Alevilerin Günlük Haber PortalıAleviyol sitesinin  hiçbir forum ve konuk defteriyle ilgisi yoktur ve site adına da  kimse forumlara ve konuk defterlerine  yazı yazmak hakkına sahip değildir. İnternette www.aleviyol.com ibaresi ile Aleviyol sitesi dışında rastlanılan  yazılarla ilişkimiz yoktur.

Ali Yıldırım 

Cumhuriyet Döneminde Alevilik 

Osmanlı devletinin Alevilere yönelik politikası iki sözcükle özetlenebilir: Katliam ve imha... Osmanlı Alevileri kendi varlığı için bir tehdit bir tehlike olarak görüyor ve Alevilerin kılıçtan geçirilmesini şeriat alimlerinden aldığı fetvalar doğrultusunda "mübah" görüyordu. Osmanlı tarihinde sayısız Alevi katliamı ve sayısız Alevi başkaldırısı yaşandı. Osmanlı ile Aleviler tarihinin  hiçbir anında barışık olmadılar. Kavgaları ezen/ezilen, mazlum/zalim mücadalesi olarak hep sürdü. Ne var ki Osmanlı Aleviyi yok saymıyordu! Onun varlığını görmezlikten gelmiyordu! Osmanlı Aleviyi katledilmesi gereken bir unsur olarak tanıyordu!       

Osmanlı devletin tarihinin derinliklerine gömülmeye yüz tuttuğu, Anadoluda yeni bir iktidarın filizlenmeye başladığı 20. yüzyılın ilk çereğinde Alevilerin durumu ve Alevilerin bu oluşuma yaklaşımı nasıldı? Yanıtını aradığımız ilk soru budur.     

MUNZARA-İ UMUMİYE    

1920'lerle gelirken Osmanlı Hanedanından geriye kalan Anadolu'nun nüfusu 10 milyon dolayındadır. Bu nüfus içinde Alevilerin sayısı ise yaklaşık 2 milyon kadardır. (Cemal Bardakçı, Agy. Sf: 11)       Anadolu’da büyük bir alt üst oluş yaşanmaktadır.

Anadolu’daki yeni oluşumun temsilcisi olan Mustafa Kemal 23 Aralık 1919 günü Hacı Bektaş'ı dergahının bulunduğu Hacı Bekaş Kasabasını ziyaret eder. Mücadelesine Anadolu’da yerleşik farklı toplumsal katmanların desteğini kazanmayı amaçlamaktadır. Ziyaret esnasında dergahta üç başlı bir manzara görülüyordu:    

Çelebileri temsilen Cemalettin Çelebi postta oturuyordu. Babagan kolun temsilcisi ise Salih Niyazi Dedebaba idi. Bir de 1826'da Bektaşi dergahınlarının kapatılarak bu dergahların sünnileştirme işi için görevlendiren Nakşibendi Şeyhi Hacı Abdullah dergahını resmi şeyhi olduğunu ileri sürüyordu. (Cemal Bardakçı, Kızılbaşlık Nedir, İst 1945, Sf: 16)  

Mustafa Kemal ile ayrı ayrı görüşen Salih Niyazi ve Cemallettin Çelebi milli mücadele hareketine destek sözü verirler. Bu görüşmede Cemalettin Çelebi'nin mi yoksa Salih Niyazi'nin mi sözü daha çok geçmiştir? Mustafa Kemal üzerinde hangisi daha etkili olmuştur, tartışma konusudur. Dedebaba kolu süreğinden Bedri Noyan'a bakılırsa görüşmede baş aktör Salin Niyazi Babadabadır. (Bedri Noyan, Bektaşilik Alevilik Nedir, Ank. 1987. Sf: 84) Cemalettin Ulusoy ise doğal olarak kendi dedesinin bu görüşmenin baş kişisi olduğu görüşündedir. (Cemalettin Ulusoy, Hünkar Hacı Bektaş Veli ve Alevi Bektaşi Yolu, Ankara, 1986) Bu tartıyma bir yana tartışılmayan bir gerçek vardır: Hacı Bektaş Dergahından Mustafa Kemal hareketine önemli miktarda erzat ve yine önemli miktarda para yardımında bulunulur.        

Cemalettin Çelebi Mustafa Kemal'in önerisi üzerine 23 Nisan 1920 günü açılan BMM'ye Kırşehir Milletvekili olarak girer ve Mevlevi Şeyhi Abdülhalim'den sonra 25 Nisan günü BMM'si ikinci Başkanvekilliğine seçilir. Yaklaşık 4 ay bu görevde kalır ve 17 Ağustos 1920'de görevi bırakır. (TBMM Albüm, 1. Dönem, Ank. 1945)

Cemalettin Çelebi ile birlikte BMM'de başka Alevi Millekvekilleri de yer alır.Bunlar Alevilerin temsilcileri mi yoksa yörelerinde etkili olan şahıslar mıdır? Kuşkusuz bunların seçiminde yerellerinin güçlü Alevi şahsiyetleri olmaları rol oynamış olmalıdır. Sözgelimi Dersim yöresinin hemen hemen her aşeritinden bir temsilcinin BMM'de yer alması bir rastlantı değil, tam tersine bilinçli bir tercihin ürünü olmalıdır. BMM'ye ayrıca Dersim Ferhatuşağı Aşiretinden Mustafa Ağa, Sarı Saltuk Ocağından Mustafa Zeki (Saltuk) Bey, Erzincan yöresinden Abbasuşağı Aşireti Girlevik Hüseyin Bey (Aksu), Denizli'den Bektaşi Babası Hüseyin Mazlum Baba, Kars'tan Garip Musa Ocağından Pizede Fahrettin Bey milletvekili olarak girerler. 

Yerellerden gelen Alevi kökenli milletvekillerine bakarak BMM'nin Alevi kimliğini tanıdığını sanmak bir yanılgı olur. Yeni devletin şekillenmeye başlamasıyla birlikte Alevilerin resmi düzlemde Osmanlıdan farklı olarak yok sayılmaları gündeme gelecektir.            Osmanlı ile Cumhuriyeti Alevi kimliği konusunda iki nokta ayırt eder:   

Birincisi Osmanlı Alevileri katledilmeleri gerekli ve zorunlu bir topluluk olarak görürken, Cumhuriyetin böyle bir yaklaşımı (Koçgiri ve Dersim trajedileri ayrıca değineceğiz) sözkonusu değildir. Alevilerin üzerinden demokrasinin kılıcı çekilmiştir.           

İkincisi ise Osmanlı Aleviyi anarken (katletmek için de olsa) yeni rejim Aleviyi tanımaz, yok sayar.  

Bu iki yaklaşımın Aleviler açısından son derece önemli sonuçları olacaktır.                     

 

Rejim Şekilleniyor     

Cumhuriyetin ilanından sonra Aleviler açısından rejimin şekillenişi konusunda bazı göstergeler ortaya çıkar.

3 Mart 1924 tarihine Şeriat Vekaleti kaldırılır ve yerine Diyanet İşleri Reisliği kurulur. Rejimin dinsel unsuru ve muhalefeti denetim altına almak amacıyla oluşturduğu bu yeni kurumun işlevi "İslam dinine  ait inanç ve ibadete ilişkin faaliyetler" olarak tanımlanmıştır. DİB'in kuruluşu sırasında inanç ve ibadetin İslamın hangi esası üzerine yürüyeceği tartışılırken bu esasın Hanifilik olduğu açıkça ifade edilmiştir. Şeriat Vekaleti kaldırılmış olmakla birlikte kurulan "reislik" alevileri hesaba dahi katmamıştır.

 

Camisiz Köy Olmaz 

18 Mart 1924 tarihine çıkarılan köy kanununda köy "...ve camisi olan yer" şeklinde tanımlanıyor. Cami köyün orta malı olarak belirtiliyor. Köylünün zorunlu olarak yapacağı işler arasında cami yapımı da sayılıyor. İhtiyar heyetine cami için yer kamulaştırma yetkisi tanınıyor. Alevi köylüsü ise yüzlerce yıldır cami nedir bilmiyor, tanımıyor. Camiyi hayatında ne gerekli ne zorunlu sayıyor. Alevi köyleri camisiz olduklarından köy olarak görülmüyor.     

 

Hacı Bektaş Dergahı kapatılıyor        

Yeni rejimin yanında ona bütün varlığı ile destek veren Hacı Bektaş Dergahı 2 Kasım 1925 tarihli Tekke ve Zaviyelerin kapatılmasına ilişkin yasa ile kapatılır. Dergahın tarihsel değer taşıyan eşyaları Etnoğrafya Müzesine gönderilir. Diğer eşyalar ise Ankara İtfaiye Meydanında haraç mezat satılır. Dergahha yer alan kitaplar ise Milli Kütüphaneye verilir. Rejim dinsel muhalefeti tasfiyeye yönelirken ve onların odaklarını dağıtmayı amaçlarken bundan Bektaşi dergahlarının da payını alması hayli düşündürücüdür.          

Aleviler dergahların kapatılmasından memnun olmasalar da olumsuz her hengi bir tepki de göstermezler. Durumu kabullenme yolunu seçerler. Bazı Bektaşiler kapatma işleminin yerinde olduğuna dair yorum dahi yapar: Sözgelimi Yeni Gün Gazetesinde Ziya Bey "Cumhuriyet düzeni Bektaşiliktir. Bektaşiliğe artık ihtiyaç kalmamıştır" diye yazar.( İlhan Başgöz, Pir Sultan Abdal kitabı içinde, Ank.1998 sf.25) Sağcı bir yazar ise bu durumu şöyle yorumlar:"Bektaşiler tekkelerinin kapatılmış olmalarından dolayı kısmi bir kırgınlığa düşer gibi olmuşlarsa da Atatürk'ün inkilapları, halifeliğin kaldırılması, onlar için idari, siyasi ve resmi çevrelerin baskılarının bütünüyle kalkması demek olduğundan, son derece rahatlatıcı ve güven verici bir durumun doğması anlamına geliyordu."(Ethem Ruhi Fığlalı, Alevilik Bektaşilik, sf.210)

Alevilerin dergahlarının kapatılmış olmasını kendi varlıklarına yönelik bir hareket olarak görmemeleri dergahların kapatılmasına tepki göstermemelerini anlamamıza olanak veren tek gerçektir. Çünkü Bektaşi Dergahlarının Anadolu Alevi köylüsü üzerinde bütünsel bir otoritesinden ve hakimiyetinden söz etmek mümkün değildir. Alevi yaşantısı gizli ve kendi kuralları üzerinde yürür. Onların nazarında dergahların kapatılmış olması gizli yaşam tarzlarını zaafa uğratacak bir sonuç doğurmayacaktır. Osmanlı yasağının nasıl bir etkisi yoksa dergahların yasaklanması da benzer bir anlama gelir. Zaten sanıldığının aksine dergahların etkisi ancak kendi yerelliği ile sınırlıdır. O nedenledir ki Bektaşi dergahlarının kapatılması Bektaşi kaynaklarını kurutmuş, onun yerini yaşamın içerisinde onca doğallığıyla ortaya çıkan ve yaşanan Alevilik almıştır. Alevi ocakları nasıl olağan, sıradan bir köylü evi ise yine öyledir. Aleviliğin 1925'te de Osmanlı’da olduğu gibi sistemle bir işişkisi yoktur. İlişkisi olmaması yasağı da kendiliğinden anlamsız kılmaktadır.

Ancak burada önemli olan yeni rejimin kendi destekleyicisi olan Bektaşiliğe hayat hakkı tanımamasıdır. 

Bektaşilik dışındaki tarikatlar ise tekkelerin kapatılması üzerine Diyanet İşleri Reisliği altında toplanıp sistem içine girerek varlıklarını öylece devam ettirmişlerdir. Bektaşiliğin payına düşen ise tasfiyedir.   

 

Aleviler’in Ser-Çeşmesi Bir Müze  

Burada büyük bir parantez açarak tüm Anadolu Alevilerince serçeşme olarak görülen Hünkar Hacı Bektaş Veli'nin mezarının uzun süre kapalı kaldığını ve ancak 1958 yılında Vakıflar Genel Müdürlüğünce resterasyon ve onarımına başlandığını belirtmek gerekir.           

Dergah ancak 16 Ağustos 1964'te Milli Eğitim ve Kültür Bakanlığına bağlı bir müze olarak açılabilmiştir.   

Aleviler için kutsal bir mekan olan, Alevilerin bir nevi kabe olarak gördükleri Hacı Bektaş Veli'nin mezarı bugün için bir müze statüsündedir. Alevi Bektaşi insanlar kendi Pirlerini ancak müzeye giriş parası ödeyerek, bir bilet alarak ziyaret edebilmektedirler. Mezar müze statüsünde bir devlet dairesi olduğundan ancak resmi çalışma saatlerinde açıktır. Haftasonu ve bayram günlerinde kapılıdır. Pir'i ziyaret için binlerce kişi birikmiş olsa dahi mesai saatinin bitiminden sonra kapıların kapatıldığı bir müze vardır karşımızda. Kuşkusuz bu durumun hiç bir şekilde kabul edilebilir bir yanı yoktur. Hacı Bektaş Dergahının bir an önce Alevi toplumuna devredilmesi zorunludur.      

İki Büyük Trajedi

Koçkiri ve Dersim kıyımları Aleviler açısından yeni rejimde yaşanan ve adeta unutulmak istenilen iki büyük trajedidir.        

Koçgiri kıyımı daha yeni rejim temellerini henüz atarken Mart/Nisan 1921 gerçekleşir.            Dersim'in yazgısı ise Mart/Kasım 1937 tarihine yeniden yazılır.            Koçgiri ve Dersim'deki insanların Alevi oldukları için mi katledildikleri tartışılan ve yanıtı henüz bulunmayan bir sorudur. Fakat çok açık ve tartışmasız bir gerçek vardır ki bu da o insanların Alevi olduklarıdır. Hangi nedenle, hengi gerekçeyle olursa olsun binlerce insanın kanı akmıştır ve bu insanlar Alevilerdir. Bu gerçeğin üzerini hiç bir şey kapatamaz.     

 

Bektaşiliğe Devlet İlgisi            

Yeni rejim Aleviliği bir kimlik olarak tanımazken İttihat ve Terakki'den gelen bir çizginin devamı olarak Bektaşiliğe yönelik bir ilgi, Bektaşi kültürünün araştırılması çalışmaları gündeme gelir. Devlet ideolojisinin Türk unsuru etrafında şekillenmesinde bir öz Türk inancı olarak görülen Bektaşilikten yararlanmak istenilmesidir söz konusu olan. Alevilik Türklük Şamanlık zemininde ortaya konulmaktadır. Güneş Dil Teorisi örneğinde olduğu gibi bir Bektaşi-Türk kültür teorisi üretilmek istenilmektedir.            Dinsel alana hakim olunacak, din denetim altına alınacak ve din, devlet ve toplum yaşamından tasfiye edilerek vicdanlara hapsedilecektir. Bu mücadele sistemli bir şekilde gerçekleştirilmeye çalışılır. Kuşkusuz burada tasfiyesine yönelinen yaşadığımız dünyayı ve hayatı düzenleme iddiasındaki İslamiyet’tir. Zaten Aleviliğin adı yoktur. Zaten Aleviliğin bütünsel anlamda devlet ve toplum hayatına müdahalesi de sözkonusu değildir.            Baha Sait Bey Türk Yurdu dergisinde 1926 yılında yayınladığı bir dizi makale Alevi-Bektaşiliği bir Türk kültürü olarak tanıtır. (Baha Sait Bey, İttihat-Terakki'nin Alevilik Bektaşilik Araştırması, İst. 1994)            Darülfünun İlahiyat Fakültesi öğretim üyelerinden Yusuf Ziya ise 1928-1929 yıllarında yayınladığı makalelerde Tahtacıları ve Alevi inançlarını ele alır. Bektaşi Babalarından Galip Baba  Yarın Gazetesinde Eylül 1930 tarihinde başlayan tefrikasında "Hacı Bektaş Veli ve Bektaşilik" konusunu işler.            1930 yılında Milli Eğitim Vekaleti Sadettin Nüzhet tarafından hazırlanan "Bektaşi Şairleri” adlı antolojiyi devlet matbasında 5 bin adet bastırarak tüm okul kütüphanelerine gönderir.         

Resmi anlayışı şekillendirme yolundaki bu yaklaşım fazla uzun önürlü olamaz.             Bu ilgi 1930'lu yıllarda kaybolur ve ancak özellikle de Dersim dolayısıyla resmi raporlara yansıyan gizli kayıtlar olarak arşivlerde yerini alır.     

Bu gizli raporlar güvenlik amacıyla hazırlanmıştır. Alevilik bir güvenlik sorunu olarak değerlendirilmektedir. Raporlarda Alevilere yönelik bir çok karalama, suçlama, geleneksel olarak yinelenen iftiralar da yer alır. Fakat bu raporlardaki çapıtma ve karalamalar ayıklanırsa gözleme dayalı doğruya yakın bilgilerin elde edilmesi mümkün olur. Sözgelimi Mazgirt, Ovacık ve Kozan'da yaşayan Alevilere ilişkin bir saptama: "Bu insanların ehli sünnetten ve daha doğrusu İslamiyetten ayrı bir mezhebe salik olduklarını gördüm" şeklindedir. (Mehmet Alli Ayni, Milliyetçilik, İst. 1994, Sf: 227)            E. Jandarma Yarbay Nazmi Sevgen de 1930'ların sonunda hazırladığı raporunda Zazaların Aleviliğine değindikten sonra konuyu Aleviliğe bağlayarak şu saptamada bulunur: "Allaha, peygambere inanmalarına rağmen Alevilik Müslümanlık değildir. Onu Şiilik ile karıştırmak da hatalı olur. Alevi Kızılbaşlık Müslümanlıktan başka bir şeydir" (Nazmi Sevgen, Zazalar, Alevilik Araştırmaları, Sayı:1, Sf: 234, 239)    

 

1940'lı yıllarda yine Alevi-Bektaşiliğe ilişkin kitap ve makale şeklindeki yayınlarda bir canlanma göze çarpar. Bu yayınlar bazen resmi çevrelerin direktifleri doğrultusuda bazen de Alevi kökenli yazarların kişisel girişimleri sonucu gerçekleşir.

Bu yayınlardan bazıları şunlardır:            Hasan Reşit Tankut, Aleviliğin Menşei (1938), Naci Kum, Antalya Tahtacılarına Dair Notlar (1944), Vahit Lütfi Salcı, Gizli Türk Dini Musikisi/Nefesler (1940), Gizli Türk Dini Oyunları/Semahlar (1941), Abdülkadir İnan, Gaziantep'te Aleviler (1941) Enver Beşe, Anadolu Bektaşi Köylerinde Muharrem Ayini (1941), Niyazi Ahmet, Bektaşi Hikayeleri (1943), Tevfik Zarakol, Kızılbaşlar Hakkında Müşahade (1943), Cemal Bardakçı, Kızılbaşlık Nedir (1947), Abdurrahman Yılmaz, Tahtacılarda Gelenekler (1948), Osman Bayatlı, Alevilikte Sayılar (1948) 

 

Devletin Dine Yaslanması, DP ve Aleviler    

2. Dünya Savaşının bitimiyle birlikte Türk devletinin geleneksel ideolojisinde bazı temel değişikliklerin ip içları görülmeye başlanır. Özellikle Amerika ile geliştirilen dostluk ilişkileri devletin radikal laiklik uygulamasına son vererek dine siyasal ve toplumsal alanda hayat hakkı kazandırıcı bir sonuç doğurur. Dini yani İslamiyeti toplumsal yaşamın dışına süren anlayışın Alevilir açısından olumsuz bir yönünün olduğunu söylemek doğru olmaz. Dinin yeniden toplumsal alana "buyur" edilmesi, yeniden İslamiyetin bir ayrıcalıklı unsur olarak tanınması Aleviliğin yok sayılmasının da ötesine geçilerek, Aleviliğe yönelik bir asimilasyon sürecinin başlatılması anlamına da gelmektedir. Devlet İslamiyete itibar ettiği an ya Aleviliğin kökünü kazıyacak ya da Aleviliği onun içinde eritip ortadan kaldıracaktır. Bu açık bir saldırı şeklinde değil ince politikalarla işletilen uzun bir zaman diliminde söz konusu olacaktır.             DP'nin özgürlükçü söyleminden bir kısım Aleviler de etkilenirler. Aleviler arasında cılız da olsa DP'ye bir yönelim olur. Milli şef döneminin baskıcı politikaları, Alevilerin kendilerini ifade etme istekleri lie birleşince DP nazarında bir yanılsama yaşanır.            Tek parti yöntemine karşı, demokrasi, söz milletin, özgürlük sloganlarıyla halka giden Demokrat Parti bu tutumu ile Alevilerden de ilgi görmüştür.            1950 yılında yapılan genel seçimlerde Aleviler kısmen de olsa DP'yi desteklemiştir.

DP'de Alevilerin yoğun olarak yaşadığı Sivas, Yozgat, Çorum, Malatya gibi illerde Alevileri milletvekili adayı olarak göstermiştir.    

Alevilerin DP'nin özgürlükçü söylemine aldanmasını olağan görmek gerekir. Tek parti yönetimi altında, üzerinden baskı hiç eksik olmayan Alevilerin ilk özgürlük işaretine koşmaları çok da yadırganacak bir tutum değildir. Çünkü 1950 seçimlerinde CHP karşısında DP özgürlüğün, hürriyetin simgesi olarak görülmüştür. Alevilerin DP'yi destekleme tutumu 1954 genel seçimlerinde de bir ölçüde devam etmiştir.

Fakat DP iktidarının niteliğinin netleşmesi, sağ, sermaye egemenliğini kalıcı kılıp devam ettirmek isteyen bir parti oluşu, geri değerleri savunması Alevilerin bu parti ile iplerinin kopmasına neden olmuştur. 1957 genel seçimlerinde Alevilerin yeniden CHP'ye yöneldiği görülür.           

Demokrat Partiye yönelim nüsranla sonuçlanıyor.   

Alevi ozanlarından Aşık Ali İzzet'in DP'ye yönelim ve hüsranı anlatan çok güzel bir şiiri var: "DP'yi gelinlik kız sandık/Oysa yosma çıktı" diye. Buraya alıyorum!

Demokrat Parti'yi gözel kız sandık

Çirkin çıktı, kahpe çıktı, dul çıktı

Alnım açık yüzüm ağ dedi kandık

Yüzü kara çıktı, başı kel çıktı.

 

Hırsızı vatandan sürek dediler

Köylünün dileğin verek dediler

Son zamanda bir gün görek dediler

Afat çıktı, tufan çıktı, yel çıktı.

 

Bakın hallarıma şu milletlerin

Açın kapısını adaletlerin

Mehdi diye gözlediğimiz zatların

Koltuğundan haç, put çıktı, nal çıktı

 

Bunların mevki kazanmak fikiri

Düşünen kim bizim gibi fakiri

Has kumaşık dedi bize her biri

Kendir çıktı, keten çıktı, çul çıktı

 

Söz milletin dedi kendi söyledi

Hürriyet var dedi zulüm eyledi

Altın paraları n’etti neyledi

Hazineden bakır çıktı, pul çıktı.    

 

Ali İzzet ne dersin git sazını çal

Hikmete karışma tez gelir zeval

Bozuldu adalet düzelmez herhal

Fitne çıktı, Deccal çıktı, mal çıktı.         

 

1946'dan sonra başlayan dinci gerici dalga kurumsallaşarak DP'nin iktidarı ile bilikte ivme kazanır. Kuran Kurslarının açılması, İlahiyat Fakültesinin kurulması, Ezanın Türkçe'den Arapçaya çevrilmesi, okullara din derslerinin konulması "Siz isterseniz hilafeti dahi getirirsiniz" anlayışının eseri olarak ortaya çıktı.

Devlet dini denetim altında tutma tavrını tersine çeviriyor ve dinin denetimi altına giriyordu. Bu durumun Aleviler açısından anlamı devletin kendisine resmi bir din seçmesi ve Alevilği yadsıması demekti. Devlet tüm kamu olanaklarınıİslamiyetin hizmetine sunuyordu. Burada bu koşullarda 27 Mayıs’a gelindi. İslamiyet ile Sünnilik eş tutulduğu için Alevilerin adı yine yok sayılıyordu

                     

Basın-Medya Arama Ozanlar Yazarlar Yol Alevilik
iletişim Linkler Deyisler Kitapevi Hüseyin Gazi Aleviyol