|
Ferhat Günes
Gazi Universitesi, Sosyoloji Bölümü
TÜRKIYE’DE DININ
GENEL GÖRÜNÜMÜ VE DINÎ ANLAYISLARI
Türkiye, dün oldugu gibi bugün de din sahasinda
problemlerle karsi karsiyadir. Dogrusu, benzeri meselelerin yarin da
önümüze gelmeyecegi konusunda bir garantimiz yok. Gerçekten de Türkiye
Cumhuriyeti’nin tarihinde dinsel konular, hemen her zaman gündemde yer
almistir; laiklik-din denklemi, inanç özgürlügü, türban, imam-hatip
okullari,dinin siyasete alet edilmesi, din-çagdaslik iliskisi,
akil-vahiy karsitligi vb. konular sürekli tartisilmaktadir. Fakat
üzülerek belirtmeli ki, ulasilan sonuçlar bir türlü kismî çözümlerin
ötesine geçememektedir. Mutlak çözümlerin eksikligi ise zorunlu
tekrarlari gerekli kilmakta ve ayni mevzular, adeta dairesel bir sira
izleyerek gündeme gelmektedir. Bu dairenin nerde nihayet bulacagi ise,
cevaplanmasi zor bir soru olarak entelektüel zihinlerde yer edinmeye
devam ediyor.
Bu yazi, Türkiye’de din kurumunu anlama niyeti ve çabasi üzerine insa
edilmistir. Bunun için ilk olarak, genel yönleriyle din konusu ele
alinacak ve bazi önemli noktalar belirtilecektir. Ardindan Türkiye’nin
din haritasi verilecek ve sonrasinda üçüncü bölümde, dinin günlük
hayattaki seyri mevzu edilecektir. Dördüncü bölüm, inançlarin niçin bir
çatisma sebebi oldugu üzerinedir. Son olarak da, meselenin dünya
aynasinda görünen ve Türkiye’ye yansiyan yönüyle ilgilenecegiz. Bu
sekilde, konuya son derece sinirli bir çerçeve çizme imkani bulmus
olacagiz.
1. GENEL OLARAK DIN
Insan, niçin sorusunu sorabilen bir varliktir.
Eger zihnimiz böyle bir soruyla hiç tanismamis olsaydi, hayatimiz hiç
süphesiz daha huzurlu olacakti, daha huzurlu ama daha renksiz. Oysa biz
çogu zaman cevabini bulmakta güçlük çekecegimiz renkli sorularla
geçiririz hayatimizi: Niçin aci çekiyoruz, neden bu dünyada variz,
hayatimizin anlami nedir ve niçin biz?
Bu sorular, toplumda din kurumunun neden bu kadar önemli oldugunu
konusunda bize ipucu verir. Insanoglu, hayatinin belli dönemlerinde hep
ayni süreci yasamakta ve “niçin”lerine bir cevap aramaktadir. Kimi zaman
bu arayis belli bir kabulle sonuçlanir, kisi bazen cevapsizligi seçer,
erteleme de mümkündür, belli-belirsiz kabuller de. Sonuç ne olursa olsun
bu süreç yasanir; kimi zaman bir yakinimizin ölümü tetikleyici bir sebep
olur, kimi zaman yaslandigimizi fark ettiren ufak ayrintilar bizi o
“niçin”lere götürür. Yaslilik, yari-ölüm demektir ve ölüm, pek çok
“niçin” sorusunun kaynagidir. Gerçekten de bizi simsiki saran ve hiç yok
olmayacak izlenimi veren maddi gerçeklik o kadar hizli ve sert bir
sekilde yok olmaktadir ki, bu durumun insan ruhunda etki yapmamasinin
imkani yoktur. Ölüm oldugu müddetçe sorular ve sorular oldugu müddetçe
de -din düsüncesi degil belki ama- din kaygisi daima olacaktir. Bu
tespitimiz, saniyoruz, inançsizligin yolunun dahi sonuçta, hayatin
anlami problemiyle ugrasmaktan geçecegi gerçegiyle dogrulanacaktir;
evet, inanç kaygisi, insanin olmazsa olmazidir.
Peki, insanin bir üstündeki suur mertebesi olan toplum için ne
söylenebilir? Burada da bir faklilikla karsilasmiyoruz, “...din, su ya
da bu biçimde, bilinen bütün toplumlarda vardir” (Giddens 2000: 462).
Gerçekten de inançsiz ideolojileri hayata geçiren sistemlerin bile kendi
karakterlerinde inanç izleri tasimasi, inanma ihtiyacinin insanda ve
toplumda ne kadar önemli yer tuttugunun delilidir. Içinde dinsel ögeleri
yogun bir sekilde barindiran Nazizm, herhalde buna güzel bir örnektir.
Dolayisiyla bu bahsi su tespitlerle kapatabiliriz: “1. Din, sosyal
müesseselerin en köklü ve üniversal olanidir; 2. Dinde cevabi aranan
sorular veya tatmini istenilen ihtiyaçlar o kadar üniverseldir ki; biz
bu ihtiyaçlari degil, belki onlarin tatmin seklini degistirebiliriz.”
(Güngör 1997:157)
Ana hatlariyla din konusunu ele aldigimiz bu bölümde dinin tanimi,
dinlerin ortak özellikleri, tasnifi ve dinsel davranisin görevi
bahislerine deginmeyecegiz, bu konular pek çok kaynakta bulunabilir.
Biz, yalnizca önemli gördügümüz bir kaç noktaya daha temas etmek
istiyoruz.
“Iç”ten bakis ile “dis”tan bakis, din yahut inançlar söz konusu
oldugunda üzerinde durulmasi gereken önemli bir ayirimdir. Içten bakis,
o inanci kabul eden bir kisinin, inanciyla alakali bir mevzuya
yaklasimidir; distan bakis ise, o inanci kabul etmeyen, en azindan
mesafeli duran bir kisinin meseleye bakisidir. Örnek vermek gerekirse,
Hiristiyanlik’i kabul eden bir mümin ile etmeyen birinin
“Hiristiyanlik’ta savas hukuku” konusuna karsi tutumu bir olmayacaktir.
Bu iki bakis açisi arasindaki fark, neredeyse kaçinilmaz bir
farkliliktir ve esasen, sadece inançlar için degil, her türlü fikir
sistemi için geçerlidir. Iç-dis farkliliginin sebebi her zaman bilgi
degildir, yani içten bakan biriyle disarida duran birini ayni bilgi
seviyesine getirdigimizde meseleleri yorumlamasi bir olacak degildir.
Yalniz bu, “biri kabul ediyor, digeri etmiyor” seklinde sadece kabul-ret
ekseninde dönen bir farklilik da olmayacaktir, yorumlarin tamamen zit
olmasi dahi ihtimal dahilindedir. Bu durum metot farkliligiyla da izah
edilemez. O halde, iç-dis farkliliginin esas kaynaginin nerelerde oldugu
sorusunun cevabi verilmelidir: Asil problem, “bütün”e sahip olup olmama
noktasinda ortaya çikar. Bir inanci veya fikri kabul eden kisinin
kafasinda belli bir “bütün” anlayisi vardir ve inançla alakali noktalari
yorumlarken o toplama göre hareket eder, bazen o bütünün etkisiyle kimi
bilgileri veya yorumlari önemsemez, bazense belli yorumlari veya
bilgileri mercek altina alip fazlasiyla ön plana çikarir. Oysaki kabul
etmeyen bir kisi için, mercek altina alinan ve ihmal edilen yorumun her
ikisi de esit kategori ve derecede bulunur, bu durumda açiktir ki,
farkli tefsirler söz konusu olacaktir. Bu tespitin hemen her fikir
sistemi için geçerli olabilecegini söyleyebiliriz, fakat inançlar söz
konusu oldugunda bu tespitin isabet çizgisi kalinlasir çünkü inancin
içerisinde, ancak yasanarak anlasilabilen pek çok öge bulunur. Mesela
reenkarnasyon düsüncesinin özü esasinda kuru bir bilgidir, bu bilgiyi
dünyanin her yerinde her insan kolaylikla elde edebilir, fakat o bilgi
bir budistte, koskoca bir hayat tecrübesiyle beraber yansiyacaktir ve
asla kuru bir forma bürünmeyecektir. “Bütüne sahiplik” ayni inanci kabul
eden kisiler arasindaki farkliligin da temel nedenidir, burada söz
konusu olan ise, sahip olup olmama degil fakat, “farkli bütün
anlayislarini kabul etme” olacaktir. Yalniz yine belirtmeliyiz ki, bu
farkliligin sebebi, kimi zaman bilgi veya metot ayriligidir ama her
zaman degildir. Mesela, Peygamber’in bir hadisini bir grup “sahih hadis”
sayar ve referans alir, bir baska grup “süpheli” kategorisine koyar ve
referans almaz; bu durum, bilgi farkliligina bir örnektir. Ama mesela,
ayni hadisi iki grup da kabul ettigi halde farkli yorumlayabilir, biri
üzerinde fazla dururken digeri ihmal edebilir; bu durum, “bütün
farkliligina” örnektir. Dolayisiyla bir haricî ile bir sünnî ayni ayet
üzerinde durup birbirine zit iki anlam çikartabilir, bunda sasilacak bir
yön yoktur. Yalniz üzerinde durmamiz gereken nokta; hangi bütün
anlayisinin daha dogru oldugu, hangisinin o inanci gerçege en yakin
yansittigi hususunda olacaktir, ki bu noktada elimizde bazi kriterlerin
olmasi gerekir.
Yukarda iç-dis arasindaki neredeyse kaçinilmaz ve “iç”ler arasindaki
muhtemel farkliliktan bahsettik. Fakat burada özellikle ilk durumda
önemli bir problem ortaya çikar: Madem bir inanci yahut o inancin bir
fraksiyonunu yorumlarken, kabul eden ve etmeyen arasinda bütüne sahiplik
noktasindan kaynaklanan kaçinilmaz farkliliklar vardir ve bu
farkliliklarin da bir kismi bizzat o inancin yasanip yasanmamasi
hususundan kaynaklanmaktadir, o halde bir inanci paylasmiyorsak onu /
onun bir meselesini nasil ve neye göre degerlendirecegiz; diyelim ki
Hiristiyanlikta evlilik kurumunu anlamak için önce Hiristiyan olup,
böylece belli bir bütün anlayisini elde ettikten sonra mi o konuya
egilecegiz? Eger böyle tuhaf bir yol tercih edilmeyecekse, diyelim ki o
konu hakkindaki birbirinden farkli iki yorumun hangisinin daha dogru
oldugu konusunda distan bakan biri neyi ölçü alacak, hangi bütün
anlayisini referans alacak? Bu soru önemlidir, çünkü kaba bir bakisla
mahkum ettigimiz bir inancin arkasinda ilk anda göze batmasi zor, zengin
bir arkalan pekala bulunabilir. Fakat bu arka plani distan bakan birinin
bütün cepheleriyle görmesi oldukça zor oldugundan; yukaridaki sorucunun
cevabi ve dolayisiyla görev, o inancin sahiplerine düsmektedir. O halde
bir din, bir inanç, bir fraksiyon, kisaca bir bütün anlayisina sahip her
ne ise bir kisim kriterlere asgari olarak uymalidir ki o inanci kabul
etmeyenlerle arasinda ortak bir zemin bulabilsin ve hangi bütünün
dogrulugu konusunda asgari bir fikir elde edilebilsin.
Bu kriterlerin bir kismi sunlardir: Kendisini kendisi yapan olmazsa
olmaz ilkeleri ve bu ilkelerin sinirliliklarini net olarak belirlemek,
kendisinin disinda kalan ve onu olumsuzlayan kurallari da açik bir
sekilde çizmek, bu islemi yaparken “öteki”ni referans almamak ama
ötekileri kendi sisteminde bir yere koymak, ilkeler arasinda tutarsizlik
olmamasi. Bunun ötesindeki kriterler, ikincil bir karakterdedir ve
ilkelerin bizzat kendisiyle alakalidir; o ilkelerin nasil ve ne kadar
temellendirildigi söz konusudur. Örnek olarak, maddî olmayan bir
Tanri’nin varligini kabul eden ve maddenin ezelî olduguna inanan bir
kisinin bu ikisini nasil uzlastiracagi birincil derecede öneme sahiptir,
ama her iki kabulün içinin nasil dolduruldugu ikincil önemdedir. Ilk
kriterlere uymayan bir inanci / fikir sistemini reddedebiliriz ama
ikinciler, belli bir kisisellik payi da tasir, zaten öyle olmasaydi
bugün muhtemelen pek az din yasiyor olurdu. Mübalagali bir örnek
üzerinden gidersek, diyelim ki bir kisi, herhangi kesin kabul görmüs
bilimsel bir gerçeklikle açik sekilde çelisen ögelere sahip inançlari
pesinen reddedebilir, mesela bu kisi için dünyanin inegin üstünde
oldugunu kabul eden ve bunu kendisine temel yapan bir inanç kabul
edilemezdir. Fakat, akli ve duyulari oldukça olumsuzlayan bir baskasi,
pekala, bugünkü bilgimizin yanlis olabilecegini düsünerek bu inanci
kabul edebilir. Bu ikisi arasindaki fark anlasilabilirdir ama
anlasilamaz olan, kisilerin örnegin muglak ilkeler üzerine inançlarini
bina etmeleridir. Yalniz bunlari söylerken asla dinlerin ilkelerinin
tamamen irrasyonel oldugu ve birbirlerinin ilkeleri arasinda aklîlik
noktasinda hiçbir fark olmadigi seklinde bir anlayisi savunuyor degiliz;
yapmak istedigimiz sadece bir önem sirasi vermektir.
Görüldügü gibi esasinda birincil öneme sahip pek çok kritere sahip
degiliz; bunlar, her fikir sisteminin, her inancin daha isin basindayken
sahip olmasi gereken ölçüler. Yalniz bunlarin her durumda uygulandigi
söylenemez, zira inançlar söz konusu oldugu zaman siklikla söyledigimiz
gibi, yasanan hayat da önem kazanir; hatta insanlarin pek çogu
inançlarinin (yahut inançsizliklarinin) büyük bir kismini kaynaklardan
degil de ailesinden, çevresinden sifahi olarak ögrenir. Bu durum bir
yerde kaçinilmazdir, herkesin din bilgini olmasi mümkün degildir ve bu,
gereksizdir de. Fakat sonuçta inanç dedigimiz seyin sadece kitaplarda,
fikir dünyasinda var olmasi da bir anlam ifade etmez, onun “dünyada”
yasanan sekli de çok önemlidir, hele hele distan bakan biri için gözüken
kisimlar büyük önem kazanir. Bu durum, yukarda bahsettigimiz basit
kriterlerin neden önemli oldugunu da açiklar. Birey bazinda ilkelerde
kimi çeliskilerin varligi bir yerde tabiîdir, hele bu söz konusu
ettigimiz birey, “avam” diye tabir edilen tabakaya mensupsa çeliskiler,
belirsizlik vs. neredeyse kaçinilmazdir; çünkü o, inancini çogunlukla
edilgen bir sekilde, sinirli bir çerçevede edinir (Bunu kesinlikle
olumsuz bir anlamda söylemiyoruz, bu durum derece farkiyla her kisi için
geçerlidir). Bir toplulukta ise ilkeleri kendi kafasinda netlestiren,
çeliskilerden arindiran kisiler de sayica çok olabilir, fakat kimi zaman
tam tersi olur, bir grubun, bir toplulugun neredeyse tamaminin sahip
oldugu inanç pek çok flu öge bulundurur. Bu durumda disardan bakan
birinin o inancin bir meselesi hakkinda saglikli yorum yapabilmesi
neredeyse imkansiz hale gelir.
Bu noktada, bastan beri izini sürdügümüz bir problemin çözümlemesini
yapabiliriz. Bir inanci kabul etmeyen biri, onun bir meselesi hakkinda
yorum yaptiginda, özellikle elestirdiginde (ki kimi zaman bu “saldiri”
niteligini alir), su hususlara dikkat etmelidir: Acaba elestiri konusu
yaptigi hususun içerden bir açiklamasi var midir, bu açiklamanin ne
kadari “bütüne sahip olma” noktasindadir ve dolayisiyla kritik edilmesi
daha hassasiyet istemektedir, varsa o bütünü anlamak için ne kadar
gayret göstermistir? Yine ayni sekilde elestiriye ugrayan inanç
sahipleri de muhataplarini bilgisizlik ve kötü niyetle suçlamakta acele
etmemelidir; acaba kendi bütünlerini yukarda verdigimiz kriterlere göre
bir anlamda disa açik hale getirdiler mi yoksa tamamen irrasyonel bir
zeminde mi durmaktadirlar; ve eger varsa bu bütün, distan veya içten ne
kadar ulasilabilir bir durumdadir?
Bu bölümde deginmek istedigimiz bir diger husus, dinî hayata iliskin bir
yorumdur. Dördüncü bölümde, Türkiye’deki mevcut dinî anlayislara daha
yakindan bakacagiz, fakat burada da kisaca üzerinden geçmek istiyoruz.
Bahsedecegimiz bu anlayis, genelde bazi gazeteci-yazarlardan baslarina
kötü bir olay geldigi zamanlarda tezahür etmektedir. Diyelim ki, ani bir
ölümde bir yakin kaybedilmistir, bu durumda söyle bir beyanla
karsilasabiliriz: “Keske inançli bir insan olsaydim; bu durumda basima
gelen bu olayi daha bir sükunetle karsilardim”. Genelde inançli
kisilerin hislerini oksayan böylesi bir ifade, esasinda dine olumsuz ve
tepeden bakisin tipik bir yansimasidir. Daha önce bahsettigimiz sekliyle
dini, temelinde “niçin” sorusuna cevap veren ve insandaki bu sorunun
biraktigi boslugu dolduran, belirli fikir silsilesine sahip bir kurum
gibi degil de adeta ruh terapisti gibi gören bir anlayistir bu. Tek
kelimeyle din, bir uyusturucudur; kimi zamanlar ise yarar ama temelinde
kesinlikle kaçinilmasi gereken bir kötüdür. Üstelik zimnen, inançsiz bir
kisinin zorlukla da olsa önüne gelen problemi astigi ama bunu dindar
kisinin daha kolay yaptigi savindan hareketle, inançsiz hayatin belki
daha zor ama kesinlikle daha tercih sebebi ve üst bir anlayisi temsil
ettigi iddia edilmis olur. Oysa din, sanildigi gibi bir kolaylik, bir
mutluluk ve tatmin araci, bir gözünü kapama ve toplumun daha saglikli
islemesi için çok ses çikartilmamasi gereken bir aldatmaca degildir.
Din, afet zamanlarinda, hastalikta, yaslilikta, ölümde ise yarayan
fonksiyonel bir kurum degildir. Din, kendisine baglanani pek çok ahlakî
kuralla sinirlar ve ondan, mesela Islam kültüründe ifadesini buldugu
gibi, insan-i kamil olmasini ister. Bu ise bütün bir hayata yayilan,
uzun, zorlu bir süreçtir ve asla çeliskisiz bir hayati garanti etmez.
Afet durumunda, dindar bir kisi daha rahat ayakta kalabilir, dogrudur
bu, ama sadece bu dönemler için degil tüm zamanlarda kendisine
baglanandan itidali kaybetmemesini isteyen dini, kisitli bir zamana
hapsetmek dogru olmaz. “Normal” zamanlarda inançsiz bir kisinin mesela
yalan söylemesi büyük oranda kendini baglayacaktir, ama bir insanin
inancina muhalif olarak yalan söylemesi onda daha büyük depremlere sebep
olmasi beklenir. Dolayisiyla dinin zaman isteyen yönünü dikkate almadan
onu tek seferde elde edilen bir süreç gibi algilamak ve hele onu
sikintilardan kaçmanin garanti bir yolu olarak görmek; dogrusu, kibirin
tetikledigi bir gözünü kapama degilse, ancak bir cehalet örnegi olarak
degerlendirilebilir.
2. TÜRKIYE’DE DIN
Türkiye’de 1997 yilinda yapilan nüfus sayiminda
ülke nüfusunun %99’8’inin müslüman oldugu belirtilmistir. Fakat bu orana
ihtiyatla yaklasmakta fayda vardir. Çünkü resmî istatistikler, nüfus
cüzdaninda “din” hanesinde yazilani dikkate almaktadir ki, bu kisim
hepimizin bildigi gibi, kisinin kendi iradesiyle degil, dogustan
yazilmaktadir. Dolayisiyla kisi ileriki zamanlarda ateizmi seçse dahi
nüfus cüzdaninda ve tabiatiyla istatistiklere müslüman olarak
gözükmektedir. Su halde Türkiye’deki dinsel haritayi çikarmak için kimi
kurumlar tarafindan yapilmis anketleri daha ciddiye almak herhalde dogru
bir yaklasim olacaktir.
TESEV’in, Türkiye nüfusunu temsil niteligine sahip 3053 kisilik bir
örneklem çerçevesinde Subat 1999’da yaptirdigi anket (Çarkoglu ve Toprak
2000), Türkiye’deki dinî hayata iliskin zengin ayrintilar içermektedir.
Bu ankette deneklere “Hangi dine mensupsunuz?” sorusu da sorulmus ve
%96.9 “Müslümanim” cevabini vermistir. Hiçbir dine inanmayanlarin orani
%3’tür(13). Örneklemde diger dinlerden olan kisilerin sayisi 8’dir ve
%0,03 oranina tekabül etmektedir (41). Bu sonuç, resmî olarak hiç
gözükmeyen dinsiz bir kesimin varligina kuvvetli bir isarettir. Öte
yandan Türkiye’deki resmî istatistiklere yansiyan Musevî ve Hiristiyan
vatandaslarin sayisina ise itibar etmek gerekecektir. Yukaridaki ankette
de görüldügü gibi Müslümanligi kabul etmeyen kisiler, baska bir dine
geçmemekte ve fakat dinleri tümden reddetmektedir. Esasen bu incelenmesi
gereken bir egilimdir, çünkü net istatistiklere sahip olmamakla
birlikte, baska dinlerden Müslümanliga geçis, Müslümanliktan diger
dinlere geçisten daha siklikla gözlenebilen bir olgudur. Müslümanligi
reddeden bir kisinin din degistirmek yerine diger tüm dinleri de
reddetmesinin bir sebebi, belki, onun son “otantik” din olma iddiasinda
aranabilir. Bizim için bu kisimda önemli olan ise Türkiye’de esasinda
%97’lik müslüman ve %3’lük dinsiz bir kesimin varligidir; dolayisiyla
Türkiye’de din derken esasinda biz bu iki kesimi ve çogunlukla da
birincisini kastediyor olacagiz.
Din kurumu ele alinirken mezheplerden bahsetmek de çogunlukla bir
zorunluluk halini alir. Türkiye’de ise mezhepler hakkinda net bir bilgi
edinebilmek oldukça zordur, bu farklilik resmî istatistiklerde yer
almamakta, daha da önemlisi kisinin kendini belirli bir mezheple
nitelemesi kimi sebeplerden mümkün olamamaktadir. Dolayisiyla yapilan
anketlerde çikan sonuçlar çogu zaman kafa karistirici olabilmektedir.
Dahasi, belli bir mezhebe mensup kisiler çogunlukla kendi sayilarini
abartma egilimindedir ve mezhepler konusundaki verilen oranlar
çogunlukla tahmin boyutunu asamamaktadir. Bu durumda ayrintili
açiklamaya geçmeden önce biz de, genel kabul görmüs “tahminleri”
belirtmek istiyoruz: Türkiye nüfusunun çogunu (beste dördünü) Sünnî
vatandaslar olusturmaktadir ve bunlarin da çogu da Hanefi
mezhebindendir, kalan kisimdan ayirt edilebilen bir orani, daha çok dogu
bölgelerinde yasayan Safi mezhebine mensup kisilerden olusmaktadir.
Hanbeli ve Maliki mezhebine mensup kisiler ise sayica çok azdir.
“Türkiye nüfusunun yaklasik beste birinin Alevî oldugu tahmin
edilmektedir”(Gökçe 1996:238). Öte yandan Türkiye’de, sayica yine çok az
(klasik doktrin içinde) Sii nüfus mevcuttur.
Islamiyet’teki mezhepler ve nasil dogduklari hakkinda ayrintili
açiklamalara girmek istemiyoruz. Fakat kisaca bahsetmek gerekirse
Islamiyet’te, çikis sebebi itibariyle siyasî diyebilecegimiz üç temel
farkli mezhepten bahsedebiliriz: Sünnilik, Siilik ve Haricilik. Sünnilik
içerisinde Hanefi, Safi, Hanbeli ve Maliki mezhepleri vardir ve bunlar,
amelî yönden birbirinden ayrismistir. Dolayisiyla bu dört mezhebin
aralarinda kimi farkliliklar mevcuttur, taban buldugu kültürler
birbirinden ayridir ama bu farkliliklarin daha çok din içinde
kolaylastirici etki yaptigi kabul edilmistir; sonuçta birbirlerini
destekler mahiyettedirler ve aralarinda çatisma unsuru gösterebilecek
hiç bir emare yoktur. Türkiye’de Sünnilik önemli bir figürdür. Öte
yandan Siilik’in tasnifi ve Aleviligin nasil bir kategoride yer aldigi
daha tartismalidir. Mesela çogu zaman yapildigi gibi B. Gökçe (1996:202)
Siiligi, ilimli ve asiri olarak ikiye ayirmakta ve Irak Siilerini
asirilara, Anadolu Siilerini (Aleviler) ilimlilara koymaktadir. Çok su
götürecek bu meselede sunu söylemek istiyoruz ki bizce bu tasnif
hatalidir; bu ikisi arasindaki fark, her ikisinin Sünnilige olan
farkindan daha büyüktür; ilimlilik-asirilik (aslinda ne olduklari çok
tartisilacak kavramlardir ) seklinde bir spektrum yapilacak olursa,
Alevilik ve Siilik iki ayri uçta yer alirken Sünnilik ortada yer bulur.
Kaldi ki Sii doktrini içinde mütalaa edilmeyi Alevilerin pek çogu da
kabul etmemektedir, ki her inancin nerde durduguna süphesiz o inancin
müntesipleri karar vermelidir. Türkiye’de Alevilik, son derece önemli
bir figürdür ve yakin gelecekte daha da etkin olmasi beklenmelidir; bu
konuyu dördüncü bölümde daha ayrintili olarak ele alacagimiz için burada
kesmek istiyoruz. Üçüncü mezhep olan Haricilik ise günümüzde etkisini
neredeyse tamamen yitirmistir ve kitaplarda, günlük hayattan daha çok
yer edinmektedir. Türkiye ekseninde ise herhangi bir etkide
bulunabilecek hiçbir potansiyeli yoktur.
Yukarida, Türkiye’deki mezhepler konusunda verilen rakamlarin tahminden
öteye gitmedigini ve bu mevzuda yapilan anketlerin kafa karisikligina
sebep oldugundan bahsetmistik. TESEV’in yaptirmis oldugu arastirmada bu
durum rahatlikla gözlenebilmektedir. Bu arastirmada görüsülen kisilere
“Sünni Müslüman misiniz?” sorusu sorulmus ve %81.8’i olumlu yanit
vermis, ancak %5.5’i “Hayir” cevabi vermistir. “Hangi mezheptensiniz?”
sorusuna ise %76.8 Hanefi, %5.8 Safi, %0.5 Hanbeli-Maliki, %3.9 Alevi
cevabi verilmistir. Mezhebinin ne oldugunu bilmeyenler ise her iki
soruda da %9,5’u asan oldukça yüksek bir orandadir.(41-42) Bu oranlarda
en dikkate deger husus Alevî nüfusun oldukça düsük gözüken oranidir.
Yine ayni arastirmada belirtildigi üzere, kendini Alevi olarak
tanimlayanlarin orani TÜSES tarafindan 1996’te yapilan arastirmada %3.9,
1999’da ise %3.6 olarak bulunmustur (15).
Öte yandan benzeri bir güçlügü yine ayni arastirmada sorulan “Kendinizi
öncelikle Türk olarak mi, Müslüman olarak mi, T.C. vatandasi olarak mi,
Kürt olarak mi Yoksa Alevi olarak mi tanimlardiniz?” sorusuna verilen
cevaplarda yasamaktayiz. Bu soruya verilen cevaplar Sekil 1’ de
gösterilmistir (27). Burada da dikkat çeken, kendini öncelikle Alevi ve
Kürt olarak tanimlayanlarin oldukça düsüklügüdür ve yine en az onun
kadar önemli olan, görüsülen kisilerin %97’sinin kendisini “Müslüman”
olarak tanimladigi halde önceligi Müslümanliga verenlerin oraninin
sadece %35.4’te kalmasidir. Bu cevaplari dogru kabul edersek çikacak ilk
sonuç, alt kimlikleri son derece önemseyen post-modernist söyleme ve
teorilere Türk halkinin itibar etmedigi olacaktir. Yalniz bizce bunun
ötesinde yapilacak parçalayici her yorum, büyük oranda hata içerme
ihtimaliyle karsi karsiyadir. Sözgelimi arastirmada belirtildigi gibi
(15) , öncelikle Türk ve T.C. vatandasi olarak kendisini tanimlayanlarin
%54.1’lik bir orana tekabül etmesi halkin çogunun kimligini Türklük veya
vatandaslik etrafinda olusturdugu sonucuna götürmemelidir, çünkü böyle
bir kabulde esas dikkat çekici olan kesim, kalan %45 olacaktir, ki bu,
bir hayli yüksek bir orandir. Benzeri bir karsi düsünme Müslüman kimligi
için de bir hayli problemli sonuçlar dogurabilir. Bunun yerine
Türklük-vatandaslik-Müslümanlik ekseninde tanimlanacak bir kimligin
halkin %95’ine öncelikli olarak hitap edecegi gerçegi dikkate
alinmalidir ve esasen bu sonuç, devletin halkiyla yasadigi öne sürülen
kriz noktalarinda da bir çözüm temeli olarak kabul edilebilir. Öte
yandan bu sonuçlarin dogru olmadigi, yani, özellikle Alevi ve Kürt
kimliklerinin kimi sebeplerden anketlerde gizlendigi iddia edilebilir,
ki bu da ciddiye alinmasi gereken bir yorumdur.
Sekil 1 (Kaynak: Çarkoglu ve Toprak 2000:27)
3. YASANAN DIN
Ilk bölümde, dinin temel kaynaklari ayni olmasina
ragmen farkli dinî anlayislarin olabileceginden bahsetmistik. Bunun da,
farkli bütün anlayislarindan ve dinin hayatla iç içe giden yönünden
kaynaklandigini belirtmistik. Peki Türkiye’de din (Müslümanlik) hayatla
ne kadar iç içedir ve nasil bir dinî anlayis hakimdir?
Yukarida sik sik referans verdigimiz TESEV’in arastirmasi, bu konuda
bize bazi ipuçlari verebilecek özelliktedir. Bu arastirmada sorulan
“Kendinizi ne derece dindar görüyorsunuz?” sorusu, gerçi biraz
muglaktir, ama kisilerin dinî hayata iliskin anlam dünyalarini birinci
elden açiga vurmasi bakimindan önemlidir. Bu soruya % 54.9’la “Dindar
sayilirim” cevabi verilmistir. Bu cevap da, yukarida yaptigimiz
tespitin, Türk halkinin inançli kisilerden olustugu ama dinî kimligini
öncelikli olarak ön plana çikarmadigi tespitinin, bir bakima
dogrulayicisi olarak yorumlanabilir. Soruya verilen diger cevaplar Sekil
2’de görülebilir.
Sekil 2 ( Kaynak: Çarkoglu ve Toprak 2000:42)
Kendisini oldukça dindar olarak görenlerin dörtte
bir oldugu Türk toplumunda dinî hayatin gerekleri ne ölçüde yerine
getirilmektedir? TESEV’in arastirmasinda bu sorunun cevabi üç boyutlu
olarak degerlendirilmeye tâbi tutulmustur. Ilk boyutta geleneksel ibadet
biçimleri vardir ve bes vakit namaz kilmak, Kuran okumak oruç tutmak ve
hacca gitmek gibi ibadetler degerlendirilir. Ikinci boyutta fitre-zekat
vermek, kurban kesmek, cami ve dinî vakiflara yardim gibi ekonomik
katkiyla gerçeklesen ibadet türleri vardir. Sonuncusu ise ibadetin halk
Islam’i boyutudur; mevlit okutmak, kursun döktürmek, muska yazdirmak,
adak adamak, türbe ziyareti gibi davranis biçimleri bu kategoridedir
(48). Ilk iki ibadet türünün ne ölçüde yerine getirildigi
sorgulandiginda çikan sonuç, “...halkin büyük çogunlugunun sadece
inançli olmayip ibadetlerini de yerine getirdigi...”dir (13). “Halen ve
geçmiste oruç tuttugunu söyleyenler %91’dir. Hiç oruç tutmayanlar sadece
%3.7’dir. Erkeklerin %84.2’si Cuma namazlarina, %91.9’u bayram
namazlarina gittigini söylemekte, halkin %88.1’i Ramazan Bayrami’nda
fitre verdigini, %60.2 zekat verdigini, %67.8 her kurban bayraminda
kurban kestigini belirtmektedir. Bu rakamlar arasinda en ilginç olani
her gün bes vakit namaz kildigini söyleyenlerin oraninin görece düsük
olusudur. Halkin %45.8’i her gün namaz kildigini söylerken, kilmadigini
söyleyenlerin orani %53.1’dir” (13). Öte yandan üçüncü kategorideki
davranis biçimlerinin otantik ibadet türleri kadar kabul görmedigi
anlasilmaktadir. Deneklerin %52.7’si son bes yilda yatir veya türbe
ziyaretine gittiklerini söylemistir, hatim indirenler %49.8, mevlit
okutanlar %59.2’dir (47). Bu biçimlerin, Islam inanciyla örtüsen
taraflari oldugu söylenmelidir ve bu bakimdan oranlarin, bu seviyelerde
seyretmesi normal kabul edilebilir. Öte yandan kursun döktürmek ve muska
yazdirmak gibi batil inançlarin ayni seviyelerde kabul görmemesi, halkin
kültürel Müslümanlik boyutunda da belli bir seviyeyi yakaladigi seklinde
yorumlanabilir. “Son bes yil içinde kursun döktürdüklerini söyleyenler
%11.3, muska yazdirdiklarini söyleyenler ise %11.8 düzeyindedir” (47).
“Dinî inançlarla ilgili bir diger ilginç bulgu, halkin çok büyük bir
çogunlugunun inançli Müslümanlardan olusmasina karsilik, Kuran’in
inandiriciligini sorgulayanlarin ve Islam’in degismesi gerektigini
düsünenlerin azimsanmayacak oranlarda olmasidir. Örnegin bilimin
ilerlemesi sonucu Kuran’da yazilanlarin inandiriciliginin zayifladigi
fikrine katilanlarin orani %22.9’dur. ..Islam’in günümüz sartlarina göre
yeniden yorumlanmasina ihtiyaç oldugunu düsünenler %34.6 ile daha yüksek
bir orandadir” (14). Bahsedilen birinci istatistik, halkin dinî
inancinin kirilgan oldugu bir tarafinin da mevcudiyetine ciddi olarak
isaret etmektedir. Öte yandan ikinci bulguya itibar etmek çok da dogru
olmasa gerektir, çünkü Diyanet Isleri Baskani’nin dahi savundugu bu
görüsü, dinî inancin zayiflamasina örnek olarak göstermek mümkün
degildir; dinin özünde degil ama yorumlarinda yapilacak yenilige (eger
bu ayrim iyi anlatilirsa), hemen herkesin açik olacagi tahmin
edilebilir.
Türk halkinin Müslümanlik anlayisinin, diger müslüman ülkelerdeki
halklardan ne gibi bir farklilik gösterdigi hep tartisilmistir. Genelde
bu tartismalarda vurgulanan, Türkiye’de halk katindaki dinî iklimin son
derece yumusak oldugudur. TESEV’in arastirmasinda da bu durum tespit
edilmis ve “Türk halkinin Müslümanlik anlayisinin fevkalade hosgörülü
oldugu” (17) vurgulanmistir. “Örnegin baska dinlere inanan insanlar
arasinda iyi insanlar olabilecegini düsünenlerin orani %89.2’dir. Bu
görüse katilmayanlar %4.7’dir. Müslüman olmayanlarin günah islemedilerse
cennete gidebilecegine inananlar %41.9, tersini düsünenler ise
%28.7’dir...halkin %53.2’si Allah’a inanmayanlar arasinda da iyi
insanlar olabilecegini düsünmektedir” (17).
Mevcut din anlayisinin ne derecede hosgörülü oldugu konusunda dikkat
edilmesi gereken bir diger nokta da içe kapanma egilimlerinin de
varligidir. “...Türk halkinin çogunlugu, baskalarinin fakli inançlari
olmasini ve farkli yasamlarini kabullenmekte, ancak bu farkliliklarin
kendi yasamina yansimasini istememektedir. Örnegin, kizinin veya oglunun
Müslüman olmayan biriyle evliligine karsi çikanlar sirasiyla %75.3 ve
%70.6, kizinin veya oglunun baska mezhepten bir Müslümanla evlenmelerine
karsi çikanlar ise %41.9’dur” (18). Islamî inanç açisindan bakildiginda
sadece kizlarin Müslüman olmayanlarla evlenmesi yasaklanmisken, bu
konuda verilen cevaplarda herhangi bir ayrim yapilmayip, hem kiz hem de
erkegin baska dinden biriyle evlenmesine karsi çikilmasi ilginçtir.
Dolayisiyla, kendi hayat tarzini koruma isteginin Türk halkinda genel
bir refleks oldugu ve bunun dinî anlayis sonrasinda degil ama öncesinde
geldigi ileri sürülebilir.
Türkiye’de yasanan din konusunda söyleyecegimiz son tespit, dindarlik
ile güven arasinda halkin belli bir iliski kurdugudur. Kiracisinin
dindar olmasina dikkat edenlerin orani %51.9, insanin arkadasinin dindar
olmasinin önemli oldugunu söyleyenlerin orani ise %61.1’dir. Ticarî
iliski içine girildiginde ise dindarligin, toplumun yarisi tarafindan
güvenilirlikle özdeslestirildigi görülmektedir. (89)
4. ÇATISMA UNSURU OLARAK DIN
Bugün Türkiye’de din eksenli bir çatismanin
mevcudiyeti yadsinamaz bir gerçeklik olarak karsimizda durmaktadir.
Oysaki yukarda vermis oldugumuz tablolarda, herhangi bir çatismaya
kaynaklik edecek herhangi bir sebep yok gibi gözükmektedir. Müslümanlik
oldukça genis kabul görmüstür ve bu kabulün son derece hosgörülü tonlari
toplumda mevcuttur. O halde, neden din eksenli bir çatismadan
bahsediyoruz?
Yukaridaki soruya pek çok kisi pek çok farkli sekilde cevap verebilir.
Hemen her cevapta belli bir haklilik payi da olacaktir, fakat saniyoruz
ki hepsinin arkasinda ortak bir anlayisin mevcudiyeti de fark
edilebilecektir; buna göre problem “öteki”ndedir, eger herkes “kendisi”
gibi düsünüyor olsaydi ortalik süt liman olacak, bütün problemler
çözülecektir ama “öteki”, anlayisini devam ettirdigi sürece bu kavga da
sürüp gidecektir. “Öteki” ile “kendisi” kelimelerinin içlerini, herkes
kendi düsüncesi çerçevesinde doldurulabilir, çogu zaman da bu
kelimelerin yer degistirdigi görülecektir. Fakat hangi kombinasyon
geçerli olursa olsun arka planda probleme kaynaklik eden memba
seçilebilir hale gelecektir: Bugün ve dün, din üzerinde yasanan
tartismalar, zihniyetler arasindaki ayriliklarin neticesinde kaçinilmaz
olarak ortaya çikmistir; yani problem zihniyetler dünyasinda
dügümlenmektedir.
Türkiye’deki dinî anlayislari ve daha da özelde din etrafinda örgülenen
“kavgaya” taraf olanlari degisik sekillerde çözümleyebiliriz. Bu noktada
açiktir ki, belli basli iki “taraf”tan söz edilebilir: Dine karsi daha
mesafeli durmayi tercih edenler ve diger tarafta da, dinî hayati daha
fazla ön plana çikaranlar. Ilk grubu üçe, ikinci grubu dörde ayirarak
inceleyebiliriz. Yalniz sunu söylemek gerekir ki, bunlar genel
analizlerdir; bir kisi hem ilk hem de ikinci gruptan kimi anlayislara
kendini yakin hissedebilir, kisisel pozisyonunu bunlarin bir karisiminda
bulabilir; degisik kombinasyonlar mümkündür. Diger dikkat edilmesi
gereken nokta, din üzerinde söz söyleyen ve hatta oldukça da aktif olan
herkesin bu gruplardan birine girmek zorunda olmadigidir; bahsedecegimiz
gruplar oyunun bizzat aktörleridir. Dolayisiyla kendi pozisyonunu bu
gruplarin disinda açik bir sekilde belirlemis veya tamamen ilgisiz
kisileri, tabiî muhatap olmamalari sebebiyle konu disinda tutacagiz.
Örnek vermek gerekirse, dinî konularda tavrini özgürlükler ekseninde
sekillendiren ve hatta bu bakimdan pek çok kisiden daha etkin rol
alabilen liberal bir yazarin dinî anlayisini, biz her iki taraftan
birine sokmuyoruz. Amacimiz oyunun önceden belirlenmis aktörlerini
tanitmaktir, tiyatroya gelmeyenler ile izleyiciler (oyuna müdahil olup
oyunculari dövse bile) bahsimizin disindadir.
Dine karsi mesafeli durusu tercih eden birinci tarafin ilk grubunu kaba
pozitivist anlayisa sahiplik noktasinda belirleyebiliriz. Bu anlayis;
dine, modern hayatta ve modern düsüncede yer olmadigini savunur; din,
bilim düsüncesinin gelismemis oldugu zamanlara has bir formdur ve bilim
anlayisi gelistikçe ortadan kalkacaktir ve hatta kalkmalidir,
gerekiyorsa da kaldirilmalidir. Bu sekildeki bir pozitivist dogal olarak
otoriter egilimleri bünyesinde tasir. Çünkü o dindar bir insani “kayip”
olarak görmekte, yok saymaktadir; dindar bir kisi, biçimlenmesi gereken
bir ögedir onun için. Fakat problem biçimlenmeye, “aydinlanmaya” direnen
karanlik ruhlarda ortaya çikar. Karanlik ruhlarin bir kismi, esasen, çok
da önemli degildir ve onlar için durum kabul edilebilirdir, pozitivist
onlari anlayisla karsilar. Bunlar; köyde, gecekonduda, ya da sehirde
oldugu halde kendi içinde neredeyse bir köy düzende yasarlar; egitim
durumlari nadiren lise seviyesine çikmaktadir, hatta okuma yazma
bilmeyenleri bile vardir. Pozitivist, bu kesim için zaman zaman üzülür,
aydinlanma atesi oralara kadar ulasamamistir ve bunda en büyük suç
kendilerinindir. Fakat yine de pozitivist için problem o kadar da büyük
degildir, çünkü bu “kalabaligin” büyük bir kismi hizmet sektöründe
çalismaktadir; isçidir, çaycidir, çiftçidir, çöpçüdür vs. Dolayisiyla bu
sekilde kaldigi ve kendisine hizmet ettigi sürece onlarla hiç problem
yasamaz; basörtülü bir kadin, temizlik yaptigi sürece her yerde
bulunabilir, devlet dairesinde bile olsa bu durum problem teskil etmez,
kadere inanan biri çayci ise ve çayci kaldigi müddetçe mesele yoktur.
Hatta böylesi karsilasmalar onu belli bir nebze tatmin de eder, ne de
olsa aydinligin karsisinda aydinlanmamis ruhlar diz çökecektir. Fakat
esas gürültü biçimlendigi halde, aydin bir egitim aldigi halde hâlâ
çagdasliga direnenlerde çikar, bunlar üniversite egitimi almis, hatta
Bati düsüncesiyle temas etmistir ama ne hikmetse istenilen seviyeye
gelememistir. Bu zaten basli basina problematik bir durumdur, bir de
aydinliga ulasmamis kisiler yönetici kademesine gelme isteginde
bulunurlar ki, dügüm iyice içinden çikilmaz hale gelir. Oysa pozitivist
için degil onlarin basa geçmesi, bunun tahayyül edilmesi dahi mümkün
degildir, ayaklarin bas olmasi kadar esyanin tabiatina aykiri bir
durumdur bu. Dolayisiyla yumusak koltukta namaz kilan birinin oturmasi
kabul edilemez, bu ikinci çerçevedeki bir kizin degil üniversitede
sokakta bile görülmesi suç unsuru tasir. Fakat pozitivist bazen bu
kisilere karsi da insaflidir, bu durumda “gencecik beyinleri zehirleyen”
bir odak bulunur ve suç onun üzerine atilir. Hangi versiyonu tercih
edilirse edilsin sonuçta ortada bir suç ve dolayisiyla bir suçlu vardir.
Ama her durumda bu, bir suçtur; baska bir sekilde düsünülemez, mütalaa
edilemez, hayal edilemez. Bir de aydinlandigi, hiç de dindar olmadigi
halde suça arka çikan kisiler vardir ki bunlar da yardakçi
konumundadirlar. Yine de bunun her zaman böyle olmadigini söylemeliyiz,
mesela ülkemizdeki mevcut haliyle bir pozitivist, benzeri düsünceleri
bir Hiristiyan için söylemez; Incil okuyan bir yönetici kabul
edilebilirdir çünkü Hiristiyanlik, yapisi itibariyle çagdasliga
yakindir. Bu durumda paragrafin basinda söyledigimiz tespitlerdeki “din”
kelimesini esasinda “Islam ve ilkel dinler” olarak düsünmek daha dogru
olacaktir.
Ana hatlariyla çizdigimiz pozitivist düsünceye hemen her gün çesitli
vesilelerle rastliyoruz. Pek çok gazeteci ve televizyoncunun bu
anlayista oldugu, en azindan bu anlayisin pek çok izlerini tasidigi
söylenebilir. Devlet adamlari ve siyasetçilerimizde de pozitivist
düsüncenin bir hayli yaygin oldugu ama bunun gazeteci yazarlar kadar
açik ve pervasizca degil, son derece estetize bir sekilde sunuldugu
görülmektedir. Belki halkin çogunlugunun müslüman duyarliliga sahip
olmasi onlari perdeleme yapma mecburiyetine itmistir, bilemiyoruz. Fakat
sunu söylemek isteriz ki yukarda çizildigi sekliyle pozitivist düsünce
kendi içinde tutarlidir, argümanlarinin saglamligi tartisilabilir ama
kendi içinde çeliskisi yoktur. Dini ve özellikle Islam’i “eski dönemlere
ait bir fon” olarak görmek kisinin kendi takdirindedir, anlasilabilir;
fakat anlasilamayacak olan, yukaridaki fikirlerin pek çogunu kabul edip
ve hatta zaman zaman serdedip pesine “güzel dinimiz”, “Islam, akil
dinidir” gibi takilari eklemektir. Açiktir ki bu iki söylem birbiriyle
çelisir. Su halde pek çok devlet adaminin, siyasetçinin argümanlarini
netlestirmeleri ve dini, özellikle de Islam’i nereye koyacaklarini
belirlemeleri gerekmektedir. Sunu söylemeliyiz ki fluluk kadar insan
düsüncesini katleden ikinci bir faktör belki de yoktur; sis perdeleri
kendi içinde çeliski tasimakla kalmaz, üzerinde yogunlasanlara da
birbirinden farkli resimler vererek düsünceyi dagitir, tartisilacak
ortak bir zemin birakmaz. Tutarlilik daha isin basindayken takinilmasi
gereken bir silahtir ve eger tutarsiz taraflarimizi olabilecek en ince
çizgiye çekmek ve mümkünse yok etmek istiyorsak ise tepeden
baslamaliyiz.
Ülkemizdeki dinî anlayislari söz konusu ettigimiz bu bölümde üzerine
egilecegimiz ikinci grup, temelinde Islam’a karsi olmamakla birlikte
kimi çekincelere sahip bir kesimdir. Bu çekincelerin pek çogunun kaynagi
duygusaldir ve daha çok belli bir hayat tarzinin sonucunda meydana
gelir. Dolayisiyla ilk grupta oldugu gibi aklî bir ret söz konusu
degildir burada, ve yine ilk grupta oldugu gibi nispeten elit kesimden
olusan bir homojenlik yoktur, son derece heterojen bir yapi vardir. Bu
kesim, tek kelimeyle müslümandir, kendisini müslüman olarak
tanimlamaktadir ama sahip oldugu tereddütler ihmal edilebilir degildir.
Bazen bu tereddütlerin kaynagi korkudur; bir gün basina birinin gelip
kendisini namaz kilmaya zorlamasindan korkmaktadir. Bir sabah gözlerini
açtiginda bütün kadinlarin türbana girmeye zorlandigi bir dünyada
uyanmaktan korkmaktadir. Aslinda ne namaza ne türbana ne de dinin baska
bir emrine karsidir, kendisine karisilmadigi ve zorlanmadigi müddetçe
her isteyenin her istedigini yapmasina taraftardir. Fakat bazen korkusu
o kadar büyük olur ki, gözü hiçbir seyi görmez, kendisine tehdit
olusturdugunu düsündügü her seye muhalif hale gelir, muhalif oldugu
seyin, inandigi dinle alakasinin oldugunu bilse bile. Dolayisiyla bu
grubun çekinceleri itikat bilgisinin derecesi muhtelif de olsa inançla
ilgili herhangi bir mevzudan kaynaklanmaz, onun derdi “öteki”dir. Fakat
bu durum gittikçe inancin zayiflamasina da yol açacaktir, çünkü
kafasinda ötekilestirdigi kesim de kendisini savunmaya baslayinca karsi
çiktigi insanlarin da (zayif veya güçlü) dinî bir temele sahip oldugunu
görecek ve din ile korku duydugu kesimi kafasinda adeta
özdeslestirecektir. Bu özdeslestirme ne kadar güçlü olursa inanma da o
kadar zayiflayacaktir, belki de bir an gelecektir ki inançla ilgili bir
kaç mevzu disinda, korkuyla baslayan süreç, inancin su veya bu
versiyonuna degil bizzat kendisine muhalif olmayla noktalanabilecektir.
Dinî çekincelerin bir baska kaynagi da rehavettir. Bu kategoriye dahil
olan insanlarin ayirt edici özelligi din disi, seküler bir hayat
yasamalari ve dinî emirlerle açik bir sekilde çelisen kimi unsurlari
hayat tarzi haline getirmeleridir. Gelir seviyesi olarak yüksek tabakada
olmalarina gerek yoktur, ama bu tabakanin mensuplarinda seküler hayatin
parametreleri daha belirgin hale gelir. Bu grup inançla ilgili herhangi
bir konuyu problem etmez, hatta mümkün oldugunca dinî mevzulari
gündemine almamaya çalisir. Dinin emirleri, hayatlarini daha sikintili
hale getirecektir, oysaki onlar –en azindan bir süre için- hayatlarindan
memnundur. Eger müslümanliga siki bir sekilde sarilacak olurlarsa
birtakim yükümlülükler altina girmeleri gerekecektir, üstelik içkiyi
birakacak, eslerini aldatmayacaklardir vs. Halbuki bütün bunlar birer
ütopyadir, bu devirde yasanmasi çok zordur. Bu kesimin ne dine ne de
dindarlara bakisi negatiftir, dolayisiyla korku hissi ile hareket
edenlere nispeten asiri tepkiler vermezler. Kisaca bu kisiler, dinin
emirlerinin kendileri için uygulanabilir olmasini hayal dahi
edememektedir. Öte yandan, dinî bilgilerinin çok genis olmasi da
beklenmez; zaten bildikleri kisitli kismi dahi yapamamaktadirlar ki daha
fazlasini talep edebilsinler. Eger hayatlarinda kendi iradeleri disinda
keskin bir degisiklik olmazsa, bu kisilerin, yasliligin son demlerine
kadar hep ayni modda günlerini geçirmeleri beklenir. Bu paragrafta
bahsedecegimiz son duygusal çekince kaçistir. Kaçis psikolojisinin tek
basina bir grup olusturacak kadar güçlü oldugunu iddia etmek zordur,
fakat kendi hayatiyla inanci arasinda mesafe oldugunu düsünen pek çok
kisinin bu duyguyu yasama ihtimali de yüksektir. Bu psikolojinin rijit
versiyonlari kötü bir is söz konusu oldugunda ortaya çikar; diyelim ki
yolsuzluk yapan ve bunu kendisi için bir sekilde rasyonalize eden bir
kisi, en mahrem anda bile son derece dürüst kalabilen bir baskasini
gördügünde bundan rahatsiz olur ve ondan kaçar, mümkünse onu kaçirtir.
Bu durumun bir benzerini dine aklî olarak meyilli olmakla birlikte,
dindar hayati kendisi için mümkün görmeyen, görmek istemeyen, hayatini
dindisi olarak tanimlayan kisilerde gözlemleyebiliriz. Dinî emirlere
sikica baglanan bir baskasi, açiktir ki, kaçis psikolojisinin bu
kisilerde tetikleyicisi olabilecektir. Bu psikoloji kiskançlik olarak
tanimlanamaz, biri digerini kiskanmamaktadir; bu, herkesin benzer
özellikte olmasi istegiyle, kalabalikta kaybolarak kendisini
gerçeklestirme duygusudur. Belirttigimiz gibi kaçis psikolojisi tek
basina pek yasamaz, ama baska bir duyguyla birlikte oldugunda onu
kuvvetlendirerek asiriliklara sebep olabilir. Bugün Türkiye’de dinî
konulari sogukkanlilikla tartismayi basaramayan insanlara belki biraz da
bu kaçis psikolojisi penceresinden bakmaliyiz.
Din etrafinda filizlenen tartismalara taraf olan bir diger grubu
samimiyetsizlik ekseninde tanimlayabiliriz. Bu grup, genelde
tartismalarda ön saflarda yer bulur ve dine karsi sert bir durusu temsil
eder. Aslinda bu kesimin tartisilan konularla bir ilgisi yoktur, onlarin
tek derdi kisisel çikarlaridir. Türkiye’deki dinî konulardaki
hassasiyeti iyi bildiklerinden konjonktürel çikislar yaparak
menfaatlerini saglama almaya çalisirlar. Bazen görünürdeki sert çikisin
arkasinda yatan sebep yolsuzluk, rüsvet gibi suçlardir; bu durumda
kendisini garanti altina almayi büyük ölçüde basarir, çünkü artik onu
suçlayacak herkesi “mürteci, yobaz” gibi sifatlarla sindirmeyi
basarabilecektir. Bazen söhret olma arzusu, bazen kirli islere bulasma,
bazen arkada dönen “pazari” saklama istegi bu kisileri “rejimi koruyan
kahraman” konumuna getirmek için yeter sebep hale gelir. Bu kisilere pek
çok örnek verilebilir; gazeteler, televizyonlar, is dünyasi, sendikalar
vs. bu tip insanlari maalesef barindirabilmektedir. Elbette haksiz
menfaatin oldugu yerde magdurlar da olacaktir, fakat bugün ülkemizdeki
mevcut basiret barometresinin kimin magdur, kimin gaddar; kimin samimi,
kimin samimiyetsiz oldugunu ayirt edecek kadar üst seviyelerde
dolasmadigi da rahatlikla gözlenebilen aci bir gerçektir.
Dine karsi daha az mesafeli bir durusu temsil eden taraftan ele
alacagimiz ilk grubun ayirt edici özelligi, “diger”i üzerinde otoriter
biçimde yogunlasan bir müslümanlik anlayisina sahip olmasidir. Bu
anlayis, müslümanligin ancak ve ancak müslüman bir toplumda
yasanabilecegi tezini dikkate alir. Yalniz burada müslüman toplumdan
kastedilen meselenin insan boyutundan çok sistem boyutudur, dolayisiyla
otoriter ve baskici egilimleri bünyesinde rahatlikla tasiyabilen bir
anlayis söz konusudur. Bu sekilde bakildiginda iktidar, bu grubu
tanimlamak için yeterli bir kavramsal çerçeve sunuyor sanilabilir, fakat
bu dogru bir yaklasim olmayacaktir. Kisi iktidari, siyasî sistemi
tamamen reddedebilir, hatta bunlari kendi açisindan “küfür” dahi
sayabilir, fakat yine de baskici yollarla baskasini dönüstürme
egilimlerine sahip olabilir. Bu açidan bakildiginda siyasal Islam tabiri
bizce kullanisli degildir, Islamî kurallarin tepeden inmeci bir yöntemle
topluma kabul ettirilmesi düsüncesi, bahsini ettigimiz grubun
anlayisinin içindedir, ama tamamini kapsamaz. Örnegin oruç tutmayan
birine karsi yapilacak ferdî bir dislama hiç bir sekilde siyasî anlam
içermeyebilir; fakat bu, diger’i üzerinde elestirel sekilde
yogunlasmaktir ve yeri bu paragraftir. Anlasilabilecegi gibi bu anlayis,
ülkemiz için herhangi bir kisi, grup, partiyle özdeslestirilebilir
degildir ve herhangi bir parametreyle çerçevelemek zordur. Ötekini
dikkate alan müslümanlik anlayisinin, sistem üzerinde durdugundan
bahsettik; dolayisiyla yapisi itibariyle sekilci olmak zorundadir, çünkü
sistem, kisilerin anlam dünyasini içine almaz ve bu dünya, kisi
istemedigi müddetçe disariya kapalidir. Burada akla gelebilecek soru
neden müslümanligin toplum boyutunu önemseyen anlayisin insan eksenini
ihmal ettigini ve sekilci oldugunu bastan kabul etmemizdir; yani
denilebilir ki, kisi pekala hem insan üzerine egilmenin geregi olduguna
inanir, onun dinî anlayisinin gelistirilmesi gerektigini söyler, hem de
dinin toplum boyutunu dikkate alir. Bunun çogu zaman mümkün olmadigini
söylemeliyiz. Hele günümüzde dinî anlayislarin fazlasiyla çesitlilik
gösterdigi düsünülürse, varolan sistemin bu çesitliligi tamamen
tasimasinin zorluguyla bir veya birkaç anlayisa yaslanacagi tahmin
edilebilir, ki bu da tam tamina kisileri belli sekillerde davranmaya
itmektir. Örnek vermek gerekirse, dinî bagliligi tam olmayan bir kisi,
Tanri emrettigi için degil ama yasadigi ekonomik sistem faizsiz
oldugundan görünürde faiz almayacaktir ve sistem için iyi bir
vatandastir; oysa ki kendisine has özel alanlarda istedigini yapma
firsati bulabilecektir. Öte yandan diyelim ki son derece inançli ve
fakat yine de tek gri alani içki içmek olan bir digeri, kendini dinî
referanslarla tanitan sistem için daha tehlikeli sayilacaktir. Bu da
aslinda halihazirdaki sistemin, modern versiyonlarindan tek farkinin
koymus oldugu yasalardan kaynaklandigi sonucunu doguracaktir. Bu durumda
ise bahsini ettigimiz toplumcu müslümanin, "Dinin kurallari onun
mensuplarindan bagimsiz uygulanabilir ve bu da arzu edilen sonucu
dogurur mu?" sorusuna "Evet" cevabi vermesi zorunlu hale gelecektir.
Yukarda bahsettigimiz soruya verilecek olumsuz cevap, bizi diger bir
anlayisa, dinin bireye bakan yönünü öne çikartan anlayisa götürecektir.
Bu anlayis sahipleri, dinin itikat (inanca mevzu olan bilgi), ibadet ve
ahlak gibi çok önemli üç yönünün, toplumla ilgili olan dördüncü yönüne
feda edilmemesi gerektigini ve hatta, bahsedilen bu dördüncü yönün zatî,
kendiliginden bir gerçekliginin olmadigini ve diger üç boyuta dahil
oldugunu, hatta ona zatî bir gerçeklik vermenin Islam'in bizzat ruhuna
aykiri oldugunu iddia ediyorlar. Buna göre aslolan inanmis müslümandir
ve bir müslümanin kat etmesi gereken yol insan-i kamil mertebesine kadar
olan mesafedir; dolayisiyla müslümanlik, bir takim kurallarin fert veya
toplum bazinda gerçeklesmesiyle bir anda hallolabilecek bir mesele, bir
yapilacak isler çizelgesi degildir; müslümanlik, bütün bir hayati
kapsayan ve herhangi bir anda nihayet bulmayan bir süreçtir; bu
yüzdendir ki, bir müslümani tarif için ikinci bir sifata ihtiyaç yoktur,
tek basina yeterlidir. Bu anlayisin son derece veciz bir ifadesini, daha
iyisi ve kisasini yapamadigimiz için uzun da olsa aynen alintilayarak
vermek istiyoruz:
"Bu noktada Müslüman kimligi tasiyan herhangi bir entelektüelin durus
yerini tasvir ve tarif denemesine kalkisabiliriz. Bize bu mevzinin
koordinatlarini verebilecek tek bilgi kaynagimiz Islâm'dir ki, bu mânâda
Islâm'i kozmik bir mesaj olarak, evrensel baris ve sükûnetin metodu ve
amaci olarak degerlendiriyorum. Bu anlamda Islâm, birlikte yasama
ahlâki, insana, esyaya ve bütün varliga dogru bakmayi vazeden bir
ögreti, her nevi yabancilasmadan kurtulmanin en dogru araci ve ilâhî
prensipler altinda insana en fazla hürriyet alani bahseden bir selamet
amentüsüdür. Onu dogru anlamanin kilit sifresi, bana göre "Allah
insanlardan ne ister?" sualidir.
Islâm, mahallî degil, evrensel bir mesajdir. Onu, sadece Müslümanlarin
cennetine girebilmek için özel bir üyelik kimligi olarak düsünenlerin
belki de hiç kavrayamadigi bir evrenselliktir bu: Sadece yeryüzü
yuvarlagini degil, sayisiz gök cismini ve onlarin arasindaki muazzam
bosluklarla birlikte varligini henüz algilayamadigimiz bütün alanlari
kaplar.
Islâm, Müslüman Dogu'nun Hiristiyan Bati'ya karsi yönelttigi bir savas
parolasi, bir "saflari siklastiralim aziz cemaat" çigligi, bir nevi
doktriner Müslüman üniformasi degildir: "Allah insanlardan ne ister?"
sorusuna Allah'in verdigi cevap ve bu cevaba karsi insanlardan beklenen
"icab"tir ve bu "icab" bütün varligi içine alir. Bu kapsamda Islâm
"taraf" degil "esas"tir.
Bu mevziden bakilinca yeryüzünde olup bitenler bilinenden farkli
görünür. Islâm'in mevcut kuvveleri (Ilmî, siyasî, askerî ve medenî
birikimi ile tek tek veya toplu olarak bütün Müslüman topluluklar)
Islâm'i bir nevi "atalarinin dini" olarak algilamakta, kimlik karti
olarak bir "saflari sikistirma" doktrini gibi kullanmakta ve kendilerini
yeryüzünde bir "taraf" hissetmektedirler. Bu psikolojik bir problemdir
ve kesin olarak "Islam'in mahallilestirilmesi" sonucunu dogurmaktadir.
Müslüman entelektüellerin artik kendilerini yilginligin mahpesine
kapatan problemlerin fevkine yükseltmeleri, kendilerine "mescid" olarak
sunulmus yeryüzünü yeniden kucaklamalari gerekiyor. Islâm, sadece
Müslüman Malezyalilarin, Pestularin, Araplarin, Farslarin, Türklerin,
Kürtlerin, Berberilerin, Bosnaklarin ve Hindlilerin degil, ayni zamanda
Putperestlerin, Hiristiyanlarin, Yahudilerin, Taocularin, Budistlerin de
"fitrî" dinidir ve onlarin da en az bizler kadar sulh ve selamete,
adalete ve güzellige ihtiyaci vardir. Islâm’in antitezi Hiristiyanlik
veya bir baska dinî ögreti degil, insani fitratindan uzaklastiran savas,
zulüm, kitlik, baski ve çirkinliktir" (Alkan, 1997:139-140).
Yukaridaki paragrafi okudugumuzda aklimiza bu anlayis sahiplerinin
Türkiye'de hangi oranlarda oldugu ve kimler oldugu akla gelir. Böyle bir
soru tabiîdir, çünkü bu sekildeki bir yaklasim bir anda elde
edilebilecek gibi gözükmemektedir, kolay anlasilir degildir ve sloganik
mantiga kapali oldugundan genis kitlelere ulasmasi zordur. Oysaki biz bu
bölümde Türkiye'deki dinî anlayislari degerlendiriyoruz, acaba sadece
entelektüel çevrelerde son derece kisitli bir kesim tarafindan
seslendirilen etkisiz bir anlayisi denkleme bosuna mi dahil ediyoruz?
Biz öyle oldugunu düsünmüyoruz, elbette kisilerin dinî anlayislari
yukaridaki çerçeveyle bire bir olmayabilir, hatta bizzat soruldugu zaman
bile net cevaplar alinmayabilir. Yine de Türkiye'de bu anlayisi
dillendiremese de hayatina yayan kesimler vardir ve bu kesimler halk
tabakasindan entelektüel çevrelere kadar genis bir yelpazededir.
Ülkemizdeki dinî iklimin, bahsettigimiz son derece hosgörülü yönü
aslinda, tam da ayni noktaya düsen bir yansimadir. Hatta diyebiliriz ki,
bu anlayis salt kültürel yollarla bile insanlara aktarilmaktadir, evet,
Türkiye'de yaklasiminin ne derecede üst düzey oldugunu fark etmeden
hayatini yasayip kültür haline getiren insanlar vardir.
Türkiye'de %97 gibi bir müslüman kesimden bahsetmistik. Süphesiz ki
bütün bu oran bahsettigimiz gruplarin içinde temsil edilmeyecektir. Her
ülkede, her zaman var olan siradan halktan ve dolayisiyla konumuz
itibariyle sokaktaki müslümandan da bahsetmek gerekecektir. Yalniz daha
isin basinda sunu söylemek istiyoruz ki tanimlamak amaciyla verdigimiz
"siradan halk", " sokaktaki müslüman" gibi isimler hiç bir sekilde
küçümseme içermemektedir. Bu insanlari uzun uzun tarife ihtiyaç yoktur;
daha çok kendi dertleriyle mesgul olan ve gündemle alakadar olsa bile,
sorulmadigi zaman fikrini söylemeyen sessiz, edilgen bir kalabaliktir
sözünü ettigimiz.Hiç süphesiz müslümandirlar; bir kisminin dini "babadan
ogula"dir, ama bazen yapildigi ve küçümseme içerdigi gibi "babadan
ogula"lik, siradan müslümani tarif için yeterli ve her zaman geçerli bir
özellik degildir; daha genis bir kesim müslümanligi kendi
parametreleriyle yasamaktadir; ki bu zaten, hemen her aldigini, kendi
süzgecinden geçirmeyi adet edinmis insanoglu için pek sasirtici bir
durum olmasa gerektir. Siradan müslüman'i, "taraf"lari ele aldigimiz bu
kisimda üçüncü grup, yani bir "taraf" olarak ele almamiz
elestirilebilir, kimileri bu grubun kendi halinde oldugunu ve din
etrafinda sekillenen çatismada herhangi bir dahlinin olmadigini ve hele
hele bir "taraf" asla olamayacagini iddia edebilir. Böylesi bir düsünce,
devlet adamlarimiz tarafindan da farkli bir sekilde ifade edilmektedir;
onlar zaman zaman "sokaktaki insanin hiç bir sekilde magdur
edilmeyecegini" öne sürmüslerdi ve bu ifade halen de söylenmektedir.
Fakat saniyoruz ki, son birkaç yila mercekle bakmamiz bile bize
yeterince veri sunacaktir; sokaktaki müslüman'in olan bitenden haberi
kuskusuz vardir ve hiç süphesiz etkilenmektedir. Bu etkilenmenin ilk
boyutu "algilayamama" seklindedir; halk, neden dinin bir çatisma konusu
oldugunu tek kelimeyle anlayamamaktadir; televizyonlarda, gazetelerde
sürekli rastladigi dine elestirileri bir kenara birakirsak, neden
devletin de bu çatismada rol aldigina bir cevap bulamamaktadir. O,
müslümandir ve ne dinini degistirmeye ne de yasantisindan vazgeçmeye
niyeti vardir. Devaminda ise, herhangi bir uygulama, diyelim ki okumasi
için gönderdigi kizina veya herhangi yakinina basinin açilmasi sartinin
getirilmesi gibi bir uygulama, onu etkilenmenin ikinci boyutuna
tasimaktadir. Bu boyut, "güvensizlik, süphe, bosluk" içermektedir.
Devlete karsi bagliligi kesinlikle azalmaktadir, öte yandan kendisinden
de kusku duymaya baslamistir, yarin kendisinin bile birileri tarafindan
"düsman" ilan edilebilecegini düsünmektedir; insanlara karsi artik daha
süphelidir, ertesi gün, ümitten ziyade daha fazla boslukla gelmektedir.
Dolayisiyla bütün bunlar düsünüldügünde, zannediyoruz, siradan
müslümanin da bir "taraf" oldugu inkar edilemeyecektir; ondan da öte bu
inkar, ciddi sosyal problemleri de görmeme sonucunu doguracagindan
tehlikelidir, "güvensizlik, süphe" ferdî bir hal olmaktan çikip genele
yayilirsa ihmal edilemeyecek problemleri beraberinde getirebilir.
Insanlari dinî anlayislarina göre tasnif etme islemimizin son sinifini
yine samimiyetsizler grubu olusturuyor. Bu, dine mesafeli taraftaki
samimiyetsizlerle ayni kefededir; tek farkla ki biri menfaati icabi dine
karsi sert bir durusu temsil ederken, digeri yine menfaati icabi kendini
dindar gösterme gayreti içine girer. Amaç yine söhrettir, paradir,
kendini tatmindir, güçtür vs. Ve maalesef yine samimiyetsizlerin sesi
çogu zaman gür çikar. Çogu zaman bu iki grup, görevlerini nöbetlese
yaparlar; dinî hayatin ön plana çiktigi günlerde bayragi biri devralir,
yuhalama günlerinde bir digeri. Türkiye gibi, dinin pozitif veya
negatif, hemen her zaman piyasa malzemesi oldugu bir ülkede görevin
nöbetlese, sürekli olarak ifa edilmesine de sasmamak gerekir.
Simdiye kadar yaptigimiz tasnif çerçevesinde Türkiye'de dinin neden bir
çatisma konusu oldugu sorusuna tekrar dönebiliriz. Eger yukarda yapilan
gruplama dogruysa, fay hatlari kolaylikla tespit edilebilir. Sonuçta
çikacak haritanin su sonucu vermesi beklenir: Türkiye'de din bir çatisma
sebebidir, bu sebebi besleyen kaynak ise ülkedeki hakim bazi dinî
anlayislardir; eger dinî anlayislarda herhangi bir degisme olmazsa bu
çatismanin bitmesi de beklenmemelidir. Yukaridaki siniflama bize
çatismaya sebep olacak kirilma noktalarini verebilir. Dine karsi
mesafeli durmayi tercih eden taraftan Türkiye'deki sekliyle otoriter
pozitivist düsünce sahipleri çatismanin belli basli sebeplerinden
biridir. Çünkü bu düsünce, dinî olan her seye karsidir; dolayisiyla
bütün müslümanlik anlayislariyla çelisir. Dinî anlayislardan ilk
ikisiyle pozitivist düsünce dogrudan çelisir, öte yandan siradan halkin
müslümanligi ile arasindaki çatisma nispeten dolaylidir, fakat o da son
bulabilecek bir ihtilaf degildir. Diger taraftan, dine daha yakin duran
kesimden ilk grup, yani “digeri üzerinde yogunlasan” diye tarif
ettigimiz anlayis da çatismanin bir diger sebebidir; çünkü, bu anlayisin
pozitivist düsünce ile olan ihtilafini bir kenara birakirsak, "müslüman
ve fakat kimi çekincelere sahip" kesimle de aralarinda son bulmaz bir
ihtilaf vardir. Öte yandan bu ihtilaflar oldugu müddetçe de
samimiyetsizler grubu daima olacaktir, çünkü bu durumda alinip
satilabilen bir meta olarak din, samimiyetsizler tarafindan da piyasada
kendisine yer bulacak ve süreç devam ettikçe çatisma da alevlenecektir.
Diger anlayislar arasinda ise herhangi tabiî bir çatisma yoktur, zaten
bahsetmis oldugumuz Türkiye'deki genel hosgörü havasinin da bu kadarini
kaldiracagi rahatlikla söylenebilir. Bu durumda reçetenin, "pozitivist
düsüncenin ve ötekici müslümanlik anlayisinin etkisini yitirmesi
gerektigine..." seklinde yazilabilecegi de görülecektir. Yalniz bu
çözüme "su anki sekliyle" kaydini da düsmek gerekir; örnegin
Türkiye'deki yorumu son derece otoriter olan pozitivist düsünce, baskici
yönünü dengeleyip daha müsamahakar bir forma bürünebilirse çatismanin
sebebi olmaktan çikabilir; fakat simdiki sekliyle ve güçlü oldugu
müddetçe ana damar olmaktan kurtulamayacagi da açiktir.
Bir konu üzerinde yogun tartismalarin sürmesi kimi zaman zengin
fikirlerin ortaya çikmasina yol açar; bazense bu durum adeta gevezelik
gibi kisirlastirici bir etki yapar. Din ile ilgili tartismalarin oldukça
sik yapildigi ülkemizde görülen manzara, saniyoruz, bu ikincisidir.
Kisirlastirici etki ile çatisma arasinda ise çift yönlü bir iliski
vardir; fikirlerdeki kisirlik çatismanin hem sebebidir, hem de sonucu.
Bu durumda dinin neden bir ihtilaf unsuru oldugunu sorgularken,
fikirlerdeki çöllesmeyi de faktörler arasina katmamiz gerekecektir. Peki
halihazirdaki tartismalarin niçin bereketli olmadigini iddia ediyoruz?
Yapilan tartismalara bakarak rahatlikla söyleyebiliriz ki, Türkiye'de
dinî konularda yaygin ve asilmasi neredeyse mümkün olmayan bir cehalet
vardir. Bu cehaletin asilmaz oldugunu söylüyoruz, çünkü kisinin
cahilligini yenmesinin yegane yolu "çaba"dir; çaba olmadigi müddetçe ise
gerçek, kendi kendine gelip kisinin ayaklarinin altinda dolansa dahi
fark edilemeyecektir. Ülkemizde tam tamina olan budur ve maalesef son
derece yaygindir, dine mesafeliler veya yakinlar, hiç bir grup genel
itibariyle, bu tespitten hariç degildir. Fakat bu noktada, dine mesafeli
kesimi dikkate alacak olursak, bir hususu açiga çikarmamiz gerekecektir.
Ilk bölümde inancin yasanarak anlasilan ve "bütüne sahiplik" noktasinda
önem kazanan bir yönünün oldugundan bahsetmis ve dolayisiyla o inanci
kabul etmeyenlerin itirazlarinin yine o inanca mensuplarca hemen
cahillikle suçlanamamasi gerektigini söylemistik. O halde ülkemiz
ekseninde bakarsak, acaba dinî konularda yorum yapan inanca mesafeli
kesimin durumu nedir; elestiriler hakli midir, yoksa hakikaten cehalet
veya yanlis yorum mu söz konusudur, yahut meseleler bahsettigimiz bütüne
sahiplik noktasindaki gri alana mi düsmektedir? Bu konuda, zannediyoruz,
"çaba" terimine basvurmak durumundayiz ve varacagimiz sonuç, paragrafin
basinda yapilan tespitlerden farkli olmayacaktir. Örnek olarak çogu kisi
için son derece açik, basit bir konuyu, yagmur duasini dikkate almak
istiyoruz. Yagmur duasi pek çok dine mesafeli aydinimiz için ilkel bir
ayindir, bilimsel düsüncenin gelismemesinin sonucudur, hatta kimi zaman
belediye baskanlari vs. bu ayini yaparak halka kötü örnek olmaktadir,
çünkü yagmur duasi ile mesruiyeti ilahi degil bu dünyada arayan
demokratik anlayis birlikte gitmez. Yagmur duasinin dinî yönü, ne
derecede önemli oldugu, böyle spesifik bir konu üzerinden genel olarak
din hakkinda olumlu-olumsuz yorum yapilip yapilamayacagi gibi meseleleri
bir yana birakirsak, yagmur duasina çikan bir müminin hangi anlamla dua
ettigi konusunda dört yorumdan bahsetmek istiyoruz. Ilk olarak, inançsiz
bir kisi bile yagmur duasinin dinî yönü hakkinda hiç bir fikre sahip
olmasa dahi son derece din disi su yorumu yapabilir: Günümüzde
nedensellik ilkesine elestiriler artmistir, hatta dünyanin bir ucundaki
bir kelebegin baska bir yerde firtinaya yol açabilecegi seklinde kaos
teorileri ortaya atilmaktadir; dolayisiyla birkaç insanin bir araya
gelip dua etmesi de pekala bu eksende degerlendirilebilir ve anlasilir
bir durumdur. Açiktir ki bu yorumu yapan bir kisi yagmur duasinin
ilkelligine hükmetmeyecektir. Bu konuda yapilabilecek ikinci bir yorumda
denilebilir ki, Islam hiç bir zaman sebepleri reddetmez, dolayisiyla
orda dua edilen o sebeplerin yerli yerine gelmesi için yapilan bir
duadir, yoksa neredeyse mucizevî bir sekilde bizzat yagmurun yagmasi
için degil. Açiktir ki böylesi bir anlayisin demokratik düzenle alakasi
yoktur. Bir üçüncü yorum, felaket zamanlarini Tanri'ya dua etmek için
bir sebep, bir firsat olarak degerlendirir, nasil ki ferdî felaketlerde
kisi kendisine siginacak bir yer arar ve Tanri'ya yalvarir; benzeri bir
sekilde toplumsal bir felaket olabilen yagmursuzlugun da toplum
vicdaninda tedavi edilmesi yagmur duasiyla olur. Böylesi bir durumda
yagmur duasi, yagmuru önceledigine inanilan bir sebep, bir baslangiç
degil, felaket anini Tanri'ya yaklasmak ve toplumu rehabilite etmekle
degerlendirmeyi saglayan bir son, bir netice olur. Bu anlayisla dua
edecek bir müslümani bilimsel düsünceyle negatif bir sekilde
iliskilendirmek, herhalde "kendi kendine gelin güvey olmak"la
esdegerdir. Bu konuda yapilabilecek en son yorumda ise, yagmur duasi ile
yagmur arasinda baska her faktörü dislayan kesin bir nedensellik
kurulur; bu ise yapilabilecek en avamî, en basit yorumdur ve bu dünyada
yasadigimiz sürece dinî kaynagi yoktur; eger yagmur duasina çikanlar
arasinda bir çocuk varsa muhtemelen o böyle düsünüyordur; tabiî bir de
yagmur duasini ilkel olarak niteleyip disarida kalanlari bu gruba dahil
etmek lazim, çünkü onlar da bu ikisi arasinda kesin bir nedensellik
oldugu inanciyla dua edildigini saniyorlar. Yagmur duasini eden bir
müslüman bahsetmis oldugumuz bu dört anlayistan biriyle duasini
yapabilir, ilk üç anlayis hemen herkesin kabul edebilecegi, etmese bile
saygi duyacagi anlayislardir. Dördüncüsü ise kisinin kendi
takdirindedir, eger bilimsel düsünceyi kiside yerlestirmek istiyorsaniz
bunun yolu onu yagmur duasina çikartmamak degildir, eger bu kadar basit
olsaydi zaten bilimsel düsünce de çok önemsiz bir figür olurdu. Böyle
bir amaç için, kisiye ilk üç yorumdan biri anlatilabilir, yahut kisinin
anlam dünyasi gelistikçe daha farkli yorumlara kendi kendine kayar vs.
Sonuçta bastaki sorumuza dönersek, dine mesafeli kesim neye mesafeli
oldugu konusunda bilgisizdir, dahasi bu konuda hiç bir çaba
göstermemektedir. Yagmur duasi örneginde görüldügü gibi, kendi kendisine
bir yorum yapmakta, sonra o yorum etrafinda fikrini gelistirmektedir;
oysaki örnegimizde verdigimiz diger anlayislar ulasilmasi çok zor,
anlamasi yüksek zeka isteyen, belli birikim gerektiren yorumlar
degildir; kisi çok ufak bir emek sarf ederek, kendi zekasiyla bu
sonuçlara ulasabilir, yahut arastirip okuyabilir, sorabilir vs. Hiçbiri
yapilamiyorsa kisi, en azindan överken degil ama elestirirken belli bir
aralik birakmayi düsünür. Fakat bunlarin hiç biri dikkate alinmaz,
inanan için de inanmayan için de kafada sanal bir inanç, hayalî bir din
olusturulur ve çogu zaman bunlar hiç degistirilmeden inanilir veya
elestirilir.
Söylemek istedigimiz ikinci tespit, ülkemizde dinî meselelerin
sogukkanlilikla, kendi çerçevesinde tartisilamadigidir. Bunun bir sebebi
yukarda bahsettigimiz cehalettir, bir digeri ise din gibi toplumdaki çok
önemli bir kurum hakkinda çesitli fikirlerin olabilecegi ve bu
çesitliligin ana ekseni dagitabilecegidir. Sonuçta ortada din hakkinda
pek çok yaklasim dolasir ve bunlar, ne derece dogru oldugu sorgulanmadan
söylenegelir. Bu konuda verebilecegimiz genis kabul görmüs bir örnek,
dine adeta uzaydan gelmis muamelesi yapilmasidir; sanki din, tamamen
ferdî ve sosyal hayatin disindadir, kurallari bu dünyaya ait degildir.
Bu anlayisin yaygin bir söylemi, "basimiza gelen ne varsa, geri
kalmisligimizin tüm sebebi, dinimizdir; bakiniz dünyada hiç ileri
müslüman devlet var mi?" seklindedir. Ayni anlayisin ters yüzünde
"milletimiz ne zaman Islam'a sarilmissa, kalkinmis; ne zaman dini
birakmissa geri kalmistir" düsüncesi yatar. Her iki anlayis da, dini
aslî çerçevesi içinde degerlendirememek gibi bir zaafa sahiptir; din,
sosyo-ekonomik kalkinmanin parametrelerinden biridir, zaman zaman da
dominant faktör haline gelir ama ne tek parametredir ne de tüm zamanlar
için geçerli bir alt yapi. Bazense yine ayni uzayli mantigiyla dinin
çerçevesi küçültülür, bu durumda "1400 yil önceki kurallar bugüne
referans olamaz". Sanki 1400 yil önce cennet vardi da bugün yoktur, yani
bu degisebilir bir seydir; yahut o zamanlar insanlar ölüyordu da artik
ölmüyorlar. Bunun biraz daha hafif versiyonu, her bilimsel bulusta söyle
bir geriye bakip "kesin reform yapmamiz lazim" ifadesinde kendini bulur.
Ters yüzde ise sabah namazina kadar ibadetlerinde hassas, ama mesela
ticaretinde dürüst kalmayan tüccarin ifadesi vardir: "Ben o isi,
müslüman kimligimle degil, tüccar kimligimle yaptim"; sanki din veya
müslümanlik, kisin soguktan, yazin sicaktan koruyan bir elbisedir;
istediginiz zaman giyer, istediginiz zaman çikartir, caniniz isterse de
degistirirsiniz. Dinî olan hakkinda sogukkanli yorumlarin eksikligi
spesifik konularda daha belirgin hale gelir. Mesela çok kadinla evlilik
gibi nispeten hassas bir mevzu söz konusu oldugunda son derece renkli
yorumlar zihin dünyamizi kaplar. Bir kisim müslümanlar bunu adeta
Allah'in emri gibi algilar, öyle ki namaz kilmak ile çok kadinla evlilik
neredeyse ayni kategoridedir. Arka yüzde ise ayni mantigin ters sonucuna
rastlariz, buna göre neredeyse çok kadinla evlilik sadece ve sadece dinî
bir meseledir ve toplumsal tabani hiç yoktur; öyle ki ondan önce bütün
insanlar tek esliydi, sonra Islam çok esliligi getirdi ve o tarihten
itibaren yayginlasti; hatta bu mantigi devam ettirdigimizde neredeyse
günümüzde son derece seküler kisilerin, eslerini, ismi degisen ama
niteligi degismeyen metreslerle aldatmasini bile dinî tabanda
degerlendirmemiz gerekir. Ayrica bir de arada kalanlar vardir, ortada
bir sebep olmadigi halde kendisini yardan veya serden vazgeçmek zorunda
hissedenlere göre çok kadinla evlilik dinde vardir ama günümüzde bunu
uygulamak mümkün degildir, çünkü esler arasinda adil olma gibi bir
zorunluluk günümüzde yerine getirilemeyeceginden tek eslilik zorunlu
hale getirilmelidir. Elbette bu durumda günümüz erkeklerinin
geçmistekilere göre neyinin eksik oldugu gibi lüzumsuz bir soru havada
asili kalacaktir. Oysaki mesele çok basittir ve deyim yerindeyse
Tanri'nin insanlara gösterdigi "saygiyi", insanlar kendilerine ve
Tanri'ya göstermiyorlar. Insanî ve sosyal tabani olan bir problemin
nasil çözülecegi konusunda Yaratici, son derece genel kurallar koyarak
içerisinin nasil doldurulacagini insanlarin kendilerine ve kültürlerine
biraktigi halde, nedense insanlar bu yükü tasimaya yanasmamakta, üstelik
bir de Tanri'ya iftira etmekten çekinmemektedirler. Dinî çerçevenin
çizilemeyip tutarli bir dinî anlayisin olusturulamamasinin dogurdugu
genel ve özel problemlerden daha fazla bahsetmek istemiyoruz. Fakat bu
hastaliklarin elbette bir takim yan etkileri olacaktir ve sonuçta ise
olan, elbette en basta dine ve sonra ona samimiyetle baglanana
olacaktir; çerçevesi çizilemeyen dinin ise, böylesi bir hengamede ne
çatisma unsuru olduguna sasmak gerekecektir ne de ilgisiz zamanlarda
birlestirme görevi görmesine.
Yukarda çizdigimiz tablo, çok karamsar görülebilir; fakat yine de
ihtiyati elden birakmamak lazim. Öncelikle su tespiti yapmak gerekir ki;
sokakta, günlük hayatta din, bir çatisma sebebi olarak ekranda,
gazetede, protokolde oldugundan daha az yer bulmaktadir; özetlersek,
dinin birlestirici yönü reel hayatta daha fazla ortaya çikmaktadir. Sik
sik referans verdigimiz TESEV'in arastirmasinda bu tespit, "Inanç
farkliliklarimizin hosgörü ve baris ortaminda korunmasi toplumsal huzur
için çok önemlidir" önermesine verilen %91.4 "Katiliyorum" cevabiyla
dogrulanmistir (59). Hatta dinî olanin kamusal olandan tamamen
dislanmasi seklindeki ayrimci bir laiklik anlayisi yerine, toplumsal
huzurun garantörü olabilecek "dinî referanslarin, kamu hayatindan degil,
siyasal mesruiyet ve kamusal kurallarin kaynagi olmaktan çikmasi" (Mert,
1998:31) seklinde tanimlanabilecek kurumsal laiklik anlayisinin, genel
olarak halk katinda daha fazla kabul gördügünü iddia edebiliriz; bizce
bu konuda halk, aydinin önündedir. TESEV'in arastirmasinda siyasi
laikligin izlerine "Sizce Türk parti sistemi içinde din temelinde
politika yapan partiler olmali mi?" sorusuna verilen %60.6 "Hayir" ve
ancak %24.6 "Evet" (Çarkoglu ve Toprak 2000:58) cevabinda
rastlayabiliriz. Hukuki laikligin, "Türkiye'de medeni kanunun
degistirilip bosanma konusunun Islam hukukuna göre düzenlenmesini kabul
eder miydiniz?" sorusuna verilen %78,5 "Hayir", % 14 "Evet" cevabinda
(72)oldugu gibi büyük oranda kabul gördügünü öne sürebiliriz. Öte yandan
dinin tamamen kamusal alandan çekilmesi seklinde tanimlanacak bir
laiklik anlayisina karsi reddiye ise, dinin bir tehlike olarak öne
sürüldügü hararetli zamanlarda bile, devlet memuru kadinlarin isterlerse
baslarini örtmelerine izin verilmesini savunanlarin %74.2, çalisma
saatlerinin Cuma namazina göre ayarlanmasini isteyenlerin %66.4 oraninda
(59) çikmasiyla verilmis sayilabilir. Bu örnekleri daha fazla uzatmak
istemiyoruz, söylemek istedigimiz kendi haline birakildigi ve
beklenmedik aktörler gündemi isgal etmedigi müddetçe, Türkiye'de dinin
birlestirici yönünün ön plana çikacagi gerçegidir. Beklenmedik
aktörlerin çikmamasi ise ülkenin genel anlayis seviyesinin artmasi ve
daha da özelde ise dinî yaklasimlarin belirli bir rasyonel temele
oturmasiyla mümkündür.
Son olarak, dinin bir ihtilaf konusu olmasinin sonuçlarina deginmek
istiyoruz. Ilk sonuç, daha önce geçtigi gibi, müslümanligi ciddiye alan
kesimlerde, bu arada da siradan halkta olusan güvensizlik ve süphe
durumudur. Bu, ciddi bir tehlikedir, çünkü bir vatandasin devlete, diger
vatandaslara karsi güveninin azalmasi, bizim gibi denetim sistemini
henüz tam olarak kuramamis ülkelerde daha derin problemlere yol açar,
zannediyoruz ki güvensizligin yol açtigi güç kaybinin boyutu ileriki
zamanlarda daha iyi anlasilacaktir. Öte yandan, Türkiye'nin bugün ahlaki
yönden bozulmaya yüz tuttugu yadsinamayacak bir gerçektir; "herkes benim
gibi" anlayisi, kisilerde ahlaki çöküsün rasyonalizasyonunu ve
dolayisiyla tetiklenmesini saglar, ülkemizin tam da bu tetiklenme
arefesinde oldugunu söyleyebiliriz. Dinî olana karsi verilen kavga, pek
çogu yine dinden kaynaklanan ahlak kurallarina karsi da verilmistir,
dolayisiyla son bir kaç yildir sikayet ettigimiz konulara bir de bu
perspektiften bakmak durumundayiz.Yalniz bunu söylerken laik bir ahlakin
kurulamayacagini da söylemek istemiyoruz; kimi insanlar bunu kendinde
yerlestirebilir, yahut salt kültür aktarimiyla bile ahlaki kaygilar
kisilerde temel unsur haline gelebilir. Fakat bunlarin dinî olana göre
çok daha zor ve çok daha dar oldugunu da eklemek gerekecektir, pek az
insan örnegin "eger herkes benim gibi komsusunun esiyle birlikte
olsaydi, toplumda düzen kalmazdi" yahut "kendine yapilmasini
istemedigini baskasina yapma" düsüncesiyle kendini frenleme yoluna
gider, oysaki pek çok kisi için Tanri'nin öyle emretmesi yeterlidir.
Diger bir sonuç ise, bizzat dinin kendisinin de çatismadan yarayla
çikmasidir, ilginç olan ise onu en fazla yaralayanlarin yine onun adina
ortaya çikanlar olmasidir. Kuskusuz ki, kimi insanlarin bu süreçte dinî
duyarliliklari zayiflamistir, daha önce kendisini en azindan mensubu
hissettigi inanca karsi daha süpheli ve daha distan bakar hale
gelmistir. Özetlersek, Türkiye'de dinin ihtilaf konusu haline gelmesi,
kazananin ancak kisisel menfaati pesinde kosanlar oldugu bir zaman
dilimi olarak yasanmistir, yasanmaktadir. Belki de her seye ragmen
aceleci olmamak gerekir, ihtimaldir ki kisiler, dinî anlayislarini
revize etme yoluna giderler ve yeni açilimlar bir kaç adim ötededir.
Mezhep Ekseni:
Tarih bize farkli inançlar kadar, ayni inancin
farkli versiyonlari arasinda da ciddi problemler yasanabilecegi
konusunda ders veriyor. Bu, esasen mezhepleri isaret eden bir derstir.
Bir önceki bölümde biz, problemlerin izini, dinî anlayislar terimi
etrafinda sürmeyi tercih etmistik. Burada ise farkli bir boyuttan,
mezhep boyutundan bahsetmek istiyoruz.
Daha önce verdigimiz çerçevenin isiginda kestirme yoldan söylemek
gerekirse, Türkiye örneginde ihtilaf kaynagi olabilecek tek mezhep
potansiyeli, Alevi-Sünni hattindadir. Hanefilik, Safilik gibi diger
farkliliklar, ihtilaf konusu olmaktan öte birlestirici fonksiyon
görmektedirler. Bu durumda aslinda mezhep ekseni derken,
Alevilik-Sünnilik'i söz konusu ediyor olacagiz.
Bu noktada belki de durmak gerekiyor. Çünkü Alevilik'i bir mezhep olarak
tarif etmek, aslinda bir görüstür. Digerleri Alevilik'in bir din, bir
inanç, bir kültür oldugu yönündedir. Gerçekten de Alevilik'in ne oldugu
konusunda bir tartisma söz konusudur, belki de bu tartisma sonuçlanana
kadar onu, sadece Alevilik olarak nitelemek en dogrusudur. Fakat bunun
da geçerli bir metot oldugunu söylemek zordur, çünkü problem sadece
isimlendirme degildir; her isimlendirmenin belli bir tabani vardir ve bu
tabanlar, birbiriyle kolaylikla uyusabilecek sekilde degildir. Alevilik,
bir anda kavranabilecek bir yapi arz etmemektedir ve herhangi bir Alevi
grubu tarafindan cehaletle suçlanmadan da bu alanda at kosturabilmek
neredeyse mümkün degildir.
Alevilik'in Türkiye gündemine gelmesi önceden talihsiz bir takim
olaylarla mümkün olabilmekteydi, bu olaylar, zaman zaman Sünni-Alevi
çatismasi seklinde yansitilmistir. Bizce bu dogru degildir, aralarinda
kimi farkliliklar ve hatta zaman zaman sadece kendi içinde evlenmeyi
onaylama gibi durumlar olsa da, bizce hem Sünni hem de Alevi kesimi son
derece hassas bir dengede iliskilerini sürdürmeyi bilmistir. Özellikle
sehirlesmeyle birlikte çogu yerde farkliliklar daha az seslendirilir
hale gelmis ve iliskiler, daha yumusak bir seyir takip etmistir. Fakat
yine de belli bir ihtilaf potansiyelinin de oldugunu inkar etmemek
gerekir. Yakin zamanlarda ise Alevilerin daha siki örgütlendikleri ve
seslerini duyurduklari gözlenmektedir. Bu sürecin nereye gidecegi
belirsizdir, fakat kagit üzerinde olumlu yönün daha baskin oldugu
söylenebilir; çünkü Alevilik-Sünnilik arasindaki gri alani besleyenin
karsilikli cehalet oldugu kabul edilirse, her iki anlayisin diyaloga
geçmesi, bu gri alanlarin da nihayet bulmasiyla sonuçlanabilecektir.
Alevilerin seslerini duymasi birtakim isteklerle birlikte olmaktadir;
aralarindaki farkliliklara ragmen isteklerde beraberlik söz konusudur.
Görüldügü kadariyla bu istekler, Diyanet Isleri Baskanligi'nin
kaldirilmasi veya kendileri lehine yeni düzenlemeler yapilmasi, zorunlu
din derslerinin kaldirilmasi ve devlette kendileri aleyhine ayrimcilik
yapilmamasidir.
Alevilerin isteklerini yahut genel olarak Alevilik'i degerlendirmek için
öncelikle bazi hususlarin açiga kavusmasi zorunludur. Bu hususlarin
basinda, yukarida sözünü ettigimiz gibi, Alevilerin kendilerini ne
olarak tanimladiklari gelmektedir. Bu konuda ciddi bir kafa
karisikliginin oldugu görülmektedir, günlük hayatta bile rahatlikla
gözlenebilecek bu durumu tespit edebilmek için internette herhangi bir
arama motoruna "Alevilik nedir" sorusunu yazip bizzat Alevi sitelerini
ziyaret etmek yeterli olacaktir. Bu konuda ayrintiya girmek istemiyoruz,
fakat görüldügü kadariyla Alevilerin kendi aralarinda da ciddi
farkliliklar vardir. Öyle ki bu farkliliklar, Alevilik'in Islam'in
içinde mi, yoksa disinda mi oldugu gibi temel bir soruda bile tezahür
edebilmektedir; bir kisim kendini Islam'in disinda, onu asan bir inanç
olarak niteleyebilirken, bir kismi kendini gerçek Islam diye
sunabilmektedir. Elbette belli bir seviyede bir inancin içinde degisik
fraksiyonlar olacaktir, bu Hiristiyanlik için de geçerlidir, Islam için
de; hatta daha da özele girersek Sünnilik için de aynisi söz konusudur
ve farkliliklar, normaldir. Fakat saniyoruz ki Siilikten, neredeyse bire
bir Sünni müslümanliga, oradan deizme ve hatta ateizme kadar giden bir
yelpazeyi tek isimde kucaklayabilecek hiç bir inanç yoktur. Dolayisiyla
Alevilik için su anda gerekli olan husus, ilkelerini ve farkliliklarini
net olarak belirlemek ve fraksiyonlara yine bizzat mensuplari tarafindan
isim koymaktir. Aksi takdirde, özellikle disa karsi iletisim zemini
ortadan kalkacak ve Alevilik disardan bakan bir kimse için muamma olarak
kalacaktir. Alevilerin, kendileri hakkinda yorum yapan hemen herkesi
cahillikle suçlamasindansa, kendilerini o kisilerin yerine koyup
özelestiri yapmasi herhalde daha isabetli olacaktir.
Alevilere Diyanet Isleri Baskanligi'nda hizmet verilmesi konusu,
TESEV'in arastirmasinda da sorulmus ve deneklerin %69,2'si "Uygun
bulurum" cevabi vermistir, uygun bulmayanlarin orani %16.4'tür (Çarkoglu
ve Toprak 2000:68). Dolayisiyla bu konuda toplumsal bir kabulün oldugu
söylenebilir, fakat tekrardan problem olusturacak soru, hangi Alevilik'e
hizmet verilecegidir. Kendini Islam'in disinda tanimlayanlara karsi laik
bir devlet tarafsiz olmak durumundadir ve kesinlikle hizmet vermelidir.
Islam'in içinde tanimlayanlara ise, diger Sünni-Alevi fraksiyonlari da
dikkate alarak tutarli bir çerçevede hizmet verilmelidir, devletin laik
niteligi bunu gerektirir. Fakat Alevilik'in ne oldugu, ilkeleri ve
fraksiyonlari açik bir sekilde tanimlanmadikça bütün bu söylenenlerin de
havada kalacagi da açiktir. Öte yandan okullarda verilen din egitiminin
kaldirilmasi konusunda yapilan isteklere ise ihtiyatla yaklasmak
gerekir, acaba okullarda Alevi ögrencilere Sünnilik mi asilanmaktadir?
Din egitimi konusunda genel olarak konusmak gerekirse, "Din egitimi her
zaman bir inanç asilamasi -frenk tabiriyle catechisme- manasinda
alinmamalidir. Kendisine din egitimi verilenlerin mutlaka orada
gösterilenleri kendi sahsiyetinin bir parçasi olarak benimsemesi ve
uygulamasi gerekmez Iste bunun içindir ki laik ve demokratik
cemiyetlerde din egitimi rahatlikla verilirken totaliter memleketlerde
bundan korkulmaktadir...gerek felsefede gerek dinde egitimin bilgi verme
gayesini hiçbir zaman unutmamak gerekir. Laik bir ülkede kimsenin belli
bir dini kabul veya tatbik etmek mecburiyeti yoktur, ama din denilen
hadisenin neden ibaret oldugunu herkes bilmelidir. Üstelik bir kimse
kendi memleketinde uygulanan dini, tipki ülkesinin tarihini ve
cografyasini ögrenmek zorunda bulundugu gibi, teferruatiyla
ögrenmelidir. Laiklik inanç hürriyetidir, yoksa cahillik hürriyeti
degil" (Güngör, 1987: 90-91). Bu perspektiften baktigimizda sunu
söyleyebiliriz ki Türkiye'de Sünnilik gibi önemli bir figürün egitimine
niçin karsi çikildigini anlamak zordur. Ayni sekilde Alevilik de,
ülkemizde önemli bir inançtir ve onun egitimi de okullarda tüm
ögrencilere verilmelidir. Üçüncü istek konusunda ise su söylenebilir ki
maalesef ülkemizde görevlere atanmanin liyakat esasinda degil de baska
bir takim usuller çerçevesinde gerçeklestigi bilinen bir gerçektir.
Elbette kisilerin sadece Alevi olduklari için önünün kesilmesi tasvip
edilemez, fakat dikkat edilmesi gereken husus, ayrimciligin -eger
varsa-sadece bu örnek için geçerli olmadigi ve herhangi bir gruba has
olmayip yaygin oldugudur. Dolayisiyla eger bu problemin çözülmesi
isteniyorsa bilinmesi gereken, görevin su veya bu gruba degil herkese
düstügü ve herkesin kendini bir özelestiriye tabi tutmasi geregidir.
5. DÜNYADA DIN VE TÜRKIYE’YE YANSIMALARI
Yasiyor oldugumuz dünya, memleket meselelerini
artik birer lokal hadise olarak görmemizi uzun süredir engelliyor. Çogu
zaman içerde sandigimiz pek çok meselenin bir dis boyutunun oldugunu da
fark ediyor ve buna sasiyoruz. Dolayisiyla din gibi son derece önemli
bir kurumu dikkate aliyorsak, buna bir dis boyutu eklemek ve genel
tespitler yapmak durumundayiz.
Dünyada dinin gelecegi konusunda öngörülen kehanetlerin dogru
çikmadigini belirtmemiz gerekir. Modern toplumlarda öngörüldügü sekliyle
din ortadan kalkmamis, degisik formlar altinda hayatini sürdürmeyi
basarmistir. Son yillarda ise dünyada tekrar bir dindarlasmanin
yasandigi söylenmektedir. Fakat yine de insanlardaki dinî yönelisin
orijinal dinlere dogru oldugunu söylemek zordur. Yasadigimiz post modern
çagla uyumlu bir sekilde insanlarin dinî anlayislari da çesitlilik
göstermektedir, adeta kisi sayisinca dinler vardir. Öyle ki bugün
Maradona adina bile kiliseler kurulmakta ve insanlar mecazi olarak degil
gerçek anlamda futbolculara, oyunculara tapmaktadir. Bu konudaki çarpici
bir baska örnegi 1970'lerde Ingiltere'de yapilan bir arastirmada
görebiliriz. Ingiliz halkinin %80'i tek Tanri'ya inandigini söylemis,
ancak bunlarin %29'u Tanri'yi bir sahis, %35 ise bir hayat hamlesi veya
ruh çesidi olarak gördügünü söylemistir. Bu, Ingiltere gibi muhafazakar
bir ülkede bile dinî yasantinin ne kadar sekülerize oldugunu gösterir
(Türkdogan, 2002:676). Türkiye için ise benzer seyleri belki küçük
ölçekte söyleyebiliriz; Türkiye'de din hemen hiç bir zaman önemini
kaybetmemistir, fakat yine de dine karsi ilginin son dönemlerde arttigi
söylenebilir. Öte yandan sekülerizasyon sürecinin Türkiye için de son
derece basarili oldugu eklenmelidir.
Dünyada dinî anlayisin su anki gibi çesitlik göstermesi sürekli
beklenmemelidir, seküler inançlarin otantik dinler kadar etkili, yaygin
ve uzun vadeli olmasi zordur. Bir kehanette bulunmak gerekirse, eger
gelecekte bir din veya dinler dominant hale gelecekse buna herhalde en
büyük ve son aday, Islam olacaktir. Sikça söylendigi üzere Islam'in
diger dinler üzerindeki dünya-ahiret, akil-sezgi arasinda kurmus oldugu
dengede üstünlügü bir kenara birakilirsa, herhalde önemli bir diger
artisi da "denenmemis" olmasinda yatacaktir. Gerçekten de
Hiristiyanlik’in kendi mensuplarinca yapilan onca elestiriden sonra
tekrardan dünyaya ruh vermesi biraz zordur. Yahudilik'i zaten kapsam
disi birakmamiz gerekecektir, çünkü böyle bir iddiasi yoktur. Fakat bu
noktada önem kazanacak bir diger husus, Islam'in dünyaya verecegi imaj
veya onun kimler tarafindan nasil temsil edilecegidir. Hiç kuskusuz ki
günümüzde oldugu gibi teröristlerle, bombalarla, kadina zulümle
özdeslestirilecek Islam imaji dünyada heyecan uyandirmayacaktir. Fakat
Islam'in temsilinin sosyo-ekonomik kalkinmayla olacagini iddia etmek de
pek dogru olmayabilir, önümüzdeki çagda yükselecek zihniyetlerin
tasiyici motorunun yine büyük ölçüde ekonomik kalkinma olacagi izaha
muhtaçtir.
Dünyada Islam'in durumunu degerlendiriyorsak Bati'nin Islam'a bakisini
da mutlaka belirtmemiz gerekiyor, çünkü hakim güçler olarak Amerika ve
Avrupa'nin tavri, tüm dünyada Islam'in nasil görüldügü ve görülecegi
konusunda ciddi veriler sunacaktir. Kaldi ki halihazirdaki gerilikle
özdeslestirilen Islam imajinin da reel boyutlarini ihmal etmemekle
birlikte büyük ölçüde kurgusal tarafinin varligini belirtmek gerekir; ki
bu kurgusal alanin yapicisi da medya ve dolayisiyla Batili güçlerdir.
Görüldügü kadariyla da Bati, Islam'i ciddi bir rakip ve kendisine tehdit
olarak görmektedir. Bu tespit önemlidir, çünkü dinî olanin da güç
mücadelelerinde kullanilan veya kullanilabilecek bir tarafinin
olabilecegine isaret eder, öyle ki ön planda gerçeklesen dinî
tartismalarin arkasinda evrensel boyutta bir kavga veriliyor olabilir.
Dolayisiyla yapilacak degerlendirmelere tabiî olarak, hayatin akisi
içerisinde gerçeklesen etkilenmelerin yaninda, tabiîlik süsü verilmis
kurgulamalari da eklemek gerekir. Bu çerçevede bakildiginda Türkiye'deki
dinî ihtilaflarin ve hareketlerin ne kadarinin kurgusal ne kadarinin
spontane oldugu tartismaya açiktir. Fakat yine de büyük güçlerce
tasarlanan kurgusal boyutun düsük veya en azindan diger kurgulamalara
göre farkli oldugunu söyleyebiliriz; Türkiye'de çogunluk itibariyle
dindar kesim, baska gruplarin yaptigi gibi, suflörün söyledigini tekrar
eden oyuncular konumuna düsmemistir, ayaginin en azindan bir tanesini bu
topraklarda birakmistir. Yoksa örnek vermek gerekirse özel alanda
tamamen serbest q,w,x harflerinin resmî yazilarda taninmasi için
"insanî" çaba gösteren Avrupa Birligi'nin neden özel alanlarda bile
karsilasilan dinî hak ihlallerine sessiz kaldigini izah etmek
gerekecektir; saniyoruz ki bunun bir sebebi Bati'nin Islam korkusu ve
uzun vadede Islam'i güçlendirecek hiçbir hareketi kendi çikari olsa dahi
desteklememesi ise, diger sebebi de çogunluk itibariyle dindar kesimin
oyuna gelmeyen yapisi ve kendi problemini ülkesi aleyhine disari eliyle
çözme aliskanliginin olmamasidir. Fakat bu durumu çözüm için pekala
avantaj olarak da niteleyebiliriz; din ve dinî istekler sonuçta bu
ülkenin kendi iç problemidir ve eger problem çözülecek yahut devam
edecekse buna, yine, en nihayetinde bu ülkenin insanlari karar
verecektir, yoksa niyetleri belirsiz ve her an kendi çikarlari
dogrultusunda degisebilecek baskalari degil.
Sonuçta, dünya ekseninde bakildiginda Türkiye'de dinin gelecekte de
tartismalarin odaginda yer almasi beklenmelidir. Eger dünyada Islam
yükselmeye baslarsa bunun süphesiz Türkiye'ye yansiyan yönleri
olacaktir, belki de Türkiye bu süreçte aktif rol alabilecektir. Öte
yandan memnunlar grubu kadar rahatsizlar grubu da olacak ve güç
mücadeleleri belki daha yogun hissedilecektir. Yahut tersi bir
ihtimalle, dünyayla paralel veya zit bir sekilde dünyevilesme süreci
ülkemizde daha da hizlanacak, din etkisini kaybedecektir. Yine de gerek
dünyanin gidisatina gerekse ülkemizin tarihsel perspektifine
baktigimizda, bu ikinci ihtimal daha düsük görünüyor; gözüken, din
hakkinda daha pek çok söz tüketilecegidir.
SONUÇ
Insanin anlam arayisi, “olsa da olur olmasa da”
türünden lüzumsuz bir çaba degildir, kisinin kendine, diger varliklara,
dünyaya bakisini belirler. Bu arayisa pek çok cevap verilebilir,
herhalde dinler, bu cevaplar içerisinde en uzun ömürlüsü ve en çok kabul
görenidir. Öte yandan dinin, insan gibi toplum bazinda da belli bir
ihtiyaci karsiladigi görülmektedir; bu, sosyal hayatin sürebilmesi için
gerekli ahlakî kurallarin kisilerde yerlestirilmesi geregidir.
Türkiye’de bu dinî çerçeve, daha çok Müslümanlik etrafinda
sekillenmistir.
Ülkemizde dinin gündemde yer bulus sekli, ne anlam arayisi ne de ahlakî
altyapi ekseninde olmaktadir. Çogu zaman dinin bu islevleri gözden
kaçirilmakta ve hatta reddedilmektedir. Sonuçta ise insanlarin birbirini
anlayacagi ortak zemin kaymakta ve din, beraberlik kadar ayrilik
rüzgarlarini da tasir hale gelmektedir. Irrasyonel ve ötekini dislayici
anlayislar, çatismanin temel sebebi durumundadirlar. Dolayisiyla çözümün
yolu da ancak zihniyet degisikliginden geçmektedir, ki bunun da çok zor
oldugunu belirtmeliyiz.
Türkiye Cumhuriyeti, selefi Osmanli gibi dini kendi sisteminde sabit ve
net bir yere henüz oturtamadi. Dikilen kaliplar bazen bol, bazen dar
geliyor. Karar noktasinin ne zaman gelecegi ise can sikici bir soru
olarak zihinleri mesgul etmeye devam ediyor.
KAYNAKLAR
ALKAN, Ahmet Turan (1996), Ates Tecrübeleri. 2.b.
Istanbul: Ötüken Nesriyat A.S.
ÇARKOGLU, Ali ve B.Toprak (2000), Türkiye’de Din, Toplum ve Siyaset.
Istanbul: TESEV Yayinlari.
GIDDENS, Anthony (2000), Sosyoloji. Haz.: Hüseyin Özel–Cemal Güzel,
Ankara: Ayraç Yayinevi, s. 462-497.
GÖKÇE, Birsen (1996), Türkiye’nin Toplumsal Yapisi ve Toplumsal
Kurumlar. Ankara: Savas Yayinevi, s. 193-241
GÜNGÖR, Erol (1997), Türk Kültürü ve
Milliyetçilik. 13.b. Istanbul: Ötüken Nesriyat A.S. s. 149-171.
______ (1987), Dünden Bugünden:
Tarih-Kültür-Milliyetçilik. 4.b.Istanbul: Ötüken Nesriyat A.S. s. 81-92
MERT, Nuray (1998), Islam ve Demokrasi: Bir Kurt
Masali. Istanbul: Iz Yayincilik.
TÜRKDOGAN, Orhan (2002), Osmanli’dan Günümüze Türk Toplum Yapisi.
Istanbul: Çamlica Yayinlari, s.643-705. |