|
|
|
Güncel ve Tarafsız Haber |
|
|
|
|
Ölümün soğuk nefesi Sıvas'ta 10 yıl önce büyük bir vahşet yaşanmasına karşın asıl sorulması gerekenler şu: Türkiye bugün Sıvas için ağlıyor mu? Yoksa kendini büyük bir unutuşa mı teslim etti? İlhan Cem Erseven, Madımak Oteli'nde yaşadığı korku dolu anları şöyle anlatıyor:
"Otelde artık
çıt çıkmıyordu. Duvarlara dokunamıyordum, çok sıcaktı. Koridora çıkmaya
karar verdim ve karanlıkta ilerledim. Ayağıma bir şey takıldı. Eğilip
baktım, Asaf'tı. İyice sarstım, yüzünü tokatladım, bana mısın demedi." "Apartman boşluğunda uzun sakallı iki kişi, otel ile Büyük Birlik Partisi arasındaki boşluğa sığınanları içeri göndermeye çalışıyor. İki Aczmendi gibi adam. Ellerinde büyük sopalar, otele geri dönün diyorlar. Şair Ali Yüce ve eşi Nimet Hanım'ı fark ettim. Nimet Hanım, siz insan değil misiniz diye sesleniyordu." Madıma k Oteli'nde yangın yukarıya doğru kıvrılarak merdivenlerden bir ejderha gibi dilini uzatmıştır. Ali Balkız , olay anını şöyle anlatır: ''Arkadaşlar koridorlarda toplanmışlardı. Aşağıdan ne olduğunu anlayamadığımız, zift, duman ve kapkara alev sarsıcı bir gürültüyle geliyordu. Sanki aşağıdan yukarıya doğru uzayarak, yoğunlaşarak, çoğalarak bizi sarsmaya başladı. Bir anda müthiş bir çığlık koptu. Aşağıya gelin, yukarıya gelin sesleri birbirine karışmaya başladı. Bir aydınlık gördüm.'' Bu sırada yangın telaşı Hidayet Karakuş v e eşini de sarmıştır: ''Karanlıkta bir ses 'aşağıya' diye bağırdı. El ele tutuşup merdivenlere doğru yürüdük. Daha iki basamak inmemiştik ki bizi büyük bir sıcaklık, yoğun bir duman karşıladı. Aynı anda başka bir ses 'yukarı' dedi. Bense sıcaklığın da, dumanın da daha fazla yukarı çıktığını düşünerek arka odalara yürüyün, kapıları pencereleri kırın diye bağırdım. Şair Haydar Ünal bir pencereye tekme attı. Onun omzuna düşen cam, kanayan kolu, yırtılan, kan içindeki gömleği gözümün önünde hâlâ. O sırada otelin içinde, bize son ana kadar yardımcı olmaya çalışan polis Mehmet'in çabasıyla insanlar apartman boşluğuna atlamaya çalıştılar.'' 'Su insanı boğar, ateş yakarmış' Herkes ölümün soğuk nefesini üzerinde hissetmektedir. Türk aydınları, Cahit Sıtkı 'nın 'Otuz Beş Yaş' şiirindeki bir dizeyi tekrarlamaktadır: ''Su insanı boğar, ateş yakarmış.'' Bu sırada Cafer Can Aydın, birbirleriyle nişanlı olan Muammer Çiçek ve İnci Türk 'ü görür. Her ikisi de ölüme teslim olmadan önce birbirlerine sarılıp vedalaşırlar. Zerrin Taşpınar ise gözyaşlarına karışarak aktarır neler hissettiğini: ''El ele tutuşmuştuk, dumandan göz gözü görmüyordu. Merdivenlere doğru yürüdük. O sırada yanınızdakinin kim olduğunu bilmiyorsunuz. Yalnızca, 'Yakıyorlar bizi' diyebildim. Barikatlara yaklaştığımız sırada, bir anda karşımıza çıkan alevi unutamıyorum. Hepimiz dağıldık. Kimi merdivenlerden yukarı çıktı. Hatta ben tuttuğum bir kızın elini bıraktım. Orada çok yoğun bir ölme isteği yaşadım. O kız da benimle aynı kaderi paylaşmasın diye elini elimden sıyırdım, yani benle ölmesin diye. Birkaç basamak çıktım, kalakaldım. Yaşamakla yaşamamak arasında. Bir şey daha hatırlıyorum: Bir başka odaya girmeden önce, Lütfiye Aydın ve Aydoğan Yavaşlı bir pencereden dışarı atladılar. Ben o odanın kapısında kaldım. Bir an herkes oraya yöneldi. Aydoğan, çok dar burası, umutsuz, dedi. O hâlâ kitaplarını çok dar, umutsuz diye imzalıyor. Aslında o an herkes panikle onların üstüne atlayabilirdi. Başka atlayan olmadı, hemen herkes onları bırakıp çıktı. Dumandan göz gözü görmüyordu, kendimi müthiş yalnız hissettim. Sonra gördüğüm aydınlığa doğru yürüdüm, pencereden atlayanları gördüm.
Yaşama çok
bağlı bir insan değilim. Orada yaşamak istemedim. Ben artık bu insanlarla
yaşayamam duygusu vardı. Ali Balkız kolumu yakaladı ve beni aşağıya çekti. O
anda, herkesin kurtulduğunu düşünüyordum. Yukarı çıkanlar Merdivenler alev aldı... Gerçekten de Lütfiye Aydın ve Aydoğan Yavaşlı eşleriyle birlikte apartman boşluğuna sığınmışlardır. Daha önce Cafer Can Aydın , Rıza Aydoğmuş' un sesini duymuştur: ''Rıza canhıraş bağırmaktaydı, merdivenin altına gelin diye. Koşarak yanına gitmeye çalıştık, ama o sırada merdivenler alev aldı.'' Rıza Aydoğmuş ise barikatın hemen önündedir. Alevleri görünce eğilir: ''Bağırıyorum, bu tarafa gelin diye, kimse beni duymuyor. Eğildim ve bir süre bekledim. Sonra ne yapacağımı düşündüm. Otelin önüne doğru ilerledim. Baktım bir polis kordonu oluşturulmuştu. Koşarak dışarı çıktım. Herkes öldü diye düşünüyordum. Otelin içinde kardeşim de vardı. Onun da ölmüş olduğunu sandım. Kendimi tek canlı tanık sanıyordum. Sıvaslı olduğum için ailemin evine gittim. Evde cenaze havası vardı.'' Lütfiye Aydın ve Aydoğan Yavaşlı eşleriyle birlikte Rıza Aydoğmuş'un yanına ulaşamayınca, Cafer Can Aydın'ın daha önce oteli dolaşırken gördüğü boşluğa girerler. Atladıkları yerin yüksekliği göğüslerine ancak gelmektedir. Lütfiye Aydın'la Cafer Can Aydın vedalaşırlar. Cafer Can Aydın, ''O an düşündüm ölümü. 48 yaşındayım dedim, daha çok erken, ama buraya kadarmış. Bir ara üstümüzdeki camdan Olgun Şensoy ve Ali Rıza Koçyiğit geçtiler. Bağırdım, kırın camı diye. Ama duymadılar, zaten duyacakları ortam yoktu. Eğer cam kırılsaydı, biz bayılmayacak, oksijen alacaktık. Bir ara uzun rüyalar gördüğümü hatırlıyorum, sanki Sıvas'a hiç gelmemişim gibi. Sanki aradan saatler geçti. Bir uyandım ki cam erimiş ve parçaları üstümüze düşmüş.'' Hidayet Karakuş' un tanıklığına göre, bu sıralarda apartman boşluğunda uzun sakallı iki kişi, otel ile Büyük Birlik Partisi arasındaki boşluğa sığınanları içeri göndermeye çalışmaktadırlar: 'Siz insan değil misiniz?' ''İki Aczmendi gibi adam. Ellerinde büyük sopalar, otele geri dönün diyorlar. Yanımızda şair Ali Yüce ve eşi Nimet Hanım'ı fark ettim. Nimet Hanım, yavrum siz insan değil misiniz, diye söyleniyordu.'' Aynı anda Ali Balkız, otelin camının arkasında avukat Demet Işık 'ı görür. ''Demet, büyük bir şok içerisinde bize bakıyordu. Atla dedim, duymadı. En sonunda bir kalas bulduk ve onun olduğu ikinci kata kalası dayadık. Demet, kalasın üzerinden aşağıya indi. Yani otelden son çıkan Demet oldu.'' Bu sırada BBP'den yaşlı bir adam gelir ve otelle BBP arasındaki boşlukta olanları, parti binasına götürür. Parti binasına girmeye hazırlanırken Ali Balkız'ın belki de hayatı boyunca unutamayacağı bir an yaşanır: ''Otelin içinde müthiş bir gürültü vardı. Çığlık seslerini duyuyordunuz. Çığlıkların hepsi aynı anda kesildi.'' Ancak otel içindeki en ilginç kurtuluşu İlhan Cem Erseven yaşayacaktır: ''Ön tarafta, birinci kat girişinde bir hareketlilik yaşandı, 'Haydi, iniyoruz' diye bir haber geldi. Sanki herkesin yüzünde kurtulduk ışığı vardı. Olayların yatıştığını düşünerek kameramı almak için odama gittim. Dışarı çıkar çıkmaz otelin önünün görüntülerini çekecektim. Burhan Günel 'le aynı odayı paylaşıyorduk, girdim ve çığlık seslerini duydum: 'İmdat, yanıyoruz, kurtarın bizi.' Olduğum yere çivilenip kaldım ilk önce. İçimden sıcak bir dalga geçti, ilk defa ölüm sözcüğünü ağzıma aldım. Dışarı çıkmak için kapıyı açtım, içeriye duman giriyordu. Hemen kapıyı kapattım, ama dumanın kapının altından girdiğini gördüm. Terlemeye başladığım için havluları suya tutum ve boynuma doladım. Odamın penceresi boşluğa bakıyordu, pencereyi açtım. Bu sırada aşağıdaki dört beş kişinin konuşmalarını duydum. Sessizce pencereyi kapattım. Aşağıdakilerin bir katliam hazırlığında olduğunu düşündüm. Halbuki onlar büyük bir ihtimalle otelden çıkmaya çalışan arkadaşlardı. Cebimde bir meyve bıçağı vardı. Pisi pisine ölmek var mı be, dedim. Tekrar cama koştum. Uzun uzun soludum. Koridorlara doğru bağırdım, gelin bu tarafa gelin diye. Ama otelde artık çıt çıkmıyordu. Duvarlara dokunamıyordum, inanılmaz derecede sıcaktı. Koridora çıkmaya karar verdim ve karanlıkta ilerledim. Ayağıma bir şey takıldı. Eğilip baktım, Asaf'tı. İyice sarstım, yüzünü tokatladım, bana mısın demedi. Nabzını saydım, kalbini dinledim, hiçbir yaşam belirtisi yoktu. 'Kurtulacak bir delik arıyorlardı'... Karanlıkta kimsenin yüzünü seçemiyordum. Uzun boylu birisini kollarından tutup pencere kenarına kadar çektim. O sırada bir kız gördüm, onun Yasemin olduğunu düşünüyorum. Yaşam belirtisi yoktu, ama taşıdım onu da. Tekrar nefes almak için pencere başına gittim. Uzun uzun temiz havayı ciğerlerime çektim, sonra çıktım odadan. Koridorun köşesinde bir inilti duydum. Bir kadın dişleri birbirine kenetlenmiş, titriyordu. Dişlerini birbirinden ayırmak istedim, ama başaramadım. Onu sürüklemeye çalıştım, beceremedim. Bu arada tekrar duman yutmaya başladığım için odama geri döndüm. Gözüm merdivenlerde yükselen alevlere takıldı. Bir an önce ateşin söndürülmesi gerekiyordu. Elime ıslak bir çarşaf aldım ve ateşi söndürmeye çalıştım, ilk denemede başarılı olamadım. Ateşi söndürdüğüm sırada, yan odadan bir bağırtı duydum. Aşağıdan Kamber Çakır 'ın sesini tanıdım. Zemin katta sıkışmışlardı ve kurtulacak bir delik arıyorlardı. 'N e olur ölme, bırakma beni' Bir çarşaf salladım. Çarşafı Birsen Gündüz yakaladı. Aslında yukarı çıkabilirdi ama heyecandan, korkudan soluğu kesildi. Birkaç kere denedi, başaramadı. Çaresizlik içindeydim. Bu sırada kafamı kaldırdım, çatıda beş altı insan gördüm. Onlar atla diyorlardı. Yer düz değildi, üstelik çakılabilirdim. Vazgeçtim.'' Tam bu sırada Cafer Can Aydın ve Aydoğan Yavaşlı'nın eşleriyle kaldığı boşluğun üstüne erimiş cam parçaları düşer. İçeriye temiz oksijen girdiği için Cafer Can Aydın ayılır: ''Ayağa kalkmaya zorlandım. Başardım ve otelden dışarı çıktım. Adamın biri elime bir yoğurt tutuşturdu, kim var içerde diye sordular. Ben önce eşim var, çoluk çocuk var dedim, polis var mı diye sorunca da uyanıklık ettim, evet var dedim, polis de var. Öyle deyince iki polis içeri girdi. Lütfiye'yi, Aydoğan ve eşini çıkarttılar. Lütfiye kendinde değildi. Seslendim ona, ne olur ölme, bırakma beni diye.'' Cumhuriyet 03.07.2003 Aleviyol, 3.7.2003 Gündem
|
| Ana Sayfaya |
|Gündem | Yorumlar | Yazarlar | Politika | Dünyadan |
| Derneklerden | Belgeler | Kültür & Sanat | Alevilik| Arama |