|
Murat Aksoy
Demokratlığın kaçınılmaz yazgısı
İki değerli
hocamız benim bu sayfada 8.9.2004 tarihinde “Aleviler ve Siyaset” başlıklı
değerlendirmeme “Yeni
liberal klişeler ve Aleviler” başlığıyla
sert bir cevap verdiler. Bu yazı ile
amacım polemikten ziyade kavramsal bir ayıklama yapmak.
Cevaplarında
üç önemli nokta var;
1. “hassas
bir konuda mesnetsiz ve kaba genellemelerde” bulunmam,
2. “Türkiye
tarihiyle ve siyasetiyle ilgili temel olgusal gerçekliklerden bihaber” olmam ve
3. “son derece saldırgan ve özensiz
bir dil kullanıyor” olmam.
İlk olarak bu üç konuda kısa bir
değerlendirme yapalım.
Birinci konu ile ilgili olan sadece
İkinci konu ki; o da şu: Aleviler Cumhuriyetin kuruluşu ile geçmişten farklı
olarak devlet katında daha itibarlı konuma gelmiş ve bunun sonucu olarak yeni
kurulan Cumhuriyetin ideolojik olarak önemli bir taşıyıcısı ve destekçisi
olmuşlardır. Ki yazımda bu desteğin iki taraf içinde pragmatik olduğunu ifade
etmiş ve sonuç olarak Cumhuriyet tarihinin hiçbir döneminde Alevilerin kültürel
bir kimlik olarak devlet katında kabul edilmediğini belirtmiştim. Sanırım gözden
kaçtı. Son eleştirilerini ise tam tersine saldırgan ve özensizlik yerine daha
eleştirel olma çabası olarak yorumlanmasını tercih ederdim.
Kültürel Kimlik, Siyasal Kimlik
Ayırımı
Şimdi gelelim yazının girişinde
belirttiğim kavramsallaştırmalara. Önce kimlik konusunda bir ayıklama yapalım.
İnsanın kendini kültürel kimlik olarak ifadesi başkalarının onayına ihtiyaç
duymaz. Yani insanın kendini “Alevi” ya da “Hıristiyan” olarak tanımlaması
dışardan insanların onayına ihtiyaç duymaz. Ancak iş siyasi kimliğe geldiğinde
burada insanın kendini tanımladığı kimlikten daha önemlisi, onun dışardan nasıl
algılandığı ile ilgili bir durum söz konudur. Yani bir insanın kendine “solcu”
demesi onu solcu yapmaz. Önemli olan o insanın dışındakiler tarafından nasıl
algılandığıdır.
Bu ayıklamada amacım, geçen yazımda
açıklamaya çalıştığım ama gelen cevaptan anlaşıldığı üzere fazla anlaşılmadığı
konuyu açıklamak içindir. Ben yazımda esas olarak kültürel kimlik olan
Aleviliğin, siyasi kimlik olarak nasıl kamusallaşacağı ve nasıl bir yol üzerinde
hareket etmesi gerektiği üzerinde durmuş ve esas hareket noktasının
demokratlaşması olduğunu ifade etmiştim.
Oysa cevap yazısında sayın
hocalarımız yazıda geçen hangi kelime ya da cümlelerden anladıklarının ifade
etmeden beni “yeni liberal klişeler” kullanmak ve “islamcı”larla birlikte
olmakla itham ettiler.
Ben kendimi kültürel kimlik olarak
Alevi ve siyasal kimlik olara da demokrat olarak tanımlıyorum. Burada açmam
gereken nokta galiba demokratlığım. Bunu aslında kaderin bir cilvesi olarak da
yorumlamak mümkün. Çünkü Türkiye’de kendini demokrat olarak tanımlayanların
kaçınılmaz kaderi “liberal” ya da “İslamcı” olarak algılanmaları.
Oysa demokratlık esasta zihni bir
pozisyon. Bu anlamda demokratlık, bireyi dış gerçeklik karşısında mütevazı bir
konuma iten ve onu kendi dışındaki farklı algı ve düşünceler mahkum eden bir
dünya tasavvuru. O yüzden temel referansı “bilmiyorum ve sormam gerektir”. Bu
açıdan ne kendimi liberal ne de İslamcı olarak tanımlıyorum. Bu açıdan bana
cevaben yazılan yazının başlığındaki “yeni liberal klişeler”’deki “yeni” bir
anlamda liberalden farklı ancak tanımlanmadığı için demokratlığa da işaret
ediyor olabilir.
Demokratlıktan farklı olarak
liberallik yani relativist zihniyet bireyi temel alan ve bu anlamda her bireyin
dış dünya algısını kendisi için anlamlı kılan ve onu kendi dışındakilere mahkum
etmeyen bir bakışa dayanır. Bu anlamada bireysel farklılıkları özel alanda
anlamlı ancak kamusal alanda homojen varsayan ve var olan düzeni meşrulaştıran
zihinsel bir pozisyondur. Bu yüzden kendimi liberal olarak tanımlamam mümkün
değildir. Aynı şekilde İslamcılara olan mesafem de liberaller kadardır. Çünkü
onlar içinde toplumda her şeyin ilahi bir yeri (tanrıdan cansıza doğru inen)
olduğu kabulü, onlar için bozulmaması gereken bir nizam-ı alem ülküsüne dayanan
ataerkil bir zihni pozisyonu ifade eder.
Bu yüzden kendimi demokrat olarak
tanımlarken, kendime söylediğim ilk şey; “bilmiyorum” ve ortak bir yaşam ve
gelecek ancak farklı olanlarla bir araya geldiğimde kurabilirim. Bu yüzden
demokrat bir bakış açısından Aleviler için ifade ettiklerim sadece kendine dönme
kendine eleştirel bir gözle bakma çabası ve istediğidir.
Türkiye’de devlet ne yazık ki, sadece
12 Eylül ile değil, 1923 ile birlikte “Laik ve Türk” siyasal bir kimlik üretmiş
ve bu siyasal kimliği kendi meşruiyeti için bir yaşam tarzı olarak sürekli
kontrol etmiştir. Otoriter zihniyete dayanan bu bakış doğru sadece iktişdar
olanaın tekelinde tutan ve toplumu homojen ve değişmeyecek kabul eden bir
anlayıştır.
Birkaç söz de Diyanet İşleri
Başkanlığı (DİB) ile ilgili söyleyelim. DİB, kuruluşundan bu yana toplumsal
olarak çoğunluk olan Sünni/hanefi kimliği kontrol etmek üzere kullanmıştır. Buna
bu kesim de teşne olmuştur. Bu da tarihsel bir sürekliliktir. Çünkü Osmanlı’da
da millete sistemimin en üstünde Sünni/hanefi yorum bulunmakta idi. Onlar için
genel duygu hali şudur; devlet edebi ve zorunludur. O yüzdendir ki; bütün
Ortadoğu ve İslam dünyasında Fundamendatalistler kurumsal olarak devlet ile
karşı karşıya gelmişken, böyle bir deneyim ne yazık ki Türkiye’de
gerçekleşmemiştir.
Evet şüphesiz Aleviler de heterojen
bir yapı ifade ediyorlar. Ancak konumuz bu heterojenlik içinde ne kadarının
kendisini kamusal alanda ifade ettiği yani kendini siyasallaştırdığıdır. Bu
açıdan Alevilerin heterojen yapısı kültürel olarak anlamlı olabilir ancak
siyaseten onu anlamlı kılan bir çoğulluktan bahsetmek mümkün değildir. Çünkü
siyaseten görünen ve Birgün yazı dizinde ifade edilen üç temel görüş vardır.
Bunlardan birincisi kendini İslami sağ ile konumlandırmış ve Alevileri bir tür
Sünnileştime çabasında olan ve başını Fermani Altun’un çektiği grup. İkincisi
kendini devlet ile özdeşleştiren ve başını İzzettin Doğan’ın çektiği grup ve
nihayet üçüncü ve son olarak kendini kamusal alanda yetirince
siyasallaştıramayan bir çoğulluk söz konusundur ve tartışmamız açısından konu bu
son grubun siyasal aktör olarak kendini ifade etmesinin nasıl mümkün olduğunun
tartışılmasıdır.
Bu üçüncü grup içindekiler için
siyasallaşmanın ilk yolu kendilerine eleştirel gözle bakmaları ve farklı olanla
birlikte ortak bir gelecek kurmaya ne kadar hazır olduklarının cevabının
verilmesidir. Bu açıdan açıklığa kavuşturmak istediğim “göbek bağı”
kavramsallaştırması şudur; Aleviler Cumhuriyet ile gelen ve Laik ve Türk yaşam
tarzının dayattığı yaşam tarzını benimsemiştir. Bu ne yazık ki itirazsız bir
benimsemedir. Bu kültürel kimliğin ve vatandaşlık tanımının yeniden üretilmesi
zorunludur. Bu da ancak “laiklik” üzerine kurulan devlet hegemonyasının
kırılması ile mümkün olacaktır. Bu yüzden laiklik ile ilgili tartışmalarda
Aleviler devleti sorgusuz koruyan değil, devlet tarafından karşıtlık olarak
tanımlananları anlama yönünde çaba sarf etmesidir. Böylece Aleviler Türkiye’nin
demokratikleşmesi ve sivilleşmesine de katkıda bulunmuş olacaklardır.
|