptir- birçok ilimizin, ilçelerimizin, köylerimizin imam kadrosuna ihtiyacı vardır.  Resmî kayıtlara göre 20 000 civarında...  Şu anda bazı ihtiyaçlar gideriliyor. Özellikle Sayın Bakanıma arz ediyorum; Karadeniz Bölgesinde köyler dağınıktır. Mesela, benim köyümde iki mahallenin arasına 1,5 saatte gidersiniz; iki mahalle... İki camisi vardı, kadrosunun birisini tasarruf niyetiyle aldık, yanımızdaki bir başka köye verdik; ama, o mahalleye geçebilmek için 1,5 saatlik mesafe. Efendim, niye bir köyde iki tane camii? Yahu, Karadenizin tabiî yapı bu. Anadolu’da, belki, böyle bir şeyi düşünmek mümkün değil. Dolayısıyla, acil kadro taleplerimizin yerine getirilmesi de hepimizin beklentisidir.

Değerli arkadaşlar, bir diğer husus -yine, sözümü, ironik anlamda değil; ama, bir samimî öneriyle bitirmek istiyorum- Diyanet İşleri Başkanlığının yapması gereken ciddî hizmetlerden birisi de, toplumu din konusunda yeteri kadar aydınlatabilmek için eğitime ağırlık vermek zorunluluğu vardır. Bu eğitim camilerde yapılacak, eskilerin deyimiyle “minel mihrap ilel bab” veya “minel bab ilel bab” diye tarif edilen, kapısından mihrabına kadar, hem görevlilerinin donanımlı olması, yetişkin olması, yetişmiş olması... Bunu sağlayacak birinci yöntem, hafızlık müessesesinin ikame edilmesidir, yeniden canlandırılmasıdır. Bu konuda, Bakanlığımızın ve Diyanet görevlilerinin, mutlaka, yakın bir gelecekte, mihraplara, sesi, edası, sadası güzel hafızların özlemini çekmek istemiyorsak, mutlaka, bu müesseseyi yeniden ihya etmek zorundasınız. Samsun İlahiyat Fakültesi, bir bölüm olarak, hafızlık olarak, bir kuruluş, bir bölüm ihdas etmeye çalışmış; ama, bunda başarılı olması çok zordur. Siz de takdir edersiniz, uzun yıllarda ilahiyatta dekanlık yaptınız, 20 yaşlarındaki gençlerin, hafızlığı, oradaki o eğitim süreci içerisinde alması oldukça zor. Belki, hafız olarak gelenlerin hıfzını korumaya etkin olabilir; ama, mutlaka, mihrapta hizmet vereceklerin, hem eğitim kalitelerinin yükseltilmesi... Bunun için, bir dönemde, Sayın Mustafa Sait Yazıcıoğlu’nun Başkanlığı döneminde başlatılan ilahiyat yüksekokullarıyla eğitim kalitesinin yükseltilmesi... Bir de, Türkiye’de en düşük maaşı alanın, yardımcı hizmetlerden sonra, Diyanet camiası olduğunu da burada hatırlatmak isterim. Din hizmetlerini yürüten...

BAŞKAN – Sayın Uzunkaya, teşekkür ederiz...

MUSA UZUNKAYA (Devamla) – Başkanım, bitiriyorum.

BAŞKAN – Lütfen...

MUSA UZUNKAYA (Devamla) – Müsaade buyurun...

BAŞKAN – Çok uzadı Sayın Uzunkaya.

MUSA UZUNKAYA (Devamla) – Bugün, bundan sonra yapacağım konuşmalarımdan vazgeçiyorum, o hakkımı burada kullanmak istiyorum.

BAŞKAN – Öyle bir mahsup yöntemimiz yok.

MUSA UZUNKAYA (Devamla) – Ben, kullanmak istiyorum.

BAŞKAN – Buyurun.

MUSA UZUNKAYA (Devamla) – Teşekkür ederim Başkanım.

Değerli arkadaşlar, samimiyetimle söylüyorum, Türkiye’de yardımcı hizmetlerin dışında, hiçbir kurumun fiilî çalışanı, en ana merkezde olanı, din görevlileri -ki, bunlar, ana, belkemiğini teşkil eden kadrolardır- bu kadar düşük maaş alan ikinci bir sektör yoktur. Dolayısıyla bu maaşların da düzeltilebilmesi... Hele, irşat hizmetlerinin, vaaz adı altında, vaaz hizmeti olarak bilinen vaizlerimizin maaş durumu ise fevkalade üzücü, fevkalade gariptir; dolayısıyla, bu müessese âdeta yok olmuştur.

Tabiatıyla, bütünüyle beraber, bu beş yıllık dönem içerisinde, mutlaka, bu hükümet, buna -acil eylem planının neresinde bilmiyorum; ama- bir çözüm üretmek durumunda olması gerekir diye düşünüyorum. Bir kadro ve malî durumun iyileştirilmesi, bir de merkezî yapının artık çağa ayak uydurur hale gelmesi lazım Sayın Bakanım.

Biz, böyle, resimleri seyretmek için değil, Diyanetten çok onurlu şeyler görmek istiyoruz.

Son bir söz olarak söylüyorum: Diyanetin 12 tane eğitim merkezi var. Dikkat ettim, 12 eğitim merkezinden Antalya’daki Mehmet Gebizli Eğitim Merkezi -Allah gani gani rahmet eylesin; zannediyorum, öldü- onun vakfettiği bir yer üzerine yapılmıştı, bir de Erzurum’daki eğitim merkezinin adı şahsa müsnettir, diğerlerinin hepsi o bölgeyle anılır.

Şimdi, Diyanete teklifim var; mesela, Elazığ’daki Harput Eğitim Merkezinin Prof. Dr. Mehmet Aydın Eğitim Merkezi, Trabzon Akçaabat’taki Eğitim Merkezinin Prof. Dr. Mustafa Sait Yazıcıoğlu Eğitim Merkezi, Kastamonu’daki Eğitim Merkezinin Dr. Tayyar Altıkulaç Eğitim Merkezi şeklinde isimlerinin değiştirilmesini de öneriyorum; Mehmet Nuri Yılmaz Eğitim Merkezi oluyor da, böyle bir eğitim merkezi niye olmaz diye merak ediyorum.

Saygılar sunuyorum.

BAŞKAN – Sayın Uzunkaya’ya teşekkür ediyoruz; bugünkü oturumda rekoru kırdılar.

Söz sırası Sayın Keleş’te.

Buyurun efendim.

BİRGEN KELEŞ (İstanbul) – Sayın Başkan, Sayın Bakanlar, değerli arkadaşlarım -tabiî, hem milletvekilleri hem bürokratları kastederek değerli arkadaşlarım diyorum- hepinizi selamlayarak konuşmama başlamak istiyorum. (...)

Ben, Diyanet İşlerinden sorumlu Sayın Bakanıma da bir şey sormak istiyorum. Efendim, önce, sizin “dinde reform gerekir” sözünüz nedeniyle kutlamak istiyorum izninizle. Ben, dinî bilgileri kıt bir arkadaşınızım ve bunu da, mümkün olduğu kadar ilahiyat fakültesindeki profesörlerle temas ederek, doğruları öğrenmeye çalışarak aşmaya çalışıyorum.

Yalnız, anlamadığım şu var: Mesela -bir iki yıl önceydi galiba- Karşıyaka’daki bir imam “cenaze merasimlerinde kadınlar da namaz kılabilir” dedi. Sonra da, Diyanet İşlerinin yetkilileri “evet, doğrudur, yapabilir” dediler.

Şimdi, benim anlayamadığım nokta, Diyanet İşlerindeki kişilerin böyle bir açıklamayı neden daha önceden yapmadıkları. Bunu şunun için soruyorum -çok açık söylemeyeceğim karşıdan hadise çıkmasın diye ama- bazı önemli konularda millet birbirine çok ters bakarken, şaşı bakarken -ben onların yanıtını aldım ilahiyat fakültesindeki profesörlerinden; onun için, kendi dünyamda çok rahatım ve biliyorum ne olduğunu, doğru düşündüğümü de biliyorum; ama- Diyanet İşleri Başkanlığı, neden bir açıklama yapıp, bu gerilime son vermez ve Türkiye’nin, durup dururken, ikide bir gündemini işgal eden çok önemli bir konuya çözüm getirmez diye zaman zaman düşünüyorum doğrusu.

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Efendim, teşekkür ederiz.

(...)

Sayın Emin Bilgiç, buyurun.

MEHMET EMİN MURAT BİLGİÇ (Isparta) – Sayın Başkan, her iki Değerli Sayın Bakanım, değerli arkadaşlar, değerli bürokratlar; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Öncelikle, bugün, iki Bakanlığın bir arada olmasının çok hoş bir tevafuk olduğunu söylemeden geçemeyeceğim; zira, hem İslam’ın dünyada yayılması din adamlarından çok tacirler vasıtasıyla olmuştur... Bunu hatırlamak durumundayız; çünkü, İslam, hiçbir zaman, kelimenin  kendisinde olduğu gibi, savaşı değil, barışı hedef alan, barışla büyümeye çalışan bir din, bir inanç olmuştur; yani, İslam kelimesi, selamdan, barıştan gelen bir kelimedir. O yüzden, bu mutlu tesadüfü de saygıyla selamlıyorum.

Böyle başladıktan sonra, Diyanet İşleriyle ilgili bir iki ufak şey söyledikten sonra, esasen, geçmişte de mensup bulunduğum Dış Ticaret Müsteşarlığıyla ilgili Bakanlığımın ve Gümrük Müsteşarlığının bütçeleri üzerinde bazı şeyler söylemek istiyorum.

Öncelikle, Sayın Bakanın, özellikle yurt dışındaki misyonerlik faaliyetleri, Türk dünyasına yönelik misyonerlik faaliyetleri ve bununla ilgili bir şura toplama kararını son derece değerli ve önemli buluyorum; zira, Diyanet İşleri Başkanlığının daha önce de bir Avrasya İslam Şurası topladığını hatırlayarak, Türk dünyasına yönelik  çok önemli bir misyonu olduğuna inanıyorum. Şüphesiz, bu misyon, Osmanlı’nın, varisi olduğumuz Osmanlı Devletinin eski alanlarını da kaplamalıdır; zira, bugün, Türkiye ile İslam dünyası arasında, geçmişte maliki bulunduğumuz topraklardaki halklarla bizim bir kardeşliğimiz vardır, dostluğumuz vardır, dindaşlığımız vardır, her türlü bir arada olmuşluğumuz vardır ve bunun getirdiği vebalimiz, sorumluluğumuz, mesuliyetlerimiz vardır. Bu çerçevede de, Diyanet İşleri Başkanlığının çok önemli bir mesuliyeti olduğunu düşünüyorum ve Sayın Bakanın bu konuda getireceği açılımları merakla, ümitle beklediğimizi de bildirmek istiyorum.

Biliyorsunuz, Vatikan -bir din devletidir; ama, bir devlettir; Türkiye Cumhuriyeti Devletinin tanıdığı bir devlettir- çok ciddî bir misyonerlik faaliyet yürütmektedir. Mesela, Kazakistan’da, 300 000 Kazak ırktaşımız, kardeşimiz Hıristiyan olmuştur, 200 000’i de Protestan olmuştur. Şimdi, bunun Türkiye’nin uzun vadeli stratejik çıkarları açısından çok önemli bir husus olduğu ve Türk Devletinin bu konuyu takip etmesi gerektiği kanaatindeyim; ama, hangi yapı altında?.. Bugün, kurullar çağında yaşıyoruz. Geçtiğimiz birkaç yıl içerisinde onlarca kurul kuruldu bu ülkede; özerklik adına, bağımsızlık adına, devlet müdahalesinden bağımsız olması adına, o piyasaların daha iyi yönetilmesi adına. Peki, böyle bir özerkliği, hareket bağımsızlığını, biz, niye Diyanet İşleri Teşkilatı için düşünmüyoruz? Hatta, benim bildiğim, Diyanet İşleri Yüksek Kurulu diye de bir kurul var. Eğer, burayı da öyle bir kurul haline getirirsek, politikanın, dinin üzerindeki tasarruflarından da kurtulup, tam anlamıyla laik bir devlet olacağımızı düşünüyorum şüphesiz. Şüphesiz, ne bileyim, bir RTÜK benzeri, Meclisin atayacağı, siyasetten, politika üstü bir bağımsız yapı olarak, son derece ehil, son derece nitelikli bir faaliyet yürütülebileceğini ve uluslararası faaliyetlerini de, bu anlamda, tarihî mesuliyetlerimiz çerçevesinde, böyle bir başkanlığın çok daha iyi yürütebileceğini düşünüyorum. Niye Diyanet Vakfı vasıtasıyla bunlar yürütülmeye çalışıyor veya niye Avrupa’daki konfederasyon burada konuşulmuyor?

Bütün bunlar Türkiye’nin mesuliyeti içerisindedir. Türkiye, mesuliyetsiz bir ülke gibi yaşayamaz, davranamaz; buna hakkı yoktur; tarihine karşı inkâr ve sorumsuzluk içerisinde davranamaz, yaşayamaz.

Ben, sadece bir örnekle bu konuyu kapatacağım. Mesela, Amerika’da, Amerika’nın uluslararası, dünya çapındaki çıkarlarını koruyan US Eight, Peace Corps, Mercy Corps gibi, barış gönüllüleri diye bildiğimiz çeşitli teşkilatlar doğrudan Amerikan devlet başkanına bağlıdır. Bu, ona verilen değer ve önemin bir göstergesidir ve burada, bu tür teşkilatlarda, o ülkenin temel değerlerine sahip insanların uluslararası faaliyetlerde görev alması halinde, o ülkenin çıkarlarını korumak yönünde kendi kariyerlerinde ilerlemesine de bir zemin teşkil edilir. Yaptıkları kariyerlerine çok olumlu puan olarak yazılır. Çok cüzi ücretlerle yaptıkları faaliyetler, çok önemli bir katkı kabul edilir ve kariyerlerinde, ilerlemelerinde, ister özel sektör, ister devlet sektörü çok önemli bir atlama taşıdır, basamak taşıdır. Niye Diyanet İşleri Bakanlığı da böyle bir yapılanma içerisinde hatta doğrudan devlet başkanına bağlı bir yapı olarak bile düşünülmez? Türkiye’nin uzun vadeli çıkarları, millî çıkarları bir iki tane bürokratik yapıyla korunamaz. Gönüllülük, bunun geliştirilmesi, inanç ve değerler bağlamında geliştirilmesi çok önemlidir.

(...)

BAŞKAN – Buyurun Sayın Kaptan.

OSMAN KAPTAN (Antalya) – Sayın Başkan, Sayın Bakanlarım, değerli arkadaşlarım, değerli bürokratlar, sayın basın mensupları; ben Diyanet İşleri Bakanlığına ilişkin bir iki önerim var. O da şu: Din görevlisi arkadaşlarımız sadece din eğitimiyle değil, diğer bölgelerinde turizmdi, çevreydi, eğitimde, toplumsal kalkınmaya yönelik konularda destek de vermelidirler. Sayın arkadaşla, sanıyorum 1968 yılında DPT tarafından bir araştırma yapılmıştı. Köylerde dünya olaylarını en iyi kim bilir soru buydu; muhtar mı, imam mı, öğretmen mi idi. Birinci sırada imam, ikinci sırada muhtar, üçüncü sırada öğretmen idi. Bu son zamanlarda değişmiştir değişmemiştir, bilmiyorum; ama, özellikle, kırsal kesimde imamın toplumsal kalkınma açısından destek verici, liderlik rolünü oynaması açısından büyük görevleri vardır, bunun da eğitim programlarına yansıtılmasında yarar  vardır.

Sayın arkadaşlar, denebilir ki, bu nereden çıkıyor, bu eğitim görevi nedir? 1739 sayılı 1973’te çıkarılan Millî Eğitim Temel Kanununda örgün ve yaygın eğitim diye ikiye ayrılmaktadır. Örgün eğitim okulu eğitimi, yaygın eğitim ise, okul dışında kalan eğitimdir. Okul dışında kalan eğitim olmakla birlikte okula hiç girmemiş veya girmiş herhangi bir kademesinde bulunan veyahut da o eğitim kurumunu bitirmiş kişilere verilen eğitime yaygın eğitim denmektedir. Dolayısıyla, bu yaygın eğitim sadece Millî Eğitim Bakanlığının tekelinde de değildir. Bu, Tarım, Sağlık gibi diğer bakanlık ve bağlı kuruluşlar bunu yapmaktadır. Özellikle rica ediyorum; turizm bölgelerindeki müftülerimizin hutbelerinde bir birlik ve beraberlik içerisinde turizme destek vermesi, çevrenin korunmasına destek verilmesi açısından programlar yapılmasında büyük yararlar olacağı kanısındayım. Bu Diyanet İşleri Bakanlığıyla ilgili önerim idi.

(...)

BAŞKAN- Efendim, biz teşekkür ederiz.

Çok kısa olmak üzere Melik Özmen, buyurun.

MEHMET MELİK ÖZMEN (Ağrı)- Sayın Başkanım, sayın bakanlarım, kıymetli Komisyon üyesi arkadaşlarım, değerli bürokratlar; 1 dakikalık bir konuşma yapacağım.

Sayın Diyanet İşlerinden sorumlu Devlet Bakanımıza... Diyanet, yani “deyn” kelimesi, alacak-verecek demektir aslında. Tüm deyn’lerin, yani, alacak-vereceklerin görevlerini... Yani, kişinin dinle ilgili ihtiyaçlarıyla ilgili görevlerini düzenleyen ve bunun koordinasyonunu yapan bir başkanlık.

Ülkemiz laik bir ülke ve laik ülke içerisinde, tabiî ki, bir de Alevi vatandaşlarımız var. Bu Alevi vatandaşlarımızla ilgili -şimdi Muharrem ayıdır- TRT’miz de bir ortak çalışma yapmak suretiyle... Biliyorsunuz, Ramazan aylarında program yapar TRT. Yani, Muharrem ayları içerisinde tuttukları 10 günlük bir oruç vardır. Bu oruca ilişkin böyle sohbet programları düzenlenemez mi diye soruyorum. Böylelikle, hem Diyanetle ilgili bir kesime de iyi bir hizmet olabileceğini düşünüyorum.

Saygılarımı sunuyorum.

BAŞKAN- Sayın Ceylan, buyurun.

MEHMET CEYLAN (Karabük)- Teşekkür ediyorum Başkanım.

Sayın Başkanım, Sayın Bakanım, bakanlarım, değerli Komisyon üyesi arkadaşlarım, değerli bürokratlar, değerli basın mensupları; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Ben, konuşmamda ağırlıklı olarak, ülkemizin dışticaret politikası ve geldiğimiz noktayla ilgili, bilgim becerim ölçüsünde bu kısa süre içerisinde değerlendirmede bulunmaya çalışacağım.

(...)

Diyanet İşleri Başkanlığımızın gerçekten güzel hizmetleri var. Kutluyorum ben de. Daha da iyi olabilir. Özellikle Hac organizasyonları çok güzel Sayın Bakanım, sizleri kutluyorum; ama, bu Hac organizasyonlarının, artık, giderek karayoluyla da yapılmasını öneriyorum. Tamamen havayoluyla değil, karayoluyla da yapılması yararlı olacaktır. Milletimizin beklentisi bu.

Bu duygu ve düşünce içerisinde her iki bakanlığımızın, kuruluşlarımızın bütçelerinin hayırlı olmasını diliyorum. Çalışmalarınız dolayısıyla kutluyor, saygılar sunuyorum.

BAŞKAN- Teşekkür ediyoruz.

Buyurun Mahmut Göksu Bey.

MAHMUT GÖKSU (Adıyaman)- Sayın Başkan, değerli bakanlarım, değerli arkadaşlar; ben de sözlerime başlarken hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Daha çok Diyanet bütçesi üzerinde konuşacağım; ancak, dışticaretten ve gümrüklerden sorumlu Sayın Bakanımızın, bakan olduktan sonra göstermiş olduğu performansı burada kutlamadan da geçemeyeceğim. (...)

Değerli arkadaşlar, üzerinde duracağım asıl konu Diyanet İşleri Başkanlığımız. Tabiî, cumhuriyetimizle yaşıt olan köklü bir kuruluştur Diyanet İşleri Başkanlığımız. Başbakanlığa bağlı; ama, bugüne kadar maalesef bir yasasının olmaması da büyük bir eksikliktir. Sanıyorum, bu dönem içerisinde bu yasa mutlaka çıkmalıdır.

75 283 personeliyle sadece Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisinde olan vatandaşlarımıza değil, Türkî cumhuriyetlerde, Balkanlarda, Avrupa’da birçok vatandaşımıza hizmet vermektedir; ama, ne var ki, bu hizmetler yeterince oluyor mu diye sorduğunuz zaman, ben şahsen yeterince olduğu kanaatinde değilim. Tabiî, bunun değişik nedenleri var. Değerli arkadaşlar, yıllardan beri Diyanet İşleri Başkanlığına kadro tahsis edilmemekte en başta. Yılda 1 500 cami yapılıyor, emekli olan veya ölüm nedeniyle ayrılan görevlileri de düşündüğünüz zaman büyük bir açık var. 16 667 kadro yıllardan beri Meclis gündeminde, bazen Plan ve Bütçe Komisyonuna kadar geldi -1996 yılında- ama, bir türlü çıkmadı. Bu dönemde mutlaka bu kadroların çıkması ve her camide mutlaka Diyanetin görevlisinin olması gerektiği kanaatindeyim.

Tabiî, burada benim bir teklifim de var. Mesela, Millî Eğitim Bakanlığı öğretmen askerlerden, yani, öğretmen kökenli askerlerden istifade ediyor. Acaba, Diyanet İşleri Başkanlığımız, ilahiyat fakültesi mezunu veya imam hatip lisesi mezunu olan gençlerimizden Millî Savunma Bakanlığıyla yapılacak bir protokolle istifade edemez mi? Çünkü -Sayın Bakan konuşmasında ifade etti zaten- aşağı yukarı 10 000’e yakın camide görevli yoktur. Değerli arkadaşlar, siz buralara legal olarak, yasal olarak bir görevli göndermediğiniz zaman halk bir şekliyle görevlisini buluyor, gelen insan da yarım yamalak bilgilerle insanları aydınlatmaya çalışıyor; ama, meşhur bir atasözü vardır: “Yarım hoca dinden eder, yarım doktor da candan eder.” Dolayısıyla, biz, insanlarımızın dini kaynağından öğrenmesini istiyorsak, buraya, liyakatli, dinî kültürü olan, eğitimini almış insanlarımızın, görevlilerimizin mutlaka verilmesi lazım diye düşünüyorum. Ki, yıllardan beri bu kadronun verilmemesinden dolayı büyük camilerde olan görevliler alınıp diğer küçük camilere veya kadrosu olmayanlara tahsis ediliyor. Eskiden İstanbul’un büyük selatin camilerinde 8-10 görevli vardı, şimdi gittiğinizde 2-3 görevliye düşmüş. O ki, bu arkadaşlar, buraların turistlerin de yoğun geldiği camiler olması hasebiyle gerçekten 24 saat görev yapıyor. Tabiî ki, bu yükün altından kalkmaları da çok zordur.

Özellikle yıllardan beri Diyanetin yapısı tartışılmaktadır. Diyanet, bir kere, siyasetin yönetiminden ve yönlendirmesinden mutlaka uzaklaştırılmalıdır. Yani, her kurumda siyasetin belli bir ağırlığı var; ama, Diyanette bunu çok daha fazla hissetmek mümkün. Dolayısıyla, özerk hale mutlaka gelmeli diye ben şahsen düşünüyorum. Yani, Diyanet İşleri Başkanlığı seçimi dahil, Diyanetin özerk hale gelebilmesi için bu dönemde ne tür bir çalışma yapılacaksa ki, biz bu kurumdan gelen bir milletvekili olarak bize düşen katkıyı yapmaya hazırız.

Değerli arkadaşlar, Diyanet İşleri Başkanlığı, tabiî ki, sadece Türkiye sınırları içerisinde değil, yani, ülkemizde değil, ülkemiz dışındaki vatandaşlarımıza da... Ama, bunlara ulaşmak için sadece görevlilerin değil, değişik kurumlarla, müesseselerle mutlaka işbirliği etmeli. Mesela, TRT 4’te bir Diyanet Saati var, millet yattıktan sonra nedense bu program konuluyor. Herhalde kimse izlemesin diye. Zaten pek izleyen de yok. Bilmiyorum, ne kadar izleyen var, hiç ölçüm yapıldı mı? Oysa ki, Millî Eğitim Bakanlığı, Gençlik Spor Genel Müdürlüğü, Sosyal Hizmetler, Çocuk Esirgeme Kurumu gibi merkezinde eğitim olan kurumlarımızla Diyanet İşleri Başkanlığı mutlaka diyaloga geçip, burada eğitim alan, bu kurumların çatısı altında olan insanlarımızı dinî konuda aydınlatma görevini yerine getirmelidir. Eğer biz bunları yapmazsak, işte bakınız, sadece ülkemizde değil, bugün Türkî cumhuriyetler başta olmak üzere birçok ülkede misyonerlerin çok büyük faaliyetleri var. Diyanet İşleri Başkanlığı bu misyoner faaliyetlerini, satanist çalışmaları veya onun dışında, işte, değişik zamanlarda din adına çıkan birtakım örgütlerin de –diyelim Hizbullah gibi- faaliyetlerini gözetim ve mercek altına alarak bunlara karşı mutlaka tedbirler almalıdır diye düşünüyorum.

BAŞKAN- Mahmut Bey, toparlar mısınız efendim.

MAHMUT GÖKSU (Devamla)- 10 dakika oldu mu Başkanım?

BAŞKAN- Evet.

MAHMUT GÖKSU (Devamla)- Peki.

Değerli arkadaşlar, bunun için, Diyanet kendi personelini en iyi şekilde eğitmeli. Tabiî, eğitmek için belki bütçenin yetersiz olduğunu söyleyebilirler; ama, ben şunu söylüyorum: Diyanet İşleri Başkanlığı Hac gelirlerinin yüzde 80’ini mutlaka eğitime ayırmalıdır. Maalesef, yıllardan beri Hac organizesi evet yapılıyor, çok güzel; ama, bu paralar nerelere harcandı denildiği zaman sanıyorum çok fazla somut bir şey de ortaya çıkmayacak. Haseki Eğitim Merkezi, Diyanetin yüz akı bir eğitim merkezidir. Yıllarca eski vakıf ve eserde hizmet verdi. Oradaki görevli arkadaşlar çok büyük mağduriyetler ve sıkıntılar içerisinde o kursu ikmal etmek durumunda kaldılar. Dolayısıyla, mutlaka bu gelirler eğitime sarf edilmeli.

Özellikle 12 tane eğitim merkezi denildi... Bazı eğitim merkezleri yıllardır atıl durumda. İşte Bursa’da 13 yıldan beri yapımı devam ediyor, 3 yıldan beri de çürümeye terk edilmiş. Bunlar hayata geçirilmeli. Dil eğitimi, meslekî eğitim, hatta, bölgelere göre birtakım tebliğ metotlarının nasıl olacağına dair bilgiler buralarda verilmeli.

Değerli arkadaşlar, ayrıca, malî imkânlarının kısıtlı olduğunu arkadaşlarımız söyledi. Gerçekten, bir şube müdüründen belki daha az maaş alıyor bir müftü, bir vaiz. 400 milyon maaş alan bir vaizin günlük gazete alması, kitap alması mümkün değil. Tabiî, okuyamayınca da halkı nasıl aydınlatacak? Oysa, ki, irşat faaliyetleri çok önemli. Türkiye Büyük Millet Meclisi ilk açıldığında ilk Mecliste İrşat Encümeni var. Aydınlatma ve yol gösterme demektir. Yani, ilk Meclis irşada ne kadar önem vermiş. Aynı önemi bizim de verebilmemiz için Diyanete aynı önemi bugün de vermek lazım. Öncelikle Diyanet İşleri Başkanlığı bu anlamda, vatandaşını irşat eden, aydınlatan ve yol gösteren görevlilerine destek çıkmalıdır. Bu belki bütçe imkânlarıyla bugün yok, dilerim ileride olur; ama, Hac gelirlerini buna seferber etmelidir.

Diğer bir konu değerli arkadaşlar; dönem dönem, zaman zaman Diyanet İşleri Başkanlığında çalışan görevliler manevî ve psikolojik baskı altında oluyor. Yani, hayalî ve asılsız irtica yaygaralarıyla sindirilmeye çalışılıyor. Yanlış yapan olmaz mı; elbet olabilir; ama, Türkiye bir hukuk devletidir, kanunlar yakasına yapışır; ama, hayalî birtakım isnat ve iddialarla bunları sindirmek yanlış olur.

Ayrıca, burada yurtdışı boyutu vardır. Yurtdışında da Diyanetin kendisi bizatihî görevlisini sindiriyor. Diyanet oraya görevli gönderiyor, falan dernek, falan cemaat şeklinde orada birtakım dernekler, Türk dernekleri var. Bu Diyanet görevlilerinin o derneklerle irtibat kurması âdeta yasak gibi. Niye; falan dernekmiş. Olabilir. Bu yanlış bir şeydir değerli arkadaşlar. Ben iyi hatırlıyorum, Belçika’da bir Türk derneği 18 Mart Çanakkale Zaferini kutlamak üzere Millî Eğitim müşavirliğinden, Millî Eğitim görevlilerinden bir öğretmeni istiyor. Öğretmen geliyor, 18 Mart Çanakkale Zaferini anlatıyor –diğer kurumlarda da var, onu örnek vermek istiyorum- Millî Eğitim müşavirliği, öğretmene sen niye oraya gittin diye soruşturma açıyor. Değerli arkadaşlar, yani, Türk Millî Eğitiminin bir öğretmeninin oradaki Türk derneğine Çanakkale Zaferini anlatmasından daha doğal ne olabilir. O zaman o da gitmeli, Diyanet personeli, oradaki arkadaş da, oradaki Türk derneklerine, Türk kahvelerine gerektiği zaman gidip dinî konuda mutlaka aydınlatma yapmalıdır.

Ayrıca, bu yurtdışına gidiş gelişlerde büyük dedikodular var. Bir sürü torpilin olduğu iddia ediliyor. Ben şahsen burada çok fazla bir şey söylemek istemiyorum. Bunlar da mutlaka belli kriterlere dayandırılmalıdır.

BAŞKAN- Evet Sayın Göksu...

MAHMUT GÖKSU (Devamla)- Bitiriyorum Sayın Başkanım.

Değerli arkadaşlar, İstanbul’da İSAM (İslamî İlimler Araştırma Merkezi) diye bir merkez vardı, bir de Diyanet İşleri Başkanlığımız Ankara’da ARGE diye bir merkez kurmuş, 2,5 milyon dolar. Şimdi İstanbul’da varken burada böyle bir merkeze ne gerek var? Yani, bilmiyorum; ama, oturmuş olan bir kuruluşun geliştirilmesi daha doğru olur diye  düşünüyorum.

1993 yılında başlatılan bir tefsir çalışması var; ama, bir türlü, ne hikmetse bu tefsir çalışması da bitirilemedi.

Dolayısıyla, sözün özü, Diyanet İşleri Başkanlığımız, ülkemizin birliği bütünlüğü, millî ve dinî değerlerimizin topluma aydınlatılması noktasında çok önemli bir görevi icra etmektedir; ama, bunun yeterli olduğunu söylemek mümkün değildir. Dolayısıyla, bundan böyle, hem kendi içinde yeni bir motivasyon elde ederek hem de çıkacak olan yeni yasayla, reform niteliğinde yeni bir düzenlemeyle Diyanet İşleri Başkanlığımız toplumun her kesimiyle yüz göz olmalı, yüz yüze gelmeli, dinî konularda vatandaşımızı mutlaka aydınlatmalıdır. Değilse, eğer Diyanet İşleri Başkanlığı aydınlatmazsa başkaları aydınlatıyor.

Bir cümleyle bitiriyorum. Bakınız, Gazi Mustafa Kemal bir sözünde “Bizde ruhbanlık yoktur, hepimiz müsaviyiz, dinimizin ahkâmını mütesaviyen öğrenmeye mecburuz. Her fert, dinini, diyanetini, imanını öğrenmek için bir yere muhtaçtır; orası da mekteptir” diyor değerli arkadaşlar.

Yani, biz çocuklarımıza din eğitimini legal yollardan vermezsek, birileri gelir, illegal yollardan yanlış şeyler öğretir. Dolayısıyla, burada, hem Diyanet İşleri Başkanlığımıza hem Millî Eğitimin çatısı altında Din Öğretimi Genel Müdürlüğüne, tabiî, görevler düşüyor.

Bu bütçenin, Diyanetimize ve diğer Bakanlığımıza hayırlı olmasını diliyor, hepinize saygılar sunuyorum.

BAŞKAN – Teşekkür ederim.

Sayın Erol Aslan Cebeci?.. Yok.

Sayın Ömer Abuşoğlu; buyurun efendim.

ÖMER ABUŞOĞLU (Gaziantep) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Konuşma sıramı beklerken bir şiir geldi aklıma, biraz ortamı canlandırmak açısından:

“Ne hasta bekler sabahı ne şeytan bir günahı,

 Ne de taze ölüyü mezar, seni beklediğim kadar” demiş Necip Fazıl.

Ben de konuşma sıramı, böyle bir özlem ve hasretle bekledim; ama, beklerken de aşağı yukarı söylenmeyen söz kalmadı. Yanılmıyorsam Aristo söylemiş, “güneş altında söylenmeyen söz kalmadı.” Gerek Diyanet İşleriyle ilgili gerekse Dış Ticaretle ilgili olarak, bütün arkadaşlarımız konuyu çepeçevre ele aldılar, anlattılar; bana da söyleyecek fazla bir şey kalmadı; ama, yine, sıramı beklemiş olmanın getirdiği heyecanla da bir iki bir şey söyleme gereği hissediyorum.

İlk başta, Diyanet İşleriyle ilgili benim üzerinde durduğum bir tek olay var; şu misyonerlik faaliyetlerine ciddî bir şekilde eğilmek lazım. Bu, Türkiye’nin, uzun vadeli millî birlik ve bütünlüğünü, bağımsızlığını da tehlikeye atabilecek bir konu olarak karşımıza çıkabilir zaman içerisinde ihmal edilirse.

(...)

BAŞKAN – Teşekkür ederiz.

Sayın Mustafa Açıkalın?.. Yok.

Son söz, Ali Rıza Gülçiçek’in; buyurun.

ALİ RIZA GÜLÇİÇEK (İstanbul) – Sayın Başkan, sayın bakanlar, değerli arkadaşlar; şahsım adına hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Sayın Başkanım, ben, konuşmama, Hacıbektaşı Veli’nin “incitsen de incitme” özdeyişiyle başlamak istiyorum ve hoşgörünüze sığınarak birtakım konulara dikkat çekmek istiyorum.

İçinde bulunduğumuz bu günler, Alevî toplumunun kutsal olan Muharrem ayının matem günleridir Sayın Başkanım. 16-17 Martta, 1323’te Hazreti Muhammed ve Hazreti Ali’nin çocukları ve torunları Hazreti Hüseyin’in Kerbela’da şehit edilişinin yıldönümüdür. Bu vesileyle, onların anısı önünde saygıyla eğiliyorum.

Bildiğiniz üzere, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının kanun önünde eşitliği Anayasamızın 10 uncu maddesiyle, din ve vicdan hürriyeti de 24 üncü maddesiyle güvence altına almıştır. Özellikle, Diyanet İşleri Başkanlığımızın Kuruluş ve Görevleri Hakkındaki Kanunun 1 inci maddesinde, İslam Dininin inançları, ibadet ve ahlak esaslarıyla ilgili işleri yürütmek, din konusunda toplumu aydınlatmak...

Sevgili Başkan, değerli arkadaşlar; bir ülkenin kalkınmasını eğitimde gören Türkiye Cumhuriyeti, bugün yaklaşık 13 000 000 çocuğa 41 000 okulda eğitim vermeye çalışırken, okul sayısının neredeyse iki katı kadar, 72 000 cami inşa edilmiştir. Diğer taraftan, bir çocuk okula 8 kilometre yol katederek ulaşırken, bir vatandaşımız camiye 6 kilometre yol katederek ulaşmaktadır. Bir gazetede çıkan bir habere göre, bir ilimizin bir ilçesinde 3 000 kişilik bir beldede 11 tane cami, 1 tane okul olması bunun bir kanıtıdır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Alevî olmayan çoğu yurttaşlarımızın Aleviler hakkında yeterince bilgisizliği, önyargılar oluşmasına, Alevilerin rencide edilmesine ve birçok çirkin saldırı ve hakarete uğramalarına zemin oluşturmuş bugüne kadar ve de hiç istemediğimiz, hiç birimizin de arzu etmediği, geçmiş tarihimizde birçok münferit olaylara neden olmuştur. Birkaç örnekle vurgulamak istiyorum; bunu, aslında hiçbir arkadaşımızı incitmek için söylemiyorum; ama, birtakım gerçek olayları da dikkatinize sunmak istiyorum.

BAŞKAN – Şimdi efendim, özellikle rica edeceğiz, süreniz hem 5 dakika idi hem de olayları değil de tekliflere gelirseniz, makbul olacak. Onun için olayları atlayalım, tekliflerinizi buyurun efendim.

ALİ RIZA GÜLÇİÇEK (Devamla) – Ona değineceğim...

Sayın Başkanım, ben de Sayın Uzunkaya gibi, milletvekili olmadan önce yıllarca Türkiye ve Avrupa kurum ve kuruluşlarının genel başkanlığını yapan bir insan olarak geçmişteki deneyimlerimizi, ölçünüze sığınarak aktarmak istiyorum...

BAŞKAN – Ne kadar güzel, çok güzel... Hemen tekliflerinizi sıralarsanız, zaman kazanırsınız.

ALİ RIZA GÜLÇİÇEK (Devamla) – Ancak birtakım gerçekleri de vurgulamakta yarar görüyorum Sayın Başkanım.

Sayın Başkanım, Diyanet İşleri Başkanlığımızın kuruluş amacında, aydınlanmayla ifade etmiştim ben.

Şimdi bakınız, bir süre önce, 60 milyonluk bir toplumun gözü önünde, bir yorumcu, bir programcı söylediği bir ifadeyle, belki Alevîlerin yanı sıra –20 milyon bir Alevî toplumu- Alevî olmayan milyonlarca yurttaşımızı da üzmüştür ve ne demişti bu arkadaşımız, kendisini suçlamak istemiyorum: “Ben bu kelimeyi annemden duydum.” Yani, bin yıldır bu topraklarda Alevîsiyle, Sünnîsiyle, Kürdüyle, Türküyle barış içerisinde yaşadık ve sonsuza kadar, bin yıl daha yaşamaya devam edeceğiz, kararlıyız bu konuda; bundan kimsenin şüphesi olmasın. Ancak, ortada bir gerçek var Sayın Başkanım. 20 milyonluk bir Alevî toplumunun ibadet ve cemevleri hiçbir zaman dikkate alınmamıştır, yok sayılmıştır ve yok sayılmaya devam edilmektedir Sayın Başkanım.

Bu vesileyle, Diyanet İşleri Başkanlığımızdan bir talebimiz yoktur. Devletimizin Anayasada öngördüğü şekliyle, bütün inançlara eşit mesafede bakmasından hareket ederek, Alevî kurum ve kuruluşlarının birtakım taleplerini yerine getirmesini ifade etmek istiyorum Sayın Başkanım.

Bunun sakıncalarını gördük. Hiçbirimizin hoş görmediği, hiçbirimizin arzu etmediği yakın bir dönemde, Sıvas’ta, 35 tane insanımız, “Cumhuriyet burada kuruldu, burada yıkılacaktır” diye, 65 milyon ve milyonların gözü önünde bir...

ALAATTİN BÜYÜKKAYA (İstanbul) – Bunların bütçeyle ne alakası var!

BAŞKAN – Alaattin Bey, Alaattin Bey...

ALİ RIZA GÜLÇİÇEK (Devamla) – Müsaade eder misiniz... Sevgili arkadaşlarım, müsaade eder misiniz...

ALAATTİN BÜYÜKKAYA (İstanbul) – Yapmayın böyle şeyleri... Ayıp, ayıp!...

BAŞKAN – Alaattin Bey, bir dakika...

ALİ RIZA GÜLÇİÇEK (Devamla) – Şimdi, müsaade eder misiniz...

BAŞKAN – Beyefendi, bir dakika durur musunuz, müsaade eder misiniz...

ALAATTİN BÜYÜKKAYA (İstanbul) – Ayrılık tohumları ekmenize gerek yok.

BAŞKAN – Bir dakika... Bir dakika...

Beyefendi, bakın, siz, Alevî topluluğuna önderlik yapmış bir insansınız.

ALİ RIZA GÜLÇİÇEK (Devamla) – Evet efendim.

BAŞKAN – Alevî felsefesi içerisinde hoşgörülük vardır. Siz şimdi eski yaraları kaşırsanız...

ALİ RIZA GÜLÇİÇEK (Devamla) – Hayır, hayır...

BAŞKAN – O zaman, bırakın bunları. Bakın, biraz önce söyledim; tekliflerinizi yapın, taleplerinizi iletin, daha faydalı olur sizin için.

ALİ RIZA GÜLÇİÇEK (Devamla) – Efendim, bunu söylerken, sizleri incitmek istemiyorum...

BAŞKAN – Ama, inciniyor arkadaşlarımız...

ALİ RIZA GÜLÇİÇEK (Devamla) – Hayır efendim; ama, şimdi...

AZİZ AKGÜL (Diyarbakır) – Ben sizin kadar Alevîyim; ne olacak şimdi! Niye ayırıyorsunuz kendinizi?!

ALİ RIZA GÜLÇİÇEK (Devamla) – Ayırmıyoruz sevgili arkadaşlarım...

BAŞKAN – Aziz Bey, rica edeceğim...

Bakın, lütfen bitirelim şunu, çabuk toparlayalım efendim...

ALİ RIZA GÜLÇİÇEK (Devamla) – Sayın Başkanım, hoşgörünüze sığınarak bunu ifade etmek istiyorum.