|
|
|
Güncel ve Tarafsız Haber |
|
|
|
Erdoğan Aydın Diyanet'i ne yapmalı? Bütçe tercihleri, devletlerin demokratik olup olmadıkları yanı sıra, aynı zamanda laiklik ile demokratik ve sosyal hukuk devleti arasındaki olmazsa olmaz bağı gösteriyor. Geçen ay ki Avrupa Konvansiyonu'nda yapılan Anayasa tartışmalarında Türkiye'nin AB katındaki büyükelçisi O. Demiralp, vicdan özgürlüğü kapsamında insanlar arası ayrımcılığın son bulması için Avrupa Anayasası metnine din unsurunun sokulmaması gerektiğini belirtiyordu. Oysa laiklik konusunda kaygı duyulması gereken AB değil, Türkiye’dir. Nitekim AB’de laiklik vurgusu yapan devletimiz, içeride, gün günden palazlandırılan Diyanet’i, zorunlu din dersleri ve Sünni / Müslüman olmayan herkesi ötekileştiren "ucube" laiklik anlayışını dayatmaya devam ediyor. Esasen onun AB özgülünde sergilediği tavrın laik duyarlılıktan değil, devletin AB özgülündeki çıkarlarından kaynaklandığı açık. Söz konusu bu çıkar, orada eşit haklı bir entegrasyon için laikliğin gerçek anlamda uygulanmasını savunurken, burada toplumsal kontrol amacıyla laikliğin olabildiğince sulandırılması yoluna gidiyor. Bunun en son örneği ise, 2003 bütçesinde Diyanet’e tam 771 trilyon 267 milyar lira ayrılmasıdır. Ele verir talkını kendi yutar salkımı Diyanet'e bahşedilen bu devasa bütçe, Sanayi ve Ticaret (126.882.000), Enerji ve Tabii Kaynaklar (195.064.000), Turizm (190.130.000), Çevre (43.651.000) ve Orman Bakanlıklarına (225.396.000) ayrılan toplam 779 trilyonluk bütçeye eşit. Yani Diyanet'in devlet nezdindeki değeri tam 5 bakanlığa eşit. Bu kadar da değil. Söz konusu bütçe Başbakanlık'a ayrılan (697.390.000 ) bütçeden 74 trilyon, Dışişleri’ne ayrılan (531.572.000) bütçeden 240 trilyon, Bayındırlık Bakanlığı'na ayrılan (414.621.000) bütçeden 357 trilyon, Kültür Bakanlığı'na ayrılan (349.327.000) bütçeden ise tam 422 trilyon fazla. İnanılır gibi değil ama muktedirlerin bize reva gördükleri bütçe ve laiklik anlayışı bu. Diyanet'in, tıpkı Ordu gibi holdingleri ve diğer bir dizi yan gelir kaynakları olduğu da anımsanırsa durumun ciddiyeti daha da iyi anlaşılacaktır. Özetle dini propagandaya yatırımcı bakanlıklardan fazla bütçe ayırıp laik Avrupa'ya laiklik telkin eden bir devlet geleneği ile karşı karşıyayız. Devlet geleneği ifadesini özellikle kullanıyorum, çünkü bu tercih, sadece İslamcı gelenekten gelme hükümete ait değil, bir devlet politikası. Dahası bu bütçe, sadece bu anti laik karakteriyle değil, aynı zamanda bir güvenlik bütçesi olarak biçimlenmesiyle de halka ve demokrasiye karşıdır. Nitekim Milli Savuma Bakanlığı'na ayrılan 10 katrilyon 209 trilyon 250 milyar, İçişleri ve Emniyet'e ayrılan 741 trilyon 488 milyar ve Jandarma Genel Komutanlığı'na ayrılan 1 katrilyon 823 trilyon 9 milyar ayrılıyor. Laiklik ile demokrasi arasındaki bağ Bütçelerin masum ve teknik değil tamamen siyasal ve sınıfsal aygıtlar olduğu gerçeği de anımsanacak olursa, bütçenin, adaletsizliği ve demokrasisizliği ile halka karşı olan mevcut statükonun korunması gereksinimince biçimlendirildiği daha da net görülecektir. Özetle bütçe tercihleri, devletlerin demokratik olup olmadıkları yanı sıra, aynı zamanda laiklik ile demokratik ve sosyal hukuk devleti arasındaki olmazsa olmaz bağı gösteriyor. Nitekim Dünya Bankası Türkiye temsilcisi Chhibber'in, "bu bütçenin yoksul karşıtı olduğunu düşünüyoruz. Çiftçilere zarar veriyor, doğrudan gelir desteği için para ayırmıyor. Hükümet bunu bütçeden çıkardı. Bu bütçe büyümeye de zarar verecek nitelikte" açıklaması durumun vahametini gösteriyor. Ancak güvenlik devleti anlayışının sorgulanamadığı, üstüne üstlük Uluslararası Para Fonu (IMF) denetiminde yürütülen ekonomik politikayla yüzde 6,5 faiz dışı fazlanın sağlanmaya çalışıldığı bir gerçeklikte sosyal harcamaların bütçeden çıkarılması kaçınılmaz. Esasen toplumsal kontrol gereksiniminin artışı da böyle bir tercihin sonucu; sosyal harcamaları ve adaleti gündeme almayanların güvenlik ve ideolojik manipülasyon harcamalarını arttırması zorunlu olup Diyanet'e ayrılan payın devasa büyüklüğü de bunun göstergesi. Bu bütçesiyle Diyanet, toplumun değil, devletin toplumu kontrol gereksinimini karşılıyor. İssizliğin giderilmesi, eğitim, sağlık, sosyal güvenlik ve tarımsal alandaki çöküntünün engellenmesi Türkiye'nin temel insani ve toplumsal gündemi iken, 2003 bütçesi bu gündemi, kontrol mekanizmalarını güçlendirerek ikame ediyor. Sağlık, eğitim ve gelecek güvencesi her gün daha da gasp edilen bir halkın tepkileri, cehennem korkusu, cennet umudu ve tevekkül bilinci ile ekarte ediliyor. Bu anlamda Diyanet'e ayrılan bu pay, sadece laiklik açısından değil aynı zamanda devletin anti sosyal nitelik ve kararlılığını gösteriyor. Ucube laikliğimiz Dinsel propaganda ve fetva merkezi olarak işlev gören Diyanet, siyasal partiler ve seçim yoluyla sorgulanıp lağvedilme olasılığına karşı da anayasal güvence altında. Bu tercih, salt etnik değil, inanç anlamında da bir mozaik olan Türkiye'nin yaşadığı toplumsal sorunları daha da derinleştiren bir anlam taşıyor. Nüfusunun en az dörtte birinin Alevi olduğu, sayıları artık birkaç yüzbine indirilmiş olsa da hala gayrı Müslim yurttaşların yaşadığı bir ülkede, belli bir dinin belli bir mezhebine ayrılan bu bütçe, devletin kendi yurttaşlarına kimlik dayatan, onları tektipleştiren, farklı olanları yabancı gören anti demokratik zihniyetinin de açık ifadesi. Oysa dini bireysel ve vicdani tercih olarak gören laik bir devlet, farklı inançlardan yurttaşları karşısında eşit bir mesafede durur ve topladığı vergileri sadece sosyal ve ekonomik alanlara yönlendirir. Laik devlet dini kendinden uzak tutar, ama buna karşılık hem inanç gereklerinin yerine getirilmesini güvence altına alır hem de farklı dinsel tercihlere sahip yurttaşların birbirlerine karşı gelişebilecek ayrımcılığını engeller. Tüm bu gerçekler ışığında demokratik, laik, sosyal bir hukuk devleti olabilmek, yani TC anayasasında belirtilen özelliklerin söylemden gerçekliğe dönüşebilmesi için Diyanet İşleri Başkanlığı'nın lağvedilmesi, denetimi altında tuttuğu devasa ticari kurumların kamulaştırılması, devlet bütçesinden dini kurumlara pay ayırma uygulamasına son verilmesi gerekir. Buradan elde edilecek 1 katrilyonu aşkın fazlanın, artık kangrene dönüşen pek çok toplumsal sorunu çözeceği açık. Diğer yandan laik bir devletin, yurttaşlarına belli bir dinin belli bir mezhebi doğrultusunda eğitim vermemesi, kendi bütçesinden bilimsel ve laik olmayan bir eğitim yaptırmaması gerekir. Oysa bizde ilkokul 4. sınıftan itibaren Sünni / Hanefi / Maturidi anlayış çerçevesinde zorunlu ve uygulamalı din dersi eğitimi uygulanmakta, aynı anlayış kapsamında yaygın İmam Hatip ve İlahiyat fakülteleri kurumlaşmasına gidilmekte, yerleşim birimleri cami zorunluluğu temelinde kurulmakta, ölen yurttaşlar Sünni ritüel zorunluluğuyla gömülmekte, daha doğarken her yurttaşın kimliğine din yazılmakta, başta Alevilik olmak üzere diğer inançların dini gün ve ritüelleri yok sayılıyor. Tüm bu gerçekler, laikliğin devlete bırakılmayacak kadar önemli olduğunu ve toplumun kendi hak ve özgürlükleri için, uğruna ciddi bir mücadele yürütmesi gerektiğini gösteriyor. Aleviyol, 25.3.2003 Yorum |
| Ana Sayfaya |
|Gündem | Yorumlar | Yazarlar | Politika | Dünyadan |
| Derneklerden | Belgeler | Kültür & Sanat | Alevilik| Arama |