|
|
|
Güncel ve Tarafsız Haber |
|
|
|
|
Hasan Kaya Derviş Sakallarım uzamış, ak pak. Saçlarım da öyle. Elimde âsa, sırtımda kalın bir aba, köy köy dolaştım. Kapılarını çalıp sofralarına oturdum. Korkak, ürkmüş toprak kokan ellerin bereketi, sofralarındaki ekmek. Keçi sütü, yoğurt, soğuk dağ suları, yağı alınmış dinsiz çökelek, biraz tereyağı hepsi, hepsi bu. Korku, dağlara sinmiş bir çakal. Açlık, avurtları göçertmiş bir yel. Çocukların kocaman gözleri, küçücük elleri ve yalın ayakları umarsız bir koşmaca köy meydanında. Makaslanmış saçlarını okşadım çocukların. Birer, birer hepsinin saçlarını okşadım. Birini arıyordum. Kendimi arıyordum içlerinde. Bu dağ köyünde bir başına yalnız bıraktığım çocukluğumu arıyordum. İşte orada güneşten iyice yanmış, kararmış rüzgarla yarışırcasına koşuyor. “Masalcı geldi, Derviş geldi, koşun!” Takılıp diğer çocuklarla birlikte Dervişin ardına, kapı kapı dolaştılar. Derviş önde çocuklar ardında gelip söğüdün altına oturdular. Derviş çocukların saçlarını okşadı. Onları sevdi, birini diğerlerinden ayırmadan. Gözlerinin içinde bir şeyler aradı. Akar sular kadar berrak, hilesiz gözlerinde onların kendisiydi aradığı. Heybesinde her zaman ekmek ve geçtiği yollardan toplanmış yaban armudu olurdu. Neyi var neyi yok üleşirdi. En çok da yüreğini... İp bağlardı genç kızlara. İp bağlardı dememe bakmayın, kırmızı beyaz iplerle saç örgüsü yapardı, açılmasın diye de sonuna düğmek atardı. Genç kızların dileği yerini bulsun, evin bereketi olsun, seven iki gönül bir, canlar sağ, yollar açık, kimsecikler özlemlere düşmesin, gidenler dönüp evin yolunu bulsun diye. Bize; çocuklara masallar anlatırdı. Bir varmış bir yokmuş demeden develeri tellal, pireleri berber etmeden uzak dağ köylerinin jandarma süngüleriyle yalnızlığa itilmişliğini ve kurt ulumalarına terk edilmişliğini anlatırdı. Sevdalanmış çaresiz aşkların yeli uğramış yürekleri ile genç oğlanlar. Sırrını aşikâr eden genç kızların mendilleri kanaviçeleri. Kerpiç evlerin dar odalarında tahta sedirleri süsleyen içi saman doldurulmuş yastıklar, genç gelinlerin çeyizliği süslerdi masallarını. Yaban armudu dalında bahar, yollar tenha ve aşılmayı bekler. Yollara çıkılmasın bir kez gelmez ardı arkası. Yalnızlıklara çıkar her yol. Özlemlere ev sahibi yüreklerle yollarda olmak zordur. “Sen” dedi saçlarımı okşarken, “Bu köy sana dar gelir, bu dağ seni tutamaz, engel olamaz. Seni uzun, uzak yollar bekliyor.” Yüreğimi bir telâş bastı. Köyümü nasıl özleyecektim... Anamı, çocukluğumu... Bir şey diyemedim. Susamıştım o an, yutkundum. Kalkıp oradan gitmek istedim. Hemen yollara düşüp gidecekmişim gibi geldi bana, vaz geçtim ve bir daha yerimden kımıldamadan öylece kalakaldım. “Gün döner gece olur. Gün yırtıp her seferinde karanlığın bir yerini, ışık olur. Zaman akar devran döner. Gün güne eklenir ay, ay aya eklenir yıl olur. Çok düğün olur davullar vurulur. Hepiniz büyür er kişi olursunuz.” Başlamıştı masal. Ak sakalını sıvazladıkça bir ışık çakıp gözlerinde ışırdı. Birileri, (çokları) dünden getirip masalı orada bırakmışlardı. O, onların bıraktığı yerden başlayıp anlatıyordu. “Her adım bir sonrakini çağırır. Her yürüyen menzile biraz daha yaklaşır. Bugün dünden yarın bu günden güzel olur. İnsanoğlu aç bir kurda benzer. Gündüz gözü ile kümes talan eden tilkiye benzer. Bazen saf bir koyun gibi bıçaklara yürür. İnsanın en makbulü ise karınca gibi çalışanı. Bir olup birlik olanı. Aşını ekmeğini aslanın ağzından alanıdır.” Etrafında oluşan çember gittikçe büyüyordu. Çember büyüdükçe daha çok sokuluyorduk birbirimize. En içte çocuklar bağdaş kurmuş oturmuşlardı Onların hemen arkasında yetişkin erkekler diz çökmüşlerdi, en dışta da kadınlar ayakta duruyorlardı. Kimsede ses yoktu. Hepimiz; çocuklar, genç kızlar erkekler, yetişkin erkek ve kadınlar pür dikkat onu dinliyorduk. “Yüreğin en makbulü” dedi. Sıra yüreğe gelmişti. “Sevmesini ve bağışlamasını bilendir. Sevmeyen yürekler, pas tutmuş demir gibidir. Bir işe yaramaz. Yollara düşenler, dağları aşanlardır. Gün olur, kan kardeşliği yerini ter kardeşliğine bırakır. Gün olur, onların teri ve avuçlarının içindeki güller konuşur. Dağları saran, köy yollarını tutan bu miskinliğimiz, demir gibi erir, şekil alır gürz olur. Her bir sümüklü oğlan, her bir naçar kız, Ferhat olur, Şirin olur. Zaman akar, gün döner. Tersine akar hiçbir dere, hiçbir ırmak gördünüz mü? Mevsim döner, yaz olur. Uğruna ölecek aşklar olur. Elmadaki diş izinden bu yana gülmedi insanlığın yüzü. Gülecek. Nar olup açacak. Gün olur yalanı, yılanı bir gülmece olur. O zaman gülecek insan.” Bakışlarıyla göğsümüzden içeri girip yüreklerimizi tutuyordu sanki. Gözlerimizden okuyordu alnımızdaki yazgıyı. Her elini sakalına götürdükçe, ışıklanıp aydınlanıyordu gözleri ve bizi sarıp sarmalıyordu. Sonra durdu. Birden uzaklarda duran Gül Kayası’nı gösterdi. “Gül Kayası’nı bilirsiniz hepiniz. Önünden geçtiniz. Güllerinin kokusuyla sarhoş oldunuz. O gül kokusu ki sevdanın, aşkın kokusudur. Sarar her seferde sarmalar sizi. Gül ile kayanın aşkı olur mu demeyin. Olur. Her aşkın, yürekleri talan eden her sevdanın bir öyküsü, bir masalı gibi onların da bir masalı vardır. Yıllardır anlatılır. Yıllardır dillerden düşmez bu sevda. Gül Kayası, Gül Kayası olmazdan önce kocaman heybetli bir kayaydı. Eskiden, çok eskiden bir adı da yoktu. Yalnız ve bir başına tüm heybetiyle gözünü diker ovaya bakardı. Kaya yaşama arkasını dönmüş öyle sert ve mağrur bakarmış. Nasıl oldu. Ne zaman oldu kimse bilmiyor. Bir gün üzerinde güler açmış. Bin bir renk, ebem kuşağı. Nereden geldiyse gül tohumları, gelip kayanın çatlaklarında filizlenmiş ve sarmış kayayı dört bir yanından. Önceleri çok üzmüş kayayı. Çok canını acıtmış, kendine yer yaparken. Her sevmenin, her aşkın bir bedeli vardır, bunu öğrenmiş. Kaya da acıyla belki de sevgiyle güle sarılmış kucaklamış. Kaya bu gülün canını acıtmadan duramazdı. Acıtmış da. Gül köklerini çatlaklarına saldıkça o sıkmış. Ama sevgileri acıları alt etmiş ve birbirlerinden vazgeçmemişler. Birlikte olmuşlar. Ele güne karşı ele elle durmuşlar. İşte o günden bu yana kimse ama hiç kimse Kayanın yüzünde o sert bakışları görmemiş. Güller sanki gelen geçene bir aşk şarkısı, sevdanın türküsünü söyler gibi kokusunu saçar olmuş. Dört bir yana, sevincini yaymış. Sevincini koşturmuş ovalarda. İşte o günden sonra, kaya güler olmuş. Çehresini güllerle süsler olduğu, gülü kucakladığı o gün, kayanın sade yüzü gülmekle kalmamış bir de adı olmuş. İnsanlar ona Gül Kayası demişler. Sevenlere misal olmuş.” “Sevmek zor iş. Sevmek emek ister” deyip bitirdi sözlerini. Ardından, “Akşam olmakta, yollar bizi bekler, yollara düşme vakti” deyip kalkmaya hazırlandı. Yaşlı ellerini toprağa basıp doğruldu. Heybesini omuzladı. Yollara düştü. İnce köy yollarında bir toz kalktı, bir toz duruldu. Derviş geldiği gibi gitti. Ardında sözleri, rüyalarımıza konuk olan masalları kaldı. Aleviyol, 25.12.2003 Yorum |
| Ana Sayfaya |
|Gündem | Yorumlar | Yazarlar | Politika | Dünyadan |
| Derneklerden | Belgeler | Kültür & Sanat | Alevilik| Arama |